Arama


Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
21 Ekim 2006       Mesaj #1732
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ağır adımlarla yaklaştı, başını kaldırıp gözlerine bakamadı. Kadının gözleri de yerdeydi... “Her şey daha güzel olabilirdi belki, hoşça kal...” diyebildi.

Ve salonu terk edip dışarıya fırladı.


Gözleri dolmuştu. Nasıl da bitivermişti bir anda her şey. Aşk biter miydi? Bitmeli miydi? Masaya vurulan bir tokmağın sesiyle bitivermişti işte...

Oysa, birbirlerini severek evlenmişlerdi. Okul yıllarına dayanıyordu sevgileri. Çılgınca bir sevgiydi bu. Her an birlikteydiler. Ders aralarında, yemek saatlerinde, hafta sonlarında... Ah! Bir de aynı sınıfta olabilselerdi ve geceler olmasaydı...

Tek korkuları ayrılıktı. Bunu hiç konuşmak istememişler, hiç konuşmamışlardı. Bu sevgiyi aileleri de olumlu karşılamış, birbirlerini delicesine seven bu iki yüreği birleştirivermişlerdi...

Gönüllerinden ne geçerse kolayca sahip oluyorlardı. Sanki sihirli bir değnek onlara yardım ediyor, işlerini kolaylaştırıveriyordu. Evliliklerinin ikinci yılında bir oğulları olmuştu. Sonra kendi işini kurdu. Bu ilk ayrılıklarıydı aslında. Eşini vergi dairesinde bırakmıştı ama olsun, bunlar tatlı ayrılıklardı. Böyle daha iyi para kazanacaklardı.

Çok fazla olmasa da iyi para kazanıyordu. Bir ev ve bir arabaları olmuştu, bu on yedi yıl içinde. Evlerinde hiç bir eksikleri yoktu. Yaz tatillerinde kaldıkları otellerin yıldızları da oldukça boldu.

Geçen yıllarla birlikte oğlan büyümüş, sorunlar da artmaya başlamıştı. İşini eve taşımıyordu ama dosyalar artık onu boğmaya başlamıştı. Oğlanın okulu, arkadaşları... O bambaşka bir sorundu. Nasıl çıkacaktı bu işin içinden bilemiyordu. Oğlu iyi bir insan, hayırlı bir evlat olsun istiyordu ama çevrede onu yoldan çıkaracak o kadar çok şey vardı ki... Yıllar ilerledikçe çatışmalar da başlamıştı. Bir şeylerin gerisinde mi kalmıştı? Çağ yavaş yavaş değişiyor muydu yoksa; içindeki sevgi mi onu bu duruma getirmişti, bilemiyordu. Kuşak çatışması dedikleri bu muydu?..

Artık gece uykusu da kaçmaya başlamıştı. Oğluna yaklaşımları konusunda eşiyle anlaşamıyorlardı. Oğlan bir yandan, eşi diğer yandan onu suçluyordu. Ne yapmalıydı? Aldığı psikoloji kitaplarını da okuyamamıştı. Okuyamıyordu...

Uykusu iyice kaçmıştı artık. Psikolog olacak o zat ta “rahat bırak” demişti. Nasıl rahat bırakabilirdi ki... Biricik oğlunu...

Gül kokulu kelimeler unutulmuş, yüzlerdeki gülümseme, gözlerdeki parıltı yavaş yavaş yok olup gitmişti. Ev daraldıkça daralmış, on altı yılın sonunda, geceleri yalnız dışarıya çıkmaya başlamıştı.

Bir akşam arkadaşları ile şehrin ana caddelerinde geziniyorlardı. Karşılarına son yıllarda mantar gibi biten internet kafelerden biri çıkmıştı. “Haydi gelin chat yapalım” dedi bir arkadaşı. Yabancı değildi buna ama ilgisini çekmemişti hiç. Bilgisayarı ilk aldıklarında birkaç defa denemiş, katılanların yersiz ve densiz konuşmalarından sıkılıp bir daha ilgilenmemişti. İstemeyerek de olsa girdiler kafeye. Bir yandan çaylarını yudumlarken diğer yandan arkadaşını izlemeye başladı. Arkadaşı bu işten büyük zevk alıyordu. Ne vardı bunda bu kadar zevk alacak, bir türlü anlam veremedi.

Yirmi yaşında bir genç kız olarak tanıtmıştı kendini. Karşısındaki her kes de ona aşk ilan ediyordu işte. Neler yoktu ki içlerinde... Delikanlılar, genç kızlar, eşcinseller... Ama kültürlü kişilere(!) de rastlanıyordu hani. Özellikle de şiirler yazılıyordu.

Evliliği şiiri de alıp götürmüştü ondan. Oysa güzel şiirleri vardı. Şiirden anlardı. Gece boyu, ezberinde kalan şiirleri anımsadı, sessizce okudu karanlığa. Önce aşk şiirlerini okudu, sonra ayrılık. Bilinçaltından sökülüp gelen şiirler anılarını depreştirdi. Yatak odasına girdi sessizce, uyuyan eşini izledi. İçi ısınıverdi birden. Yanına sokulup sarılmak istedi. Kulağına en sevdiği aşk şiirlerini fısıldayıp sabaha kadar sevişmek... “Ne işin var burada?” diye kulaklarını tırmalayan bir sesle kendine geldi. Ne şiir kaldı, ne sevda. Hepsi bir anda uçup gitti. Bir paket sigara alıp çıktı odadan. Şiiri, aşkı, sevgiyi ve eşini geceye bıraktı, kendisine bir duman kaldı.

Ertesi akşam yalnız başına gitti internet kafeye. Kendisine bir nick buldu. Yedi yaş gençleştirdi kendini. Cinsiyetini değiştirmedi. Şiirler yazdı, konuşmalar yaptı. Sevenleri de oldu, adam sen de diyenler de... Bazılarını da o gönderdi.

Artık yeni bir pencere açılmıştı hayatında. Evden daha erken çıkıyor, hemen bilgisayarın karşında yerini alıyordu. Yeni dostlar bulmuştu. Her akşam doyumsuz sohbetler yapıyordu. Oğlan uzaktaydı. Evdeki her şeyini eşine bırakmıştı. O da oyalanacak bir şeyler bulurdu herhalde. Umurunda değildi.

Bir gece yeni bir kişi daha katıldı. “Merhaba Yalnız İnsan”, şiirlerini benimle paylaşmak ister misin” sorusunu “elbette” diyerek yanıtladı. Bir de şiir ekledi:

“Gül soldu,
Papatyalar açmıyor,
Toprak kurudu.”

Gelen yanıt ilginçti...

“Toprağı sularım,
Papatyalar açar,
Gül tomurcuk verir.
Yeniden başlamak,
Hiç de korkulacak şey değil...”

Bir tek şiir nasıl da etkilemişti onu. Romantizmi severdi. Eşinin alıp götüremediği tek şey bu olmalı diye düşündü. Nerden gelmişti şimdi aklına..? Yeni şiirler yazdı, yeni şiirler aldı. Yeni bir odaya geçtiler, burada sadece ikisi vardı. İlerleyen geceyle birlikte ertesi gün tekrar buluşmak üzere ayrıldılar.

Gece boyunca yeni arkadaşını düşündü. Nick: Özlem, yaş: 29 Şiiri seviyordu. Sevecendi. Dosttu... Aynı şehirde yaşıyorlardı. Hakkındaki tüm bilgiler bunlardı.

Akşamlara bir yenisi eklendi, şiirlere yeni şiirler. Artık her akşam birliktelerdi. Gecenin geç saatlerine kadar doyumsuz sohbetler yapıyorlardı. Eve dönmek ölüm olsa da “yarın”ın heyecanı yetiyordu.

Bir gece şarkı söylemeye karar verdiler. Ve bu sanal ortamdan, gerçek boyuta geçmeye. İkisi de evliydi ama mutlu olmamışlardı. Yanlış evlilikler yapmışlardı. İlk ayrılan onlar olmayacaktı ki...

Belki de birbirleri için yaratılmışlardı. Mutluluk neden onların olmasındı? Onlarca kişi internet aracılığıyla tanışıp evlenmişti. Zincire bir halka daha eklemenin kime, ne zararı vardı?

Neler giyeceklerini tasarladılar, nerede, nasıl, ne zaman buluşacaklarını... Birbirlerini nasıl tanıyacaklarını konuştular gece boyu. İkisi de heyecanlı, ikisi de sabırsızdı.

Yarım saat önce geldi buluşma yerine. Girişe yakın bir masaya oturdu. Sigarasını yaktı, birkaç nefes çekip kül tablasına koydu. Sigara paketini masaya koydu, yanında tomurcuk bir gül vardı. Garsonun getirdiği çayın şekerlerinden bir tanesini kullandı. Çay kaşığı bardağın içinde döndürüp duruyor, bacakları farkında olmadan tir tir titriyordu. Saatine baktı, saat tam üçü gösteriyordu.

Bir an kalbi duracak zannetti. İşte günlerdir konuştuğu, şiirler yazdığı, hatta sevdiği sanal arkadaşı on, on beş metre ilerde geliyordu. Evet, evet oydu. Tüm işaretler tamamdı. Yavaşça ayağa kalktı. Gülümsedi.

Kadın olduğu yerde kalakaldı. Gözlüklerini çıkarıp baktı.

Gelen eşinden başkası değildi. Saç şeklini değiştirmiş, üstelik boyatmıştı. Hiçbir şey konuşamadılar. Kadının gözleri doldu. Ağlayarak, hızla uzaklaştı.

On yedi yıllık evlilikten geriye kalan, sadece aşk sayfalarında hüzünlerdi... Belki o da değildi.

Hakimin masaya vurduğu tokmak sesleri duyuluyordu.

Tokmak sesleri...