Arama


Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
17 Kasım 2006       Mesaj #1932
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Merhaba Hatçe Hanım,
Bendeniz bugün davarı yaylaya götürürken çeşmeye indiğinizi gördüm; elinizde güğüm pek dalgındınız... Suyun dolmasını beklerken bir ara türkü tutturdunuz; çok efkarlı söylediniz... Sonra oyalı yazmanızın kenarı ile nemlenen badem gözlerinizi sildiniz; bu sefer de pek mahsundunuz...
Efendim siz beni tanır mısınız? Kimse tanımaz aslında; sizin de tanımamanızı yadırgamam... Benim için köyün delisi dense de aslında aklım pek yerindedir; deli denmesinin tek sebebi davarla yayla da konuştuğuma denk gelmiş bir kaç velet, sonra da köye yayılmış. Gelsin koca bir günü afedersiniz inekle geçirsinlerde göreyim ben onları.. Köy de ufak olunca hemen yayılmış işte. Yok şikayeti etmiyorum; hatta bu sayede pek kimse de ilişmiyor bana. Tek sıkıntım bazen iki laf edecek insan bulamayışım etrafımda, ben de yine büyükbaşlarla konuşuyorum...
Belki hatırladınız? Sizinle bir kez karşılaşmıştık da; aslında yerçekimin beni altetmesine şahit olmuştunuz desem daha doğru olur. Siz evinizin bahçesine inmiştiniz. Elinizde leğen, leğenin içinde çamaşırlar, çamaşırların üzerinde mandallar... Mandallar soluk kırmızı, leğen açık mavi... Görüyorsunuz ya size dair her detayı hatırlıyorum, hatırlıyorum da bir göz renginizi bilemiyorum: o kadar uzun bakamadım size hiç... İşte o gün siz çamaşırları asarken, bir cuma günü idi; öğle vakti idi, ezan okundu okunacaktı... İşte siz sırtınız bahçenin çitine dönük çamaşırlarınızı asarken - önce beybabanızın göyneğini (%100 pamuk) sonra biraderinizin pantolunu, en son da akşamları kameriyede üzerinize attığınız siyah şalınızı - ben de bahçenizin hemen dibindeki ağaca çıkmış mahsur kalmış sahra'yı - o inatçı kedinizi - aşağı indirmekle meşguldüm; biraderiniz emretmişti bana bunu... Her ne kadar köylü beni deli çoban diye çağırıp en olmadık işlere salsa da ben kendime "idari işler müdürü" diyorum. Şehirden gelen biraderinize beybanız "idari işler müdürü olmuşmuş..." demişti dalga geçerek... eklemişti hemen ardından "boş işler kahyası..." işte ben o gün anladım ki ben bu köyün idari işler müdürüyüm... Ah benim şu tutulası dilim, sizin karşınızda ne kadar tutuk ve mahcup oluyorsam - yüzünüzdeki nura can mı dayanır (powerade hak getire), anında başım öne eğiliyor ve bir parazite dönüşüyorum - bu nameyi size yazarken bir o kadar çenem düşüyor. Sanırım bunun elime geçen tek fırsat olduğunu düşünüyorum. Bundandır sizi ikna etmek, ya da en azından bu teklifim üzerine bir an için düşünmenizi sağlamak için tüm imkanlarımı zorlmam. Hay aksi, konu yine dağıldı; İşte o anda, ben sizin sahra’ya tam uzandığımda (artık elimdesin gel pisi pisi) o ****** elimi tırmalayınca dengemi kaybettim ve işbu paragrafın girizgahında belirttiğim üzere sert bir iniş yaptım arza. İleri üçbuçuk salto atıp kaba etim üzerine çakılmama yanmıyorum da sizin karşınızda bu kadar aciz ve şapşal duruma düştüğüme çok kızıyorum. Kedinize ****** demem o anı tekrar hatırlayıp yine ter basmasındandır; kişisel algılamayınız lütfen… Siz bana bakıp gülümsemiştiniz; ben topukları yağlamıştım. Hatırladınız mı, hah işte o şapşal benim…
Şimdi diyeceksiniz ki bu ne cüret? Aslında bu soruyu ben de kendime çokça sordum. Ne deseniz haklısınız; benim gibi birinin yanında görünmekten utanmazsınız biliyorum bunu, daha doğrusu hissediyorum içinizdeki o hümanizmi ama davul bile dengi dengine diye aklınızdan geçirdiğinizi duyabiliyorum. Hayır hayır, garibi yok yere ümitlendiririm gerek yok demeyin; söz olsun bir vaadle çıkmıyorum karşınızla. Hayvanat ile iç içe olunca insan haddini biliyor; bilemezsiniz hayvanlar alemi ne kadar girifttir. Allah (C.C) bana akıl fikir versin, neredeyse şimdi de kalkıp size hayvanlardan bahsedeceğim. Yok yok, o gece de sürekli konuşup sizi rahatsız etmeyeceğim. Bakın yemin veriyorum size. Hatta gerekirse ayrı yerlerde oturalım; tek istediğim sizinle bu ambiansı paylaşmak. Ambians mı? Bazen anlamını bilmediğiniz kelimeleri cümle içinde kullandığınız olur mu?
Geçen Pala’nın Kahvesi’nde oturuyordum, her zamanki gibi kapıya en yakın sandalyede. Kaz Musa, Kız Cengiz, Süslü Tarkan da orada, her zaman ki gibi köşeye kurulmuşlardı. Süslü şehre panayır geliyormuş, dedi. Panayır mı, diye dikkat kesildim. Çalgıcılar da gelecekmiş, dedi Cengiz… Çalgıcılar mı, diye lafa atladım birden. Kaz Musa bana öyle bir bakış attı ki, neredeyse haşa huzurdan bırakıverecektim küçük suyumu oraya; olacaktım panayırın bizatihi kendisi. Koşarak çıktım. Kendi eksenimde dört dönüyordum; atlıyorum, zıplıyorum, bağırıyordum gökyüzüne doğru… Evet, evet “butcher boy” filmindeki İrlanda’lı çocuk Francie gibi… O gün sanırım deliliğimi tüm köy oybirliği ile tescillemiştir…
İşte ben o gün çocuklar gibi şendik, o gün bin atlı bir oruduyu yendik kıvamında, cozuta cozuta köy meydanını aşıp tek odalı evime geldim. Yolda köyü dörde bölen çaydan geçtim, geçerken kuşlar beni izmir marşı ile uğurladı, balıklar selama durdu. Eh hazır selam durmuşlar deyip iki tane alabalığı kapıp evde ızgara yaptım. Biraz ayıp oldu kendilerine karşı ama… Sanırım arkadaşları onlar için şehit oldular demişlerdir. Balıklar kızarırken, rakım kadehin dibine çökerken ben aldım kalemi elime size bu deli saçmasını yazdım. Biliyor musun ne zaman seni düşünsem o gün seni görüyorum. Lakaytlığımı affedin; anasonun varoluş sebebi işte… Az biraz çakır keyifim de…
İşte böyle kıymetli hanımefendi, diyorum ki bu temaşayı beraber izlesek, dinlesek ve hatta siz eşlik etseniz ben sağ elimin tersini sol elimin ayasına vurarak size ritm tutsam. Tamam, tamam… Kızmayın! Siz vip’te oturun ben çadırdaki delikten (her çadırda mutlaka bir delik vardır) bakarım.
Ne mi çalıyorlarmış? Caz mı ne? Heralde bizim hicaz gibi bir şey olsa gerek…
Tüm mahcubiyetimle,
Köyün delisi…

feather