ZAHİR sıf. (ar. zehab'dan zâhib). Esk.
1. Giden, gidici.
2. Bir düşünceye ya da sanıya tapılan.
3. Bir şeye zahip olmak, tapılmak, uymak: "Bu şehrin halkına yeni bir şeyi haber verdiğimize zahip değiliz" (Y. K. Beyatlı).
ZAHİR be. (ar. zuhur'dan zahir). 1. Görünüşe göre, anlaşılan: Seri böyle bir şeyi ilk kez görüyorsun zahir.
2. Kesinliğe yakın bir olasılıkla, herhalde: Bize de bir yardım eden bulunur zahir.
♦ sıf. Esk. 1. Açık, belli, ortada: "Cerahat olmasa azada zahir olmaz kan" (Fuzuli. XVI. yy.).
2. Zahir ü pinhan, açık ve gizli: "Hasret yaşı taşumda firak adı içümde / Halüm bu durur sana didüm zahir ü pinhan" (Vasfi, XVI. yy.).
♦ a. 1. Görünüş, görünüm.
2. Bekta- şiler için kendi inançlarının dışındaki kimse.
3. Zahirde, görünüşte.
Kaynak: Büyük Larousse