İTİKATÇI DÖNEM, 1555-1648.
Devletin yapılanması ve Reform hareketi sıradan insanların yaşam koşullarında gerçek bir iyileşme sağlamadı. Bu arada hızlı nüfus artışının ve Yenidünya’dan gelen değerli metallerin etkisiyle fiyatlar çok yükseldi. Kentlerin pazarı daralıp gelirleri düştükçe siyasal etkileri de azaldı. Kapitalizmin ilk uygulamalarıyla üretim, eve iş verme biçiminde kentlerden kırsal kesime kaymaya başladı. Zenginler daha da zenginleşirken yoksullar iyice yoksullaştı. Siyasal ve ekonomik güç küçük bir azınlıkta toplandı. Toplumsal kutuplaşma açıkça görülür duruma geldi.
1555-1618 arasında din ve siyaset. Augsburg Barışı sonrasında imparatorlukta üstünlük sağlamak için çekişen dört güç vardı: Almanya’nın Katolik kalmış bölgelerine yayılmak isteyen Lutherci yönetimler, tanınmak için mücadele eden Kalvenciler, güçlü yönetimlerle işbirliğine girerek Protestanları durdurmaya çalışan Katolikler ve Katolik davasına hizmet etmeyi amaçlayan Habsburg imparatorları. 16. yüzyılın ikinci yarısında iki önemli etken bu durumda değişikliğe yol açtı. Bunlar Katolik Kilisesi’nde reforma aracılık eden Trento Konsili (154563) ve Cizvitlerdi. Katolik Reform hareketi Trent Konsili’nin kararlarına dayanıyordu. Bu kararların başlıca uygulayıcısı olan Cizvitler de daha çok Karşı Reform olarak bilinen bu hareketin eylemci aşamasında öne çıkan tarikattı. Almanya’da iyi örgütlenen Cizvitler, çoğu kendilerine itikat bildirisinde bulunmuş Katolik hükümdarlarla işbirliği yaptılar.
Protestanların eylemci kanadını ise Kalvenciler oluşturdu. Alman toplumunu derinden etkilemesi yüzünden bazı tarihçilerin “İkinci Reform” hareketi adıyla andığı Kalvencilik öbür Protestanların inançta reform yaptığını reddediyor, dolayısıyla kendini tek gerçek “Reform Kilisesi” olarak görüyordu. Pfalz elektörünün inançlarını benimsemesiyle Kalvenciler bu elektörlüğü ele geçirdiler. Almanya’da başka elektörlük, bölge ve kentlere de girmeyi başardılar. Cenevre Kalvenciliğinden farklı olarak otokratik devlet kilisesine kolayca uyum sağlayan Alman Kalvenciliği prensler tarafından saldırgan bir ilahiyat ve etkili bir siyasal silah olarak görüldü.
Mezhep çatışmalarının alevlendiği, itikat ve siyasetin iç içe geçtiği bu dönemde herhangi bir olay savaşa yol açabilirdi. 1582’de Köln elektör başpiskoposu Kalvenciliği benimsedi ve 1555 barışının koşullarına meydan okuyarak unvanını bırakmayı reddetti. Bu tutumu elektörler arasında Protestanların çoğunluk olarak imparator seçimini belirlemesi anlamına geliyordu. 1583’teki Köln Savaşı’nda İspanyol birliklerine yenilen Köln başpiskoposu çekilmek zorunda kaldı. Bu arada Habsburglar da Katolik davasına hizmet çabalarında engellerle karşılaştılar. Sorunlu bir kişiliği olan II. Rudolf yönetimi (ve 1612’de de tahtı) kardeşi Matthias’a bıraktı. Habsburgların Avusturya’da giriştikleri kapsamlı Karşı Reform köylü ayaklanmalarına yol açtı; Macar ve Bohemyalı soyluların direnişiyle karşılaştı. İmparatorun Donauwörth kentindeki Katolik azınlığı korumakla görevlendirdiği Bavyera dükü Maximilian’m birlikleri bu kenti işgal etti. Donauwörth olayını bahane eden Lutherci ve Kalvenci prensler 1608’de Protestan Birliği’ni kurdular. Buna karşılık olarak 1609’da Bavyera dükünün önderliğinde Katolik Birliği oluşturuldu. Her iki taraf da silahlandı ve dış güçlerle ittifaka girdi. II. Rudolf ve Matthias vâris bırakmadan ölünce Habsburg hanedanının toprakları acımasız bir Karşı Reformcu olan Arşidük Ferdinand’a (sonradan İmparator II. Ferdinand) kaldı. Ferdinand önceki imparatorun 1609’da Bohemya’ya tanımış olduğu din özgürlüğünü sınırladı. Bohemyalılar buna şiddetle karşı çıktılar ve miÜtan temsilcileri 1618’de iki imparatorluk danışmanını Prag’ da bir şato penceresinden aşağı atarak geleneksel protesto gösterisinde bulundular. Ferdinand savaşa hazırlanırken Bohemyalı soylular da bir Kalvenci olan Pfalz elektörü V. Friedrich’i kral seçtiler. Böylece Otuz Yıl Savaşları başladı.
Otuz Yıl Savaşları Sonunda Almanya’da Mezhepler, 1650
Otuz Yıl Savaşları ve Vestfalya Barışı. İmparatorun ve Katolik Birliği’nin orduları Bohemya ayaklanmasını hızla bastırdı. Bohemya kralı Friedrich yenildi. Bohemya’da katı Katolik inanca ve otoriter yönetime dayalı “itikatçı mutlakıyet” kuruldu. İspanyol ve Bavyera birlikleri Pfalz’ı ele geçirdi; 1623’te Bavyera dükü Maximilian Pfalz elektörü oldu. Savaş yayılıp Katolikler zafere yakın görününce Habsburg egemenliğinden korkan Avrupalı güçler bir ittifak kurarak II. FerdinandTa savaşa girdiler. Bütün Avrupa’yı kaplayan savaşın ilk 10 yılında imparator gittikçe güçlendi ve 1629’da bir ferman çıkararak Protestan yönetimlerin 1552’den sonra el koyduğu bütün kilise mülklerinin geri verilmesini istedi. Savaşın ikinci aşamasında ise iç ve dış düşmanları bir kez daha imparatora karşı birleşti; özgürlüklerini yitirmekten korkan Katolik Alman yönetimler de Protestanlara katıldı. Bu aşamada savaşın vahşeti görülmedik boyutlara ulaştı. Örneğin imparatorluk birlikleri uzun süre direnen Magdeburg kentinde halkın üçte ikisini katletti. 1635’te dış müdahaleye son vermeyi amaçlayan Saksonya ve Brandenburg gibi Protestan yönetimler imparatorla Prag Barışı’nı imzaladılar ve 1629 fermanının kaldırılmasını sağladılar. Ama Ispanya’nın güçlenmemesi için savaşın sürmesini isteyen Fransa İsveç’e ve Alman prenslerine büyük .para yardımlarında bulundu; 1638’de de İsveç’le birlikte saldırıya geçti. Almanya’da savaş 10 yıl kadar daha sürdü, ama artık tarafların çoğu gücünü tüketmiş, pazarlık şansını artırma umuduyla askeri harekâtları sürdürür olmuştu. 1648’de Vestfalya’da biri imparatorun, Alman yönetici zümrelerinin, İsveç’in ve Fransa’nın temsilcileri, öbürü İspanya ile Felemenk arasında iki barış antlaşması imzalandı; Fransa’yla İspanya ise 1659’a değin barış yapmadı.
Vestfalya Banşı’yla Fransa ve İsveç toprak kazandı; Bavyera bir elektörlük elde etti; Protestan yönetimler 1624’teki durum temelinde el koymuş bulundukları kilise mülklerini korudular; Kalvenciler tanındı; Felemenk İspanya’dan, İsviçre de imparatorluktan bağımsızlaştı. Ama en önemlisi Alman prensleri neredeyse sınırsız bir egemenliğe kavuştu ve imparatorluğu merkezî yönetimli “modern” bir devlete dönüştürme çabası boşa çıktı. 1648’de yüzlerce özerk siyasal
birime bölünen Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu 19. yüzyılda Alman birliği kumlana değin bu yapısını korudu. Barış ayrıca Avrupa’da dinsel sorunların öne çıktığı son büyük itikat savaşını da geride bıraktı. Prensin itikat değiştirmesiyle ülkesinin de yeni inancı benimsemesi kuralını kaldırdı; isteksizce de olsa dinde çoğulculuğun ve hoşgörünün yolunu açtı.
MUTLAK KRALLIKLAR DÖNEMİNDE BÖLGESEL DEVLETLER, 1648-1760.
Vestfalya Banşı’ndan sonraki imparatorluğu anlatmak için bazı tarihçiler “ucube” nitelemesini kullanmıştır. Çağdaş araştırmacılar ise bunu gevşek bağlarına karşın işlerliği olan, federasyona benzer bir yapı biçiminde değerlendirme eğilimindedir. Küçüklü büyüklü 300 prenslik, 51 imparatorluk kenti ve yaklaşık 2 bin imparatorluk kontuyla şövalyesi bu yapı içinde var olabilmiş, hepsine de kendi topraklarında bir elektör ya da dük kadar egemenlik hakkı tanınmıştı. İmparator hâlâ bütün ülkenin süzereniydi, ama gerçek bir gücü kalmamıştı. İmparatorluğu oluşturan bütün birimlerde yönetici zümreler yerleşik hiyerarşi ve geleneklerin koruyucusuydu.
Almanya, 1648
Ülke düzeyinde imparatorluğun işlevi de buydu. Sistemin doğasında tutuculuk vardı.
Brandenburg-Prusya ve Avusturya. Statükoyu korumaya yönelik genel eğilime karşın imparatorluğu oluşturan büyük birimler sürekli bir genişleme politikası izledi. 1618 sonrasının devletleşmeye elverişli ortamı da bu politikaya uygun düştü. Ekonominin derin sorunları merkezî yönetim ve müdahalenin tek çıkış yolu olarak görülmesine yol açmış, savaş vergileri hükümdarların mali gücünü artırmış, vergilere karşı çıkan yerel meclisler gittikçe karar alma sürecinin dışına itilmiş, soyluların prense bağımlılığı artmış, toplumun esenlik umutları hükümdarlara bağlanmıştı. Bütün bu gelişmeler en çok imparatorluğun iki büyük birimi olan Brandenburg-Prusya ile Avusturya’nın işine yaradı.
Brandenburg-Prusya’nın tarihi olumsuz koşulların siyasal beceri ve cesaretle aşılmasının örneği oldu. Seyrek nüfuslu ve kıt kaynaklı Brandenburg’un topraklan 1648’ de çok dağınıktı. 1619’da miras yoluyla edinilen Prusya düklüğü coğrafi olarak elektörlükten kopuk ve Polonya’nın vasalı durumundaydı. Ren ve Vestfalya bölgelerindeki Kleve (Cleves), Mark ve Ravensberg kontlukları da uzakta ve ortak sınırdan yoksundu. Brandenburg elektörlüğü bunlar ve 1648 barışıyla ele geçirdiği Doğu Pomeranya ile bazı küçük piskoposluklar ve arazilerden oluşuyordu. Ama hükümdarı Friedrich Wilhelm (hd 1640-88) çeşitli siyasal manevralarla ülkesini bütünleştirmeyi başardı; Prusya’nın dükü ve doğrudan yöneticisi oldu; Magdeburg piskoposluk bölgesini ele geçirdi. Bütün bu başarılarından dolayı da “Büyük Elektör” adıyla anıldı.
Friedrich Wilhelm’in başarısı 30 bin kişilik düzenli profesyonel ordusuna dayanıyor, yönetiminin bütün yönlerini de bu ordu belirliyordu. Vergi gelirlerini yüksek tutmak için ekonomi canlandırıldı. Friedrich
Wilhelm’in son yıllarında XIV. Louis’nin Nantes Fermam’m yürürlükten kaldırması (1685) 20 bin Fransız Protestanın ülkeye göç etmesine yol açtı; bunlar ve Felemenkli göçmenler ekonominin büyümesini hızlandırdı. Friedrich Wilhelm ayrıca profesyonel bir bürokrasi kurarak zümreler meclisini büyük ölçüde yönetimin dışında bıraktı. Köylüyü istedikleri gibi sömürme özgürlüğü karşılığında toprak sahibi soyluların desteğini sağladı. Böylece sağlam bir ekonomi, sıkı bir yönetim, etkili bir mali örgütlenme ve güçlü bir orduya dayanan otokratik devletin temellerini attı.
Friedrich Wilhelm’in ardılı III. Friedrich (hd 1688-1713) İspanya Veraset Savaşı’nda Brandenburg ordusuna gereksinim duyan imparatordan “Prusya kralı” unvanını taşıma iznini aldı. 1713’te savaş sona erdiğinde uluslararası düzeyde tanınan bu unvan Brandenburg’un kuzeyde Saksonya’yla rekabeti açısından önemliydi ve Saksonya hükümdarı 1697’de Polonya kralı olmuştu. Prusya’nın devlet yapısı ile üretkenliğini ve ahlakını kusursuz bir biçimde bütünleştiren ise III. Friedrich’in oğlu oldu. Kral unvanı taşıma hakkı elde edildikten sonra sıralamanın yeniden başlatılması yüzünden I. Friedrich Wilhelm (hd 1713-40) adıyla tahta çıkan yeni kral, düzenli ordusunu 80 bin kişiye çıkardı. Böylece Avrupa’nın Fransa, Rusya ve Avusturya’dan sonra dördüncü büyük ordusu nüfıfs açısından 13. sırada gelen ülkede oluştu. I. Friedrich Wilhelm yüksek vergi gelirlerini korumak için hırslı bir ekonomi politikası izledi. Tarımı ve imalatı özendirdi; sarayda bile gereksiz harcamaları kıstı; hammaddelere ihracat yasağı getirdi; hiçbir lükse izin vermedi. Kent yönetimlerinin yetkilerini devralan kraliyet görevlileri kentsel üretimi denetlemeye başladı. Kalvenci kralın çalışma ahlakı Pietist din adamları aracılığıyla Lutherci uyruklara aşılandı; çok çalışan, sade yaşayan ve devlete boyun eğmeyi görev bilen bir toplum oluştu. I. Friedrich Wilhelm dedesinin başlattığı merkezî örgütlenmeyi büyük bir başarıyla tamamladı. 1740’ta Prusya artık Avrupa’nın büyük güçlerinden biriydi.
Avusturya’da devletin işleyişiyle ilgili bütün sorunlarda iktidardaki Habsburg hanedanının Fransa ve Osmanlı Devleti’yle süregelen çekişmesi belirleyici oldu. İmparator olarak güçlerini büyük ölçüde yitiren I. Leopold (hd 1658-1705), oğlu I. Joseph ve onun kardeşi VI. Kari (hd 1711-40) öncelikle Orta ve Doğu Avrupa’daki hanedan ve taht topraklarında otoritelerini pekiştirmekle uğraştılar. Prusya gibi bir yapı oluşturamamakla birlikte Avusturya önemli bir Avrupa devleti olmayı başardı. Habsburg topraklan Avusturya düklüklerini (Avusturya, Steiermark, Kârnten, Krain [Kramjska] ve Tirol kontluğu), Bohemya eyaletlerini (Bohemya Krallığı, Moravya ve Silezya), Macaristan Krallığı’m ve İspanya Veraset Savaşı’nın ardından 1714’ten sonra Felemenk’in güneyi (Brabant, Lüksemburg, Flandre) ile Milano düklüğünü kapsıyordu. Bu kopuk toprak parçalarını yalnızca Habsburg monarşisi bir arada tutuyordu; Habsburgların imparatorluk ve hanedan kaygıları bütünleşmeyi önlüyordu. Maria Theresia döneminin (1740-80) reformlarına değin Avusturya’da etkili bir yönetim kurulamadı ve maliye düzene kavuşmadı. Avusturya ordusu büyüktü (100 bin kişi), ama savunulacak toprakları da büyük ve dağınıktı. Erkek vârisi olmayan VI. Kari Avusturya’nın parçalanmasını önlemek için Pragmatische Sanktion denen özel bir veraset yasasını ülkedeki bütün zümre meclislerine onaylattı. Avrupa’daki güç dengesinin bozulmasını ve Fransa’nın bundan yararlanmasını istemeyen öbür AvrupalI hükümdarlar da buna razı oldu. 1713’te yürürlüğe giren bu yasaya göre Habsburg toprakları parçalanamayacak ve VI. Karl’ın büyük kızı Maria Theresia’ya kalacaktı. Bu arada Avusturya doğuda OsmanlIlardan, batıda da Fransa’dan gelen bir dizi saldırıya başarıyla karşı koymuştu.
XVI. Louis dönemi.
Vestfalya Barışı’nı izleyen yarım yüzyıl boyunca Fransa kralı XIV. Louis’nin güçlü kişiliği imparatorluk üzerinde biçimlendirici bir etki yarattı. Tahta çıktığı 1661’den 1715’te ölümüne değin Fransa’yı Avrupa’nın en güçlü devleti yapmaya çalışan XIV. Louis doğuda OsmanlIlarla ittifak içindeydi. 1683’te OsmanlIların üç ay süren Viyana kuşatmasına son verdikten sonra Avusturya’nın imparatorluk orduları saldırıya geçti. 1699 Karlofça Antlaşmasıyla da OsmanlIlardan Macaristan’ın büyük bölümünü, Transilvanya (Erdel), Slovenya ve Hırvatistan’ı aldı. Batıda ise durum çok farklıydı. Habsburgların İspanya kolunun II. Carlos’la son bulması bekleniyor, İmparator I. Leopold, bir İspanyol prensesin kocası ve Fransa kralı XIV. Louis Ispanya tahtı üzerinde hak iddia ediyordu. Louis İspanya tahtının boşalmasını beklerken kuvvetlerini Almanya’ya doğru sürdü. Doğu sınırını Ren Irmağına dayamak amacıyla Flandre ve Lorraine’i işgal etti; Kleve’ye (Cleves) saldırdı; Felemenk’e girdi; 1679’da Alsace’a nüfuz etmeye başladı; 1681’de imparatorluk kenti Strassburg’u (Strasbourg) işgal etti. Askeri gücü bütün imparatorluğu dize getirmeye yetmediğinden Alman devletlerinin yardımını ya da tarafsızlığını parayla satın aldı. XIV. Louis’ ye karşı muhalefetin önderliğini Felemenk üstlendi ve daha sonra İngiltere kralı (III. William) olan Oranje prensi Willem İngiltere’nin Fransa yanlısı politikasını değiştirdi. II. Carlos’un ölümünden (1700) sonra Fransa’ya karşı resmen kurulan Büyük İttifak (1701) 1648 ve 1659 barışlarının Avrupa’ya getirdiği dengeyi yeniden sağlamayı amaçlıyordu.
Çatışmanın Almanya’da Pfalz Savaşı adıyla bilinen ilk aşaması Pfalz ve Schwaben’de büyük yıkıma yol açmış, ama kesin sonuç vermemişti. 1701’de çoktandır beklenen İspanya Veraset Savaşı başladı. Aynı yıllarda İsveç’in Danimarka, Rusya ve Saksonya’ya karşı başlattığı Kuzey Savaşı’na Brandenburg-Prusya’yı da katmak isteyen XIV. Louis bu çabasında başarısız kaldı. Avusturya İngiliz kuvvetleriyle birlikte İtalya’da, Fransızlarla Bavyeralılar Güney Almanya’da savaştı. İki taraf da kesin üstünlük sağlayamadı, ama müttefiklerin gücü yavaş yavaş arttı. Bu noktada I. Joseph’in ölmesi ve VI. Karl’m imparator olması ittifakın parçalanmasına yol açtı; VI. Kari bir süre önce İspanya kralı ilan edilmişti ve Kutsal RomaGermen ile İspanyol imparatorluklarının yeniden birleşmesi Avrupalı güçler açısından en az Fransız üstünlüğü kadar tehlikeliydi. 1712’de başlayan barış görüşmeleri 1713-14 yıllarında Utrecht ve Rastatt’ta imzalanan bir dizi antlaşmayla sonuçlandı. İspanya parçalandı. Avusturya toprak kazandı. İspanya tahtına XIV. Louis’nin torunu V. Felipe çıkarıldı. Fransa amaçladığı egemenliği kuramadıysa da Polonya Veraset Savaşı’nın (1733-35) ardından Lorraine’ in denetimini ele geçirdi.
Prusya ve Avusturya arasında çekişme. İmparator VI. Karl’m ölmesi Almanya’da XIV. Louis savaşlarından sonraki en şiddetli çatışmanın başlangıcı oldu. VI. Karl’m 1713 Veraset Yasası’yla tahtı bıraktığı kızı Maria Theresia’nın hükümdarlığını tanımayan rakiplerini Fransa da destekledi. Ama bu kez çatışmayı başlatan yeni Prusya kralı II. Friedrich (hd 1740-86) oldu. Friedrich yönetimi devraldıktan kısa bir süre sonra babasının temkinli politikasını bir yana bırakarak Brandenburg-Prusya’nın askeri olanaklarını genişletmek yerine kullanmaya yöneldi. Zengin mineral kaynakları, yoğun nüfusu ve gelişmiş ekonomisi yüzünden Prusya’nın çoktandır ele geçirmek istediği Silezya’ya saldırdı. Avusturya’nın Silezya’yı Prusya’ya bırakması karşılığında da Maria Theresia’ nın kocası Franz Stephan’ı imparator adayı olarak desteklemeyi önerdi. Ama Avusturya Habsburglarmm başına geçen Maria Theresia kararlı bir kadındı ve ülkesinin parçalanmasına izin vermeye yanaşmadı. 1740’ta başlayan Avusturya Veraset Savaşı’nda Avusturya Macar ordusundan askeri yardım gördü; ayrıca İngiltere’den mali destek aldı. Prusya’ya ise imparatorluk içinden Bavyera ve Saksonya ile Fransa ve İspanya katıldı. Rus ve İsveç askerlerini de içeren Avusturya ordusunun çok daha büyük olmasına karşın çok iyi eğitilmiş ve donatılmış Prusya ordusu yetenekli komutanların önderliğinde üstünlüğünü ortaya koydu. 1763’te imzalanan Hubertusburg Antlaşmasıyla Prusya Silezya’yı aldı. Ama II. Friedrich 1756’da istila ettiği Saksonya’yı elinde tutamadı.
Avusturya Veraset Savaşı (1740-48) bir anlamda imparatorluk içindeki dengelerin nasıl kurulacağı konusunda Alman devletleri arasındaki pek çok çekişmeden biriydi. Ama bununla kalmayıp uluslararası bir mücadelenin de parçası olmuştu. Fransa ile İngiltere’nin Batı ve Güney Avrupa’nın yanı sıra sömürgelerdeki çıkarlarının da çatışması yeni ittifaklara girmelerine yol açmış, Avusturya Veraset Savaşı biterken Yedi Yıl Şavaşı’nın (1756-63) hazırlıkları başlamıştı. İngiltere’nin Prusya, Fransa’nın da geleneksel düşmanı Avusturya ile aynı tarafta yer aldığı Yedi Yıl Savaşı dünya ölçeğinde çıkarlarla ilgiliydi. En önemli sonucu da 1763 Paris Barışı’yla Fransa ve İngiltere arasındaki sömürge ve deniz çarpışmalarının bir süre için durdurulması oldu.
Avusturya savaşı fazla zarar görmeden atlatmış, Prusya da savaştan hem toprak, hem büyük saygınlık kazanarak çıkmıştı. İkisi de çok güçlüydü ve birbirleri üzerindeki tek yıldırıcı etken durumuna gelmişti. Alman dünyasına artık gerilim içindeki bu iki güç egemendi. Genellikle “Alman İkiliği” olarak nitelenen bu koşullarda her iki ülkenin hükümdarı da önemli reformlara girişti. İçişleri bakanı Kont Friedrich Wilhelm Haugwitz’in yol gösterdiği Maria Theresia yönetsel yapıda Prusya’yı örnek alan düzenlemeler yaptı. Zümre meclislerinin kalan yetkilerini de kıstı; merkezileşmeyi mutlak biçimde kurumlaştırdı; ama Prusya sistemindeki bütünselliği tam sağlayamadı. Bu modernleşme programını oğlu II. Joseph (hd 1765-90) tamamladı. Prusya’da ise II. Friedrich kamu yaşamını bütün yönleriyle sıkı denetim altına aldı. Bununla birlikte usçu hoşgörüye kişisel bağlılığı ve sorgulayıcı düşünsel yaklaşımı gereği geniş çaplı hukuk reformuna da yöneldi; yargıdan işkenceyi kaldırdı; en yoksul halkın vergi yükünü hafifletti; dinsel hoşgörüyü devlet politikası haline getirdi; Prusya Akademisinde bilimsel çalışma ve araştırmayı özendirdi. Babası gibi ekonomik kalkınma ve kolonileşmeye büyük önem verdi. Fransız Aydınlanma düşüncesine yakınlığı, müzik ve edebiyattaki yaratıcılığıyla acımasız güçlü iktidarına bir filozof-kralın etkisini kattı. Savaş ve barıştaki başarıları yüzünden Büyük Friedrich adıyla anılan bir ulusal kahraman oldu.
1760-1815 ARASINDA ALMANYA.
18. yüzyılın ortasında Almanya, yüzyılı aşkın bir süredir Avrupa siyasetinin gelgitlerine kapılmış bir ülkeydi. Ekonomik kaynakları ve ticaret ilişkileri askeri güçlerine sağlam bir temel oluşturan Fransa, Ingiltere ve İspanya gibi büyük güçler, kıtanın yazgısında belirleyici rol oynuyordu. Bu arada Orta Avrupa devletleri ise bölgeci saplantılar içindeydi. Ren Irmağının batısında güçlü monarşilerin ortaya çıkmasında rol oynayan etmenlerin hiçbirine ırmağın doğusunda rastlanmıyordu. Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nda merkezî hükümet güçlenmek yerine gücünü yitirmekte, prensler tahtın aleyhine yetkilerini genişletmekte, siyasal birlikten yoksunluk ve belli başlı ticaret yollarından uzaklık da ekonomik girişimleri engellemekteydi.
Yeni Saray (1746-1807), Stuttgart
Otuz Yıl Savaşları ile Fransız Devrimi arasındaki dönemde Almanya’nın tarihini her biri fiilen tam egemenlik haklarına sahip düzinelerle küçük siyasal birimin tarihinin toplamı oluşturmuştu. Her küçük prens Fransa ya da Avusturya hanedanlarına öykünerek Versailles ya da Schönbrurın örneği pahalı saraylar yaptırmış, yoksul köylüler bu yükün altında ezilmişlerdi. Batı Avrupa’ da ulusal birliğin aracı olan hükümdarlık kurumu Orta Avrupa’da ulusal bölünmenin kaynağıydı. Almanya’nın küçük prensleri istedikleri yasaları çıkardılar, vergi koydular, birlikler oluşturdular ve gerek birbirlerine, gerekse imparatora savaş ilan ettiler. Münih’te, Dresden’de, Stuttgart’ta ya da Darmstadt’ta izlenen politikalar Paris,' Viyana, Londra ya da Madrid kökenli politikaları yansıtıyordu, ama tek tek kendi çıkarlarını korumanın ötesinde hiçbir amaç gütmüyordu.
Kuramsal olarak halkın iradesini yansıtmayı amaçlayan siyasal kurumlar yalnızca biçimsel olarak işlevlerini sürdürdüler. Kutsal Roma-Germen imparatoru gene gelenekselleşmiş yöntemlerle Caesar ve Augustus’un ardılı olarak seçiliyor, ama Frankfurt am Main’daki parlak taç giyme töreni, bu mevkiye gelmenin artık yalnızca bir saygınlıık konusu olmaktan öteye geçmediği gerçeğini gizlemeye yetmiyordu. VII. Kari dışındaki bütün imparatorlar ya doğrudan ya da evlilik dolayısıyla Habsburglardan geldikleri için, saygı görüyorlardı. Ama bu saygının temelinde imparatorluk yetkesi değil, batıda Anvers’ten doğuda Debrecen’e kadar uzanan toprakların mülkiyeti yatıyordu. Kutsal Roma-Germen imparatorları Alman dünyasında Almanya dışı kaynakları dolayısıyla önemli bir rol oynayabiliyorlardı. Almanya güçlerinin temel kaynağı olmadığı için, ilgi alanlarının odağını da oluşturmuyordu. Regensburg’da toplanan İmparatorluk Meclisi bütün ciddi havasına karşın, ne yetkesi, ne de etkisi kalmış bir tartışma kulübüne dönüşmüştü. Burada ulusal refah gözetileceğine ayrımcı çıkarlar pekiştiriliyordu. Prensler artık toplantılara katılmıyor, sorunların tartışılması, çözüm getirecek yetkiden yoksun diplomatik temsilcilerin eline kalıyordu. Yaklaşık 1760’ta Almanya anayasal ve siyasal açıdan Polonya’yı andırıyordu; iç çatışmalar, bir zamanların gururlu ve güçlü devletini artık daha güçlü komşularının müdahalesini isteyecek kadar zayıf düşürmüştü.
Almanya’yı Polonya’nın durumuna düşmekten koruyan, imparatorluktaki devletlerden birinin onu saldırılara karşı savunabilmesi oldu. İki yüz yıl boyunca Avusturya, Fransız yayılmacılığına karşı Orta Avrupa’nın kalkanı rolünü üstlendi. Habsburgların sürekli olarak imparator seçilmelerinde, Almanya’nın savunulmasında oynadıkları yaşamsal rolün de payı vardı. Ayrıca batıdaki ülkeler kadar büyük kaynakları bulunan Avusturya siyasal modernleşme politikalarında prensliklerden daha büyük başarı sağlayabiliyordu. Habsburglar ekonomiyi güçlendirdiler, yönetim yapısını düzelttiler ve hükümeti merkezileştirdiler. 18. yüzyılın ortalarına değin Avusturya, Ren Irmağının doğusundaki tek büyük güç olarak kaldı.
Prusya'nın yükselişi ve Hohenzollernler. Hohenzollern hanedanının Habsburgların rakibi olarak ortaya çıkması ve AvusturyaPrusya' çekişmesinin başlamasıyla ortaçağ sonlarından beri Orta Avrupa’da yaşanan ademimerkeziyetçi sürecin tersine çevrilme olasılığı belirdi. Kutsal Roma-Germen Imparatorluğu’nun yerel prensleri çıkarları gereği ayrımcı bir siyaset izliyordu; Felemenk’te, İtalya’da, Slav ve Macar topraklarında çeşitli halkları yönetimi altında tutan Avusturya da Alman birliğine aracılık edemezdi. Oysa askeri açıdan yeterince güçlü ve etnik yönden yeterince türdeş olan Prusya, ulusal bütünleşmeyi temel devlet politikası yapabilecek konumdaydı. Gerçekten de Almanya’nın birleştirilmesi görevi Prusya’ya düştü, ama Prusya başlangıçta bu görevi isteyerek ve hatta bilerek üstlenmedi. II. Friedrich gibi II. Friedrich Wilhelm ve III. Friedrich Wilhelm de ulusal değil, hanedan çıkarlarını gözetmeyi amaçlıyorlardı. Öbür Orta Avrupa prensleri gibi, onların da bütün istediği imparatorun üstünlük iddiası karşısında kendi yetkilerini korumak ve genişletmekti. Almanya’nın parçalanmışlığını ortadan kaldırmayı değil, bu durumu uzatarak ondan yararlanmayı düşünüyorlardı. Amaçları ya da çıkarlarıyla başka prenslerden farklı değil, ama onlardan çok daha yetenekli ve güçlüydüler.
II. Friedrich Almanya’nın değil, kendi devletinin çıkarlarını gözettiğini Yedi Yıl Savaşı’ndan sonra Habsburglara karşı benimsediği stratejiyle ortaya koydu. Hükümdarlığının ilk yarısında imparatorluk yetkesini sınırlamak ve gölgelemek için askeri gücüne dayanırken, ikinci yarısında aynı amaç için diplomatik silahları kullanmayı seçti. 1777’de Maximilian Joseph’in ölümüyle Bavyera’nın hükümdarlık hanedanı sona erdi ve Pfalz elektörü Kari Theodor, Wittelsbach hanedanının her iki kolunun topraklarının da yönetimini üstlendi. Ne meşru bir vârisi olan, ne de eline yeni geçen doğudaki topraklara fazla bir ilgi duyan Kari Theodor, İmparator II. Joseph’in, Bavyera’nın bir bölümünü Avusturya’ya bağlayan planını kabul etti. Habsburgların hiçbir biçimde güçlenmesini istemeyen II. Friedrich, prenslerin çoğunun sessiz onayı ve Orta Avrupa’nın başka devletlerinin de kendine katılacağı umuduyla 1778’de Avusturya’ya savaş ilan etti. Bu umudu gerçekleşmedi, ama savaş II. Joseph için de beklenenden sorunlu oldu; kolay bir başarı umulurken, 1778 yazından 1779 ilkbaharına değin sürdü. Aç kalan askerlerin yiyecek yağmasına girişmesi yüzünden “Patates Savaşı” adını alan Bavyera Veraset Savaşı, Teschen Antlaşması ile sona erdi (Mayıs 1779). Bu antlaşmaya göre Avusturya, Irın Irmağı kıyısındaki dar bir şerit dışında, Bavyera toprakları üzerindeki bütün isteklerinden vazgeçti. Friedrich önemli bir askeri zafer kazanmamış, ama Avusturya’nın emellerini boşa çıkarmıştı.
1785’te II. Joseph bu kez Wittelsbach topraklarının ele geçirilmesine ilişkin daha da iddialı bir planla ortaya çıktı. Kari Theodor’a Avusturya Felemenki’ni vererek karşılığında Bavyera’nın tümünü almaya önerdi. İmparator Kuzey Denizi kıyısındaki savunulması zor topraklan, hemen yambaşında bulunan ve halkını kendi halkı içinde eritebileceği topraklar karşılığında elden çıkarmaya razıydı. Ama II. Friedrich bu öneriyi Orta Avrupa’daki güç dengesini bozmaya yeltenmek olarak yorumladı ve kesinlikle karşı çıktı. Bu konuda Fransa ve Rusya’dan diplomatik yardım umuyordu ve bunu sağladıktan başka Almanya’daki belli başlı prenslerden 17’sinin katıldığı Prensler Birliği’ni (Fürstenbund) kurmayı başardı. Bu muhalefet karşısında Bavyera’yı almanın yarardan çok zarar vereceğini gören Joseph planından vazgeçti. Friedrich bir kez daha siyasette ustalığını kanıtlarken tek amacı imparatorluk yetkesine karşı prenslik yetkilerinin savunulması olan birlik de var oluş nedenini yitirdi ve dağıldı. Sonradan bu birliği Alman İmparatorluğumun öncüsü olarak yorumlayan bazı milliyetçiler çıktı. Ama birlik, Orta Avrupa’da ademimerkeziyetçi yönetim biçiminin sürdürülmesi için verilen mücadelenin silahlarından biri olmaktan öte bir işlevi hiçbir zaman yüklenmemişti.
Hohenzollernler Polonya’nın parçalanması sırasındaki tutumlarıyla da hanedan çıkarlarını ön planda tuttuklarını gösterdiler. 1772’deki ilk paylaşmanın düzenleyicisi II. Friedrich’ti. Bu paylaşma ile Polonya topraklarının dörtte biri, nüfusunun da yaklaşık beşte biri Prusya, Rusya ve Avusturya’ya geçti. II. Friedrich Wilhelm 1793’te Prusya ve Rusya, 1795’te de Prusya, Rusya ve Avusturya arasındaki paylaşmaları gerçekleştirerek Polonya’nın yıkılışını tamamladı. Prusya aldığı bu toprakları ve nüfusu koruyabilseydi zamanla Avrupa’da daha önemli, buna karşılık Almanya için daha önemsiz bir rol oynayacaktı. Ama Polonya’dan aldığının çoğunu ileriki yıllarda bırakmak zorunda kaldı ve Alman siyasetinde çok önemli bir rol oynamaya devam etti.
Kültür ortamı.
İngiltere’de Kraliçe I. Elizabeth dönemindeki görkemli edebiyat geleneği, ticaretin yaygınlaşıp donanmanın gelişmesiyle aynı zamana denk gelmişti. Fransa’da da klasikçiliğin altın çağı XIV. Louis’ nin askeri zaferlerine renk katmıştı. Almanya’da ise sanat ve edebiyat, Ren’in batısındaki güçlü monarşilere ancak gıpta edebilen küçük prensliklerde ve durgun kentlerde gelişti. Ayrıca, kamuoyunun hükümet üzerinde güçlü etkisinin bulunduğu İngiltere ve Fransa’da siyasal ve toplumsal sorunlar canlı tartışmalara konu olurken, Almanya’da her türlü tartışmanın yazgısı bütünüyle kuramsal kalmaktı. Böyle bir ortamdan Voltaire, Rousseau ya da Burke gibi düşünürlerin çıkması’zordu. Almanya’da kültür, mutlakıyetçiliğin dar dünyasından bir kaçış yoluna dönüştü. Toplumda reform yapamayan düşünsel enerji, kendini arındırma ve yetkinleştirme yoluyla bireyi özgürleştirmeye yöneldi.
Ahlak ve estetiği deneysel bilginin zincirlerinden kurtarmayı amaçlayan Alman idealizmi bu ortamda doğdu. Orta Avrupa felsefesi giderek, onu batıdaki felsefenin güçlü pragmatizminden ayıran metafizik bir renk kazandı. 18. yüzyılın ortasında Almanlar ülkelerini “düşünürlerin ve şairlerin vatanı” olarak görmeye başladılar.
Edebiyattaki canlanmada da felsefe alanındaki iç gözlemci idealizm vardı. Alman edebiyatının büyük dehası Joharın Wolfgang von Goethe, var olan toplumsal ve siyasal değerleri gönülden kabullendi, ülkesinin parçalı yapısını onun tarihsel kişiliğinin bir yansıması gibi gördü ve küçük prenslerin yetkilerini, iyi yönetimin bir aracı olarak savundu. Ülkesinin insanlarını yüceliği toplu harekette değil, bireysel kusursuzlukta aramaya yöneltti. Daha fırtınalı bir kişiliği olan Friedrich Schiller ise siyasal haksızlıklara ve zayıflıklara karşı belirli bir hınç duydu. Oyun ve şiirlerinde yer yer öfke patlamaları ve reform istekleri görülüyor, ama tarihin Alman halkının sırtına yıktığı toplumsal etkisizlik yükünün karamsar havasi ve teslimiyetçiliği de seziliyordu. Sonunda Schiller de dünyadan kaçmanın yolunu, şairin kişisel dünyasına dönmekte buldu. 18. yüzyılın sonlarında yerleşik edebiyat kalıplarını kırmak isteyen bir grup genç yazar “coşkunluk akımı” (Sturm und Drang) adıyla bilinen yenilikçi hareketi başlattı, ama bu hareket de daha çok şiirin kuralları ve beğeni sorunlarıyla sınırlı kaldı; siyasal ya da toplumsal sorunlarla uğraşmadı (bak. Alman edebiyatı).
Kültürel başarılar ulusal parçalanmışlığın ve otokratik yönetimin gerçeklerini değiştiremedi, ama Aydınlanma’nın bütün kıtaya yaydığı usçu reform ve toplumcu ilerleme ülkülerini destekledi. 18. yüzyıl başka ülkelerde olduğu gibi, Almanya’da da mutlak krallıklar çağıydı ve mutlak iktidarın yüce bir gerekçesi vardı. Buna göre prenslik yetkisi, kişisel çıkarlar için değil, devleti yüceltmek ve halka refah sağlamak yolunda kullanılırdı ve cömertliğin sınırsız olabilmesi için de bu güç kısıtlanmam alıydı. Çevrelerindeki bilimsel buluşları ve maddi ilerlemeleri gördükçe insanlar, toplumu saran önyargı ve haksızlıkların zaman içinde akim gücü ile yok olacağına inanmaya başladılar.
İmparatorluk nişanlarının Nürnberg’den Frankfurt’a taşınması, 1790
Aydınlanma reformu ve aydın despotizmi. Aydınlanma reformunun temel kaynağı taht oldu. Ama maddi olanakları bulunan ve eğitim görmüş birçok iyi niyetli insan da başka insanlarla olan ilişkilerinde yeni davranış ölçütleri benimsemeye başladılar. Din konusundaki düşmanlıklar azaldı. Orta Avrupa’nın varlıklı sınıflarında Protestanlarla Katolikler arasındaki ilişkiler başka hiçbir dönemde, Fransız Devrimi arifesindeki kadar kinden uzak olmamıştı. Bu dönem aynı zamanda Yahudilerin de derinlere işlemiş bir hoşgörüsüzlükle itildikleri kapalı ortamlardan çıkma dönemi oldu. Yahudiler, içinde yaşadıkları Hıristiyan toplumun tutumu, düşüncesi ve konuşma tarzıyla özdeşleşmeleri halinde, gettolarından kurtulma olanağına kavuşacaklardı. Bundan sonraki 150 yıl boyunca bu olanak, Almanya’daki Yahudi azınlığa gittikçe daha çekici geldi. Aydınlanma düşüncesinin tek boyutu dinsel hoşgörü değildi. Daha mutlu bir geleceğe, eğitimde reform yapılacağına, yoksulluğun ortadan kaldırılacağına, hastalıkların önleneceğine ve haksızlığın yok edilebileceğine de inanılıyordu. İyi niyetli kişiler okullar, yetimhaneler, hastaneler yaptırdılar; tarım ve üretim tekniklerini yenileştirdiler; kitlelerin yaşam düzeyini yükseltmeye çalıştılar. 18. yüzyılın aydın reformcularının beklentileri başarılarının çok ötesindeydi. Ama üstesinden geldikleri işler de küçümsenecek gibi değildi.
Bununla birlikte aydın despotizmi anlayışına göre, toplumun iyileştirilmesinin temel aracı kişilerin yardımsever girişimleri değil, devlet müdahalesiydi. Başka yerlerde olduğu gibi Orta Avrupa’da da devlet politikalarının usçu kurama ne ölçüde uygun düşeceği yöneticilerin kişilik ve yeteneğine bağlıydı. Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun iki lideri de aydın despotizmi öğretisini izlediler, ama elde ettikleri sonuçlarda büyük fark vardı. İyi niyetli, ama katı bir yenilikçi olan İmparator II. Joseph, geleneğe sıkı sıkıya sarılmış güçlü muhalefete karşın tepeden inme değişiklikler yapmayı denedi. On yıl içinde hükümeti merkezileştirmeye, kilisenin etkisini azaltmaya, dinsel hoşgörüyü yerleştirmeye ve serflerin yükünü hafifletmeye çalıştı. Ama II. Joseph’in uzlaşmasız reform programı, hükümetin çalışabilmesi için desteğine gerek duyduğu toprak sahibi aristokratları ondan uzaklaştırdı. İmparator 1790’da ölünceye değin gittikçe büyüyen huzursuzluklarla karşı karşıya kaldı ve yürürlüğe koyduğu reformların çoğu ölümünden sonra terk edildi.
II. Friedrich daha dikkatli davrandığı için aydın bir despot olarak daha başarılıydı. Yönetimi yeniden örgütlerken aşırıya gitmedi; dinsel hoşgörüde ölçülü davrandı; soyluların köylülerin topraklarını almasını yasaklamakla yetindi. Tarıma açılan toprakları işlemek üzere göçmen kabul etti ve Prusya’nın üretim kapasitesini artıracak girişimcileri destekledi. En büyük başarısı, mutlak yönetim ve korporatif toplumun ilkelerini tanımlayan ve ölümünden sonra tamamlanan Prusya Medeni Hukuku oldu. Friedrich Prusya’nın toprak sahibi aristokratları Junkef leri devletin belkemiği olarak gördüğünden krallığının temel taşı olan taht-aristokrasi ittifakını da korudu.
Aydın despotizmi Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun küçük birimlerinde birbirinden çok farklı gelişmelere yol açtı. Ama Aydınlanma düşüncesi en iyi uygulandığı durumlarda bile, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun siyasal yaşamının temelini değiştirebilmekten uzak kaldı. Bir ölçüye kadar yumuşama sağlayan ve yenilik getiren bu görüşler, hiyerarşik toplum yapısına dayalı çok odaklı egemenlik ve mutlakıyetçi yetke sistemini değiştiremedi. Ne ulusal bütünleşmenin, ne de temsili yönetimin aracı olabildi.
Fransız Devrimi ve Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun sonu. Bourbon monarşisini anayasal bir devlete dönüştüren Fransız Devrimi, Ren Irmağının doğusunda güçlü bir etki yarattı. Alman aydınlarının çoğu, Batı Avrupa’da uğradığı yenilgiden sonra mutlakıyetçi krallığın Orta Avrupa’da da yenileceği beklentisiyle, Fransa’daki yeni düzene yakınlık duydular. Prensler ise devrime, Almanya’da da benzer istekler yaratabileceği korkusuyla, ciddi bir tehlike olarak bakıyorlardı. Paris’teki yönetimle Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun prensleri arasında giderek büyüyen düşmanlık, 1792 ilkbaharında I. Koalisyon Savaşı’nın (1792-97) başlamasına neden oldu. Çatışmanın görünüşteki nedeni, Alman prenslerinin Fransa’da bulunan mülkleri üzerindeki haklarına ilişkin anlaşmazlıklarla Almanya’daki Fransız göçmenlerin propaganda etkinlikleriydi. Temeldeki neden ise, siyasal ve toplumsal adalet konusunda çok farklı iki yönetim anlayışının çatışmasıydı. 1793’ten sonra Ren’in batı yakası Fransız denetimine geçti ve burada yaşayan halk 20 yıl süreyle Paris’ten yönetildi. Batıdaki yenilgilerden bezmiş ve gözlerini doğuda Polonya’da alacakları ganimetlere çevirmiş olan PrusyalIlar 1795’te Basel’de ayrı bir barış imzalayarak Ren Bölgesini Fransa’nın almasını fiilen tanıdılar. AvusturyalIlar iki yıl daha direndilerse de sonunda Campo Formio Antlaşmasıyla (17 Ekim 1797) genç Napoleon’un zaferini ve Ren’in batı yakasının ellerinden gittiğini kabul ettiler.
Barış kısa sürdü; 1798 sonunda Fransa’ya karşı yeni bir birlik oluşturularak II. Koalisyon Savaşı (1798-1802) başlatıldı. Prusya bu kez tarafsız kaldı. Avusturya ise II. Koalisyon Savaşı’nda da aynı öncü rolü oynayıp aynı acı sonucu aldı ve İmparator II. Franz, Ren Bölgesinin Fransa’ya bağlanmasını pekiştiren Luneville Antlaşması’m (9 Şubat 1801) imzalamak zorunda kaldı. Antlaşmada ayrıca buradaki topraklarını kaybeden prenslere imparatorluk içinde başka yerler verilmesi öngörüldü. İmparatorluk Meclisi bu toprakların yeniden dağıtılması görevini prenslerin oluşturduğu bir komiteye (Reichsdeputation) verdi. Ama görüşmeleri asıl etkileyen Fransa oldu. Bu fırsattan yararlanarak Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun yapısını temelinden değiştirmeye kararlı olan Napoleon amacına ulaştı ve Şubat 1803’te Almanya’nın eski düzeni son buldu, yeni bir Orta Avrupa dokusu ortaya çıktı.
Fransa’nın baskıları sonucu Orta Avrupa’ mn küçük ve etkisiz siyasal birimleri ortadan kalkarken, hiç amaçlanmadığı halde Almanya’nın bütünleşmesine yönelik ilk adımlar atılmış oldu. Görüşmelerden en kârlı çıkan Bavyera, Württemberg, Baden, HessenDarmstadt ve Nassau Napoleon’un değerli vasalları olabilecek kadar güçlü, ama onu tehdit edemeyecek kadar güçsüzdü. Eski düzenin yıkılışı sırasında hiçbir prens Almanya’nın genel refahı adına bu dağılışa karşı çıkmadı.
İmparatorluk meclis komitesinin Şubat 1803’te bir daha toplanmamak üzere dağılması (Hauptschluss) Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun tarihinde sondan bir önceki sahne oldu. İmparatorluğun sonu da 3 yıl sonra geldi. 1805’te Avusturya Fransa’ mn üstünlüğünün kısıtlanması amacıyla AvrupalI güçlerin oluşturduğu ittifaka katıldı. Bunu izleyen III. Koalisyon Savaşı (180507) Avusturya için ilk ikisinden çok daha kötü bir sonuç getirdi. Napoleon, Habsburg ordusunu Almanya’da teslime zorladı (17 Ekim 1805) ve Viyana üzerine yürüyerek başkenti işgal etti. Birleştirilmiş Rus ve Avusturya ordularını Austerlitz’te yenerek 2 Aralık 1805’te kesin bir zafer kazandı. II. Franz aralık sonunda, hanedanın Orta Avrupa’daki egemenliğinin sona erdiğini gösteren Pressburg Antlaşması’m imzalamak, Batı Almanya’daki topraklarını Württemberg’le Baden’e, Tirol’ü de Bavyera’ya bırakmak zorunda kaldı. Napoleon’un uyguladığı prenslerin hırslarıyla imparatorluğun hırslarını karşı karşıya getirme stratejisi parlak bir sonuç vermişti. Avusturya’ya karşı savaşta Napoleon’u destekleyen prensler barışta da ödüllerini fazlasıyla kazandılar. Bavyera ve Württemberg dükleri sonunda tam bağımsız olduklarını ilan ederek kral unvanını aldılar. Baden ve HessenDarmstadt ise grandüklük oldu. İmparatorluk düzeninin son kalıntıları böylelikle silinirken, Orta Avrupa silah zoruyla yaratılmış güç dengelerini yansıtan yeni bir siyasal örgütlenmeye hazır hale geldi.
Napoleon Döneminde Almanya, 1807
1806 yazında ikincil Alman devletlerinin 16’sı Fransa’nın da desteği ve kışkırtmasıyla Ren Konfederasyonu adı altında yeni bir birlik oluşturdular. Birliğin ortak yönetim gibi bazı girişimleri olmakla birlikte, bunlar artık Orta Avrupa’da var olan yabancı egemenliğini gizlemeye yetmiyordu. Napoleon, Renrina da yol açtı. Napoleon’un uyduları olan sözde bağımsız devletler ya ona yaranmak için, ya da onu örnek alarak değişmeye başladılar. 18. yüzyılın kozmopolit bireyciliği, yerini giderek gelişen bir ulusal kimlik bilincine bırakıyordu. Ama anayasal özgürlük ve ulusal birlik kavramlarının doğal olarak değil, yabancı egemenliğine tepki biçiminde ortaya çıkması bunların Orta Avrupa’daki biçimlenişini önemli ölçüde etkiledi.
Devrim sonrası Fransız egemenliğinin getirdiği yeni yönetim ve ekonomi anlayışının etkisi bütün Alman devletlerinde duyuldu. Bu etkinin en güçlü ve yaratıcı olduğu yer ise Prusya’ydı. 1806-13 arasında Berlin’deki devlet adamları katı bir despotizmi, özgür yurttaşların bağlılığı ile desteklenmiş popüler bir monarşiye dönüştürecek reformları başlattılar; ülkenin yeniden canlandırılması için adımlar atıldı; yeni önderler ortaya çıktı. Başarıların en önemlilerinden biri serfliğin kaldırılmasıydı. Ama köylülere kişisel özgürlüklerini kazandıran devlet, onların ekonomik bağımsızlığını sağlayamadı. Toprakların çoğunu hâlâ elinde tutan soylular, kırsal kesimde toplumsal ve siyasal egemenliklerini sürdürdüler. Yerel yönetimlerin oluşmasını öngören yasal düzenlemeler daha başarılı oldu. Kentlerin yönetimi, merkezî bürokrasinin atadığı kişilerden kentli mülk sahiplerinin temsilcilerine geçti. Kentler özerkliklerini kazandıkça, siyasal bilince sahip etkin bir orta sınıfın yetişeceği düşünülmüştü. En etkili reform ise silahlı kuvvetlerde yapıldı. Askeri sistem tümüyle yeniden düzenlendi.
Koşulları giderek ağırlaşan Fransız egemenliğinin yarattığı tepkiler çeşitliydi. İkincil devletlerin yöneticileriyle bunların ordu ve bürokrasi içindeki uzantıları kazandıkları yeni önemin Napoleon sayesinde etkili olarak Konfederasyonu’nun “koruyucusu” ilan edildi; üye ülkeler Fransız İmparatorluğumla kalıcı ittifakları çerçevesinde önemli bir ordu beslemekle yükümlü tutuldu.
1 Ağustos 1806’da konfederasyon devletleri imparatorluktan ayrıldıklarını, 6 Ağustos’ta da II. Franz imparatorluk tacını bıraktığını ilan etti. Bin yıllık tarihiyle Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu resmen sona ermişti.
Almanya da Fransız egemenliği. İmparatorla uzun süren çatışmanın galibi prensler çok geçmeden bağımsızlık kazanmadıklarını, yalnızca bağlandıkları kişiyi değiştirmiş olduklarını anladılar. Napoleon zaman içinde Avusturya ve Prusya dışında, toplam 36 prensliği bazen zor kullanarak birliğe kattı ve Ren’le Elbe arasındaki bölgede hüküm sürer duruma geldi. Öbür Avrupa devletleriyle İngiltere arasındaki ticarete ambargo koyabilmek için Kuzey Denizi kıyısını tümüyle kendine bağladı; bununla yetinmeyerek Baltık kıyısındaki Lübeck’i de Fransız İmparatorluğu’na kattı.
Ren Konfederasyonu’nun kuruluşundan sonra Fransız denetimine girmeye zorlanmayan tek Orta Avrupa devleti olarak Prusya kalmıştı. Uzun süre kararsız kalarak III. Koalisyon Savaşı’nın sağladığı çıkarlardan pay aîma şansını da yitiren Prusya, o sırada Avusturya’yla Rusya’nın yanında yer alsaydı, Napoleon’un Almanya’ya egemen olması engellenebilir, Napoleon’un yanında yer alsaydı Main Irmağının kuzeyindeki bölgede etkili bir duruma gelebilirdi. Arada kalan Prusya Avusturya teslim olduktan, Rusya çekilmeye başladıktan ve küçük prensler Napoleon’a bağlandıktan sonra Fransa’ya savaş ilan etti (Ekim 1806). Ama Hohenzollern orduları büyük bir yenilgiye uğradı ve Berlin 27 Ekim’de işgal edildi. III. Friedrich Wilhelm’in imzalamak zorunda kaldığı antlaşmayla Prusya, topraklarının ve nüfusunun yaklaşık yarısını yitirdi. Büyük Friedrich’in kendine güvenen krallığı böylece Almanya’nın ikincil devletleri arasına katıldı.
Orta Avrupa 10 yıldan fazla Fransa’nın etkisi altında yaşadı. Önceleri sınırlı ve dolaylı olan bu etki, gittikçe yaygın ve yıldırıcı olmaya başladı. Ama yabancı baskısı aynı zamanda Almanya’da liberalizm ve milliyetçilik duygularının ilk kıpırdanmalacağı görüşündeydi. Güneydeki reformcuların birçoğuna göre Almanya’da yönetim ancak Fransız etkisiyle çağdaşlaşabilmişti. Bazı kişiler siyasal bölünmüşlüğün ülkenin tarihsel deneyiminin bir sonucu ve temel kişiliğinin bir yansıması olduğunu savunuyor, bazılarıysa eski düzenin olduğu gibi geri getirilmesini istiyordu. Yabancı egemenliğine karşı çıkanlar kabullenenlerden kalabalık bir gruptu, ama bu grup içinde de ülkenin gelecekteki siyasal yapısı konusunda görüş birliği yoktu. Orta Avrupa’nın sömürülen, okuryazar olmayan, bilgiden yoksun geniş halk kitlelerinin tek kaygısı ise daha iyi yaşamak ve kendi yaşam tarzlarını korumaktı.
Yabancı boyunduruğundan kurtulmayı amaçlayan ilk ciddi girişimde birlik ve özgürlük ülkülerinin pek hızlı gelişmediği anlaşıldı. Avusturya hükümeti Napoleon’un 1809’da İspanya’da karşılaştığı zorlukların Avrupa’da Fransız egemenliğine karşı genel bir ayaklanmanın habercisi olduğu düşüncesiyle bir kurtuluş savaşı girişiminde bulundu, ama Habsburg birlikleri dördüncü kez Napoleon’un karşısında yenildi. Viyana’dan Alman halkına yapılan çağrıya Tirol ve kuzeydeki birkaç milliyetçi merkezden başka karşılık veren olmadı. Prensler kesin zaferden emin olmadıkça Fransa’nın öfkesini üstlerine çekmeye çekindiler; halk ise prenslerin onayı olmadan Fransa’ya karşı ayaklanmaya yanaşmadı. Bu durumda Orta Avrupa’daki savaş Ispanya’daki gibi gerilla kuvvetleriyle değil, düzenli orduyla yapıldı. 14 Ekim’de imzalanan Schönbrurın Antlaşmasıyla Salzburg Bavyera’ya, Batı Galiçya Varşova grandüküne, Adriyatik kıyıları da Fransa’ya verildi. Bu yenilgi üzerine direnmenin gelecekte de boşuna olacağına inanan Avusturya imparatoru I. Franz (daha önce Kutsal Roma-Germen imparatoru II. Franz) Fransa’yla işbirliği politikasını benimsedi ve kızını Napoleon’la evlendirdi.
Kurtuluş savaşları.
Napoleon’un ordusu üç yıl sonra Rusya’da yenik düşünce Almanya’ da bağımsızlık için yeni çabalar belirmeye başladı. Aralık 1812’de Çarlık orduları batı sınırlarını geçtiğinde Rusya henüz Orta Avrupa hükümdarlarının ve halkının nasıl davranacağını bilmiyordu. Prusya, Fransa ile bağlarını ilk koparan devlet oldu. Ruslarla işbirliği yapmayı kararlaştıran ise kral değil, Ludwig Yorck von Wartenburg’du. 1813’te Fransa’ya savaş açıldığında Kral III. Friedrich Wilhelm kararsız ve çekingen, halk ise coşkuluydu. İlk başlarda, Orta Avrupa’nın öbür yöneticileri Prusya’nın yolunu izlemeyi reddetiler. Ren Konfederasyonu üyelerine göre Napoleon hâlâ yenilmezdi. Avusturya ise iki tarafın birbirini yıpratmasını bekliyor, arabuluculuk rolünü üstlenmeye hazırlanıyordu. Avusturya dışişleri bakanı Klemens Lothar von Metternich’in kaygısı ise Orta Avrupa’daki Fransız egemenliğinin yerini Rus egemenliğinin almasıydı. Bu nedenle Rus çan I. Aleksandr ile Napoleon arasında denge sağlayacak bir orta yolu her iki tarafa benimsetmeyi umuyordu. Napoleon’un dış politikada ödün vermesi durumunda Fransa’nın içişlerini daha zor denetleyeceği düşüncesiyle Rusya’yla Prusya’nın yanında savaşa katıldı (Ağustos 1813). Böylelikle askeri güç dengesi, Fransa’nın aleyhine bozuldu. Küçük devletlerin Napoleon’a inancı da sarsılmaya başlamıştı. Ren Konfederasyonumdan önce Bavyera ayrıldı. Tek bir zafer, Almanya’nın tümünü Fransa’ya karşı mücadelenin içine sokabilirdi.
Bu zafer 16-19 Ekim 1813’te Leipzig’de kazanıldı. Yıl sonu gelmeden Napoleon Ren Irmağının ötesine çekildi ve Almanya’daki topraklarından yalnızca Ren’in batı yakası Fransa’nın denetimi altında kaldı. Ren Konfederasyonu tümüyle çöktü ve üyeleri hemen kazanan tarafa katıldı. 1814’te müttefiklerin Fransa’ya saldırısı ile Ren Bölgesi de geri alındı. 1814 ilkbaharında Paris düştü. Bourbonlar yeniden tahta çıkarıldı ve ilk Paris Antlaşmasıyla (Mayıs 1814) kurtuluş savaşının sonu belirlendi; kesin sonuç Napoleon’un aradaki 100 günlük iktidar döneminin de Waterloo yenilgisiyle kapanması oldu. Orta Avrupa’yı yönetenler bir ölçüde yenilikçiliğe, bir ölçüde de geleneğe dayanarak kendilerini yabancı egemenliğinden kurtarmayı başarmışlardı. Şimdi sorun, bu özgürlüğün nasıl kullanılacağıydı. Birçok reformcunun önerdiği gibi birlik ve özgürlük üzerine kurulmuş yeni bir siyasal yapı mı yaratılacaktı, yoksa tutucu kesimlerin özlemi olan eski, mutlakıyetçi ve ayrılıkçı yapı yeniden mi kurulacaktı? Yirmi yıldır süren savaşların acısını çeken Avrupa’ya barışı getirebilmek için 1814’te Viyana’da toplanan devlet adamları Almanya’da kalıcı bir yönetim biçimi oluşturma sorunuyla karşı karşıyaydı.
Viyana Kongresi nin sonuçları. Eylül 1814’ten Haziran 1815’e değin Avrupa’nın yeni haritasını belirlemeye çalışanların tümü, 18. yüzyılın düşünsel mirasını taşıyan, eski gelenekten diplomatlardı. Fransız Devrimi’nin ilkelerinden korkan, demokratik yönetim kuramlarını küçük gören ve ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkına karşı çıkan bu grup, aynı zamanda 1789’un sınırlarına ve yönetimlerine geri dönülemeyeceğinin de farkındaydı. Viyana görüşmeleri sırasında alınan Almanya’ya ilişkin kararlarda yenilikçilikle tutuculuk, aşırı bölünmeyle katı merkeziyetçilik arasında bir orta yol izlendi. Ren Konfederasyonu korunmadı, ama Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu da yeniden kurulmadı. Ne eskiye özenenler, ne de yeniyi özleyenler tam istediklerine kavuştu, ama barış görüşmelerini yürütenler Orta Avrupa’da yarım yüzyıl sürecek yeni bir siyasal düzen kurmayı başardılar.
1815 Viyana Kongresi’nde ortaya çıkan Almanya büyüklü küçüklü 39 siyasal birimden oluşuyordu. İçlerindeki iki büyük devlet Avusturya ve Prusya’ydı. Bavyera, Württemberg, Saksonya ve Harınover’in küçük krallıkları, Baden, Nassau, O ldenburg ve Hessen-Darmstadt gibi daha küçük düklükler, Schaumburg-Lippe, Schwarzburg-Sondershausen ve Reuss-Schleiz-Gera gibi çok küçük prenslikler ve Hamburg, Bremen, Lübeck, Frankfurt am Main gibi özgür kentler bunların ardından geliyordu. Yeni sınırlar imparatorluk döneminin karmaşık mozayiğinden çok farklı bir düzen getirmekle birlikte, ateşli milliyetçileri doyurmayacak ölçüde çok parçalı bir Orta Avrupa yaratmıştı. Gene de belirgin bir gelişme söz konusuydu. Barış görüşmecileri daha bütünleşmiş ve işlerliği olan siyasal birimler oluşturmakla kalmadılar, bu birimlerin ulusa ilişkin konularda oynayacağı rolleri de değiştirdiler. Prusya, Almanya içinde belirleyici bir konuma geldi. Savaşın galipleri Fransız saldırılarının yinelenmesinden korkarak, Berlin’in Orta Avrupa’nın batı sınırının koruyuculuğunu üstlenmesine karar verdiler. İleride Avrupa’nın en büyük sanayi merkezi durumuna gelecek iki bölge Ren ve Vestfalya, Hohenzollern eyaletleri oldu. Bunun da ötesinde, Çar I. Aleksandr’ın Saksonya’nın bir bölümüne karşılık Polonya topraklarının Rusya’ya verilmesi önerisini Prusya kralı kabul etti. Böylelikle 18. yüzyıl sonunda iki uluslu bir devlet olma sürecine giren Prusya, yeniden Almanya’ya yöneldi ve ülkenin her iki cephesinde de stratejik konumlar elde etti. Avusturya’nın çekim merkezi ise doğuya doğru kaydı. I. Franz, coğrafi açıdan bütünlük, askeri açıdan da savunulabilirlik uğruna, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun Bourbonlara karşı tarihsel koruyucusu rolünden vazgeçti. Adriyatik’teki Venedik topraklarına karşılık Avusturya Felemenki ile birlikte Güney ve Batı Almanya’daki toprakları geri verdi. Böylelikle ilgi alanı İtalya ve Balkanlar’a kayan Habsburg İmparatorluğu’nun Germen niteliği azaldı. Viyana Kongresi’nin yol açtığı yeni toprak dağılımı ileride çok önemli sonuçlar doğuracaktı.
kaynak: Ana Britannica