Arama

Bilim Nedir? - Tek Mesaj #14

Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
24 Ocak 2019       Mesaj #14
Safi - avatarı
SMD MiSiM

BİLİM


nesnel dünyaya ve bu dünyada yer alan olgulara ilişkin tarafsız gözlem ve sistematik deneye dayalı zihinsel etkinliklerin ortak adı.

Bütün bilimlerin amacı genel doğruların ya da temel yasaların bilgisine ulaşmaktır.
Bilim, insanlık tarihi boyunca kuruluşu, içeriği ve işlevleri bakımından öylesine değişimler geçirmiş, toplumdaki öteki kurumlarla ilişkisinde öylesine başkalaşımlar göstermiştir ki, geçmişten günümüze değin bütün çeşitliliklerinin ötesinde, bilimin ortak ve süreklilik gösteren niteliği ancak doğa süreçlerinin bilgisi olarak yalınlaştırılabilir. İnsan davranışının toplumsal ve kültürel yanlarını inceleyen bilim dalları ise toplum bilimleri olarak adlandırılır.

DOĞA FELSEFESİ OLARAK BİLİM


Ussal nedenlerle açıklanan ve belirli bir kuşkucu dikkatle incelenen doğal düzenliliklerin bilgisi olarak bilimin ortaya çıkışı yazının bulunuşundan öncelere dayanır. Gerek mağara resimlerinden, gerek boynuz ve kemiklerdeki düzgün çizgilerden tarihöncesi insanının yılın mevsimlerini dikkatle izlemiş olduğu bilinmektedir. Arkeoloji, antropoloji ve prehistorya gibi bilim dallarının günümüzde paylaştıkları ortak yargıya göre, tarihöncesi ilk uygarlıklar Nil, Dicle ve Fırat, İndus, Huang (Sarı Irmak) ve Yangtze gibi büyük ırmakların kıyılarında filizlenmiştir. Bununla birlikte her kentleşme birikimi, oluşturduğu uygarlığın çevreye yayılmasına da yol açmıştır.

Piramitlerde ya da Ingiltere’deki ünlü Stonehenge taş anıtında, dinler ile astronominin birleşimi sayılabilecek, bilimin en eski tarihsel bulguları görülmektedir. Gökcisimlerinin düzenli hareketleri, kuyrukluyıldızların geçişi ve nova patlamaları gibi olağanüstü olaylar, ilk insanlar için dayanılmaz düşünsel bilmecelerdi. Bu yüzden, düzenliliği araştıran insan aklı için gökleri kavramak istemesinden daha uygun kesin bilgi örneği bulunamazdı.

Çin'de bilim.


Bilim Batı’daki olgun dönemine ulaşmadan önce çok değişik bölgelerde filizlenmiştir. Ortaya çıkan ilk bilim olarak astronomi, matematiğin gelişmesindeki etkinliğinden çok dinle olan sıkı ilişkisiyle göze çarpmaktadır. Çinli bilginler bir takvim yapmışlar ve takımyıldızların konumlarını belirlemişlerdi. Çin Devleti’nin İÖ 2000’lerde kuruluşuyla birlikte yönetim, astronomi ve astrolojiden sürekli olarak yararlanmıştır. Astronomi ve astroloji için olduğu kadar öteki bilimler için de pratik önem ön planda gelmekteydi. Çinliler, evrenin, olguları keyfi bir biçimde belirleyen tanrılar ve cinlerle dolu olduğuna inanmadıklarından, aslında var olan düzenin insan tarafından ortaya çıkarılabileceği ve ondan yararlanılabileceği kamsmdaydılar. Bu nedenle, kimya (ya da simya), tıp, jeoloji, coğrafya ve teknoloji gibi alanlardaki çalışmalar pratik bilgiye gereksinim duyan devletçe de desteklenmekteydi.

Hindistan'da bilim.


Hindistan’da bilimin gelişmesine ilişkin bilgiler daha sınırlıdır. Birinci derecede önem verilen olgular Güneş ve Ay’ın hareketleriydi. Buna karşılık Hint matematiği özellikle geometri ve cebir teknikleri yönünden oldukça gelişmişti. Cebirsel tekniklerin gelişmesinde en önemli etken, sonradan Batı’ya Hint-Arap rakamları adıyla geçecek olan Hint numaralama sisteminin esnekliğiydi. Hint düşüncesi ise bu dünyayı anlamaktan çok, ondan kaçmakla ilgilenen bir felsefenin etkisindeydi.

Amerika'da bilim.


Orta Amerika’daki Mayalar, Avrupa ve Asya uygarlıklarından tümüyle bağımsız olarak karmaşık bir toplum düzeni kurmuşlardı. Bu toplumda astronomi ve astroloji önemli rol oynuyordu. Takvim, Mayalarda da hem pratik, hem dinsel amaçlara hizmet ediyor, Güneş ve Ay tutulmalarıyla Venüs’ün konumu dikkatle izleniyordu. Bu astronomi incelemelerine gelişkin bir matematiğin eşlik ettiği söylenemez. Bununla birlikte dikkatli gözlemlerin sonucu olan Maya takvimi büyük bir ustalığı yansıtmaktadır.

Ortadoğu'da bilim.


Batı uygarlığının Mısır ve Mezopotamya’daki beşikleri farklı özellikler gösterir. Mısır’da, Çin’deki gibi evrensel düzenin sorumluluğunu iyiliksever tanrıların yüklendiğine inanılıyordu. Ama Çin’in tersine, ürünleri yok eden deprem ve fırtınalardan uzak olan Mısır’ın ılıman ve sakin bir doğası vardı. Gerçekten de yaşam öylesine hoştu ki, Mısırlılar bütün bunların ölümle sona ermesi düşüncesine katlanamıyordu. Bu bakımdan yaşamı sürekli kılma anlayışı olağanüstü düşünsel ve pratik çabalan doğurdu. Gerek piramitler, gerek mumyacılık Eski Mısır dininin bu niteliğini yansıtırlar. Böyle bir ortamda bilim serpilemezdi. Mısırlılar evrene ilişkin kurgulamalarla ilgilenmiyorlardı. Yıldız ve gezegenler gökte yükseldiklerinde ülkeyi “yönettiklerinden” dolayı astrolojik bir önem taşıyorlardı. Astronomi ise, Nil’in bereket getiren yıllık taşkınlarının önceden belirlenmesi amacıyla sınırlı takvim hesapları için gerekliydi.

Mezopotamya Çin’e daha çok benziyordu. Çin’deki Huang ve Yangtze gibi Dicle ve Fırat ülkenin yaşamında en önemli etkendi. Kıraç toprak ancak büyük çaplı su bentlerinin sağladığı sulamayla ürün veriyordu. Fırtınalar, zararlı böcekler, su baskınları ve yağmacılar yaşamı güvensiz kılmaktaydı. Kararlı bir toplumun yaratılabilmesi hem sulama sistemleri kurabilmek, hem de yıkıcı etkileri önleyebilmek açısından büyük teknolojik beceri gerektiriyordu. Ovadaki kentler, bir rahipler kastının yönettiği tapmak çevresinde kurulmuştu. Sulama sistemleri, kanallar, barajlar gibi kamu hizmetlerinin planlayıcısı bu kasttaki din adamlarıydı.

Matematik ve astronomi bu koşullarda gelişti. Sayı sistemi 60 tabanlıydı (günümüzdeki derece-dakika-saniye sistemi Eski Mezopotamya’dan gelir). Gökler, tanrıların yerleşim yeriydi ve yeryüzündeki felaketlerin habercisi gök olayları olduğundan dikkatle gözlenmeleri gerekiyordu. Bu pratikten günlük yaşam için gerekenden çok daha gelişkin bir matematik ortaya çıktı. Eski Yunanlılar yüzyıllar sonra bunu alıp yetkinleştirdiler. Babil matematikçileri, Pythagoras bağıntılarını iyi biliyor ve sürekli kullanıyorlardı. İkinci dereceden denklemleri ve hatta üstel terim içeren bileşik faiz hesaplarını çözebiliyorlardı.

Çinliler ve Mezopotamyalılar doğayı eksiksiz gözlemleyebiliyor ve duyarlı biçimde betimleyebiliyorlardı. Bununla birlikte doğayı bilimsel biçimde açıklamayı gözardı etmişlerdi. Çinliler evrensel düzenin, iki karşıt kuvvetin (yin-yang) denkliği ile beş öğenin (su, ağaç, metal, ateş ve toprak) uyumu üzerinde kurulduğunu öne sürmüşler, ama bu uyum ve denkliğin nasıl elde edildiğini incelememişlerdi. Mısırlılar ise evrensel uyumun tanrıların iradesinden kaynaklandığı inanandaydılar. Mezopotamyalılara göre düzenin varlığı bütün güçlü ve kaprisli tanrılar desteklediği sürece olanaklıydı. Bütün bu toplumlar doğayı betimleyip ondan yararlanabiliyorlar, ama onu anlamayı usun değil, din ve büyünün işlevi sayıyorlardı.
kaynak: Ana Britannica
SİLENTİUM EST AURUM