Arama


halukgta - avatarı
halukgta
Kayıtlı Üye
7 Saat Önce       Mesaj #1
halukgta - avatarı
Kayıtlı Üye
Bugünkü makalemin konusu, bu Cuma namazında Diyanetin hazırlayıp camilere gönderdiği ve hutbede okunan bir ayet üzerinde olacak. Bu ayet bana sanırım güzel bir ilham vermiş olmalı ki, bu satırları yazma gereği duydum. Yorumunu sizlere bırakıyorum. İslam toplumları, İslam tarihinde siyasi otoriteler, kendi çıkarlarını korumak ve kendilerini haklı yasal veya geçerli görünmesini sağlamak amacıyla toplumu KUR’AN’IN ÖZÜNDEN, SORGULAYICI VE DİNAMİK YAPISINDAN UZAK TUTMAK İÇİN, ÇEŞİTLİ YÖNTEMLER KULLANMIŞLARDIR. Bu durum genellikle Emeviler dönemiyle başlamış, Abbasiler ve sonraki saltanat rejimlerinde de sistematik bir hal almıştır. Ne yazık ki çağımızda da toplumun inancını kullanarak, onlara yön vermekten hiç vazgeçilmedi. Bunun devamı içinde, toplumun gerçek Hak olan Kur’an’ın emrettiği İslam ile halkın buluşmamasına özen gösterildi.

Yöneticiler, kendi uygulamalarını haklı çıkarmak için Kur’an ayetlerinin önüne geçecek şekilde, hadis uydurulmasını teşvik etmişlerdir. “EMİRE (YÖNETİCİYE) GÜNAHKÂR OLSA BİLE İTAAT EDİN” tarzındaki uydurma veya bağlamından koparılmış rivayetler, Kur’an’ın adalet ve şura emirlerinin önüne konmuştur. Emeviler, yapılan zulümlerin ve haksızlıkların “ALLAH’IN BİR KADERİ” olduğunu savunarak Cebriyye yani insanların özgür iradesinin olmadığı, başımıza gelenlerin Allah’ın emriyle olduğuna inanmak ekolünü, resmi ideoloji haline getirmişlerdir. Topluma “SİZİN BAŞINIZA GELENLERİ ALLAH ÖNCEDEN SEÇTİ, YÖNETİCİYE İSYAN ETMEK KADERİ KABUL ETMEMEKTİR” fikri aşılanarak Kur’an’ın insana yüklediği özgür irade ve sorumluluk bilinci unutturulmuştur.

Kur’an’ın öngördüğü şura (danışma) ve liyakat ilkeleri terk edilerek babadan oğula geçen krallık sistemleri kurulmuştur. Hükümdarlar kendilerini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” (Zıllullah) olarak ilan ederek, kendilerine yapılacak her türlü eleştiriyi dine ve Kur’an’a yapılmış gibi göstermişlerdir. Böylece maddi menfaat ve makam karşılığında siyasi otoritenin her kararını dini kılıfa uyduran bir saray uleması sınıfı yaratılmıştır. KUR’AN’IN ZALİM YÖNETİCİLERE KARŞI DURMAYI EMREDEN AYETLERİ GİZLENMİŞ VEYA SADECE KİŞİSEL AHLAKA İNDİRGENEREK, TOPLUMSAL ADALET BOYUTU TÖRPÜLENMİŞTİR. Kur’an’ın ısrarla vurguladığı akıl etme, tefekkür ve sorgulama süreçleri “dinde bid’at (uydurma)” sayılarak engellenmiştir. Kur’an’ın sadece lafzını ezberleyen, manasını ve hükümlerini hayata geçirmeyen, tamamen şekilsel ibadetlere odaklanmış bir toplum modeli inşa edilmiştir. Böylece toplumun siyasi yanlışları sorgulaması engellenmiştir.

Emeviler döneminde siyasi otoriteler, kendi güçlerini korumak için dini kurumları ve kavramları doğrudan devletin resmi aracı haline getirmişlerdir. Örneğin Muaviye, oğlu Yezid’i kendisinden sonra halife tayin ederek, Kur’an’ın şura (seçim/danışma) ilkesini resmen rafa kaldırmıştır. Bu durumu eleştirenlere karşı ise “BU İŞ ALLAH’IN KAZA VE KADERİYLE OLMUŞTUR” diyerek siyasi cinayetleri ve saltanatı meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Abbasi Halifesi Memun, kendi döneminde devletin resmi görüşü haline getirdiği “KUR’AN MAHLÛKTUR (YARATILMIŞTIR)” fikrini topluma ve âlimlere zorla kabul ettirmeye çalışmıştır. Bu fikri kabul etmeyen yüzlerce alim işkence görmüş ve hapsedilmiştir. Amaç, dinin yorumlanma yetkisini tamamen halifenin tekeline almaktır.

Büyük günah işleyenin durumunu Allah’a bırakmak ve hükmü ahirete ertelemek” anlamına gelen MÜRCİE fikri, yöneticiler tarafından desteklenmiştir. Böylece zalim ve adaletsiz liderlerin icraatları halk tarafından “Onların hesabını sadece Allah sorar, biz karışamayız” denilerek sorgulanamaz hale getirilmiştir. Siyasi otoritenin dini kendi çıkarlarına alet etmesine karşı, hayatları pahasına Kur’an’ın adalet ve özgürlük ilkelerini savunan büyük âlimler çıkmıştır. Örneğin Hasan-ı Basri, Emevi valisi Haccac’ın zulümlerine ve kaderci (Cebriyye) propagandasına karşı doğrudan halifeye mektup yazmıştır. İnsanın irade özgürlüğünü ve kendi eylemlerinden sorumlu olduğunu savunarak, devletin zulümlerini “kader” diyerek Allah’a fatura edemeyeceğini haykırmıştır. Ebû Hanîfe (İmam-ı Azam) Emevi ve Abbasi yönetimlerinin adaletsiz uygulamalarına karşı çıkmış, devletin kendisine teklif ettiği BAŞKADILIK (başyargıçlık) makamını, siyasi otoritenin emrine girmemek için reddetmiştir. Bu dik duruşu nedeniyle hapsedilmiş, kırbaçlanmış ve sonunda hapiste zehirlenerek şehit edilmiştir. İmam Malik, “Zorla (baskı altında) yapılan biatın ve yeminin dini bir geçerliliği yoktur” fetvasını verdiği için dönemin Abbasi valisi tarafından kırbaçlatılmış, kolları omuzundan çıkacak şekilde işkenceye maruz kalmıştır. Tarihte temelleri atılan bu siyasi uygulamalar, YÜZYILLAR İÇİNDE KALICI BİR ZİHNİYET DÖNÜŞÜMÜNE YOL AÇMIŞ VE GÜNÜMÜZ İSLAM TOPLUMLARINDA, ŞU YAPISAL SORUNLARI DOĞURMUŞTUR.

Toplumların haksızlıklara, fakirliğe veya kötü yönetime karşı direnç göstermek yerine, bunları “ilahi bir takdir” olarak görüp kabullenme eğilimi bu tarihsel birikimin sonucudur. Kur’an’ın “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm, 39) ilkesi gölgelenmiştir. Siyasi otoritelerin sarsılmaz bir itaat kültürü inşa etmesi, kurumlarda adaleti ve ehliyeti değil, güce sadakati ön plana çıkarmıştır. Bu da İslam dünyasında kurumsallaşmanın ve hukukun üstünlüğünün gelişmesini engellemiştir. Sorgulamanın, aklı kullanmanın ve yeni içtihatlar yapmanın “dinden çıkmak veya fitne çıkarmak” ile eşdeğer görülmesi, İslam toplumlarını bilimsel, felsefi ve hukuki ilerlemenin gerisinde bırakmıştır. Kur’an’ın yüzlerce kez tekrarladığı “AKLETMEZ MİSİNİZ?” uyarısı, yerini “SORGULAMADAN İTAAT ET” kültürüne bırakmıştır.

Siyasi otoriteler, dini elinde tutmaya çalışan cemaat ve tarikatlar, Kur’an’ı tamamen yok saymak yerine, ONUN TOPLUM ÜZERİNDEKİ SARSILMAZ ETKİSİNİ BİLDİKLERİ İÇİN AYETLERİN ANLAM ALANINI DARALTMA VEYA BAĞLAMINI ÇARPITMA YOLUNA GİTMİŞLERDİR. Nisâ Suresi 59. Ayet yani “Ulul-Emr” İstismarı yapılmıştır. Ayetin Özü: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resule itaat edin ve sizden olan idarecilere (ulul-emr) de… Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve Resulüne arz edin…” Yöneticiler ayetin sonundaki “anlaşmazlık durumunda yalnız Kur’an’a Resul yaşıyorsa Resule başvurun şartını gizlemişlerdir. Ayeti, “Yönetici ne yaparsa yapsın, mutlak itaat Allah’a itaat gibidir” şeklinde sunmuşlardır. Oysa Kur’an’daki idareci tanımı, adaletle hükmeden ve halka danışan kişidir.

Aslında bu konuda söyleyecek çok sözüm var ama sanırım şu soruyu kendinize sordunuz. Yazdıklarınız güzelde, Cuma namazının hutbesinden konu, nasıl buraya kadar geldi. Hutbede hoca vaazını bitirirken şöyle bir ayet okudu, diyanetin mealinden. “ALLAH’A VE RESÛL’ÜNE İTAAT EDİN VE BİRBİRİNİZLE ÇEKİŞMEYİN. SONRA GEVŞERSİNİZ VE GÜCÜNÜZ, DEVLETİNİZ ELDEN GİDER. SABIRLI OLUN. ÇÜNKÜ ALLAH SABREDENLERLE BERABERDİR.”( Enfal 46) Her nedense bu ayette geçen, DEVLETİNİZ ELDEN GİDER tercümesi, bana bu makalemi yazdırmak için ilham verdi sanırım, nedeninin yorumunu sizlere bırakıyorum. Bu ayetin aslında özellikle, bu haliyle seçilmiş olduğunu düşünüyorum. Çünkü yine Diyanetin başka bir tercümesinde bakın nasıl yazılmış. “ALLAH VE RESULÜNE İTAAT EDİN, BİRBİRİNİZE DÜŞMEYİN, SONRA ZAYIFLARSINIZ VE ZAFERİ ELDEN KAÇIRIRSINIZ. SABREDİN, KUŞKUSUZ ALLAH SABREDENLERLE BERABERDİR.” (Kur’an yolu. Diyanet İşl.)

İlk yazdığım tercümede olduğu gibi yazdığınızda, anlamını daraltmış ve farklı anlam vermiş olursunuz ve anlatılmak istenen tam ortaya çıkmaz anlaşılmaz. Bu ayetin öncesine ve sonrasına baktığınızda, ayetin hem bireysel hem de toplumsal hayat için çok güçlü stratejik ve ahlaki ilkelerin olduğunu görüyoruz. İç çatışmalar, gruplaşmalar ve didişmeler toplumların enerjisini tüketir. Birbirine düşen topluluklar dışarıya karşı dirençlerini ve caydırıcılıklarını kaybeder. Başarıya ulaşmak için kişisel egoları bırakıp, ortak bir hedefte birleşmek gerekir. Bu ayeti geniş bir anlamda anlatılmak isteneni anlayabilmemiz için, devamında ki ayeti doğru anlamalıyız, onu da hatırlayalım.

Enfal 47: ÇALIM SATMAK, İNSANLARA GÖSTERİŞ YAPMAK VE (İNSANLARI) ALLAH YOLUNDAN ALIKOYMAK İÇİN YURTLARINDAN ÇIKANLAR (SALDIRAN KÂFİRLER) GİBİ OLMAYIN! ALLAH ONLARIN YAPTIKLARINI ÇEPEÇEVRE KUŞATANDIR. (Mehmet Okuyan)

Enfal 46. Ayette Allah bu konuda, nasıl geniş bir anlamda bizleri uyardığı, sanırım çok daha iyi anlaşılmıştır. Makalemi, günümüz toplumuzun hala farkında olamadığını düşündüğüm, güzel ve düşündürücü sözlerle son vermek istiyorum. Dilerim Kur’an gerçekleri ile buluşan, böylece Allah ile aldatılamayan, Allah’ın azınlık halis kulları arasında oluruz.

“HAKKINI BİLMEYEN İNSAN, BAŞKASININ ÇİZDİĞİ SINIRLARIN İÇİNDE YAŞAMAYA MAHKÛMDUR.”

“BİR ÜLKENİN GELECEĞİ, O ÜLKE İNSANLARININ HAK VE HUKUKU NE KADAR KAVRADIĞINA BAĞLIDIR.”

“HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR.”

“ZULÜM, HAKKIN BİLİNMEDİĞİ VE SAVUNULMADIĞI YERDE YEŞERİR.”

“HAKSIZLIĞA SAPIP BÜTÜN İNSANLARIN SENİ TAKİP ETMESİNDENSE, ADALETLE TEK BAŞINA KALMAN DAHA İYİDİR.”

“BİR TOPLUMUN GELİŞMİŞLİK DÜZEYİ, VATANDAŞLARININ HAKLARINI NE KADAR BİLDİĞİ İLE ÖLÇÜLÜR.”

“BİLGİSİZ KÖLELER HER ZAMAN BİR EFENDİ ARAR; BİLİNÇLİ İNSANLAR İSE ADALETİ.”

Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK

https://kuranadavet1.wordpress.com/

https://twitter.com/KURANA_DAVET

hakyolkuran

https://www.facebook.com/Kuranadavet1/

https://hakyolkuran1.blogspot.com/