Arama

Şiir Nehri -2- [Arşiv] - Tek Mesaj #296

kambis - avatarı
kambis
Ziyaretçi
14 Aralık 2006       Mesaj #296
kambis - avatarı
Ziyaretçi
Halil CINDIK

ŞİMAL’DEKİ İZLEKTEN
TUTTUĞUM İPEK YOLU

1974 – 2006

İPEK YOLU


Tüyleri Dora çalan, safkan bir at’a binip
Çin’den başlayıp gelen, İpek yoluna salsam
Keyhüsrev sultan’ımın, kervansarayı deyip
Obruk han’da kalarak, geceyi sabahlasam…

At’ımı “Obruk han’ın” tavlasına bağlayıp
Düşlerimi toplayıp, öyle girsem içeri
İçini dökse bana, geçmişine ağlayıp
On üçüncü yüzyılı, getirebilsem geri…

Bir mektup verip bana, gönderse gardaşına
Okurken alnındaki, dört satır kitabeyi
Alanya’ya inerek versem “Şarapsa han’a”
Saygı ile “ Sultan’a ” anlatsam Hikâyeyi…

Batıya uzanırken, kuzeyinden kapısı
Çok Uluslar eğilmiş, selam vermiş önünde…
Beyaz tenine sinmiş, asırların kokusu
Yedi yüz yetmiş yıllık, izler var bedeninde…

Cinci han’da; alınlık, revaktaki güzellik
Alır-götürür beni Safranbolu evine
Osmanlı mimarisi, ezel’lik ve özellik
Horasan harcı sermiş, çimentonun yerine…

Güncel ipekçiliğin merkezi durumunda
Gençliğimin göz zevki, Bursa’nın Koza han’ı
Taş figürler kabartma, özgün “Taç kapısında”
Doksan beş odasıyla, İpek işli her yanı…

İncir han, Susuz han’la, Deve ve Çandak hanmış
Onurlu bir kültürle, Tarihi; ağırlamış
Posta hizmeti görmüş, ulaşımı sağlamış
İPEKYOLU” dünyayı, bir-birine bağlamış…


Halil CINDIK

Yayın: Mayıs 2000
Görele Lisesi Dergisi / 25.sayı







KİTABIM


Bu benim ilk kitabım tıpkı ilk çocuk gibi
Denizimde yıkandı gözleri boncuk gibi
Heyecan verir bana ölümsüz diri gibi
Dünyamı değiştiren görünmez biri gibi…

Karanlığıma sızan, tünelde ışık gibi
Her nesneyi sevdirir divane âşık gibi
Gönlümü hoş ediyor bir sevgili eş gibi
Doğar sabahlarıma, ışıtır güneş gibi…

Bahçemde tomur-tomur açıyor bir gül gibi
Gönül yalnızlığıma şakıyan bülbül gibi
Damla-damla heceler çoğalırken göl gibi
Geçmişim gelecekte yeşerecek çöl gibi…


Halil Cındık







TÜRK’ÜM


Türkmen coğrafyasında, cirit atıp, oynamak
Kır at’ı suladığım, işte, oba ve oymak
Irk’ım Alp’lerden gelir, Türk’üm, Türklüktür soyum
Yaşım Babil’den eski, Tuna’yı aşar boyum…

Susuzluk, göçtür bende, Orta Asya’dan kopan
Dedemin torunuyum, Anadolu’ya tapan
İçimde pınarlar var, Ağrı üstünde Kar’ım
Yaşarken umutlarla, Kafkaslara akarım…

Çeçen, Tatar, Azeri, hepsi benim soydaşım,
Yetişmez miyim hemen, ağrırsa bir gün başın.
Kavuşmak hayalimdir, Özbek’in nefesine
Özbekistan’ da yatan, Timur’un türbesine…

İsmim Türklüğe adak, Kayı boyu Osman’ım
Üç kıta’da sevdam var, Ural’a varır anı’m
Türk’üm yetmiş dededen, Plevne’de nişanım
Sırtım değil; alnımdan, vurulup aksın kanım…


Halil CINDIK






İstanbul: 13 Şubat 2006



KARA ile DENİZ


Şu güzelim metropol, sorgular kimliğimi
Sis dağının denizle, buluştuğu yerdenim
Alırken kültürünü, bozmadım benliğimi
Çaylıklarla, fındığın, oluştuğu yerdenim…

Yamacında saklanır, koyun – keçi sürüsü
Savak, su değirmeni, üstünde dal köprüsü
Patika yollarında, renkli bitki örtüsü
Yeşilin her tonuna, alıştığı yerdenim…

Yalı-yalı kurulmuş, yerli malı pazarı
Boyalı kayıkların, mavi renkten nazarı
Çok göç vermiş insanı, okumuşu, yazarı
İskeleden denize, bakıştığı yerdenim…

Ayaz vurmuş dereler, kurbağa gürültüsü
Engebeli vadiler, suların şarıltısı
Çaparlara boyadır, yakamoz parıltısı
Martıların hamsiyle, söyleştiği yerdenim…

Teneke çatılarda, saçaklı hartama’nın
Doruğuna kurulmuş, özgür “Doran-Baca’nın”
Horon kurup oynayan gelin – kız ve bacı’nın
Keşan’ la-peştamalla, sarış tığı yerdenim…





Nice şehirler görüp, benzetip hayal kurdum
Resimlerle avunup, sana bakıp dik durdum
Uzadıkça hasretim, yaşlanarak yoruldum
Mavi ile yeşilin, konuştuğu yerdenim…

Azgın ve hırçın olur denizinin dalgası
İnadına mavidir sularının boyası
Balıkçıya öyküdür, derinliği sahası
KARA ile DENİZin, barıştığıyerdenim…


Halil Cındık


Yayın: Size Dergisi Haziran
2006 sayısı.






İstanbul:30 Aralık 1997
Yeğenim Dilek Cındık’ a


PERA-PALAS’TA AKŞAM


Bin sekiz yüz doksan iki, yapılmış Pera-Palas
Merdiven sorununa, bir çıkış yolu, halas
Bularak İtalyan’lar, ilk kabinle anıldı
Türkiye’de ilk defa asansör kullanıldı…

Dünyanın liderleri, kopup geçmiş buradan
Yirmi Lions Kulübü, üye olmuş aradan
Doksan yedi yılında yolum uğrar Palas’a
Girişte mumlar yanmış, Ecnebi düşmüş yas’a

Zemin katın ilk sağı, bar’a açılıyordu
Sol yanda kafeterya, müzikler çalıyordu
Tanıttı bu oteli çok güzel bir tercüman
Rotary kulüpleri, yaparmış düğün nişan

Video-kasetinde görüntüler anıttı
Faroe adaları, Havai’yi tanıttı
Yerleşik toplumların, kültürü deniyordu
Rezervasyon sunarak, birifink veriyordu

Pera-Palas İstanbul, bir asrı devirmişler
Otelin üst katında, Ata’ya yer vermişler
Albenili tercüman gezdirirken oteli
Dedi: İşte burası; “ Ata’nın konuk evi “




Sol vitrinde duruyor, gömleği elbisesi
Kadeh motifleriyle, zengin Mısır halısı
Ünlü toplantıların, merkezi bir kat altı
Pera-Palas’ın yaşı, tam-tamına yüz altı

Agatha Christie, ünlü yazar bir devi
Ağırlamış ülkemde, yabancıların evi
Dünyaca ünlülerle, batılı starlara
PERA-PALAS çok yaşa, nice mutlu yıllara…



Halil Cındık








YAYLADA MASTIR


Yaylalarda hudutsuz özgürlük buldum
Bedenim hafif, kıpır-kıpır gönlüm. Uçacak sanki
Gölgelerin taştığı, tozlu yollarda
Yamaçlarda, tepelerde, obalarda
Topuk otları kucakladılar çıplak ayaklarımı
Evelekler paylaştılar, çilingirden soframı
Toprakla söyleştim, oynadım ateşle
Koyunlara tuz verdim, sürüler sürdüm rüzgârla güneşle
Kırların sevincini paylaşan kelebekler
Her yaz’ın bizlere, müjdeler getirdiler…

Mengen’in Aşçıları kadar ünlü arılar
En dolgun hasadı, yaylalardan çiçeklerden alırlar…
Dağ keçileri, ayı izleri, hele-hele ceylanlar sürü-sürü…
Sanki yüce dağların, dağlardaki mühür’ü…
Dilek tutup taşıyan, ışıklı böcekleri
Yaşlıca rüzgârların yazılar yazdığı
Yontuk nişli taşları
Katmer- katmer kaya’ların,
Tarihi alfabede hisli okunuşları
Bayrak taşlarına inen şahinler,
Yalçınlardan havalanan doğanlar
Dağları uyaran bir martin sesi
Hepsi; ama hepsi, özgürlüğün simgesi…
Gök kubbe altında biz
Kocaman bir aileyiz…






Heybetli tepelerden sessiz aşan gün
Güneş kovalarken dağın eteklerini
Birden üstümüzde hissettim
Papatyaların kirpiklerini
Selam verdim eğildim, kır çiçeklerine, otlara
Elimi uzatırken, kuşburnu fidanlarına,
En güzel kokuları koklattılar burnuma…
Ne de saygılı otlar, hepsi, birbirleriyle dostlar
Nasılda iyi geçinmişler, yıllar asırlar…
Bir sinyal aldım, deli rüzgârdan
Kötülük düşünmezdi güzelliklere…
Bir türkü dinledim, uyuyan deniz gibi yüce dağlardan
Kardelenlere bile, kulaklarını sildirdi
Karların arasından…

Üstümüzde kocaman,
Nazar gözlü Gök Kubbe, sanki mavi bir deniz
Altında,
Her zaman her yerde mutluluk isteriz
Diyen; coşkusu sel olmuş, haykıran bir tabiat.
Ne de mutlu kır sakinleri…
Öbek-öbek papatyalar, küpe çiçekleri
Türlü beyaz, türlü sarı
Misafir olmuş üstünde arı
Açar domurlar, kokar gülleri
Saçlarımızda sanki dostun elleri
Konuştular gizli, konuştular içten
Beden dilleri…



Yer yok yaylalarımda
Bungunluğa küsküne
Kekik kokar çayımda
Onca güzellikler üstüne
Çiçekleri koklarken, çalılardan ev yaptım
Işık böcekleri evimi aydınlattılar
Geceye ışık tutup, karanlığı yırttılar
Hep müjdeler taşıdı, kuşlarla kelebekler
Orman gülleri gülümseyip, fısıldadılar
Gönlüme göz kırptılar
Açıldı dudaklar, açıldı domurlar
Etrafımı sardı güller- goncalar
Hepsi de beni; eski tanırlar
Gözlemlerim; dokusunu bilirim.
Bu bitkilerin, gür çimenlerin
Onların da anlatacak hayatları var.
Heybetli tepelerin omzuna yaslanırken sıralı dağlar
Kâh, kahkahayla güler,
Kâh içten ağlarlar…

Ömrün uç noktası, hududu belli
Aynı mesafe, aynı seviye
Ne fark eder, yüksek alçak, yakın, ırak
Boş ver, be arkadaş!
Kendini yeşil, özgür vadiye,
Boylu-boyunca salıver-bırak.
Boz bıldırcın, ağaç kakan obalarda tepelerde
Sular akar serin-serin, yayvan yeşil vadilerde…
Anıların dağ gibi olduğu yerler
Yeşilden oluşmuş bütün güzellikler
Yaşları böğürlerine, tabelayla çakılmış
Asırlık ağaçların,
Tevellüdü yazılmış, çıkarılmış şeması,
Zifiri kalpleri bile, çekerken dünyası
Aralarında hep, ama hep; gönül teması…





Dünya kadar yaşlı, İnsan kadar kültürlüler
On-binlerce lisan bilir bu dağların töresi
Her gelenle ayrı dille konuşur.
Yarışır domurlar, açarken güller, kır çiçekleri,
Herkese içten, başka yaklaşır.
Çok şey söyler anlayana,
Beden dilleri…

Ses perdesi yaylalarımda, özgür mü? Özgür
Sular hudutsuz, adeta cazgır…
Yeşillik harmanından, onca güzelliklere
Avazın çıktığınca, geçmişe haykır…
İletişim çok sıcak ve de karışık
Kötülüğün yok ki; yansımaları…
Bitkiler gibi olup barışık
Bırak iç dünyada ki! Fırtınaları…
Kurdukça doğayla sağlam bir dostluk
Yıkarsın dağ gibi büyük zorları…

Yazabilseydik yayla kültürünü,
Dağlara aslımızı-astarımızı,
Yeşil çimenler de, tozlu yollarda
YAPABİLSEYDİK MASTIR’IMIZI…


Halil CINDIK


Yayın: Yeni Size, Edebiyat Dergisi
Temmuz 2005 Sayısı