Halil CINDIK ŞİMAL’DEKİ İZLEKTEN
TUTTUĞUM İPEK YOLU
1974 – 2006
İPEK YOLU Tüyleri Dora çalan, safkan bir at’a binip Çin’den başlayıp gelen, İpek yoluna salsam Keyhüsrev sultan’ımın, kervansarayı deyip Obruk han’da kalarak, geceyi sabahlasam… At’ımı “Obruk han’ın” tavlasına bağlayıp Düşlerimi toplayıp, öyle girsem içeri İçini dökse bana, geçmişine ağlayıp On üçüncü yüzyılı, getirebilsem geri… Bir mektup verip bana, gönderse gardaşına Okurken alnındaki, dört satır kitabeyi Alanya’ya inerek versem “Şarapsa han’a” Saygı ile “ Sultan’a ” anlatsam Hikâyeyi… Batıya uzanırken, kuzeyinden kapısı Çok Uluslar eğilmiş, selam vermiş önünde… Beyaz tenine sinmiş, asırların kokusu Yedi yüz yetmiş yıllık, izler var bedeninde… Cinci han’da; alınlık, revaktaki güzellik Alır-götürür beni Safranbolu evine Osmanlı mimarisi, ezel’lik ve özellik Horasan harcı sermiş, çimentonun yerine… Güncel ipekçiliğin merkezi durumunda Gençliğimin göz zevki, Bursa’nın Koza han’ı Taş figürler kabartma, özgün “Taç kapısında” Doksan beş odasıyla, İpek işli her yanı… İncir han, Susuz han’la, Deve ve Çandak hanmış Onurlu bir kültürle, Tarihi; ağırlamış Posta hizmeti görmüş, ulaşımı sağlamış “İPEKYOLU” dünyayı, bir-birine bağlamış… Halil CINDIK Yayın: Mayıs 2000 Görele Lisesi Dergisi / 25.sayı KİTABIM Bu benim ilk kitabım tıpkı ilk çocuk gibi Denizimde yıkandı gözleri boncuk gibi Heyecan verir bana ölümsüz diri gibi Dünyamı değiştiren görünmez biri gibi… Karanlığıma sızan, tünelde ışık gibi Her nesneyi sevdirir divane âşık gibi Gönlümü hoş ediyor bir sevgili eş gibi Doğar sabahlarıma, ışıtır güneş gibi… Bahçemde tomur-tomur açıyor bir gül gibi Gönül yalnızlığıma şakıyan bülbül gibi Damla-damla heceler çoğalırken göl gibi Geçmişim gelecekte yeşerecek çöl gibi… Halil Cındık TÜRK’ÜM Türkmen coğrafyasında, cirit atıp, oynamak Kır at’ı suladığım, işte, oba ve oymak Irk’ım Alp’lerden gelir, Türk’üm, Türklüktür soyum Yaşım Babil’den eski, Tuna’yı aşar boyum… Susuzluk, göçtür bende, Orta Asya’dan kopan Dedemin torunuyum, Anadolu’ya tapan İçimde pınarlar var, Ağrı üstünde Kar’ım Yaşarken umutlarla, Kafkaslara akarım… Çeçen, Tatar, Azeri, hepsi benim soydaşım, Yetişmez miyim hemen, ağrırsa bir gün başın. Kavuşmak hayalimdir, Özbek’in nefesine Özbekistan’ da yatan, Timur’un türbesine… İsmim Türklüğe adak, Kayı boyu Osman’ım Üç kıta’da sevdam var, Ural’a varır anı’m Türk’üm yetmiş dededen, Plevne’de nişanım Sırtım değil; alnımdan, vurulup aksın kanım… Halil CINDIK İstanbul: 13 Şubat 2006 KARA ile DENİZ Şu güzelim metropol, sorgular kimliğimi Sis dağının denizle, buluştuğu yerdenim Alırken kültürünü, bozmadım benliğimi Çaylıklarla, fındığın, oluştuğu yerdenim… Yamacında saklanır, koyun – keçi sürüsü Savak, su değirmeni, üstünde dal köprüsü Patika yollarında, renkli bitki örtüsü Yeşilin her tonuna, alıştığı yerdenim… Yalı-yalı kurulmuş, yerli malı pazarı Boyalı kayıkların, mavi renkten nazarı Çok göç vermiş insanı, okumuşu, yazarı İskeleden denize, bakıştığı yerdenim… Ayaz vurmuş dereler, kurbağa gürültüsü Engebeli vadiler, suların şarıltısı Çaparlara boyadır, yakamoz parıltısı Martıların hamsiyle, söyleştiği yerdenim… Teneke çatılarda, saçaklı hartama’nın Doruğuna kurulmuş, özgür “Doran-Baca’nın” Horon kurup oynayan gelin – kız ve bacı’nın Keşan’ la-peştamalla, sarış tığı yerdenim… Nice şehirler görüp, benzetip hayal kurdum Resimlerle avunup, sana bakıp dik durdum Uzadıkça hasretim, yaşlanarak yoruldum Mavi ile yeşilin, konuştuğu yerdenim… Azgın ve hırçın olur denizinin dalgası İnadına mavidir sularının boyası Balıkçıya öyküdür, derinliği sahası KARA ile DENİZin, barıştığıyerdenim… Halil Cındık Yayın: Size Dergisi Haziran 2006 sayısı. İstanbul:30 Aralık 1997 Yeğenim Dilek Cındık’ a PERA-PALAS’TA AKŞAM Bin sekiz yüz doksan iki, yapılmış Pera-Palas Merdiven sorununa, bir çıkış yolu, halas Bularak İtalyan’lar, ilk kabinle anıldı Türkiye’de ilk defa asansör kullanıldı… Dünyanın liderleri, kopup geçmiş buradan Yirmi Lions Kulübü, üye olmuş aradan Doksan yedi yılında yolum uğrar Palas’a Girişte mumlar yanmış, Ecnebi düşmüş yas’a Zemin katın ilk sağı, bar’a açılıyordu Sol yanda kafeterya, müzikler çalıyordu Tanıttı bu oteli çok güzel bir tercüman Rotary kulüpleri, yaparmış düğün nişan Video-kasetinde görüntüler anıttı Faroe adaları, Havai’yi tanıttı Yerleşik toplumların, kültürü deniyordu Rezervasyon sunarak, birifink veriyordu Pera-Palas İstanbul, bir asrı devirmişler Otelin üst katında, Ata’ya yer vermişler Albenili tercüman gezdirirken oteli Dedi: İşte burası; “ Ata’nın konuk evi “ Sol vitrinde duruyor, gömleği elbisesi Kadeh motifleriyle, zengin Mısır halısı Ünlü toplantıların, merkezi bir kat altı Pera-Palas’ın yaşı, tam-tamına yüz altı Agatha Christie, ünlü yazar bir devi Ağırlamış ülkemde, yabancıların evi Dünyaca ünlülerle, batılı starlara PERA-PALAS çok yaşa, nice mutlu yıllara… Halil Cındık YAYLADA MASTIR Yaylalarda hudutsuz özgürlük buldum Bedenim hafif, kıpır-kıpır gönlüm. Uçacak sanki Gölgelerin taştığı, tozlu yollarda Yamaçlarda, tepelerde, obalarda Topuk otları kucakladılar çıplak ayaklarımı Evelekler paylaştılar, çilingirden soframı Toprakla söyleştim, oynadım ateşle Koyunlara tuz verdim, sürüler sürdüm rüzgârla güneşle Kırların sevincini paylaşan kelebekler Her yaz’ın bizlere, müjdeler getirdiler… Mengen’in Aşçıları kadar ünlü arılar En dolgun hasadı, yaylalardan çiçeklerden alırlar… Dağ keçileri, ayı izleri, hele-hele ceylanlar sürü-sürü… Sanki yüce dağların, dağlardaki mühür’ü… Dilek tutup taşıyan, ışıklı böcekleri Yaşlıca rüzgârların yazılar yazdığı Yontuk nişli taşları Katmer- katmer kaya’ların, Tarihi alfabede hisli okunuşları Bayrak taşlarına inen şahinler, Yalçınlardan havalanan doğanlar Dağları uyaran bir martin sesi Hepsi; ama hepsi, özgürlüğün simgesi… Gök kubbe altında biz Kocaman bir aileyiz… Heybetli tepelerden sessiz aşan gün Güneş kovalarken dağın eteklerini Birden üstümüzde hissettim Papatyaların kirpiklerini Selam verdim eğildim, kır çiçeklerine, otlara Elimi uzatırken, kuşburnu fidanlarına, En güzel kokuları koklattılar burnuma… Ne de saygılı otlar, hepsi, birbirleriyle dostlar Nasılda iyi geçinmişler, yıllar asırlar… Bir sinyal aldım, deli rüzgârdan Kötülük düşünmezdi güzelliklere… Bir türkü dinledim, uyuyan deniz gibi yüce dağlardan Kardelenlere bile, kulaklarını sildirdi Karların arasından… Üstümüzde kocaman, Nazar gözlü Gök Kubbe, sanki mavi bir deniz Altında, Her zaman her yerde mutluluk isteriz Diyen; coşkusu sel olmuş, haykıran bir tabiat. Ne de mutlu kır sakinleri… Öbek-öbek papatyalar, küpe çiçekleri Türlü beyaz, türlü sarı Misafir olmuş üstünde arı Açar domurlar, kokar gülleri Saçlarımızda sanki dostun elleri Konuştular gizli, konuştular içten Beden dilleri… Yer yok yaylalarımda Bungunluğa küsküne Kekik kokar çayımda Onca güzellikler üstüne Çiçekleri koklarken, çalılardan ev yaptım Işık böcekleri evimi aydınlattılar Geceye ışık tutup, karanlığı yırttılar Hep müjdeler taşıdı, kuşlarla kelebekler Orman gülleri gülümseyip, fısıldadılar Gönlüme göz kırptılar Açıldı dudaklar, açıldı domurlar Etrafımı sardı güller- goncalar Hepsi de beni; eski tanırlar Gözlemlerim; dokusunu bilirim. Bu bitkilerin, gür çimenlerin Onların da anlatacak hayatları var. Heybetli tepelerin omzuna yaslanırken sıralı dağlar Kâh, kahkahayla güler, Kâh içten ağlarlar… Ömrün uç noktası, hududu belli Aynı mesafe, aynı seviye Ne fark eder, yüksek alçak, yakın, ırak Boş ver, be arkadaş! Kendini yeşil, özgür vadiye, Boylu-boyunca salıver-bırak. Boz bıldırcın, ağaç kakan obalarda tepelerde Sular akar serin-serin, yayvan yeşil vadilerde… Anıların dağ gibi olduğu yerler Yeşilden oluşmuş bütün güzellikler Yaşları böğürlerine, tabelayla çakılmış Asırlık ağaçların, Tevellüdü yazılmış, çıkarılmış şeması, Zifiri kalpleri bile, çekerken dünyası Aralarında hep, ama hep; gönül teması… Dünya kadar yaşlı, İnsan kadar kültürlüler On-binlerce lisan bilir bu dağların töresi Her gelenle ayrı dille konuşur. Yarışır domurlar, açarken güller, kır çiçekleri, Herkese içten, başka yaklaşır. Çok şey söyler anlayana, Beden dilleri… Ses perdesi yaylalarımda, özgür mü? Özgür Sular hudutsuz, adeta cazgır… Yeşillik harmanından, onca güzelliklere Avazın çıktığınca, geçmişe haykır… İletişim çok sıcak ve de karışık Kötülüğün yok ki; yansımaları… Bitkiler gibi olup barışık Bırak iç dünyada ki! Fırtınaları… Kurdukça doğayla sağlam bir dostluk Yıkarsın dağ gibi büyük zorları… Yazabilseydik yayla kültürünü, Dağlara aslımızı-astarımızı, Yeşil çimenler de, tozlu yollarda YAPABİLSEYDİK MASTIR’IMIZI… Halil CINDIK Yayın: Yeni Size, Edebiyat Dergisi Temmuz 2005 Sayısı