Arama

Hikayeler ve Öyküler -2- - Tek Mesaj #53

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
27 Aralık 2006       Mesaj #53
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
hiç

Dışarıdan gelen iki el ateş sesi ile uyandım. Sabahın erken saatleriydi, kalkıp pencereyi kapattım ve tekrar yatağa uzandım.

- N’oldu?
- Hiç.

Şu geveze Avustralyalılar bir sürü hediye getirmişlerdi geçen hafta eve, yemeğe geldiklerinde. Tişörtler, şapkalar, bisküviler falan. Benim payıma ise uçakta gözlerine ışık gelmeden uyuyabilsinler diye bedavadan dağıttıkları bezden gözlük düştü. Bu muhteşem bir hediyeydi benim için. Ona o kadar alıştım ki, geceleri tuvalete kalktığımda bile gözlerimden çıkarmıyorum. Kör olursam hiç zorluk çekmeyeceğim. Kör olmak iyi; hiçbir şey görmekle ve çalışmakla vakit kaybetmeden sürekli düşünebilirsin. “Açın lan kapıyı!” diyen bir ses duydum. Sol elinin aynı parmağında benim yüzüğümün bir eşini taşıyan kadının, yatağından doğrulduğunu hissettim. Körlerin ve uçaklarda dağıtılan bez gözlüklerle uyuyanların duyuları güçlüdür.

N’oldu?
Hiç.

İkisi de emekliydi. Daha önce geldiklerinde onlara fazla kazıklamadan birkaç şey satmıştım. Hoş, satmamış olmayı yeğlerdim; o kadar çok konuşuyorlardı ki. Sonra mektuplaşma faslı başladı, zaman hızla aktı ve tekrar gelecekleri tuttu. Kalacakları otelin parasının tamamını gelmelerinden aylar önceden kredi kartı ile tahsil ettim. İnsanın tatile gideceği yabancı yerlerde tanıdıkları olması iyi tabi. Dandik bir otelde, aldığım paranın yarı fiyatına yerlerini ayırttım. Aşağı yukarı otuz altı karton sigara parasıydı bu ve otelin parasını ödedikten sonra kalan on sekiz karton sigarayı ise onlar daha gelmeden tüketmiştim bile.
“Açın ulannn!” sesinin ardından “Şangırrr!” diye bir ses geldi. Tahminen karşı apartmanın apartman kapısı camı indi.

N’oldu?
Hiç.

Kadının annesi aslen Adanalı bir Ermeni, babası ise Rus bir Yahudi’ydi. Esmerdi ve renkli gözleri vardı, gençliğinde pek fingirdek olduğu belliydi. Adam ise İngiliz bir babadan, Mısırlı bir anadan Avustralya doğmalıydı. Kocaman bir göbeği, kırlaşmış saçları vardı. Birbirleriyle çok iyi anlaşıyorlardı, keyifleri yerindeydi. Ne kadar konuşuyorlarsa; bir o kadar da kahkaha atıyorlardı. Kadının iki, adamın bir eksik dişi vardı. “Defol git ***!” diyen sesin ardından yukarıdan aşağıya bir şey düştü ve gürültüyle kırıldı.

N’oldu?
Hiç.

Pazar günleri, öğle yemeği olarak mutlaka tavuk kanat yerim. Alt kata iner ve altı parça kanatı ellerimle yerim. Bu bir tören gibidir benim için; geleneksel bir şey. Diğer günler kahvaltı etmeyebilir, öğle yemeği yemeyebilir ya da simit-kuru ekmek yemekten gocunmam ama Pazar günleri mutlaka kanat yemeliyim. İnsan zaman zaman kendisini şımartmalı. İşte tam üçüncü kanatı ağzıma doğru götürüyordum ki yukarıdan bir ses geldi; “***! Boktan bu otel! Bunu nasıl yaparsınız? Hani dört yıldızlıydı, bu otelin bir tek yıldızı bile yok! “

Kanat yerken rahatsız edilmekten hoşlanmam.

Yataktan kalktım ve bez gözlüğümü çıkarmadan pencereyi açıp aşağı doğru tükürdüm. Sonra pencereyi kapatıp yatağıma uzandım.

N’oldu?
Hiç.

“Biz aylar önce parayı peşin ödedik, iyi bir otelde kalalım diye! Gönderdiğiniz fotoğraflar bu otele ait değil! Bu otel beş para bile etmez! Dünyanın parasını ödedik!”

Sinirlendim.

Dördüncü kanatın üzerine biraz daha tuz attım. “Lanet olsun! Size güvendik! Anlıyor musunuz; size güvendik!”
Bu terbiyesiz insanlar kendimi şımartma günümün içine etmek istiyorlardı ama onların oyunlarına gelmedim. Kanat oldukça lezzetliydi, lavaş ekmeği ise mükemmel.
Aşağıdan yukarı bağıran ses sayısı artmıştı, yukardan aşağı inen sesler de. Kalkıp mutfaktaki ecza dolabından iki parça pamuk alıp, kulaklarıma tıkadım.

N’oldu?
Bekle.

İki parça daha pamuk alıp, kadının kulaklarına tıkadıktan sonra yatağıma uzandım. Mükemmel bir kör adayıydım. “Nerede o? Hemen görmek istiyorum onu; derhal! Bizi aldattı.”
Kullanmamış olduğum çatal ve bıçağı, tabağın üzerindeki kanat kemiklerinin yanına bıraktım. Tabağı bir gazete kağıdı ile sardım ve dişlerimi fırçalamak için lavaboya yöneldim.
“Hayır! O bit yuvasında kalmayacağız! Paramı geri istiyorum! Nerde o? Çabuk gelsin!”
Dişlerimi fırçaladım, çoğu zamanki gibi dişlerimi fırçalarken midem bulandı ve yarıda kesip kustum, sonra da gazete kağıdına sarılı boş tabağı alıp yukarı çıktım.

N’oldu?
Hiç.

Elimdeki tabağı kapının önüne bıraktıktan sonra geri dönüp onlara “Hoş geldiniz” deyip, tebessüm ettim.Birkaç saniyelik tereddütten sonra elimi istemeden sıktılar. “Bize gönderdiğin fotoğraflardaki otel bu değil!”
“Ne içersiniz?” dedim. “Hiçbir şey!” dedi adam, “Su” dedi kadın. Onlara oturmalarını işaret ederek yan dükkana gidip iki küçük pet şişe su aldım. Ellişer kuruş ödedim, halbuki aynı su evin oradaki dükkanlarda otuz kuruştan satılıyordu.
Araba frenleri duyuldu, bağırma sesleri duyuldu, bir sürü saçma sapan ses duyuldu.

N’oldu?
Dur.

Yataktan kalkıp telefonun yanına gittim. Polis merkezini aradım; “Şu anda, operatörlerimiz diğer müşterilerimize hizmet veriyor, lütfen bekleyiniz.”
Bekledim, beklerken telefonda çalan klasik müziği dinledim. Yeni bir uygulama olmalı bu; hoş da, insanın ruhunu dinlendiriyor.
Oteli aradım, daha iyi bir oda vermelerini rica ettim. “Bütün odalarımız aynı” dedi katip. Ben de müşterilerime otele geri döndüklerinde, otelin en iyi odasında kalacaklarını söyledim.

“İyi sabahlar, nasıl yardımcı olabilirim?”

O sırada, dışarıdan gelen gürültü hiçbir plastik pencere ve pamuk yığınlarıyla önlenecek gibi değildi.
“Odalarını beğenmemişler” dedim. “Daha iyi, çok daha iyi bir oda istiyorlar”
“Adresi alabilir miyim?”

Adresi verdim.

Sonra yatağıma uzandım. Gerçekten de o bisküvi paketlerinden falan iyiydi bu bez gözlük. Aylardır kullanıyorum, bozulmadı.
Muhteşem bir yemekti, çok şaşırdılar. Bir de “Türk Mutfağı kitabı” hediye ettim kadına, İngilizce. Bugüne kadar aldığı en iyi hediye olduğunu söyledi. Kadın midesine çok düşkün. O otelde on beş gün kaldılar. On beş günde de, on beş oda değiştirdiler. Ama çok mutlu gittiler. Dün bir mail atmışlar bana; seneye yine geliyorlarmış. Onlara mükemmel bir otel önerdim kalmaları için, ücreti de söyledim. İyi buldular. Yarın havalesini yaparlar. Aynı otele verecektim ama müdür ve personel kesinlikle itiraz etti, almadılar.

Benden önce uyanmışlardı her zamanki gibi.
“Sabahı hatırlıyor musun?” dedi yüzükdaşım.
“Evet” dedim; “Onları iyi bir otelde yatıracağım”
“Sokakta ne kadar insan varsa toplayıp, götürdüler” dedi. “ O bağıran çocuk ölmüş”

“Klasik müzik “ dedim: “İnsanın ruhunu dinlendiriyor”

Ne?
Hiç.