"Sanatın her yerde çoğaldığını görüyoruz. Sanat üzerine söylem ise daha da hızlı çoğalmaktadır ama sanatın ruhu yok oldu. Macera olarak sanat; yanılsama-yaratma gücüne sahip sanat; şeylerin daha üstün bir oyunun kuralına boyun eğdiği, gerçekliğe karşıt bir başka sahne kuran sanat; bir tuvalin üstündeki çizgi ve renkler gibi, varlıkların anlamlarını yitirip kendi varlık nedenlerini aşarak bir baştan çıkarma süreci içinde (kendi yok oluşlarının biçimi bile olsa) ideal biçimlerine ulaşabildikleri aşkın bir figür olarak sanat yok oldu. Kültür adıyla tanıdığımız estetik değerlerin düpedüz üretiminden -göstergelerin sonsuza değin hızla çoğalımından, geçmiş ve güncel biçimlerin yeniden kullanıma sokulmasından- sanatı ayıran simgesel uzlaşma niteliğiyle sanat yok oldu. Ne temel kural ne yargı ne de zevk ölçütü var artık. Günümüzün estetik alanında, kendi kurallarını tanıyacak Tanrı kalmadı; ya da başka bir metafor kullanırsak, estetik zevk ve yargıya ilişkin hassas terazi yok artık."
“Hayvan, yaşam mücadelesine içgüdüleri ile hazırlanmış olarak doğar; bir şey öğrenmesine gerek yoktur. Oysa ‘insan’, dünyaya, varlığını korumak ve sürdürmek için geliştirilmesi zorunlu ham yeteneklerle gelir. Yaşamını ancak eğitim yani bilgi ile sağlayabilir ve geliştirebilir. O halde ‘bilgi’, insanın varlık koşuludur. Bu gerçek, insan dediğimiz türün tarih sahnesine çıktığı gün işlemeye başlamıştır, halen sürmektedir ve yaşadıkça sürecektir. Varlık koşulu olan ‘bilgi’ önemlidir. ‘Bilgi’nin önemi, onun insanın varlık koşulu olmasından kaynaklanır; başka bir şeyden değil!” (2)
“Bacon, bilginin insana güç kazandırdığını ileri sürerken, belirtmek istediği, nesnel olgulara deneysel yöntemle varılacağı gerçeği idi.” (3)
“Bilindiği gibi, çağdaş bilgi kuramına göre bilgi, nesnel gerçeğin insan beynindeki yansımasıdır. İnsan bilgisinin sınırı yoktur. Bilgilenme süreci, insan bilincini sürekli olarak geliştirmektedir. Daha önce, karşıt oldukları ileri sürülmüş olan ‘teori’ ve ‘pratik’, bilgi kuramı açısından birlik içindedir ve birbirinden ayrılmazlar. Teori pratiği, pratik de teoriyi etkiler ve böylece insan düşüncesi, her alanda sürekli olarak gelişir. İnsan bilgisi, nesnel gerçeği yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda onu yaratır. Duyumlarımıza dayanan sezgisel bilgi, soyut düşüncemizin oluşumunu hazırlar. Her düşünce akımına göre, bir bilgi kuramının varlığı, bilgi kavramının önemi açısından da bir ölçüttür.” (4)
“Kitle iletişimi açısından önemli bir yere sahip olan matbaa makinesi sayesinde kitap ve gazete basılmış (1600), böylece, iletişimin daha geniş bir kitleye ulaşması sağlanmıştır. 1850’de telgraf, 1860’da telefon, 1900’de film, 1940’da televizyon, 1946’da basit nitelikte ilk bilgisayarın gerçekleştirilmesiyle iletişim teknolojisinde önemli adımlar atılmıştır. Fakat bugünkü anlamıyla ilk bilgisayar ancak 1980 yıllarında etkin olabilmiştir.” (5)
“Karmaşık veya basit olsun teknolojik imkânlara ve bilgiye dayanmayan hiçbir sanat formu yoktur. Sanatsal yaratım nesnel olarak maddi-teknik olanaklara doğrudan bağımlıdır ve nesnelerin bazı yönleri ise büyük oranda teknik zorunluluklardan kaynaklanır. Taş heykeller ancak kesici ve vurucu aletlerin gelişmesi ile mümkün olabilmiştir. Yağlıboya, fresk, mozayik, seramik, tunç heykel hepsi teknik gelişmelerin sonuçlarıdır. Anıtsal binaların planlanması, ölçü bilimlerinin bulunması ve malzeme bilgisinin artması ile mümkün olabilmiştir.” [6]
“Bilgi açısından geldiğimiz nokta, bilginin kaynaklarını çoğalttığı gibi bilginin kullanım alanlarındaki geçişenliğini (interference) de arttırdı. İnsan yaratısı bütün alanlar içinde sanat, bilgi kaynağı olma açısından en ayrıksı yerdedir kuşkusuz. Sanatın yarara dönük bilgi vermek ve bilgi yaratmak gibi bir işlevi olmamakla birlikte; değişik alanlarda yaratılan bilgileri kullanmak ve önce kendisine, sonra da diğer alanlara bilgi olması kaçınılmaz. Eyleme bağlı bir sonuç olarak bilgi ele alındığında, sanat, bilgiyi yaratan kaynaklardan biridir. İnsanın çevresi ve kendisiyle kurduğu ilişkide algı ve deneyle kazandığı, dilsel anlamda değişik gruplara yerleştirebileceğimiz, aktarılabilir nitelikteki imleri bilgi olarak tanımlarsak; sanat ve bilgi arasındaki ilişki daha kolay anlaşılabilir.” (7)
“Bilimsel, teknolojik, sosyal ve bireysel değişimler yaşamda yenileşme ve gelişmeyi gündeme getirmektedir. Geçmişten günümüze ‘yaşama’ sorunlar, girişimler, öneriler ve gerçekleştirilenler açısından bakınca evrensel düzeyde bilgi ve bilgi hizmetlerinin önem kazandığı görülmektedir. Teknoloji ise ‘bilgiyi insanlığın hizmetine sunabilecek mal veya hizmet haline getirmeyi sağlayan çalışmaların bütünüdür’ (Collin 1996: 345). Bir başka deyişle; teknoloji ‘bir sanayi alanında gücü ve bilgiyi biriktirme, denetleme işleme, iletme gibi makinelerin, aygıtların, yöntemlerin ve benzerinin tümünü kapsayan uygulama bilgisi’ olarak da tanımlanmaktadır (Püsküllüoğlu 1995: 121). İnsanlık her şeyden yararlanmaya çalıştığından ve yaşamı kolaylaştırmayı hedeflediğinden teknoloji her alanda kullanılmaktadır.” [8]
“Doğal ortam, insanın doğa ile iç içe yaşadığı, çeşitli hareketlerden etkilendiği ortamdır. Bu ortam henüz dönüşüme uğratılıp denetim altına alınmamıştır.” (10)
“Modern toplumun getirdiği yeni bir ilişki biçimi ise, yeni bir meslek dalının, endüstri ürünleri tasarımcılığının doğmasına yol açmıştır. Bu gerçekten de çarpıcı bir örnek oluşturuyor; çünkü, bir sanatçı olarak endüstri ürünleri tasarımcısının ürünü, bizzat teknolojik bir araçtır. Endüstriyel bir tasarımın yerleşik anlamda bir sanat ürünü olduğu her ne kadar tartışmalıysa da, sanat ve teknolojinin birleşmez unsurlar olduğunun en inatçı savunucuları bile, konu endüstri ürünleri tasarımına geldiğinde pes etmek zorunda.” (13)
“Modern toplumun dayattığı işbölümü ve uzmanlaşma zorunluluğu, sanatçı ve bilim adamını birbirinin yaptığı işin perde arkasından habersiz, apayrı insanlar olarak iki cepheye ayırmıştır. İki grup da temel motif ve süreçlerin keşfi için doğal olguları irdelerken, bilim adamı sanatçıyı fazla “doğaçlamacı”, sanatçı da bilim adamını fazla “mekanik” olarak algılayıp yadırgar. Oysa gerçekliğe dair gözlemler, insana katı ve tanımlı tablolar değil, göze ve akla düzenli ve anlamlı gelen motifler sunar. Simetri, denge ve ritmik yinelenmiş gibi öğeler doğal olguların temel niteliklerini, doğanın bütünlüğünü, düzeni, mantığı ve yaşamın yapısını ortaya koyar. Bu düzlem, sanat ve bilimin ortak zeminidir.” (15)
“II. Dünya Savaşı sonucunda yalnızca Avrupa’nın Dünya liderliği sona ermekle kalmaz, sanatın merkezi de Paris olmaktan çıkar. 1940–70 yılları arasında her konuda etkin olmaya başlayan Amerika sanatsal etkinliklerde de söz sahibi olur. Dünyada bulunan pek çok ülke bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu kültüründen etkilenmeye başlar. Hamburger ve blucin’den, iş ve siyasal nüfus alanlarına kadar her yerde kendini açıkça hissetiren Amerika, özgürlükçü düşünce yapısıyla diktatörlükle yönetilen halklar için imrendirici bir örnek teşkil etmektedir. Diğer Avrupa ülkelerinde yaratıcı sanatın baskı altında olması, Almanların pek çok yeri işgal altına almaları, Kıta avrupası kavramının geçerliliğini yitirmesine ve birçok okumuş insanın, büyük sanatçıların Batı’ya kaçmasına neden olur. Mondrian, Leger, Ernst, Dali, Chagall ve Moholy-Nagy gibi Avrupa’nın önemli sanatçıları savaş sırasında Amerika’ya yerleşmiş ve Amerikan sanatına katkıda bulunmuşlardır.” (17)
“İkinci Dünya Savaşı’nın ardından siyasal alanda batı ülkelerinde gerek içten parçalanma (komünist ve azınlık kültür unsurlarının sistemi tehdit etmesi), gerekse bu ülkelerin Üçüncü Dünya’da karşılaştıkları tepki yeni bir şuur getirmiş, estetik gerçeklerin tek bir yönde oluşmayacağı, sanat tarihinin çizgisel olmadığı şüphelerini uyandırmıştır.” (18)
“Yirminci yüzyılın ikinci yarısında sanat, toplumun dünyasını ve yaşam tarzını oluşturma görevi üstlenmiştir. Özellikle 1950’den sonra resim ve yontu sanatından çok, yapı sanatına olan ilgi artmış ve yapı sanatı temelinden değişmeye başlamıştır. Otel, okul, hastane gibi geleneksel yapı tipleri toplum çağının gereksinimlerine uygun olarak yeni bir anlayışla ele alınmaya başlamıştır. Dolayısıyla biçim ve fonksiyon önem kazanmıştır. Ayrıca hava meydanları, sosyal konutlar, moteller, süper marketler, sergi, konferans ve kongrelerin yapıldığı büyük kültür merkezlerine ihtiyaç duyulması, büyük kentlerin kurulması, endüstriyel alandaki hızlı gelişmeler, kitle iletişim araçlarının çoğalması görsel sanat alanlarında da yeni ifade olanaklarını gündeme getirmiştir. Bu dönemde görsel sanatlar serbest sanat olarak faaliyetlerini sürdürmekle birlikte öznel dünyaları aşıp, olası dünyalara açılarak yeni gerçekler yaratmayı hedeflemiştir. Dünyanın her yerini saran moda salgını, kişisel özellikleri hatta etnik ve cinsel ayrımları bile maskeleyen ortak tipler yaratmıştır. Bunun yanı sıra eski-yeni kavgası, kuşaklar arasındaki anlaşmazlıklar, ideoloji çatışmaları, eğitim ve öğretim kurumlarındaki patlamalar; çağ değişiminin yarattığı bütün bu bunalımlar insanı bireysellik bilincine doğru sürüklemiştir.” (19)
“1960’ların sonunda kendini öğrenci hareketleri ile ifade eden bu yeni uyanışlar, sanattaki parçalanmayı vazgeçilmez ve karşı koyulmaz bir gerçek olarak kabul ettirmiştir. Bugün batı sanatının önde gelen isimleri böyle bir çok değerlilik ve kuralsızlık içinde anlam inşa etmeye çalışan kişilerdir.” (20)
“Sanatta hareketlilik 1945’ten itibaren görülmeye başlar. 1945’lere kadar düşünen sanatçılar kısıtlıydı. Yıllar boyunca sanatçılar üsluplara ait kategoriler içinde sanatsal faaliyetlerini sürdürmüşlerdi. Böylece sanatçılar stil dönemi içinde kendilerini önemsiz fikirleri düzenleyerek meşgul etmişlerdi. 20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise kalıcı olan sanatın dünyası bitmek üzereydi. Sanat yaratan, sergileyen ya da müzakere eden yetkin sanatçılar kalıplaşmış estetik temel’i düşüncenin hiyerarşik yapısıyla yeniden düzenlemeye başladılar.” (21)
“II. Dünya Savaşı sonrası Batı sanat ortamına ‘Soyut Dışavurumculuk’ akımının egemen olduğu bilinmektedir. Her ne kadar soyut dışavurumcu sanatçılar, resim yüzeyinin odaksızlaşması, perspektifsiz bir mekan, biçimler ile arka planın bütünleşmesi gibi asıl resimsel sorunlara çözüm getiren olanaklar sunmuş olsalar da öznel dünyalarına kendilerini fazla kaptırıp, dış dünya ile olan ilşkilerini kopartmışlardır. Buna karşı bir tepki olarak doğan Pop Sanatı, diğer bir adıyla Popüler Sanat, 1950’li yıllarda filizlenmeye başlamış, 1961-62’de ise yeni bir akım olarak sanat dünyasındaki yerini almıştır.” (22)
“1960’lardan sonra ise hem figüratif hem de soyur sanatta önceleri yavaş sonraları giderek hızlanan bir değişme başlamıştır. Bundan daha çok soyut yapıtlar ve özellikle figürsüz sanat etkilenir. Öznelliğe karşı duyulan tepki, yeni bir nesnelliğin kurulması, yeniden biçime dönülmesi yolunda bir özlem uyandırır. Ancak bu gerçekçi ve doğalcı sanattan uzaktır.” (23)