Arama

Anlayana - Tek Mesaj #597

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
3 Ocak 2007       Mesaj #597
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
MeZaR


O an, hiç olmadığı kadar karaydı gece ve ben yine kıyametin düşünü kuruyordum.

Olanı olduğu gibi kabullenmek ne kadar da sığ bir iştir aslında. Sorgulamadan çekip gitmek, uzaklaşmak belki de hayatın baharından ya da kabullenmeyip kaçmak gün ışığından. Kaç defa kabuğuna çekilmiştir insanoğlu reddedildiğinden ötürü, kaç defa yere sermiştir kendini ve kaç defa kan kusmuştur benliğine, irin akıtmıştır?

Düşünmeye ihtiyaç duymak da neyin nesi? Hele izin istemek düşünmek maksadıyla? Kimliğin ne olmalıdır ki arzu edebilmelisin yapmayı istediklerini? Gerçi, kimliği nedir ki yasaklamış şehvetli dürtülerini?

O gece, güne yaklaşmanın verdiği korkuyla uyandım mezarımdan. Mermer soğukluğu bedenime işlemiş. Beden dediğini acımasızca çürütüyor Tanrı’nın ölüm böcekleri. Bir ceza ki çektiğim, dünyevi günahlardan; kaç yılında girdiğimi hatırlamasam da bu toprak yığınına emin olduğum tek şey senin de hatırlayamayacağın kadar eski oluşudur. Hayat kısa derlerdi de inanmazdım. Kısaysa hayat eğer söylendiği kadar ve Tanrı’nın elinde istediği zaman yoklayabileceği dokuncaklarsak; bunca dünyevi zevki hangi arada günaha dönüştürdük kim söyleyebilir bana? Belki yüzlerce ölümlünün kemikleşmiş bedenleri yatmakta yanımda. Başucumda parmaklar... Ölüm kokuyor ortalık, mezarıma gül dökenin duyamayacağı kadar. Yıllardır mezarıma gül döken olmadı ki!

Kavramını aşıyor zaman ve maksadını da. Hayattayken su gibi akıp gider dedikleri o bin dört yüz kırk dakika, faturalarımı ödemediğimden mi bilinmez akmıyor adeta. Son ödeme tarihinden bu yana asırlar geçmiş gibi. Faiz faiz üstüne binmiş, yaşamda devlete ödenen vergiler; burada istesen de Tanrı-devlete ödenemezmiş. Vicdani ret şansın da yok üstelik inanmayan kâhine dünyevi hürmetler, maalesef bu diyarda kâfirlik demekmiş.

Üççatallı bilirdik al kuyruklu zebaniyi. Önünde kaynayan, kirden kararmış kocaman kazanlar ve içlerinde çığlık çığlığa af dileyen insan yakarışları. Bir şeye yakarıyoruz Tanrı’m ama neye? Yine mi tıkandı kulakların? Tıpkı o tren kazasında kapanan kulaklarım gibi, seninkiler de sağır mı oldu, görmez mi oldu gözlerin buram buram tüten bedenleri? Tadını çıkar, akşama ziyafet var, kana kana kan doldurursunuz artık şeytanla kadehlerinize.

Kıyamet böyle mi kopar? Ne fırtınalar gözledik yaşam boyu. Gökdelenlerin göğü delmesini de bekledik, güneşin batıdan doğmasını da. Zaman zaman yedinci kattan kameralara el sallayan İsamsı varlıkları da seyretti bu gözler, sevdiği kızın başkalarında vücut bulduğunu da. Zannettik ki, kıyamet dediğin şey içi dolu bir mekândır. Zamansızlığın girdabında sürüklenen Tanrısal bir kıyımdır. Ölmeden koklayamadığımız ölümü de kıyamette tadacağımızı sandık ya, varsın tatmayalım diyenlere inat; yok kıyamet falan; kıyamet korkundan öte ölümden başkası yalan. Duymuyor musun? İsrafil İstiklal’de borusunu üflüyor gün boyu. Kulaklarında şeytan aleti i-podlarla dolaşan şu kalabalık yalnızlığa bir bak! Zannediyor musun ki, mezarda konuşacak milyonların olacak? İster Tanrı de, istersen Darwinsel evrim; tek bir gerçek var şu kavanoz dipli dünyada.

O da günün ağarmasını hiç istemiyorsun mezarda geçirdiğin yıllar boyunca. Çünkü her gün ağarışında anlıyorsun ki, çektiğin cezalar yetmemiş Tanrı’ya. Ve yine gün doğuyor. Bugün de kıyamet kopmayacak. Böceklere ziyafet olmak için gidiyorum. Bedenimin çürüdükçe yenilenen sonsuzluğuyla.