Kediler Cennete Gider Mi Ya Da Kendimize Ait Bir Oda*
8 Mart, otuz yıldır Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanıyor. Aslında ilk kez 1910 yılında, 2. Enternasyonal'e bağlı kadınlar toplantısında Clara Zetkin tarafından "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak önerilmiş. 1977 yılından itibaren de Birleşmiş Milletler Örgütü'nün önerisiyle tüm kadınlar için Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlanmış.
Yine bu yıl da, bir ya da birkaç gün boyunca kadın haklarından, kadının karşı karşıya olduğu haksızlıklardan, birer toplumsal yaraya dönüşmüş olan töre cinayetlerinden, kadına yönelik şiddet ve tâcizden, kadınla erkeğin toplumsal yaşam içindeki eşitsizliklerinden söz edilecek. Büyük olasılıkla toplantılar, etkinlikler ve yürüyüşler düzenlenecek. Bir günlüğüne sıkı bir bombardıman, sonra yine her şey olağan seyrine dönecek. Hayır, yararsızlığına inandığımı söyleyemem bütün bunların ama yılda bir zorunlu bir dayatmaca ya da bir yasak savmaca gibi "kutlanıyor" olması, sonunda kapitalist tüketim ekonomisinin çarklarına kapılıp, sevgililer günüvâri bir "hediye alma günü"ne dönüşmesi ve plastik bir kırmızı gül ya da tek taş bir pırlantayla bedellenmesi de canımı sıkmıyor değil.
Başka neler olacak? Yine matbu ve sanal basında kadın konusu tartışılacak, yine aynı beylik cümleler ortalarda gezinip duracak. Yine bazı erkekler –büyük olasılıkla bıyık altından gülerek- niçin kadınlardan büyük şair çıkmadığını soracak. Tıpkı yaklaşık seksen yıl önce İngiltere'de "Kediler cennete gitmez, kadınlar arasından da bir Shakespeare çıkmaz!" diyen yaşlı piskopos gibi.
Dört bin yıllık insanlık tarihinde kadının seçme ve seçilme hakkını dahî ne zaman elde ettiği (düşünün, Türkiye'nin Medeni Kanun'u aldığı İsviçre'de bile kadınlar seçme ve seçilme hakkına ancak 1971 yılında sahip olabildiler) unutulacak. Erkekler yüzyıllar boyunca dünyada at koşturur, kanlara beler belenir, gemilerin pruvasında ellerini gözlerine siper edip ufuklar keşfederken, kadın'ın dünyadan yalıtıldığı, çocuk doğurup ip eğirdiği, görevinin hizmetçilik ve annelik olduğu, evinin kapısına bukağılarla bağlı olduğu unutulacak. Şiirin özgürlüğü gereksindiği de.
Bu konuyla ilgili bir başka yanlış tavır da, toplumdaki konumundan ötürü yine kadını suçlamak. Bu bir hayli yaygın son dönemlerde, hatta ne acı ki kadınlar arasında bile.
Sürekli dayak yiyen, karnını bile yeterince doyuramayan, ilgiden, destekten, şefkatten mahrum, cahil ve yoksul anne-baba elinde büyüyen, hatta bundan bile mahrum olan bir çocuğun akranları arasındaki başarısızlığını mücadele konusundaki isteksizliğine, yeteneksizliğine, tembelliğine bağlamak ne derece doğruysa bu suçlama da o derece doğru olabilir ancak. Haksızlığa haksızlık eklemek, gerçeği gözden kaçır(t)mak, adaletsizliği sürdürmek istiyorsak bunu yapalım. Aslında bir suç, bir sorumlu da yok ortada… Sosyal ve tarihsel anlamda kaçınılmaz bir sonuç olarak görüyorum ben bu durumu çünkü, günü gelip kadın-erkek tam eşitliğe (farklılıkları yadsımıyorum, farklılıklar eşitliği engellemez ve zenginliktir) kavuştuğunda da bunu tek başına kadınların işe asılmasına (mücadeleci ve öncü kadınların hakkını teslim ederek) değil, bu dönüşümün koşullarının artık olgunlaşıp uygun hâle gelmesine bağlarım.
Ben nesnel bakıyorum, bilimsel bakıyorum, tarihsel bakıyorum ve kadın ya da erkek akıl ve vicdan sahibi herkesin de böyle bakması gerektiğine inanıyorum. Gelecek on ve yüzyıllar içerisinde böyle bir ayrımın bir geçmiş zaman efsanesi hâline geleceğine de... Evet, insanların bu tarz tartışmaları gülünç bulacağı, bir çocukluk anısı sayacağı günler de gelecek. Erkeklerin kadının büyüteçliğine ihtiyaç duymayacak, kadınlarınsa erkeklerden nefret etmeyecek denli güçlü ve komplekssiz olduğu gün aynı noktada buluşulacak.
Kadınların yaklaşık yüz yıllık eşitlik mücedelesinde "hakkını teslim ettiğimiz" kadınlardan biri de Virginia Woolf. Virginia Woolf, İngiliz ve dünya yazınının en önemli adlarından biri. 28 Mart 1941 tarihindeki intiharına kadar süren 59 yıllık yaşamında, aralarında kadın ve edebiyat konusunun feminist bir bakış açısıyla ve zekice bir kurguyla işlendiği Kendine Ait Bir Oda'nın da bulunduğu on beş kitap yazmış, yazıyla uğraşmasının yanı sıra kadın hareketine ve İşçi Partisi'nin çalışmalarına aktif olarak katılmış bir öncü yazar.
Virginia Woolf, yukarda sözünü ettiğim kitapta "cinsiyetini düşünmek yazı yazan herkes için öldürücüdür" der. "Katışıksız ve basit bir biçimde kadın ve erkek olmak öldürücüdür, yaratma sanatı gerçekleştirilmeden önce akılda, kadın ve erkek arasında bir işbirliği oluşturulmalıdır. Karşıtların birliği gerçekleşirilmelidir."
Ve bu feminist kadın erkeğin yazdıklarını kadının yazdıklarından daha iç açıcı, daha dolaysız ve açık seçik bulur. Okuduğu bir erkek yazarın romanını "Büyük bir düşünce özgürlüğü, kişisel bağımsızlık ve kendine güven sergiliyordu" şeklinde yorumlar. Ama engellendiği, karşısında bir rakip olduğu ve üstünlüğünü kanıtlama çabası içine girdiği takdirde erkeğin yazdıklarını da kadınınki denli verimsiz bulur.
Sosyal, bedensel ve zihinsel özgürlüğü tam anlamıyla gerçekleştiği zaman, erkeğe ve kimseye kendini kanıtlama gereği duymadığı zaman, komplekslerinden tümüyle arındığı zaman, kadının da muhteşem şeyler yaratacağını söyler.
Ve bakın başka neler der:
"Kadınlar erkekler gibi yazar ya da erkeklere benzerlerse, çok yazık olur, çünkü dünyanın büyüklüğü ve çeşitliliği göz önüne alındığında, iki cins bile yetersiz kalırken, yalnızca bir tanesi ile nasıl idare ederiz?"
"… biraz olsun ortak oturma odasından uzaklaşıp insanları her zaman birbirleriyle olan ilişkileri değil ama gerçeklikle olan ilişkileri çerçevesinde görebilirsek; ve gökyüzünü, ağaçları ya da kendi içinde varolan herhangi bir şeyi de böyle görebilirsek; çünkü hiç kimse görüş alanımızı kapamamalı; ve gerçeği göğüslersek, çünkü şu bir gerçektir ki, tutunacak bir kol yoktur ve tek başımıza yol alırız ve yalnızca kadınların ve erkeklerin dünyasıyla değil, gerçeklikle ilişki içindeyizdir; o zaman beklediğimiz olanak doğacak ve Shakespeare'in kızkardeşi olan ölü ozan, birçok kez toprağa yatırdığı bedenine bürünecektir. Kendinden önce erkek kardeşinin yaptığı gibi tanınmamış kadın öncülerinin yaşamından kendi yaşamını çekip çıkaracaktır. Bu hazırlık olmaksızın, bizim harcamamız gereken çabalar olmaksızın, yeniden doğduğunda, şiirlerini duyarak yaşamak ve yazmak olanağını bulacağı konusundaki kararlılığı olmaksızın doğabileceğini umamayız, çünkü bu olanaksızdır. Ama inanıyorum ki, eğer bizler onun için çalışırsak, o ozan gelecektir ve bunun için çalışmak, yoksulluk içinde ya da tanınmadan da olsa çabaya değer."
Neredeyse seksen yıl oluyor Virginia Woolf bu sözleri söyleyeli. Kadınların artık pek de boş durdukları söylenemez, kadınlar onun yüzünü ağartacak denli yol aldı o günlerden bugünlere ama yüzyılların izi ve etkisinin hâlâ büyük ölçüde sürdüğü de bir gerçek. Ve Virginia hâlâ bir yerlerden kulaklarımıza "Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!" diye fısıldamayı sürdürüyor.
Kadınlar!.. Ayrı bir "kadınlar günü"ne gerek ve gereksinim duyulmayacak gelecek güzel günlerin umudu, ağzımıza çalınan bir parmak balın değil, kovanlar dolusu balın hayâliyle… Kadınlar günümüz kutlu olsun!..
*Yazıda tırnak içine alınmış alıntılar Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda adlı kitabındandır.