Arama

Babam - Tek Mesaj #259

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
1 Nisan 2007       Mesaj #259
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
BİR BABALAR GÜNÜ

Nafi ÇOKSÖYLER
p 0276 o
Aniden uyandım. Odanın içine ışık dolmuştu, sabahın ilerleyen saatleri olmalıydı ve yine nemli, sıcak ve boğucu bir gün başlıyordu Mersin’de. Eşimi uyandırmadan kalktım yavaşça, ön balkona gittim. Ufka kadar uzanan deniz, kumsal, bahçe ve bahçedeki tüm ağaçlar, güller, çitler, çimenler bir tablo kadar sessizdi. Lübnan asıllı bir yazarın nostalji yüklü bir romanı ile önceki günün gazetesinin ekini yanıma alıp aşağıya indim. Önce kumsal boyu yürüdüm amaçsızca, birkaç taş kaydırdım çarşaf gibi denizin üzerinde, birkaç deniz kabuğu aldım yerden ve beğenmeyerek denize attım onları. Denizin ıslattığı kumların sınırında oturdum bir süre. Amaçsız şekiller yaptım kumun üzerinde ve sonra onların neye benzediklerini araştırmaya koyuldum. Çok geçmeden sıkılıp geri döndüm, bahçede bir şezlonga oturdum. Ne kitaba ne de dergiye yoğunlaşabiliyordum. Gözlerimi yumdum ve sessizliği dinlemeye koyuldum, belki de sessizlik içinden bir kuş sesi bekliyordum, çocukluğumda olduğu gibi.

Eşimin sesini duydum o sırada, beni çağırıyordu. Hemen yukarı çıktım. Balkonda kahvaltı hazırlanmıştı. Bu aslında benim görevimdi genellikle ama bugün babalar günüydü, bir günlük mutlak sultanlık. Çocuklarım abartılı bir şekilde bana hizmet ediyorlar, yastıklar puflar getiriyorlar: “Ee, baba rahat mısın?”, “Başka bir isteğin var mı?”, “Omuzlarına masaj yapalım mı?” diyerek gülüşüyorlar ve etrafımda koşuşturuyorlardı.

Birazdan keyif çaylarımızı içerken babalar günü hediyelerim geldi. Eşim o yaz ihtiyacım olduğunu düşündüğü kareli kısa kollu bir gömlek almıştı. Hemen giydirdi, çok yakıştığını söyledi yanağıma bir öpücük kondurarak. Kızım yarım küre şeklinde cam bir ağırlık almıştı yazarken kağıtların kaymasını önlemek için. Oğlum nereden bulduysa, Münir Nurettin´in bir kasetini almıştı. Altında minik harflerle “Yeni Seslerle” diye yazıyordu ama olsun, çok duygulanmıştım. Ben böyle bir kaseti aslında babam için istiyordum.

Hemen babamın yanına gittim. Ankara’da bir yaz sonu, akşam üstüydü. Yine dayımlardaydılar. Bahçeyi sokaktan ayıran tahta parmaklık boyunca ilerleyip, kapıdan içeri girdim. Elma, armut, kiraz, kayısı ve dut ağaçlarını ve aralarındaki marul, maydanoz, nane ve soğan tavalarını geçip, beton avlunun önünde yaşlı bir asmanın tümüyle sardığı küçük çardağa geldim. Burası yolun tozundan, sesinden ve bakışlarından uzak küçük bir dünyaydı. O sırada avludaki otomatik pikapta yeni bir 78’lik dönmeye başladı, Ekrem Güğer’in bir şarkısı; "Dün ceylana tuzak kurdum…"

İçeri girip selam verdim. Babam, dayım ve Cemal Abi birlikte içiyorlardı. Her üçü de 40-50 yaşlarındaydı. Beni çocuk gibi değil de yaşıtları gibi karşılayıp buyur ettiler. Dayım bir duble rakı doldurup içine suyunu ve buzunu ekledi, şöyle bir babamın gözlerine baktıktan sonra bana uzattı. Babam gözü ile onaylamış, bir şey dememişti. Rakıdan iri bir yudum aldım. Cemal Abi kendi çatalıyla bir kavun parçası verdi ağzıma: “Nafi, afiyet olsun” dedi gülümseyerek. Dayım şarkıya eşlik etmeye başladı –sesi hep güzeldi, babamınki ise kötü. Gözlerimi kapadım, fıskiyeden etrafa dağılan nemli ve serin hava tüm vücudumu okşuyordu. Mersin´in boğucu sıcağı çok geride kalmıştı.

Karım: “Çok erken değil mi, birazdan gelecekler zaten?” diye sordu. Gözlerimi açmadan kaşlarımla hayır dedim. Çok geçmeden arkadaşlarımız gelmişti. Evin içi ana baba günüydü. Çocuklar ıslak ayakları ve havluları ile girip çıkıyorlar, erkekler çiğ köfte yaparken kadınlar salataları ve mezeleri hazırlıyorlardı. Balkon neredeyse Ankara’daki çardağı andırıyordu, ancak yeni kuşak kadın, erkek ve çocuklarıyla yer almıştı ve Minur Nurettin’in şarkıları denize doğru yayılıyordu.

Aklım hep babamdaydı. Fıkralar, gülüşmeler, şakalar ve çatal kaşık sesleri arasında ben hep O’nu düşünüyordum. Birden: “Babam bir gün…” diye başladım. Onunla ilgili komik olaylar, zekice esprileri arka arkaya gelmeye başladı. Arkadaşlarıma babamı tanıtmak istiyordum ve onlar da bundan hoşnuttu.
Sonunda babamı da alıp balkona getirdim. O’na da sofrada yer verdik. “Artık bardaklar onun şerefine kalkıyordu.
“Nafi’nin babasına”
“Mehmet amcaya”
Çok yaşlanmıştı, artık içemiyordu. Ama bize eşlik ediyor, kadeh kaldırıyor, kendi hikayelerini gülümseyerek sessizce dinliyordu. O’nun varlığı masamıza renk katmıştı. Ben coştukça coşuyordum. Ne kadar zaman geçti böyle bilemiyorum. Boşalan bardağımı bir kez daha dolduracaktım ki, elini bardağın üzerine kapattı ve gülümseyerek sadece benim duyabileceğim bir sesle: “Yeter,” dedi, “haydi sen git yat ve uyu.”

Babamı bırakmam lazım diyerek herkesten müsaade istedim. Birlikte kalktık sofradan ve yalpalayarak içeriye girdik. Yolda hiç konuşmadık. Şakran’ın sırtlarında çamlarla kaplı bahçeye geldiğimizde güneş iyice alçalmıştı. Mezarın üzerindeki birkaç otu koparıp toprağa çeki düzen vermeye çalıştım. Elimdeki bardaktan buzlu suyu baş ucundaki küçük testiye döktüm, toprağın susuzluğunu gidermek için. Sonra bardağı etajerin üzerine bırakıp kendimi yatağın üzerine attım. Ben ve çevremdeki her şey uzayda yuvarlanarak bir yere doğru gidiyorduk. Balkondan gelen gülüşmeler ve konuşmalar gittikçe azalıp kayboldu, yerini Ankara’daki bahçenin serinliğini de taşıyan bir taş plak şarkısına bırakarak.

“Allım allım allım, gül allım
Yanağı sümbül allım…”

Ben sadece onu dinliyordum ve içimde hoş bir hüzün vardı.



Mayıs 2002 / VAN