Arama

Sahipsiz Mektup'lar - Tek Mesaj #357

Nephthys - avatarı
Nephthys
Ziyaretçi
19 Nisan 2007       Mesaj #357
Nephthys - avatarı
Ziyaretçi
Mahzenden Sevgiliye Mektup 9 …



Bilmem hangi yönden esen hâzân rüzgârıydın?
Hüzün taşıyordun kirpiklerinde.
Avuçlarında ıssız bilinmezlikler.
Hangi şiirin kafiyesi, hangi hicrân şarkısının hüzzâm bestesiydin?
Bir eylül akşamında gelip, ruhumun küf kokan duvarlarına kondun.
Varlığını gösterdin önce.
Gözlerini.
Ellerini.
Önce hüznün evrensel diliyle konuştun.
Sözlerin sustu.
Gökyüzü sustu.
Ağaçlar, kuşlar ve tüm insanlar, şairler sustu.
Ben sustum.
Yalnız âlev bakışlarından evrene yayılan, hüznün evrensel dili konuştu.
Ruhunun gözleri konuşurken, göz bebeklerim de sustu benim.
Kirpiklerim uyuştu.
Tırnak uçlarımdan kıvılcım almaya başladı ellerim. Ellerim mahkûm olurken titremelere, göz bebeklerim çoktan tutuşmuş, yüreğim yangın yerine dönmüştü. Çünkü yanış ve yakılış önce gözlerde başlardı, yürekte yangına dönüşürdü.
Mezar yalnızlığı yaşarken kent, ben yanmaya ve kanmaya, kanamaya ruhumun penceresi olan gözlerimden başladım.
Rengini kavrayamadığım sihirli bir siluetten ibâret gözlerini merak ettim en çok.
Varlığını uzaktan, öteler ötesine ait bir varlık gibi seyrederken, burnunla güzelleşen, bükük boyunlu hızma takıldı gönlümün en gizil kıvrımlarına. Sanki uçurumlardan düştüm o an. Bir gizem ve güzellik anıtı gibi damlamaya başladın dallarıma o eylül akşamının kızıl güzelliğinde...sonra, sonra bilinmezliğe adadın yanaklarını.
Yüzünü çevirdin.
Koptu kıyâmet.
Başladı tûfan.
Kalbimin sahilinde med-cezir yaşamaya başladım gözlerimi üzerine çivilediğim zaman.
Sen adımlarını attın gökyüzündeki billur sarayına sonra.
Geride seçemediğim gözlerin kaldı.
Ellerin kaldı.
Hızman kaldı.
Ben kaldım, yani hüzün kaldı...
Ve sen gittin!
Söylenilmemiş bir söz gibi, üzerine katran dökülmüş bir köz gibi gittin.

Varlığını sorgulamaktayım, sabaha uzak bu gecenin koyu karanlığında.
Âteş tonlu sorular sormaktayım varlığına dair:
Kimdin?
Hangi masaldan gelmiş bir perî yavrusuydun?
Ya da hangi düşürülmüş düşün dışlanmış düşsel bir gerçekliğiydin?
Yoksa kanatlarına güz vurmuş nâzenin bir kelebek miydin?
Yaprakları eylülü soluyan bir gül mü, kızıl kanla dolu bir lâle mi, sümbül mü, yasemin mi, menekşe miydin?
Dante’nin Beatrice’i mi, Petrarca’nın Laura’sı mı, Vinci’nin Lisa’sı mı? Mecnûn’un gece duruşlu, gece saçlı, gece edâlı leylî’si mi, Ferhat’ın Şirîn yâri mi, Keremin âlev yüzlü Aslı’sı mıydın?
Kimdin?
Boynunu hangi engizisyon mahkemesinin giyotinlerinden kurtarmış bir bâkireydin?
Hangi uzak doğu âteşiyle yakmıştın bakışlarını?
Neydi sen konuşmadan, sana her şeyi söyleten esrârengîz suskunluk?
Rengini bilemediğim saçlarına gönül kuşumu esir eden düşsel gerçek neydi?
Neydi söylenilmemiş sözleri, aşikâr edilmemiş sırları sînesinde sürgün bir süngü gibi taşıyan sır?
Ve daha bir çok soru yürümekte şimdi çığlığımın atardamarlarından.
Cinnete yüz tutan yüzlerce soru.
Şimdilik gözlerimin kanıyla siluetini çiziyorum odamın kuru gül rengindeki duvarlarına.
Üzerime üzerime yürüyen sorulardan ve kentin en acımasız duvarlarından çekerek bakışlarımı, bu geceyi sana adıyorum.
Ve birazdan sabah olacak ve ben seni yine o ağacın altında seyredeceğim.
Ve yine benden habersizce orada bir antik çağ güzeli gibi duracaksın.
Kanatları akasya kokusuna bürünen bir melek gibi duracaksın.
O ân benim kalbimin başkentinde yılkılar koşacak dört nala.
Ölüme.
Hiçliğe.
Toynakları acılara ve sancılara değen yılkılar.
Ve ben biraz daha yanacağım.
Son olarak pıhtılaşmış bir elvedâyı gönderiyorum bilemediğim adresine...
Elvedâ sorularımın kaynağı.
Hüznümün evrensel dilsizliği elvedâ.

Hiç kimse


Necdet Karasevda