Arama


Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
29 Nisan 2007       Mesaj #523
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Iki yüzlü olduk buralarda biraz: Sokakta bize gelen geçen yabanci, how are you? diyerek selam verince sasirdik önceleri, nerden taniyor beni bu yahu dedik. Sonra ne yapmaciklar diye elestirdik ama Türkiye’ye dönünce nedir bu insanlarin surati, bir merhaba deseler dillerine mi yapisir demeyi ihmal etmedik. Isimlerimizi söylerken katlediyor Amerikalilar diye dem vurduk; ama senelerdir bir Iowa diyemedik dogru dürüst; one, van, won a döndüremedik bir türlü dilimizi. Anam babam, buralar çok medeni, uygarlik baska seymis, diye telefonlara sarildik önceleri; sonra Gandhi’nin What do you think of Western civilization? sorusuna verdigi cevap geldi aklimiza, oturduk agladik.
Benden gayri dursun Yunanli dedik senelerce; sonra Uzoya sarildik raki bulamadigimiz aksamlarda. Burada bize ikinci sinif insan muamelesi yapiyorlar diye sikayet ettik, sonra aklimiza geride biraktigimiz, kendi memleketinde 2.hatta 3. sinif muamelesi gören insanlarimiz geldi, sustuk. Es dost dügününde hadi kizim kalk biraz oyna diyen annelerimizi ben mi, hayatta! diye tersledik; sonra New York barlarinda masalara çikip göbek attik.
Tüketici haklari süper burada dedik; sonra kullandik, kullandik geri verdik aldiklarimizi. Türkiye’deyken, çaldigi yerden kosarcasina kaçtik; burada ise kadehleri kurunca sofraya koy bir Ibo, bir Müzeyyen abla dedik, demekle kalmadik hatta hepsini ezberleyip meze yaptik rakilarimiza. Amerikalilar kör, cahil, dünyadan haberleri yok diye dalga geçtik, ama bize sizler ermenileri katletmisiniz denince, yok biz onlari öldürmedik, onlar göç yolunda öldüler den baska bir sey diyemedik. Saglik sigortasinin pahaliligindan yakindik durmadan, belese getirmenin yollarini aradik, ama basimiza bir is gelse, 911′i arayabilmenin, acilden geri çevrilmeyecegimizi bilmenin rahatligiyla koyduk basimizi yastiga geceleri. Ingilizceyi sardik dilimize, kinandik aralara serpistirdigimiz Ingilizce kelime ve deyimler yüzünden; agiz dolusu Türkçe küfürler savurduk fütursuzca, sanki bu memleketteki tek Türk bizmisiz gibi, rezil olduk zaman zaman; agzimiza gözümüze bulastirdik hepsini.
Hepimiz baska umutlarla geldik buralara. Kimimiz zor atti kendini okyanusun bu yakasina, kimimiz ayaklarini sürüye sürüye indi JFK’ye. Hep özledik. Hem de Alex’in Lyonu, Vi’nin Pekini, Kavita’nin Bombayi özlediginden bir farkli özledik nedense. Kimimiz ince belli bardakta turistik Rize çayinin hasretini çekti, kimimiz anasinin dizinin, kimimiz Kas’in arnavut kaldirimli yollarinin, kimimiz döndürülmüs simit tasidi valizinde, kimimiz dolmalik biber -burdakiler kafam kadar, doldur doldur bitmiyor diyerekten-, en çok da Istanbul’u özledik. Raki-balik girdi nice geceler rüyalarimiza. Erie golüne, Atlas Okyanusuna, Meksika Körfezine döndük yüzümüzü, kapattik gözlerimizi, Kadiköy-Karaköy vapurunda Bogaz rüzgari yaliyor suratimizi diye hayal kurduk. Deli misin, napcaksin dönüp, millet kapagi oraya atmaya çalisiyor azarlariyla, anamizin babamizim kizim yetmedi mi artik? sitemleri arasinda bir gidip bir geldik, gidip-kalma planlari arasinda. Can Dündar’in dedigi gibi hep ufak bir isik görmek için baktik Türkiye’ye. Kimimiz gördü, ilk uçaga atladi..Kimimiz umudunu hepten kesti. Benim ise, yine Can Dündar’in dedigi gibi, bavullarim hep toplu duruyor; “bu ask burada biter ve ben çekip giderim” diyecegim gün için.