Son yıldızı da söndürdüler...
Yaşam semalarımızın saten mavisi boşluğundan bizlere cilveyle göz kırpıyorlardı.
Bebeğin anasının memesine sarılışında, çiçeklerin tomurcuk tomurcuk patlayışında, binlerce yıllık ayrılığın sonunda âşıkların özlemle kavuşmasında, serçelerin ürkek/ telaşlı koşuşturmacalarında ve hayatı bezeyen her güzel şeyde bir tane çoğalıyor; gecemizi aydınlatıyorlardı.
Yaşamın bize yabancı olan/ bizleri bilinmezliğin korkusuyla kuşatan karanlık sokaklarını, rutubetli/ taş duvarlarını, soğuk ve ıssız yalnızlıkları şavklarıyla ışıtıyor; bizleri korkularımızdan arındırıyorlardı.
Ama, son yıldızı da söndürdüler...
İzlandalı anne Sophia Hansen, kendisine iki kız çocuğu kazandıran Türk genci Halim Al ile yaptığı evliliği sürdürememiş, ayrılmışlardı.
Halim Al’ın kızlarını annelerine göstermemesi üzerine Sophia Hansen de analık güdüleriyle bir hukuk mücadelesi başlatmış, Türk adaletine ve mahkemelerine müracaat etmişti.
Yaklaşık iki yıl süren bu hukuk mücadelesi sonucu, Sophia Hansen kızlarını haftada bir kez de olsa görebilme hakkına (şansına) sahip olmuştu.
Ama Halim Al, kızlarını çeşitli Bizans oyunlarıyla gizleyip, onların beyinlerini annelerinin aleyhine yıkayıp, anne Sophia Hansen’i hayatlarından dışlamaya çalışıyordu.
İstanbul’un bir ilçesi büyüklüğündeki 200–250 bin nüfuslu İzlanda’da insanlar; / acımasız kuralların işlediği vahşi doğada bile analık kavramlarının böylesine ayaklar altına alınmadığı gerçeğine karşın, / Türkiye’deki bu hukuk tanımazlığa karşı tepki koyuyorlardı.
Ve Başbakan Bülent Ecevit, resmi bir ziyaret için gittiği Çin’de bu konuda cevap vermekte zorlandığı sorularla karşılaşıyordu.