Arama

Dil Üzerine - Tek Mesaj #5

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
27 Şubat 2006       Mesaj #5
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
'Armağan saydığın şey, çözmen gereken bir sorundur.”
-Wittgenstein-


Dil, bize armağan olarak verilmiştir. Varolma boyutunu düşünce boyutuyla birleştirerek bütün bunların bir anlam içerisinde dışavurumunu üstlenen dilin, insanın varlık dünyasının bir aynası olarak karşımıza çıktığı görülür. Kadim zamanlardan günümüze dek daima sürüp gelen tartışmaların odağında yer alan dil ve buna bağlı olarak anlamlandırma sorunu, hâlâ hayret uyandıran bir olay olmaya devam etmektedir. İnsan denen canlı ve düşünen varlık, tüm bu sürecin hem başlangıcında hem de nihayetinde yer almaktadır.

Dil adı verilen kavramın insan sayesinde bir anlama sahip oluşu, insanın düşünen ve düşündükleri arasında bir bağ kurarak onları anlamlandıran biricik varlık oluşundan ileri gelir. Nesneler hakkında, onlar arasındaki ortak şeylerin ve uyumun kendisinde tamamlandığı araçtır dil. İnsan, dil yardımıyla, varlıklar arasında bulunan ve akıl yoluyla kavranabilen bağıntıları anlamlandırma yeteneğini kullanır.

Akıl sahibi varlık olarak insanın anlam dünyasının, kendisinin nesnesi olan dış dünyaya dikte ettiği dilsel edimsellik sayesinde özne olmaya hak kazanmasının belli bir yönü olan anlamlandırma, insanı bu bakımdan fazlasıyla şerefli kılmaktadır. Her bir anlamlandırma girişimi, sonucunda yorumlar zincirini de beraberinde getiren bir metne doğru bizi sürükler. İnsan, işte bu metin karşısında kendi bilinci ve de sorumluluğuyla baş başa kalan özne olmasından dolayı, kendini tarih boyunca yenileyen ve kendisine yeni anlamlar yükleyip daha sonra bu anlamları farklı yorumlara bağlayan dilsel ve akıllı bir varlık olmayı sürdürmüştür.

Herhangi bir düşünceyi belli bir düşünceyle dile getirme imkânı olsa bile, kuşkusuz hiçbir düşünce belli bir dile bağlı olarak ortaya çıkmaz. Bu nedenle dil ve düşünce, biri diğerinin yerine kullanılıp aynılaştırılan şeyler değil, aksine ayrık olan ve her biri bütünü tamamlayarak bu bütünün tanımlanmasını sağlayan, ancak birbirlerinden yoksun olmalarının ontik açıdan imkânsızlığı bilinen iki farklı yapıdır. Dolayısıyla, insanın düşüncesi dile gelme açısından, söylemleri de düşünme açısından birbirine bağlı olup her iki yapının birbirini tamamlamasıyla “logos” yani “kelâm” ortaya çıkar. Logos bir yandan düşünce ve aklı, diğer yandan da sözü ifade etme yeteneğini kendinde bulunduran bir kavramdır. Hem düşünce hem de söylem, logosta içerilmiş olarak bulunur.

İnsanın kendini ifade etmesinin ilk şartı olarak kendini bilmesi ve tanıması, varlığının ayırdında olması gerekir. İnsanın kendi kendine ne olduğunu ve niçin var olduğunu sorma ve ardından bunu cevaplama şekli, kendini ifade etme tarzının açık bir göstergesidir. Descartes’ın yaptığı şey aynen budur: “ Öyleyse ben neyim? Düşünen bir şey. Düşünen bir şey nedir? Şüphe eden, anlayan, kavrayan, onaylayan, yadsıyan…” İnsanın tüm bu ifadeleri, netice olarak dile getirilebilir olmaktan başka bir şey değildir. Anlamlandırılmayan düşünce yoksa, ki olmadığını düşünüyoruz, onu anlamlı kılan şeyin dil olduğu görülür. İnsanın bir tür konuşması olarak nitelenen düşünce, tek tek nesneleri birbirine bağlayan aklın bir edimi olması yanında, kelâmın da bir edimi olmaktadır. Bu anlamda kelâm yani logos, ilâhî söz olmakla, dilin de kaynağı ve en temel unsuru sayılabilir. Her ifade kendini bir dilde açığa çıkarırken, her bir söz de kendini bir düşüncede içselleştirir. Böyle bir kurgunun merkez noktasında yer alan canlı olmasından ötürü insan, her türlü düşünce ve söylemin gerçekleştiği kutsal yapı hâlini alır. Çünkü insanın Tanrı ile ilişkisi, kelâmın anlamını düşünerek tanrısal aklın ifade edildiği soyut kavramları kendinde barındırmasıyla mümkündür.

Dil, insana verilmiş yani hediye edilmiş olması bakımından, düşüncenin verilmişliğini de ortaya koyar. Esasen dil hakkındaki her tefekkür, her zaman dil içinde önceden yer almış durumdadır. Zira dil üzerinde düşünmek, düşünmenin yapıldığı araç olan dilin içinde bu düşünmenin içerildiğini belli ölçüde belirler. İnsan dilinin belli bir düşünceyi şekillendiren ana unsur olmasının yanında, kendisini dil yapan özsel unsurların ne olduğunu kavrayacak yapıya sahip olma yeteneği vardır. Söylenen sözlerin niteliği, onun belirli düşünce çevresinde şekillenmesine bağlı olarak, dilin mahiyeti hakkında da bilgi verir. Augustinus, dildeki tekil sözcüklerin nesneleri adlandırdıklarını söylerken, insan zihninin şekillenmesine de vurgu yapar. O burada yalnızca bu adlandırma sırasında zihnin nesneler karşısındaki durumunun bir resmini çizmekle kalmaz, aynı zamanda her bir sözcüğün kendi anlamıyla ilişkisini de serimler.

İnsanın eylemleri, onun nesneleri adlandırma ve anlamlandırma süreçlerinde düşünmeyi kullanmasından doğar. Wittgenstein gibi söyleyecek olursak, dil ile dilin örüldüğü eylemlerden oluşan bütüne “dil oyunu” diyebiliriz. Her düşünce de belli bir dil oyunu içinde gerçekleştirilir ve aynı oyun içinde anlamlandırılır. Öyleyse insan, düşündüğü ve eylediği zaman dilden bağımsız hareket etmiş olmaz. Dil, semboller de dahil, hem düşüncenin hem de eylemlerin belirlenmesinde asıl durumda bulunan bir gerçeklik olarak kendini ortaya koyar. Dili olmayan insan, düşünmeden yoksun olarak kalan bir nesne durumudur.

Araştırma : İlyas ALTUNER