Arama

Ölüm - Tek Mesaj #47

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
10 Mart 2006       Mesaj #47
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Öncelikle tüm arkadaşlarıma merhaba. Ölümü en güzel anlatan ve Türk Sanat Müziğimizin bir klasiği olan "Dönülmez Akşamın Ufkundayız" şarkısının şiiri ile açmak istiyorum Evrensel Işık penceremi. Bu ay ölümü ve bize düşündürdüklerini anlatmaya çalışacağım, insanlık için kabul edilmesi en zor gerçek olan ölümü...
Kaybettiğimiz her yakınımız veya tanıdığımız bize acıyı tattırır. Paylaştığımız zaman dilimi ne kadar çok olursa bir canlıdan, hatta cansız maddeden ayrılmak bize o kadar zor gelir. Bazen paylaştığımız zaman dilimi azdır fakat o kadar yoğun duygu yüklü yaşanmıştır ki, yıllara değer. Bazılarımızın hayatın bir anında yaşadıklarını, tüm hayatları boyunca yaşayamayacak birçok insan vardır. Ben, yaşanan her anın değerli olduğunu bilen ve ona göre yaşayan birisiyim. Çevremdeki insanlara da bunu anlatmak istiyorum. Sonuçta hepimiz ölümlüyüz ve bu gerçek ile yaşamak zorundaysak yaşamın değerini bir an bile olsun unutmamalıyız. Çünkü hayatı bize anlamlı kılan, birgün sonlanacağı gerçeğidir.
Oysa yaşam şartları bize bu gerçeği o kadar güzel unutturmaktadır ki, ne yaptığını bile
bilmeyen, yaşama amacının ne olduğunu unutan kuklalar gibi olmaktayız. İnsanı diğer varlıklardan ayıran özellikleri unutan ve değerlerini kaybeden bir toplum yaşantısı içinde yaptıklarımızın doğru olduğu bilinci ile yaşıyoruz(!)
Yaşam sizce nedir?
Bu fiziksel bedenimiz, bir ucu mutfakta, diğer ucu tuvalette olan bir öğütme makinesi mıdır? Bedeniniz yok olduğunda geriye ne kalacak? İşte her ölüm bana bu soruları bir kez daha sorma ve unuttuklarımı hatırlama nedeni oluyor. Aranızda hiç cenazeye veya mezarlığa gitmeyen varsa, bir gün yakınını kaybetmeden bu ortamları görmesini tavsiye ederim. Sadece yaşam değil, ölüm de bize unutulmayacak dersler veriyor. Oysa biz her zaman ondan korkarız. Siz sonucunu bildiğiniz bir maçı televizyondan tekrarını izlerken korku veya heyecan duyar mısınız? Duymazsınız, o halde bu maçın da sonucunu bildiğimize göre bence ölüm hakkında çıkarabileceğimiz ilk ders "Ondan Korkmamak" olmalıdır. Bu duygu insan egosuna ve kendini koruma içgüdüsüne aykırı bir durumdur.
Hatta bu güdü içimize öyle yerleşmiştir ki sonun yaklaştığını bildiğimiz halde bizi bırakmaz ve sonuna kadar ayakta kalır. Bu sondan kaçış değil, içgüdüsel yapılan bir harekettir. Fakat çok ilginçtir ki bu içgüdü sayesinde pek çok kez de ölümden kurtulmayı başarabiliriz. Burada anlatmaya çalıştığım bu güdünün yok edilmesi değil, bir son gerçeği ile yaşamanın aslında ürkütücü algılanmaması gerekliliğidir. Dünyasal varlığımız bir dualite gerçeği ile sınırlı değildir. Fiziksel olarak belki evet ama varlık olarak hayır. Bu beden içinde dolaştırdığımız ruhumuz, eğitilmek ve öğrenmek için belki daha birçok kez bedenlenecektir. Yahya Kemal üstadın o güzel şiirinde de "Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile, avunmak istemeyiz böyle bir teselliyle" demektedir. Bu düşünce bazı insanlar için bir kaçış yolu, bazıları için bir kabus, bazıları içinse asla olmayacak bir düşüncedir. Bazıları içinse bir dersi tekrarlamak değil, diğerlerine yardımcı olmak için gönüllü yapılan bir seçimdir. Bir daha gelişimde "şu olacağım" veya "bunu yapacağım" düşünceleri ise bence bir avuntudan öte bir şey değildir. Her uzay/zaman diliminde bu şansın yaşayan varlıklara tanındığına inanıyorum.
Bence alınacak ders için bir yaşam değil, bir an yeterlidir. Bakın ünlü yazar Jorge Luis Borges şiirinde bunu ne güzel anlatmış. Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama.
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar.
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı, asla. Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim, daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler, daha çok dağa tırmanır,
daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu. Hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten: Anlar sadece anlar
Sizde anı yaşayın.
Eğer yeniden başlayabilseydim.
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır.
Çocuklarla oynardım. Bir şansım daha olsaydı eğer.
Ama işte seksen beşindeyim ve biliyorum...
Ölüyorum.
Biliyoruz ve ölüyoruz, peki ne bekliyorduk hayattan ve neler aldık? Bu soruyu sorma cesaretini insan sanırım aslında ölüm karşısında ne kadar aciz olduğunu gördüğü an sormaya başlıyor. İşte bu nedenledir ki onunla çok yakınlaşan insanların hayata bakış açıları değişmektedir, hatta kişilikleri. Hayata daha sıkı sarılıp daha az kırıcı, daha çok paylaşımcı ve daha barışçı olmaktadırlar. Sonu hatırlamak, ölüm anını düşünmek burada bırakacaklarımızın neler olması gerektiği sorusunun yanıtını bize verecektir.
Dikkat edilecek olursa neleri bırakacaklarımız dışında birşeyden de bahsedemiyoruz, çünkü götüreceğimiz hiçbir fiziksel madde olmayacaktır. Bırakacağımız eserler maddi veya manevi uzunca bir süre yaşama şansına sahiptir. Hatta o kadar değerli bir eser bırakabilirsiniz ki on yıllar değil, bin yıllar boyunca değerini kaybetmeden kalabilir.
Bunun yanında duyacağınız manevi tatmin ve alınan derslerin de ruhsal gelişime katkıda bulunacağını ve tekrar doğuş yasası uyarınca tekamül yolunda atılan adımlar olduğunu söyleyebiliriz.
Sevgi yazarı Leo Buscaglia’ nın bir kitabında anlattığı öykü beni çok etkilemişti. Yazar ders verdiği sınıfa girer ve bir kompozisyon ister öğrencilerinden. Konu ise şudur: Bir ay ömrünüz kaldığını size söyleseler ne yapardınız? Gelen kompozisyonları sınıfta okur yazar. Herkesin bu konsantre zaman diliminde kendine göre yapmayı istediği hayaller vardır, fakat hiçbiri gerçekleşmeyecek türden değildir. Bu nedenle yazarımız sınıfa dönerek "Bunları yapmak için size birisinin ölüm zamanını mı hatırlatması gerekiyor, niçin hemen şimdi bu dileklerinizi gerçekleştirmiyorsunuz?" diye sorar. Çünkü hayatta hiç kimsenin yarına canlı olarak girme garantisi yoktur ve gerçekten "Ölüm bize şah damarımızdan daha yakındır". O zaman şöyle diyebilir miyiz? Bir maça çıkıyoruz, sonucu belli, fakat ne zaman biteceği belli değil. Sizce zevkli mi? Bence evet. Her ne kadar bitiş süresini bilmediğimiz fakat sonucunu bildiğimiz bir maçın doğrudan içinde yer alsak da kimse bu maçı nasıl oynayacağımızla ve kurallarla ilgilenmiyor. İşte özgür irade burada. Seçimler bize bırakılıyor. Maç kimsenin ilgisini çekmeyecek kadar tatsız veya tüm dünyanın ilgisini çekebilecek ve hayranlık uyandırabilecek kadar zevkli olabilir. Seçimlerimiz bu zaman dilimini değerli kılacaktır. Fakat bazıları bu yaklaşım tarzını hatalı yorumlamakta, yaşamın sonuçta bir ölüm sunduğu, bu nedenle hiçbir beklenti olmaması gerektiğini düşünüp yaşam tarzını buna göre yönlendirmektedir. Bir şey alamayacağını düşündüğü yaşam için vermek de gereksizdir bu yaklaşımda. Bazıları ise bunu daha farklı yorumlar, maç süresince fiziksel dünyanın sunduğu zevklerden maksimum yararlanarak hayatı bir eğlence merkezi olarak görür. Bu iki yaklaşım ne derece doğrudur ve ne derece tatmin edicidir? Sizce bedensel istekleri bastırmak veya onları hayatın temel amacı yapmak ne kadar doğrudur? Yaşamda vermeden almak veya alamayacağını düşünerek vermemek… O zaman şu soruyu soruyoruz, ne için yaşıyoruz?
Bir dostum bana geçenlerde hayat felsefesini güzel bir anektod ile anlattı. "Bana hayatı hiç ciddiye almıyorsun, sürekli işin eğlenceli yönünü görüyorsun, olaylar üzerine takılmıyorsun, kendini sıkmıyorsun diyorlar. Beni hayatı ciddiye almamakla suçlayan bu insanlara ben de ‘Tam tersine ben hayatı sizden daha çok ciddiye alıyor ve önemsiyorum’ diyorum. Çünkü insanoğlunun ortalama yaşam süresi 70 yıl. Bu süre dünya tarihiyle karşılaştırıldığında aslında hiçte o kadar uzun bir süre değil. Bu süre içinde yaptıklarımıza bir bakın. Savaşıyor, kendimizi boş yere üzüyor, kısıtlıyor, söyleyeceklerimizi söyleyemiyor, hayallerimizi bile gerçekleştiremiyoruz.
Buna değer mi? Bu kısa ömürde birbirimizi kırmadan, hayatın tadını çıkararak yaşamak bence hayatı ciddiye almaktır." Bu dostuma katılmamak mümkün değil. Bizler burada kendi özgür irademizle hareket edebilen varlıklarız. Hayatı güzelleştirmek, güzel görmek ve insanları kırmadan yaşamak bizim elimizde. Bizler yaşamımızdaki her anı güzel kılmak için özgür irademizi kullanabilecek varlıklarız. Bunu yapma gücü elimizdeyse ve hayatımızın bir gün sona ereceğini de biliyorsak yaşamımızı buna göre düzenleyebiliriz.
Şimdi,ölüm anını düşünün, aklınız size hakikati öğretmemişse, inancınız sizi koruyamaz.
Ölüm anını düşünün, istekleriniz görevlerinizin gereğine uymuyorsa, sizin için ümit kalmaz. Ölüm anını düşünün, geride sizi unutturmayacak bir iyilik bırakmadıysanız, ömrünüz boşa geçmiş demektir.
Şimdi de yaşamınızı düşünün,
İŞTE ŞİMDİ ANI YAŞAYIN…
MUTLU VE GÜZEL ANI…
SINIRLI AMA, SINIRSIZ;
BİLDİĞİNİZ AMA, CESARET EDEMEDİĞİNİZ;
TEK OLDUĞUNUZ AMA, SÜREKLİ ÇOĞALDIĞINIZ;
SONSUZ VE UÇSUZ BUCAKSIZ ANI DUYUMSAYIN.
İŞTE ŞİMDİ BUNA HEMEN BAŞLAYIN…

Bu yazı, yaşamın her anını güzel yaşayan, ölümden korkmayan herkese ithaf edilmiştir.
IŞIK ve SEVGİYLE...