Arama

İslam Hukuku - Tek Mesaj #4

KENCISii - avatarı
KENCISii
Ziyaretçi
19 Kasım 2007       Mesaj #4
KENCISii - avatarı
Ziyaretçi
İslâm Hukuku Pratike Edilmiş (Uygulanmış) Bir Hukuktur



İnsanoğlu, tarihi boyunca " huzur toplumu" ideali uğrunda nice nazariyeler (teoriler) ortaya koymuştur. Bu teoriler, problemli sahalarda daha çok yoğunluk kazanır. Sonu "...izm" le biten, genelde batı kökenli bütün fikrî akımlar, bu doğrultuda hazırlanan projelerden ibarettir. Bu çerçevede insanoğlunun başarılı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Fakat, aynı yargıyı, teorinin pratiğe döküldüğü noktasında söyleyebilmek imkânsızdır. Zira pratik, teorikten daha çok maddî ve manevî kaynak, daha çok çalışma ve özveri isteyen bir iştir. Meseleye sadece idarî açıdan baksak, tarih boyunca var olagelen idarî sistemlerin çokluğu fikrimizi teyid edecektir zannediyorum.
İlâhî dinleri de dünya ve ahireti kapsayan idarî bir sistem olarak bu kategoride değerlendirmek mümkündür. Onların beşerî sistemlerle olan farkı, hükümlerin mahiyetinde kendini gösterir. Mesela İlâhî dinlerde beşer fıtratına aykırı hiçbir şey bulunmaz. Aynı şey, beşerî sistemler için geçerli değildir. Tatbikata gelince; her iki sistemde de çarpıklıklar söz konusudur. Zira araya insan unsuru girmiştir. İnsan faktörünün devreye girdiği şeylerde bozulmanın, tahrifin, tebdilin olmaması düşünülemez. Nitekim Kur'ân'ın ifadesiyle Yahudiler ve Hıristiyanlar hak dinlerini çeşitli mülâhazalara dayanarak kendi, elleri ile tahrif etmişlerdir. İslâm tarihinde de, bazen hükümleri yanlış anlama, bazen de yanlış uygulama neticesi tahrife varan uygulamalara şahid olunmaktadır. Yalnız burada suçlu bizzat İslâm değil onu hayata intikal ettirmeyen Müslümanlardadır. Tarih kitaplarında yer alan böylesi çarpık uygulamalara göz kapamak, öz eleştiri yapmamak, ibret ve ders almamak ve her şeyi toz pembe göstermek hiç kimseye birşey kazandırmaz.
Buna rağmen, Hz. Âdem'den günümüze, en iyi biçimde pratiğe aktarılan sistem, İslâm hukukudur. 15 asırlık İslâm tarihi bunun en büyük şahididir. Konu ile ilgili bazı batılı araştırmacıların yaptıkları birkaç değerlendirmeyi arzedelim:
Gustave Lebonne, "Arapların sosyal yapılanmaları konusunda da şunları söyleyerek konumuza son verelim: Araplar, siyasî düzenlerine uygun olarak mutlak bir eşitlik ruhuna sahiptiler. Avrupa'da sözle ilân edilmiş olan ama gerçekte bulunmayan eşitlik prensibi, doğu insanının tabiatında tam manâsıyla yerleşmiştir. Varlıkları batıda birçok şiddetli ihtilâf ve kargaşalara sebebiyet vermiş olan ve halen de vermekte olan şu mahut sosyal sınıfları Müslümanlar hiç bilmezler. Doğuda, efendisinin kızına eş olmuş hizmetçi erkekleri ve yine işçi ve amelelerden, toplumun ileri gelenleri durumuna gelmiş kimselere pekâlâ görebilirsiniz."
Mösyö Lully, "Müslümanlar, günümüze kadar kendilerim, batının düştüğü korkunç hatalardan korumuşlardır. Avrupa'da refah, işçi sınıfının yüzüne gülmezken sen onların, zenginle fakiri, işveren ile işçiyi her zaman eşit tutan o üstün ve göz alıcı İslâm nizamına tam bir samimiyetle bağlı kaldıklarını görürsün. O halde, şunu söylersek mübalağa etmiş olmayız; "Avrupalı tarafından, ıslahat özlemi çektiği zannedilen şu (doğu) halkı, bu temel meselede en iyi bir örnektir."
Bernard Lewis, "Şüphesiz İslâm, Hıristiyanlığın başarısızlığa uğradığı bir konuda, yani, derin bir iman ve dinî müsamahayı birbiriyle bağdaştırma konusunda kesin bir başarı elde etmiştir. Bu öyle bir müsamaha idi ki, yalnızca diğer din mensuplarını değil, sapık fırkaları ve dinsizleri de içine alıyordu. Kutsal İslâm hukuku bünyesinde birçok fikrî ekollerin yaşamış olması, İslâmî hoşgörü ve itidalin bir başka delilidir. İslâm, sosyal bakımdan dâima demokratik veya daha doğrusu adil kalmıştır. O, Hindistan'daki kast sistemini de, Avrupa'daki aristokrat tabakaların imtiyazlarını da reddetmiştir. İslâm, fırsat eşitliği ve yeteneklere değer verme fikrini İslâm dünyasında yayabilmek için kanlı bir ihtilâle ihtiyaç hissetmemiştir. Bu düşünce, daha İslâm davetinin başlangıcında yerleşmiştir. Bazı İslâm devletlerinin tarihleri içerisinde, aristokrat bir sınıf teşkili eğilimi doğmuşsa da, hakikatte, eşitlik ideolojisi hiçbir zaman İslâm cemiyetinden uzaklaştırılmamış ve kaybolmamıştır. İslâm teorisi, her zaman kanun hakimiyetini ve hakimlerin bunu süratle uygulama mecburiyetlerini öngörmüş ve bunu te'kid etmiştir. Bu İslâmî prensibe uyma zorunluluğunu Osmanlı döneminde de ulemânın kuvvet ve otoritesi gerçekleştirebilmiştir." (1)
[1] Yusuf Karadavî, İslam Hukuku, s: 80-81