Arama


GusinapsE - avatarı
GusinapsE
Ziyaretçi
16 Mart 2006       Mesaj #5
GusinapsE - avatarı
Ziyaretçi
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI

Resmi olarak 1 Eylül 1939 sabah saat 5.45’te Alman ordularının Polonya sınırına saldırmasıyla başlayıp 7 Mayıs 1945’te Almanya’nın kayıtsız şartsız teslim olması ile sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı,gerek meydana geliş biçimi gerekse dünya düzeninde getirdiği değişikliklerle 20. yüzyılın en önemli olaylarından biri olmuş ve yakın tarihimize damgasını vurmuştur.

Pek tabii olarak Türkiye’nin de bu savaştan etkilenmemesi kaçınılmazdır.I. Dünya Savaşı’nda yenik düşmüş bir imparatorluğun mirası üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti,uyguladığı politikalarla savaş dışı kalmayı başarmış olmakla birlikte,etkilerinden kurtulmayı başaramamıştır.İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye üzerindeki etkilerine geçmeden önce,bu savaşın başında dünyanın genel siyasal yapısına kısaca göz atmamız gerekmektedir.Ardından Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı başındaki gerek iç,gerekse dış durumuna değinerek,bu savaşın Türkiye üzerinde yarattığı derin etkilere geçilecektir.


İkinci Dünya Savaşı’nın başında Dünyanın genel siyasal yapısı
Yeni zamanlar tarihinde Fransız Devriminden sonra,dünyanın yapısında 1815,1789’dan;1919,1815’ten farklı olmuşsa,İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yeni dönemde bir öncekinden farklı olacaktır. “1945 Dünya Düzeni” olarakta adlandırılan bu yeni dönem,İkinci Dünya Savaşı boyunca kendi etkenlerini ortaya çıkaracak,yeni düzenlemeler ile yeni oluşumları sergileyecektir.1945 yılı dünyada ve Avrupa’da uluslar arası siyasal yeni bir güç dengesinin kurulmaya başlamış olduğu yıl olarak oldukça önemlidir,Mayıs ayında Almanya’nın teslim olmasıyla sonuçlanan savaşın sonunda,Avrupa fiili bir işgalin altına girmiştir.Batı’da ABD ve İngiliz orduları,Doğu’da Sovyet ordusu,gerçekte Avrupa’da dünyadaki yeni güç dengesinin ilk belirtileridir.Savaş sonrasında,Avrupa’nın bitkin devletleri,bu tarihe gelinceye dek,uluslar arası siyasada egemen olan Avrupa eksenli güç dengesi siyasasını sürdürmek gücünde değillerdir.Uluslararası siyasada yeni güç dengesi bundan böyle SSCB ile okyanus ötesi bir güç olan ABD arasında kurulacaktır.
Ancak,bu savaşın tek partili totaliter rejimlerle yönetilen devletlerce çıkarılmış olması ve bu savaşın;İngiltere,ABD ve Fransa gibi,I.Dünya Savaşı sonunda dünyada bir statüko oluşturmuş bulunan devletlerin çıkarlarına zarar vermesi,hem bu devletlerin kamuoylarında bu tür anti-demokratik rejimlere karşı bir tepki ve nefretin doğmasına neden olmuş,hem de bu devletlerde demokrasinin ve ilkelerinin yükselen yeni değerler olarak ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur.İkinci Dünya Savaşı’nın kendilerine demokrasi cephesi adı verilen bu devletlerin zaferi ile sonuçlanması ise;tüm dünyada tek partili totaliter-diktatörlük yönetimine dayanan siyasal sistemlerin gözden düşmesine ve tüm ülkelerde birbiri ardına serbest seçimlere dayalı çok partili rejimlerin ortaya çıkmasını zorunlu kılmıştır.Herşeyden önemlisi,ABD ve İngiltere’nin yanında yer almak isteyen devletler kendi siyasal rejimlerini bu açıdan gözden geçirmek zorundaydılar.Bu bir anlamda yeni kurulan dünya düzeninde yer almalarının ön koşuluydu.Üç Büyüklerin yani ABD,İngiltere ve SSCB’nin bu ortak siyasası da birdenbire ortaya çıkmış bir durum değildir.Her bir devletin,savaşın ortaya çıkarmış olduğu koşullar içinde,kendi ulusal çıkarlarının ve emperyalist emellerinin yön vermiş olduğu bir biçimde gelişen,bu nedenle,savaş boyunca birbirleriyle çelişki ve başkalıklarda gösteren bir durumdur.Savaşın başında,İngiltere ve Fransa’dan uzaklaşıp emperyalist amaçlarla Nazi Almanyası ile uzlaşıp başka bir yol izlemeye çalışan SSCB,kendi çıkarlarına aykırı gelişen olaylar nedeniyle ister istemez ABD ve İngiltere yanında yer almak zorunda kalmıştır.Aynı oluşum ABD ve Fransa içinde geçerlidir.Ama sonuç olarak Fransa’nın yenilmesinden sonra bu üç devlet kendi çıkarları doğrultusunda ortak ilkeler etrafında birleşmek ve ortak bir siyasa geliştirmek zorunda kalmışlardır.Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren barış antlaşmalarındaki haksızlık ve adaletsizlikler,1919’u izleyen yılların dünya politikasını büyük ölçüde biçimlendirmiş yada en azından etkilemiştir.Birinci Dünya Savaşı’nın getirmiş olduğu yıkıntı ve acılar,dünyanın birçok ülkesinde-özellikle bu savaşta yenilmiş yada ulusal amaçlarını gerçekleştirememiş-kadro ve kitleleri ayağa kaldırmış,bunlar,var olan geleneksel siyasal rejimleri yok etmekle kalmamış,totaliter,tek partili rejimleri de işbaşına getirmişlerdi.Bunun bir sonucu olarak;Faşist İtalya’nın Akdeniz ve Afrika’da,Nasyonal Sosyalist Almanya’nın Avrupa’da,Militarist Japonya’nın Asya’daki eylem ve saldırıları,savaş sonrası belirlenmiş statükonun bozulmasına ve birçok bunalımın ortaya çıkmasına neden olmuştu.Dünyanın düzenini altüst eden bu bunalımların sorumlusu İtalya’nın benimsemiş olduğu Faşizm,Almanya’nın benimsemiş olduğu Nasyonal Sosyalizmdir.Bu nedenle,İtalya,Almanya,Japonya ve diğer ülkelerdeki bu totaliter rejimlerin doğuşu üzerinde kısaca durmak gerekmektedir.


İkinci Dünya Savaşı Başında Türkiye’nin İç Durumu

Türkiye’nin iç durumunu daha rahat anlayabilmek için bu dönemi siyasal,askeri ve ekonomik durum olarak gruplara ayırmanın daha faydalı olacağı görüşüyle böyle bir yol takip edilecektir.
İkinci Dünya Savaşı Başında Türk Siyasal Durumu;
Cumhurbaşkanı Atatürk’ün rahatsızlığının ilk belirtilerinin 1936 yılının sonuna doğru ortaya çıktığı,sağlık durumunun ise,1937 yılından itibaren bozulduğu bilinmektedir.Atatürk ölümünden bir süre önce “Başvekillik Makamı”nda bulunan İsmet İnönü ile siyasal bir çatışma içine girmiş,bunun sonucunda İsmet İnönü görevinden alınarak yerine Mahmut Celal Bayar atanmıştır.
Atatürk’ün ölümünün ertesinde,11 Kasım günü,İsmet İnönü’nün 322 oyla CHP Meclis Grubunda,Parti’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilmesine karar verilmiş,İnönü grup toplantısının hemen ardından toplanan TBMM Genel Kurulunda oylamaya katılan 348 milletvekilinin oybirliğiyle,Cumhurbaşkanı makamına oturmuştur.Kısaca, “Parti devleti”ne dönüşmüş Türk Siyasal Sistemi Atatürk’ün ölümüyle yeni bir döneme girmekteydi.Atatürk’ün ölümünden hemen sonra başlayan ve çok partili düzene geçilmesine dek süren bu döneme “Milli Şef Dönemi”,CHP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye “Milli Şef” denilmiştir. “Milli Şef Dönemi”,tek partili rejimin bir önceki döneminden oldukça farklı bazı özelliklere sahip olmuştur. “Milli Şef Dönemi”nin İkinci Dünya Savaşı boyunca sürmesi ve bu savaşın başında Mihver Devletleri’nin önemli başarılar kazanması,tek partili yönetimin aynı döneminin iç ve dış siyasasında başkalıklar göstermesine neden olmuştur.her ne kadar ülke koşulları gereği otoriter yapıya Mustafa Kemal Atatürk eğilim göstermişse de,Türk siyasal sisteminin Faşist ve Komünist rejimlerinin totalitarizmine kaymasında,CHP’nin elitleri önünde hep bir set olmuştur.
İsmet İnönü 26 Aralık 1938 günü olağanüstü toplanan CHP Büyük Kurultayı’nda CHP’nin Değişmez Genel Başkanı ile birlikte Milli Şef olan İsmet İnönü,İkinci Dünya Savaşı’nı da kapsayan bu dönemin mutlak hakimi olmuştur.CHP,TBMM,Bakanlar Kurulu,her konuda Milli Şef’in onaylayıcısı olmuşlardır.İnönü’nün çalışma ekibi olarak,emirlerine tartışmasız uyacak kişilere seçtiği, “devlet makinesini en teferruatlı çarklarına kadar kendi eliyle” yönetmek istediği, “Başbakanı aşarak,müsteşarlara,umum müdürlere direktifler verdiği” bilinmektedir.Bu nedenle Atatürk’ün ölümünden çok partili düzene geçinceye kadar ülkenin en ulu siyasal kurumu “Milli Şef”lik olmuştur.Bu durum,İkinci Dünya Savaşı boyunca,dış siyasal koşullara bağlı,ama bazı değişiklikler göstererek çok partili düzene geçinceye dek,Türkiye’nin iç ve dış siyasasına egemen olacaktır.
İkinci Dünya Savaşı Başında Türkiye’nin Ekonomik Durumu;
Kurtuluş Savaşı’ndan İkinci Dünya Savaşı’na kadar Türkiye’nin ekonomik gelişme süreci ikiye ayrılabilir:Birincisi 1923-1930 devresi,ikincisi 1930-1939.Birinci devrede devlet ekonomiye fazla karışmadan özel sektörün kalkınma görevini üstlenmesini bekledi.Bu başarılı olmayınca 1930’dan sonra devlet müdahalesine gidildi ve “devletçilik” yöntemi benimsendi.Ama her iki yolla da beklenilen sonuç alınamadı ve İkinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde Osmanlı’dan devralınan geri kalmışlık mirası aşılamamıştı.İmparatorluk döneminde Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin elinde olan tütün,alkol ve tuz tekelini Cumhuriyet Hükümeti ancak 1927’de ele geçirebildi.Bu,bütçeye yılda 40 Milyon TL kadar gelir sağladı.Gümrüklerinde henüz denetlenemediği buna eklenirse 1929’a kadar büyük bir gelir kaybının söz konusu olduğu kolayca anlaşılacaktır.
1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu meclisten çıktı.Özel teşebbüse geniş hareket olanakları ve devlet desteği sağlanıyordu.Ama bu kesim ayrılan azınlıkların ayrıcalıklı konumlarını ele geçirmekle yetindi.gerçek anlamda bir sanayi altyapısının kurulmasını sağlayamadı.Aynı zamanda ülkenin fakirliğinden yararlanarak kendilerini zenginleştirmeye baktılar.1938’e gelindiğinde “fabrika” denebilecek çok az sayıda işyeri vardı,sanayi kuruluşlarının %90’ı fabrika denilemeyecek birtakım derme çatma tesislerdi.
Genç cumhuriyeti en çok zorlayan ekonomik sorunlardan biri de tarım sorunu olmuştur.1939’da Türkiye nüfusunun %70’i tarımla uğraşıyordu.Toprak reformu ülkede ilk kalkışılan işlerden biriydi.İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise, “Anadolu tarımı çok büyük darbe yemiş,üretim düzeyleri çok önemli gerilemeler göstermiştir.Buğday üretim düzeyi 1938’den 1945’e yüzde 49,1938 sabit fiyatlarıyla toplam hububat üretimi ise 1938’den 1945’e kadar yüzde 52 oranında düşüş göstermiştir.” Yetişkin nüfusun bir milyon kadarının askere alınması,öküzlerin ordu adına müsaderesi,çiftçinin ürününü değerinin altında devlete satmaya zorunlu tutulması,savaş koşullarının ağırlığına dikkati çekmektedir.İkinci Dünya Savaşına rastlayan yıllarda dış etkilerde Türkiye ekonomisi üzerinde etkili olmuşlardır.Alman ekonomisinin tekrar dış pazarlara açılması ve Hitler’in iktidara gelmesi Türkiye’nin önemli ölçüde dış finansmana ihtiyaç duymasıyla aynı zamana rastlar.Almanya için ekonomi,politik egemenlik sağlamak için bir araçtı ve geleneksel nüfuz alanı olan Balkanları tekrar ele geçirme çabası içindeydi.Almanya’ya ekonomik bağlılığın dış politika felsefeleriyle bağdaşmadığını gören Türk devlet adamları,çok yanlı bir dış ticaret arayışı içine girdiler.1930’ların ortalarına gelindiğinde Türkiye,dış ticaretini İngiltere ile gelişen yakınlaşma sürecine uydurmaya çabalıyordu.1936’da Karabük Demir Çelik Tesislerinin inşaatının ihalesini Alman Krupp firması kazanamıyor,bu inşaat İngiliz Brassert şirketine veriliyordu.27 Mayıs 1938’de 16 Milyon sterlinlik İngiliz-Türk kredi antlaşması imzalandı.Kendi kendine yeterlilik siyasetinin yürümediğini gören Türk devlet adamları çözümü sıkı pazarlık ve tarafları birbirine karşı oynama yolunda aradılar.Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Numan Menemencioğlu’nun 1938 Temmuzundaki Almanya ziyareti sırasındaki tutum bu yaklaşımın iyi bir örneğidir.Menemencioğlu’nun taktikleri Ocak 1939’da istenilen sonucu doğurdu ve Türkiye’ye 150 milyon Reichmark kredi garantileyen Türk-Alman kredi antlaşması imzalandı.İkinci beş yıllık planın dış finansmanı büyük ölçüde bu antlaşmayla sağlanıyordu.
Savaş öncesi yıllarda ve savaş süresinde Türkiye’nin ekonomik durumunun kısaca gözden geçirilmesinden özet olarak şu sonuçları çıkarabiliriz:Tarım ve sanayide gerçek kalkınmaya geçilmeden önce uzun bir onarım dönemine ihtiyaç vardı.Bu durum Türk ekonomisine o denli büyük bir engel oluşturuyordu ki savaş patlak verdiğinde ilerlemenin ancak ilk kıpırtıları görülmekteydi.Genç Cumhuriyetin yönetici kadrosu İkinci Dünya Savaşı gibi topyekun bir savaşta hiçbir çıkarları olmadığını görüyorlardı.Tutarlı bir savaş ekonomisi için alınmış olan önlemler yetersizdi.Kendi kendine yeterlilik çabaları başarısız olmuştu.Bu durumda dışa bağımlı duruma düşülecekse bu en azından en elverişli koşullarda olmalıydı.


İkinci Dünya Savaşı Başında Türkiye’nin askerî durumu;

İkinci dünya Savaşı patlak verdiğinde Türkiye askeri ve sivil olmak üzere her iki sektörde de hazırlıksızdı.Sanayideki yetersizlik,askeri alana teknolojik bir savaşa hazırlıksızlık olarak yansıyordu.
Savunma ve güvenlik Cumhuriyet’in başlangıcından beri birincil önem taşıyan konulardı.Lozan’da görüşmeler sürerken dahi İnönü seferberliğin devamını istemiş ve sözünü askeri güçle desteklemesini bilmişti.Lozan’da alınan ders İkinci Dünya Savaşı’nın çetin günlerinde uygulandı:Türkler,Almanları da İngilizleri de ihtiyatlı davranmaya mecbur kıldılar.Zira vatanseverlik en yüksek raddedeydi ve her saldırıya karşı koymaya kesinlikle azimliydiler.Aynı zamanda modern olmasa da sayıca büyük bir orduları vardı ki bu ordu savaştaki yılmazlığı ve cesaretiyle ünlüydü.
1930’ların ortalarında,Avrupa ve Dünya olaylarının tehlikeli bir görünüm almasından sonra Türk devlet adamlarınca savunmaya daha fazla önem verilmekle birlikte,Avrupa standartlarına göre Türk ordusu halen çok ilkeldi.Aydemir savaşın başlangıcında Türk ordusu’nun motorize ulaştırma kolunun 28 değişik markadan oluşan köhne kamyonlarla yürütüldüğünü söyler.Türk ordusunun ulaşım alanında çektiği güçlüklere haberleşmedeki yetersizlik ekleniyordu.İnönü’nün demiryolu yapımına büyük önem vermiş olmasıyla birlikte bunlar genelde yetersizdi.Ülkeyi doğudan batıya geçen bir tek ve tek hatlı demiryolu vardı.bu koşullarda ordunun seferberlikte çeviklik ve asker sevkıyatında çabukluk açısından büyük kaybı oluyor,sınırlarda büyük sayıda asker tutuluyordu.Standardizasyon eksikliği topçu ve piyade sınıflarında da görülüyordu.Topçu birlikleri Alman, Çekoslovak, İsveç, İngiliz, Fransız, Rus ve İsviçre imalatı silahlarla donatılmıştı.İkinci Dünya Savaşı öncesinde hava gücü en can alıcı önemini kazanmıştı.1937’de Türkiye’nin 131 savaş uçağı vardı,bu sayının 1938’de 300’e çıkarılması amaçlanıyordu.
Deniz kuvvetleri,silahlı kuvvetlerin en zayıf noktasıydı.Donanma çağdışı kalmış zırhlı Yavuz’dan,4 muhripten ve 5 denizaltıdan oluşuyordu.Bu gemilerde Birinci savaştan bu yana savaş filolarına eklenen saldırı ve savunmaya yönelik birçok yenilikten yoksundular.Donanma sahil ve liman koruması için gerekli birçok araç ve gereçten de yoksundu ve gemiler hava saldırısına karşı tümüyle savunmasızdı.
1938’de dünyadaki durumun giderek gerginleşmesi sonucu hükümet tüm silahlı kuvvetlere birkaç yıldır ayırdığının üstünde ödenek ayırarak bu açıkları kapatmaya çalışıyordu.1938 Mayısında İngiltere ile 6 milyon sterlinlik silah alımı kredisini içeren bir Askeri kredi antlaşması imzalandı.Türkiye’de bu ani silahlanma atılımı ülke bütçesine büyük yük oluyordu.Nitekim devlet gelirlerinin %43’ü savunma harcamalarına ayrılıyordu.
Türkiye’nin savaş halinde birkaç hafta içinde çağdaş savaşın gereklerinden yoksun kalacağı ortadaydı.Akaryakıt depolama tanklarının toplam kapasitesi 100000 tondu ve hiçbir zaman dolu değillerdi.Tüm sanayi ve enerji üretimi tesislerinin bir anda yok edilmesi mümkündü.Trakya’da Çakmak Hattı İnşaatı çimento ve demir yetersizliğinden yürümüyordu.Yılda ancak 380000 ton çimento üretilebiliyor ve bu fabrikalarda kolayca tahrip edilebilecekleri yerlerde bulunuyordu.
İşte bütün bu ihtimaller karşısında Türk hükümeti ve İnönü için açık kalan tek yol,bütün zekasını ve imkanlarını kullanarak,işi duygusallık meselesine dökmeden kendi kabuğu içinde vaziyet almaktan ve savaş dışında kalabilmenin çarelerini aramaktan ibaretti.



İkinci Dünya Savaşında Türkiye ve Uyguladığı Dış Politikası

Savaşın başladığı 1939’dan,bittiği tarih olan 1945’e kadar,Türkiye’nin bahsi gerek Avrupa Devletlerinin kendi aralarında yapmış oldukları konferanslarda gerekse yazışmalarda çok sık geçmektedir.Bu nedenle konunun genişliği göz önüne alınarak İkinci Dünya Savaşı içinde Türk dış politikasına çok genel bir çerçeve içinde bakılacaktır.
İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı ve “Milli Şef” olarak geniş yetkilerle donatılmasından kısa bir süre sonra,İkinci Dünya Savaşı ile Türkiye,kendini bir ateş çemberi içinde bulmuştur.İlk birkaç ayı saymazsak, “Milli Şef Dönemi” ile İkinci Dünya Savaşı aynı yılları kapsamaktadır.Türkiye’nin bu dönem içindeki siyasası;ne pahasına olursa olsun,bu savaşın dışında kalmak olmuştur.Türkiye’yi savaş dışı tutabilmesi,İsmet İnönü’nün siyasal yaşamı boyunca gerçekleştirmiş olduğu en büyük başarıları arasında kabul edilmektedir.Ancak,Türkiye savaşa girmemekle birlikte,bu savaşın etkilerini,savaş yıllarında ve sonrasında en derinden hisseden bir ülke olmuştur.Almanya,savaşın başından itibaren Türkiye’yi kendi yanına çekmeye çalışmıştır.Almanya,1938 Martında,Türk Hükümetine,Avusturya’nın Almanya’ya bağlanmasından sonra Alman-Türk ekonomik ilişkileri ile ilgili olarak ortaya çıkan sorunları görüşmek üzere Berlin’e bir heyet gönderilmesini önermiştir.Bu çağrı üzerine Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Numan Menemencioğlu Almanya’ya gönderilmiştir.Almanya, I. Dünya Savaşından sonra barış antlaşmalarıyla zarara uğramış devletlerin,statükocu güçlere karşı yakın işbirliği içinde olmaları ve revizyonist amaçlarını gerçekleştirmek için birleşmeleri gereğini işaret etmiştir.Menemencioğlu ise,Türkiye ve Almanya arasında ortak bir sınır bulunmadığı için böyle bir antlaşmanın hiçbir yarar sağlamayacağını belirtmekle birlikte,iki ülkenin taraflardan biri saldırıya uğradığı takdirde yan tutmayacakları ve diğer ülkelerle kombinezonlara girmeyecekleri konusunda Ribbentrop’a sözlü teminat vermekle yetinmiştir.Ama Türk dışişlerinin bu tarafsızlık siyasası çok sürmez.İtalya’nın 1939 Nisan’ında Arnavutluk’u işgal etmesi İnönü’de büyük bir kaygının uyanmasına neden olur.İngiltere ve Fransa’nın 13 Nisan’da Yunanistan ve Romanya’ya garanti vermesi,aynı biçimde bir garantinin Türkiye’ye de verilebileceğinin bildirilmesi,İnönü’nün “Müttefik Cephesi”ne yönelmesinin ilk adımlarını oluşturur.Türkiye,bu sıralarda tüm çaba ve dikkatini Sovyetler Birliği’nin kendisiyle birlikte gireceğini sandığı bu batı işbirliğine yöneltmiştir.SSCB Dışişleri Halk Komiseri Vekili Potemkin,Türk Hükümeti ile görüşmelere başladığında,her iki tarafta İngiltere,Fransa,SSCB ve Türkiye arasında bir anlaşmaya varabileceklerini ümide kapılmışlardır.Ancak görüşmeler başarısızlıkla sonuçlanır ve Türkiye ile İngiltere arasında 15 Nisan’da başlayan görüşmeler SSCB olmaksızın,12 Mayıs 1939’da Türkiye’yi “Müttefik Cephesi”ne bağlayan deklarasyonun yayınlanmasıyla sonuçlanmıştır.Fransa ile de aynı doğrultuda bir deklarasyon 23 Haziran’da yayınlanmıştır.Sovyetler Birliği,bu deklarasyonu görünürde iyi karşılamıştır.Ancak 15 Haziran 1939’dan sonra Sovyet-Alman ilişkileri gittikçe gelişir ve bu ilişkiler 23 Ağustos 1939 günü Alman-Rus Saldırmazlık Antlaşması’nın imzalanması ile sonuçlanır.Türkiye’de büyük bir şaşkınlık yaratan bu antlaşma,Türk-Sovyet ilişkilerine büyük bir darbe indirmiştir.Kurtuluş Savaşından beri süren bu dostluk,bundan böyle,bir yol ayrımı kavşağına gelmiştir.Ama Türkiye hala SSCB ile bir yardımlaşma antlaşması imzalayabileceğinin umudu içindedir.Türkiye ile SSCB arasında 26 Eylül’de başlayan görüşmelerden sonuç alınamaz.Sovyetler Birliği,Türkiye’den hem karşılıklı savunmak için bir pakt önermekte,hem de boğazlardan Karadeniz’e kıyısı bulunmayan devletlerin gemilerinin geçemeyeceği konusunda Montreux Boğazlar Sözleşmesi’ne aykırı olarak garanti istemektedir.Bu koşullar içinde Türkiye’nin önünde tek bir yol kalmıştır.Türk-İngiliz-Fransız İttifakı 19 Ekim 1939’da imzalanır.İngilizlerin Türklerle bir ittifaka girmelerinin altında yatan en önemli neden Boğazların stratejik önemidir.Türkiye,bir İtalyan tehlikesi karşısında,kendisine akacağına inandığı İngiliz yardımına güvenerek,Atatürk’ün çizmiş olduğu geleneksel tarafsızlıktan ayrılmıştır.19 Ekim’de imzalanan Üçlü İttifak Antlaşması Almanya tarafından sert bir tepki ile karşılanmıştır.2 Kasım 1939’da Şükrü Saraçoğlu ile görüşme yapan Alman Büyükelçisi Von Papen;Türkiye imzaladığı ittifak hükümlerine uyarak bu ittifakı fiilen geçerli kılarsa,Almanya’nın düşmanları arasında yer almasının kaçınılmaz olacağını sert bir dille bildirmiştir.Türk-İngiliz-Fransız İttifakı’ndan İngiltere’nin beklemiş olduğu;Almanya’nın dikkatini ve düşmanlığını Balkanlar üzerinden Türkiye ve Sovyetler Birliği üzerine çekmek,mümkün olduğunca Hitler’in geniş cephelerde savaşmasını sağlamaktı.İngiltere,bu siyasasında başarılı olmuş görünmektedir.Ancak daha,Türk-İngiliz görüşmeleri sürerken,Almanya’nın Türkiye’ye silah gönderimini durdurması,kredi anlaşmalarını iptal etmesi,Türk-Alman ilişkilerinde olağan gelişmelerdi.Şimdi,Türkiye’nin haklı olarak belirtisi;bu yakınlaşma yüzünden,Alman tarafındaki ekonomik kayıpların İngiltere tarafından karşılanmasıydı.Ancak İngiliz yardımının çok düşük düzeyde kalması,Türkiye’yi yönetenleri düşünmeye ve izlemiş oldukları dış siyasalarını yeniden gözden geçirme gereğini duydukları anlaşılmaktadır.Dışişleri Bakanı Saraçoğlu 16 Kasım’da Büyükelçi Papen ile yapmış olduğu görüşmede;Batılıların Türkiye’ye baskı yaptıklarından dert yanmış,Türk-Alman ekonomik ilişkilerinin düzeltilmesini istediklerini söylemiştir.Saraçoğlu ayrıca,savaşın ulaşmış olduğu bu aşamada güçlü bir Almanya’nın varlığının,Türkiye bir saldırıya uğrarsa geçerli olacağını da vurgulamıştır.Türkiye,elinde bir koz olarak tutmuş olduğu krom madeninin,Almanya’nın savaş sanayisi için ne kadar önemli olduğunun farkındadır.Almanya’nın ister istemez kendisi ile,yeni önemli bir ticaret antlaşması yapacağını çok iyi bilmektedir.Bu sırada, sıklaşan Saraçoğlu-Papen görüşmelerinden birinde Papen,bir ticaret antlaşmasına hazır olduklarını belirtmiştir.Ancak Türkiye hala İngiltere’nin baskısıyla Almanya’ya krom satışına yanaşmamaktadır.14 Mart 1940’ta Von Papen,İnönü’ye br Türk-Alman antlaşma önerisi götürdü.Bu tasarıya göre Türkiye tarafsızlığını Müttefiklere karşı “silah zoruyla dahi” koruyacaktı.Başbakan Dr. Refik Saydam, 2 Haziran’da Ankara radyosunda yapmış olduğu konuşmasında açıkça Türkiye’nin “savaş dışı” olduğunu ve böyle kalmak istediğini belirtiyordu.İnönü şunu iyice anlamıştır ki;Atatürk’ün geleneksel dış siyasasından sapma pahasına gerçekleştirmiş olduğu,Türk-İngiliz-Fransız İttifakı’ndan Türkiye,hem ekonomik bakımdan,hem siyasal bakımdan büyük zararlar görmektedir.Hele Almanya’nın başarıları,bu başarılar karşısında,Batı Demokrasilerinin “acizliği” her şeyden önemlisi,eski dost Sovyetler Birliği’nin Almanya ile anlaşmış olması,bu ittifaktan ötürü,Sovyetlerin düşmanca bir tutum içine girmesi,İnönü’yü hep rahatsız eden sorunlar olmuştur.Türk Dışişleri bir kısır döngünün içine girmiştir ve ne pahasına olursa olsun bu kısır döngünün içinden çıkmak gerekmektedir.Bu aşamadan sonra İnönü,bunun Almanya’nın eteğine tutarak mümkün olacağını düşünmektedir.Alman ordularının Mayıs 1940’ta Fransa’ya saldırması ve İtalya’nın Fransa’ya savaş ilan etmesi,Türk-İngiliz-Fransız İttifakına göre;Türkiye’nin savaşa katılma zorunluluğunu gündeme getirmişti.Bu ittifakın 1. maddesine göre savaş şimdi Akdeniz’e yayılmış olduğuna göre,Türkiye’nin yapması gereken savaşa girmekti.Oysa Fransa tam anlamı ile çökmüştü.22 Haziran’da da Fransa,Almanya ile ateşkes imzalamıştı.Savaştan çekilen bir devlet,başka bir devleti savaşa girmeye nasıl zorlayabilirdi.İngiltere yalnız kalmıştı.12 Haziran’da Türkiye ile Almanya arasında ticaret antlaşması imzalandı.Türkiye,14 Haziran’da savaşa katılmama kararını resmen açıkladı.Türkiye’nin “savaş dışı” kalma kararını vermesi,Almanya’nın SSCB’ne saldırmadan önce bu ülkeyi güney’den kuşatma isteklerinin doğmasına yol açtı.Almanya’nın Balkanlar üzerindeki faaliyetleri nedeniyle,İngiltere 1941 yılı Ocak ayından başlayarak,Türkiye üzerinde siyasal baskılarını yoğunlaştırarak derhal savaşa girmesini istiyordu.17 Şubat 1941’de Türk-Bulgar saldırmazlık antlaşması imzalandı.Bulgaristan 1 Mart 1941 günü Mihver’e katıldığını açıkladı.Hitler 1 Mart 1941 tarihli mektubunda İnönü’ye Alman birliklerinin Türk sınırına 50 km. kala duracakları güvencesini vermekteydi.Türkiye ile ilişkilerini geliştiren Almanya,Yugoslavya ve Yunanistan’a saldırmadan bir gün önce 5 Nisan 1941’de yine Türk Hükümetine güvence verdi.Türkiye 1941 yılı Nisan başında,bir yandan Almanya ile siyasal ekonomik ilişkilerini geliştirmiş,diğer yandan da İngiltere ile olan ittifakına bağlı olduğunu her fırsatta dile getirmişti.Sonunda Türkiye ile Almanya arasında 18 Haziran 1941’de on yıl süreli bir Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalanmış ve 25 Haziran’da TBMM’de onaylanarak yürürlüğe girmişti.Türk Hükümeti bu Antlaşma ile 1939 Türk-İngiliz-Fransız İttifakı ile kaybetmiş olduğu tarafsız konumunu tekrar elde etmek gayesindeydi.Bu antlaşma ile Türkiye Müttefiklerin gözünde güvenirliğini yitirmişti.Bu antlaşma imzalanır imzalanmaz 22 Haziran’da Almanya,Sovyetler Birliği’ne saldırmıştır.Bu antlaşma İngiltere ile Amerika’nın tepkisiyle karşılanmıştır.O kadar ki,ABD Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu’na göre Türkiye’ye yapmakta olduğu yardımı kesmiştir.Bundan sonra müttefiklerin Türkiye’nin Almanya’ya savaş açması konusundaki tüm baskılarına karşı Türkiye bunu kesinlikle kabul etmemiştir.Özellikle Stalingrad Zaferi bu baskıların bir dönüm noktası olmuştur.Aynı zamanda Türk-Sovyet ilişkilerinin de yeniden soğukluk döneminin başlamasına neden olmuştur.Sovyetler Birliği,Türkiye’ye karşı sert bir tutum içine girecek ve bu durum savaşın sonunda gerçek bir “Sovyet tehdidi” olarak kendini gösterecektir.Üç Büyükler’in düzenlemiş olduğu tüm müttefik konferanslarında Türkiye’nin savaşa girmesi söz konusu edilecektir.Roosevelt ile Churchill arasında 14-24 Ocak 1943 tarihlerinde gerçekleştirilen Kazablanka Konferansı’nda Türkiye’nin de savaşa katılmasıyla bir Balkan cephesinin açılmasının kararlaştırılması üzerine Churchill,durumu Türk yetkililerine açıklamak üzere 30 Ocak-1 Şubat 1943 günlerinde Adana’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüştü ve Türkiye’nin en geç 1943 yılı sonunda savaşa katılmasını istedi.Buna karşılık İnönü,Sovyetler Birliği’ne karşı duydukları tedirginlikten bahsetti.Churchill,Türkiye’ye bu konuda savaştan sonra çok güçlü bir uluslararası örgütün kurulmasının düşünüldüğünü ve bu örgütün uluslararası barış ve güvenliğini koruyacağını belirtmekle yetinmiştir.Adana görüşmelerinden sonra İngiltere’nin Türkiye’yi Müttefiklerin yanında savaşa sokma çabaları sürmüş ve Mihver devletlerinin cephelerdeki her yenilgisi,Türkiye üzerindeki baskıyı daha da arttırmıştır.O kadar ki,Ankara’daki İngiliz Büyükelçisi 1943 yılında vermiş olduğu bir demeçte,Türkiye’nin yakında savaşa girmek yada savaş sonrası dünyasında yalnız kalmak durumlarından birini seçmek zorunda kalacağı tehdidinde bulunmuştur.17 Ağustos 1943’te Müttefiklerin Sicilya Harekatının hemen ardından toplanan Qubeck Konferansı’nda savaş durumunu değerlendirilirken;Roosevelt ile Churchill “savaş dışı” konumunu ısrarla sürdürmek isteyen Türkiye’nin savaşa girmesi konusunda fazla zorlamamak,ancak Balkanlarda açılması düşünülen ikinci cephe için gerekli olan Türk havaalanlarının Müttefiklerce kullanılmasını isteme kararına vardılar.Sovyetler Birliği ise bu düşüncelere hiç katılmamış,bunun yerine Türkiye’nin savaşa doğrudan katılmasını savunmuştur.1943 Ekiminde Moskova Konferansında Türkiye’nin 1943 yılı sona ermeden Türkiye’nin savaşa katılmasının istenmesine karar verildi.İngiltere Dışişleri Bakanı Eden,bu kararları bildirmek üzere Türkiye Dışişleri Bakanı Menemencioğlu ile Kahire’de görüştü. Menemencioğlu’nun Eden’e verdiği yanıt;yeteri kadar yardım yapılmadıkça Türkiye’nin kesinlikle savaşa katılmayacağı biçimindeydi.1943 Kasımında Tahran Konferansında da Sovyetler Birliği,Türkiye’nin savaşa sokulmasındaki tutumlarını daha da sertleştirmişlerdir.Ocak-Şubat 1944’te Ankara’da Türk ve İngiliz askeri heyetleri arasında görüşmeler yapılmışsa da,bu görüşmeler kesilmiştir.İngilizlere göre Türkler çok fazla şey istemişlerdir.İngiliz askeri heyetinin Ankara’dan ayrılması,savaş döneminde Türk-İngiliz ilişkilerinin,en bunalımlı noktaya vardığı andır.Churchill,barış konferansında Türkiye’nin sağlam bir yer edinemeyeceğini söylüyordu.Bu durum doğal olarak Türkiye’nin hiç hoşuna gitmemişti.Bu arada Türk-Sovyet ilişkileri gittikçe soğumakta ve Türkiye üzerinde belirgin bir biçimde Sovyet tehlikesi kendini göstermektedir.
1944 yılının ilk aylarından başlayarak Türk-İngiliz ilişkileri kopma noktasına gelmiş bulunuyordu.Müttefik propagandası,Türk dış siyasasını sert bir biçimde eleştirmekteydi.Almanya’nın tüm cephelerde çökmesi,Müttefiklerin büyük zaferler kazanması,ABD ve İngiltere’nin Türkiye ile olan ilişkilerini dondurmaları,Batı’dan alınan yardımların durma noktasına gelmesi,Sovyetler Birliği ile olan görüşmelerin kesilmesi sonucu bir Sovyet tehdidinin kendini göstermesi,1944 yılı ilkbahar ve yaz aylarında Türk siyasası üzerinde dayanılmaz baskılar yaratan etkenler olmuştu.İşte Türkiye’nin yalnızlığa düşmüş olduğu böyle bir dönemde,Türk Hükümeti Müttefiklere yanaşmak amacıyla,gerek iç gerekse dış siyasalarında köklü değişikliğe yöneldi.Bir sonraki bölümde ele alacağımız ve müttefik tepkisine neden olan Varlık Vergisi’ni ve Türkçü Turancıları susturdu.Dış siyasada ise İngiltere ve ABD’nin başından beri karşı olduğu,Almanya’ya krom ihracı durduruldu.Mihver gemilerine Türk boğazları kapatıldı ve Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu’nun görevinden ayrılması sağlandı.Son olarakta Almanya ile diplomatik ve ekonomik tüm ilişkiler kesildi

Türk Hükümeti savaşın sonuna doğru,özellikle Müttefiklerin Almanya’yı bütünüyle çökertmek için kararlılıklarını ortaya koymalarından sonra,Türkiye için zor bir dönemin başlamakta olduğunun farkındaydı.Bundan böyle karşıt güçler arasında,daha önce sürdürdüğü dış siyasasını sürdüremeyeceğini bilmekteydi.Bu duygu ve sıkıntılar içinde olan Türkiye,1945 yılına girerken,haklı olarak kendisini “Sovyet tehdidi”nin bir hedefi olarak görmekteydi.Sovyet Rusya’nın 1944 ortalarına doğru Balkanlarda hızla ilerlemeleri Türkiye’de endişe ile karşılanıyordu.4-11 Şubat 1945 günlerinde savaş sonrası kurulacak “Savaş Sonrası Dünya Düzeni”nin ilkelerini belirlemek amacıyla gerçekleştirilen Yalta Zirvesinde tartışılan konular Türkiye’yi yakından ilgilendirmekteydi.Savaş Sonrası Dünya Düzeninin sürekliliğini sağlayacak “Ortak Barış Sistemi” ile ilgili “Birleşmiş Milletler” örgütü “Dumbarton Oaks Önerileri” ile yeni bir durum alırken,büyük tartışmalara neden olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde oylama sorunu Yalta Zirvesinin 6 Şubat 1945 günlü oturumunda ele alınmakta,beş büyük devletin sürekli temsil ve Veto hakkı verilmesi ile çözümlenmekteydi.Fransa ve Çin’in etkin birer güç olmaktan uzak olması,İngiltere’nin bu savaştan ekonomik bakımdan yıpranarak çıkması,ABD ve SSCB’ni Savaş Sonrası Dünya Düzeninin egemen güçleri durumuna getiriyordu.Zirve sonunda Üç Büyükler’in Avrupa’da Demokratik rejimlerin kurulacağını ortak bir demeçle açıklamış olmaları,sahip olduğu tek parti yönetimi ve totaliter rejimleri anımsatan uygulamaları nedeniyle,Türkiye’yi yakından ilgilendirmekteydi.Türkiye’nin Müttefiklerin önündeki bu konumundan yararlanmak isteyen Stalin,Zirvenin 10 Şubat 1945 günü yapılan yedinci oturumunda Boğazların ve Montreux Sözleşmesinin yeniden gözden geçirilmesini önerdi.Stalin,Yalta Zirvesinde Birleşmiş Milletler’e hangi devletlerin alınacağı tartışılırken,Türkiye örneğini öne sürdü.Almanya’ya savaş açmış devletlerin Birleşmiş Milletler statüsüne alınmasını,açmamış olanların ise,son süre olarak 1 Mart 1945 tarihinden önce, “Mihver”e savaş açması gerektiğini söyledi.Stalin’in bu önerisi Churchill ve Roosevelt tarafından kabul edilip,25 Nisan 1945 tarihinde San Fransisco’da toplanacak olan Birleşmiş Milletler Konferansı’na kurucu üye olarak katılacak devletlerin,1 Mart 1945 tarihinden önce “Mihver” devletlerine savaş açmış olmaları koşulunun aranmasına karar verildi.
Bunun üzerine Türk Hükümeti,savaş sonunda Sovyetler Birliği karşısında yalnız kalmamak,İngiltere ve ABD ile ilişkilerini düzeltmek amacıyla,Demokrat Devletlerin bu isteğini kabul ederek,23 Şubat 1945 günü,1 Ocak 1942 tarihli Birleşmiş Milletler Beyannamesini imzalamak ve Almanya ile Japonya’ya savaş açmak için konuyu TBMM’ye getirdi.
Yalta Zirvesinin son bulmasıyla Türk Hükümeti ile Rusya arasındaki görüşmelerde,SSCB 17 Aralık 1925’te imzalanan ve süresi 7 Kasım 1945’te bitecek olan Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan derin değişikliklerden dolayı,bu antlaşmaya son vermek istediğini bildirdi.Türkiye bakımından bu olayın önemi,Sovyetler Birliği tarafından son verilen antlaşmanın,bir saldırmazlık antlaşması olmasıydı.Şimdi Sovyetler böyle bir taahhütten yakalarını kurtarıp serbest kalıyordu.Sovyetler Birliği,ayrıca bir yandan Türkiye’nin demokratik olmayan,totaliter özellikler taşıyan siyasal rejimine,batılı demokrat ülkelerin dikkatini çekerken,diğer yandan,bu ülkelerin Ermenilere olan sevgisini Türkiye’ye karşı kullanmak için bir takım ustaca oyunlara girmekten de geri durmamaktaydı.Türkiye,tüm dünyanın gözleri önünde ustaca kendine yöneltilmiş bir Sovyet tehdidi ile karşı karşıya kalmış bulunmaktaydı

Türkiye,hem SSCB’nin bu tür propagandalarından kurtulmak hem de San Fransisco Konferansında etkin olabilmek için demokratik bir rejime geçmesi gerektiğinin farkındaydı.Zaten,Türkiye’nin San Fransisco Konferansı’na çağrılmasının bir koşulu da,demokratik yönetime geçmekti.
25 Haziran 1945’te başlayan San Fransisco Konferansı 26 Haziran 1945 günü,Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın imzalanmasıyla son buldu.Türkiye’nin de imzasının bulunduğu bu antlaşmada “İnsan Hakları Bildirgesi”nin 20. maddesinin hiçbir şekilde tek partili bir rejimle uzmanlaşmaması nedeniyle;Sovyet tehdidi karşısında kalan Türkiye’nin,ABD’nin desteğini alabilmek için mutlak olarak Tek Parti yönetimine son vermek zorundaydı.Üstelik bu antlaşmayı imzalamakla Türkiye,böyle bir yükümlülüğün altına girmiş oluyordu.19 Mayıs 1945 günü Milli Şef İsmet İnönü,çok partili yaşama geçileceği yolunda ilk ipucunu Gençlik ve Spor Bayramı söylevinde vermişti.
Tek Parti Yönetimi’nin siyasal rejimin liberalleşmesi yönünde aldığı bu değişiklik kararında, “Sovyet tehdidi” ve Amerikalı ve İngiliz devlet adamlarının totaliter kökenli rejimlere karşı beliren tepki ve siyasaları,hiç kuşkusuz önemli rol oynamıştı.Üç Büyüklerin ABD,İngiltere ve SSCB savaş sonu “Savaş Sonrası Dünya Düzeni’nde yapacakları işbirliğinin ayrıntılarını görüşmek üzere 17 Temmuz-2 Ağustos 1945 günü Postdam’da bir araya gelmişlerdi.Sovyetler Birliği, “Yalta Zirvesi” ve daha öncesinde Montreux Boğazlar Sözleşmesini değiştirmek konusunda İngiltere ve ABD’nin desteğini almış bulunuyordu.Postdam Konferansı sonunda Boğazlar konusu Üç Büyükler Dışişleri Bakanları Konseyine havale edilmişti.Sovyetler Birliği ise bu arada,Türkiye üzerinde basın yolunu da kullanarak geniş bir baskı uygulama politikasına girmişti.Tek Parti Yönetimi 1945 yılından 1950 yılına dek ağırlığını daha da arttırarak sürdürecek olan “Sovyet tehdidi” ile tamamlamaktaydı.


İkinci Dünya Savaşı’nın Türkiye’ye Etkileri


İkinci Dünya Savaşı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de derin etkiler yarattı.Türkiye bu savaşa girmemekle birlikte,savaş boyunca devam eden kanlı ve tahripkar olayların iktisadi ve mali akislerinden etkilendi.Bunun yanında savaş nedeniyle ihtiyati tedbir olarak 1.300.000 kişiyi silah altına aldı.Askere alınan erkek nüfusun yokluğundan dolayı üretim düşerken,tüketim ihtiyaçları ise sürekli arttı.





hikaye1001729jq
Son düzenleyen GusinapsE; 13 Mayıs 2006 00:48