Türk edebiyatında batıdaki anlamıyla roman ilk kez 19. yüzyılın ikinci yarısında yazılmaya başlandı. Bundan önce Divan edebiyatında, bir koşuk türü olan "mesnevi" ile yazılmış uzun öyküler vardı. Halk edebiyatı alanında ise çeşitli halk kahramanlarının, âşıkların, İslam dinine hizmet eden kişilerin öykü ve destanları sözlü bir anlatımla aktarılıyordu. Osmanlı Devleti'nin sınırlan içinde ilk basımevinin çalışmaya başlamasından sonra bu tür ürünler basılmaya başlandı. Ülkemizde roman öncesinin anlatı örnekleri olarak düzyazı yapıtlar arasında Arapça ve Farsça'dan çevrilmiş, tarihsel ve efsaneleşmiş olayları konu alan öyküler de vardır. Düzyazı alanında, masal öğelerinin de karıştığı, akıldışı olayları içeren öyküler de görülüyordu. İlk Türk romancıları, gerek Avrupa edebiyatı ile olan ilişkileri, gerek 1850'den sonra Avrupa edebiyatından yapılan çevirilerin etkisiyle batı romanına öykündüler. Ama, geleneksel halk öykülerinden ve meddah öykülerinden de yararlandılar. Şemseddin Sami'nin yazdığı ve 1872'de yayımlanan Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat ilk Türk romanı kabul edilir. Bu dönemin en önemli romancılarından biri Ahmed Midhat'tır. Samipaşazade Sezai, Namık Kemal, Recaizade Mahmud Ekrem de ilk romancılarımızdandır.
“Bu zamanın tabii romancılarına bakılacak olursa dünyada ve bahusus dünyanın Fransa denilen kısmında ve hele Fransa'nın Paris denilen yerinde fezaili beşeriyeden (insani erdemlerden) hiçbir eser kalmamış olmak lazım gelir.”