bir gül,bir aşk,bir masal
Bir varmış bir yokmuş.Ne varmış ne de yokmuş aslında.Bu zamandan başka bir zamanda,çok uzakta küçük,şirin bir ülke varmış.Bu ülkenin bir kralı,bu kralın bir sarayı,bu sarayın da içinde her renkten gül olan bir bahçesi varmış.Tabi bu bahçenin de bir bahçıvanı...
İşini çok severmiş bahçıvan.Sevdiği için de bahçeyi neredeyse bir cennete çevirmiş.Her anı güllerin arasında geçermiş.Onlarla tek tek ilgilenir, sanki çocuklarıymış,arkadaşlarıymış gibi konuşurmuş hepsiyle.Kral da bahçıvanını çok sever,yaptıklarını takdir edermiş.
Bir de oğlu varmış bahçıvanın;yakışıklı bir delikanlıymış.Onun her anı da babasının yanında geçermiş.Bahçıvan,’’Ben ölünce yerime sen geçeceksin,’’der ve işinin bütün inceliklerini öğretirmiş oğluna.
‘’Güller de insanlara benzerler evlat.İlgisiz kalırsan onlara,boyunlarını bükerler,solarlar. İşin sırrı sevgidedir,güler yüzdedir.Önce bunlarla beslemelisin gülleri.’’dermiş sürekli.
Anlatılan masal da olsa,ölümün giremediği yer yokmuş ki.Ve bir gün ölmüş bahçıvan,ardında gözü yaşlı binlerce gül ve bir evlat bırakarak.
Kral,delikanlıyı huzuruna çağırtmış ve:
‘’Bak delikanlı,’’demiş,’’Baban,bu dünyanın görüp göreceği en iyi bahçıvandı.Onun sayesinde, ünü yedi düvelden duyuldu sarayımın gül bahçesinin. Söyle bakalım bana,babanın yerini almaya hazır mısın? Onun gibi bakabilecek misin bahçeme? Çok gençsin,bu sorumluluğu alamam,dersen,sana anlayış gösteririm,başka bir bahçıvan tutarım.’’
‘’Efendimiz,’’demiş delikanlı,’’Babam bana bildiği her şeyi öğretti.Onun yerini tutamam ama onun gibi olmaya çaba gösteririm.Evet,bu sorumluluğu almaya hazırım.’’
‘’Peki,’’demiş kral.’’Ama şunu unutma ki,görevini layıkıyla yapamazsan,bedelini çok ağır ödersin.’’
‘’Unutmam efendim.’’
Ve sarayın yeni bahçıvanı olmuş delikanlı.
Babası gibi iyi bir bahçıvan olmak için gecesini gündüzüne katıyor,babasının öğütlerine özenle uyuyormuş.Güller de çabuk alışmışlar ona. İhtiyar bahçıvanın ölümüyle biraz sarsılsalar, birkaç gün boyunlarını büküp renklerini soldursalar da,çabucak eski hallerine dönmüşler,güzelleşmişler.
Yeni bahçıvanın çalışmalarını gizliden gizliye takip eden kral da bu durumu fark etmiş ve içi rahat ederek vazgeçmiş takipten.
Günler böylece geçip gitmiş.
Bir gün,’’Çoktandır saray bahçesine gitmedim. Gidip biraz gül kokuları çekeyim içime.’’diyen prenses,bahçeye inmiş.Bahçede gezinirken,güllerin arasında türemiş ayrık otlarını temizleyen bahçıvana rastlamış.’’Kolay gelsin,’’demiş.
Bahçıvan,yaptığı işi bırakarak,dönmüş, ’’Teşekkür ederim prensesim.’’demiş.
‘’Burası ne kadar güzelleşmiş böyle! Seni kutlamak isterim,babandan daha güzel bakıyorsun güllere.’’
‘’Babam gibi olmam imkânsız.Elimden geleni yapmaya çalışıyorum.’’
‘’Neden yüzüme bakmıyorsun konuşurken?’’
‘’Özür dilerim prensesim.Babam,asla bir prensesin yüzüne bakmamalısın,derdi hep.’’
‘’Neden?’’
‘’Bilmiyorum.’’
Prenses bir kahkaha atmış.’’Çok saçma!’’demiş.
‘’Neyse...Hadi bir gül demeti yap bana da odama götüreyim.’’
‘’Baş üstüne!’’
En renkli,en kokulu güllerden bir demet yapmış bahçıvan ve vermiş prensese,yüzüne bakmadan onun.
Masasının üzerindeki vazoya özenle yerleştirmiş prenses gülleri.Onları derin derin koklamış sonra ve yatağına uzanmış.Gözlerinin önüne bahçıvan gelmiş.’’Bu kadar yakışıklı biri,bir prens olmalıydı.’’diye düşünmüş.’’Keşke bir prens olsaydı.’’demiş sonra kendi kendine.
Ertesi gün yine gitmiş prenses bahçeye,daha ertesi gün yine gitmiş.Artık her gün gidiyormuş ve her dönüşünde de bir demet gülle dönüyormuş odasına.
Bir gün,yine prensese bir demet gül toplayan delikanlı,bir an babasının öğüdünü unuttuğu için mi,yoksa günlerdir kendisini dürtükleyen sesi dinlediği için mi bilinmez,bakıvermiş prensesin gözlerine gülleri verirken.Ve bakar bakmaz, dünyanın en güzel yüzündeki,dünyanın en güzel gözlerine düşüvermiş sanki.Kalbi daha bir hızla atmaya,kanı daha bir sıcaklıkla akmaya başlamış.
Bahçıvanın gözlerine baktığını fark eden prenses gülmüş,’’Hayırdır,’’demiş,’’babanın öğüdüne ne oldu?’’
Birden irkilmiş bahçıvan,utanmış ve başını önüne eğmiş.
‘’Özür dilerim.’’demiş.
‘’Kimden özür diliyorsun,benden mi babandan mı?’’
Susmuş bahçıvan,cevap verememiş.O an,cevap veremediği bir çok soru daha varmış üstelik: İçine birdenbire giren,iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar veremediği duygunun adı neymiş?Neden her yanı yanıyor gibiymiş?Neden titriyormuş?Neden oracığa yığılıp kalacakmış gibi güçsüzleştiğini hissediyormuş?
Gülleri alıp gitmiş prenses.Bahçıvan orada, öylece,başı önüne eğik,alevi görünmeden yanan bir mum gibi,beynindeki sorularla kalakalmış bir süre. Sonra,sanki sırtında tonlarca ağırlık taşıyormuşçası-
na dönmüş güllerinin arasına.Dönmüş ya,aklı hep prensesin gözlerinde,prensesin gözleriyse baktığı her yerdeymiş.İlk kez bir gül dikeni batmış parmağına.Batmış ya,nedense, kalbine batan ne ise, onun kadar acıtmamış diken.
‘’Ne oluyor bana?’’demiş kendi kendine, kanayan parmağına bakarak.
‘’Âşık oldun.’’
Sesin geldiği tarafa dönmüş bahçıvan.Bakmış,az önce dikeniyle parmağını kanatan kırmızı gülmüş konuşan.Şaşırmış.
‘’Aşk nedir?’’diye sormuş.
‘’Aşk,’’demiş gül,’’bir gülün konuşması kadar şaşırtıcı,sarsıcı bir şeydir.’’
‘’Ve imkânsız bir şeydir.Öyle mi?’’
‘’Neden öyle düşünüyorsun ki?’’
‘’Çünkü güller konuşamaz da ondan.’’
Gül,gülmüş.’’Evet,’’demiş,’’konuşamazlar.Ama bir düşün bakalım,konuşan ben miyim,yoksa kalbin mi?’’
Kızmış bahçıvan,’’Ben ne kör,ne de sağırım. Aklımı da kaybetmedim daha.Sen konuşuyorsun işte,görüyor ve duyuyorum.’’demiş, sesini yükselterek.
Gül,bir kez daha gülmüş.
‘’Aşk,budur işte.’’demiş.
Bahçıvan,siz deyin gülle,gül desin kalbiyle konuşadursun ,prenses de odasında bahçıvanı düşünüyormuş.Her yanı demet demet güllerle doluymuş odanın.Öyle ki,adım atacak yer kalmamış neredeyse odada.Kuruyan,yaprakları dökülen gülleri bile atmıyormuş prenses.Bir prenses olmak hoşmuş,ama aynı zamanda da resmi bir sıkıcılığı varmış.Bu sıkıcılıktan kurtulmak için ara sıra uydurduğu oyunlardan birinin,ama biraz daha farklısının içindeymiş şimdi ve mutluymuş bu oyunun içinde olmaktan.
‘’Bana körkütük âşık.’’demiş kendi kendine ve gülümsemiş.’’Ben...’’Sonra birden sızlayıvermiş kalbi ve sanki unuttuğu bir şeyi anımsamanın verdiği telaşla doğrulmuş yatağından.Dudaklarının kenarındaki gülümseme kaybolmuş.
‘’Ama ben bir prensesim.Bir oyunda bile olsa,bir bahçıvanla yan yana anılmamalı adım.’’
Bir oyun...Nasıl bir oyunmuş ki bu,bir prenses olduğunu,prenseslerin çok ayrı bir dünyaları ve bu dünyanın da çok katı kuralları olduğunu unuttursun?
Nasıl bir oyunmuş ki bu,bedenini saraya getirtip,aklını ve yüreğini gül bahçesinde,bir bahçıvanın yanında bıraktırsın?
Derin bir iç geçirmiş prenses ve ömründe ilk kez,asla yerine getirilemeyecek bir isteği olduğunu fark ederek,ağlamış.Sonra toparlamış kendini, yanaklarındaki yaşları silmiş,küçük çanını çalarak hizmetçilerini çağırmış ve onlara,odadaki bütün gülleri toplayıp atmalarını emretmiş.Bir daha da gül bahçesine inmemiş.
Gül bahçesinde ise hiçbir şey eskisi gibi değilmiş artık.Güller ,günden güne eski canlılıklarını kaybetmeye,boyunlarını bükmeye ve solmaya başlamışlar birer birer.Çünkü bahçıvan ilgilenmiyormuş artık onlarla,konuşmuyormuş, sevgisiyle beslemiyormuş.Mutsuzmuş çünkü bahçıvan.Mutsuzluğu ,çirkin bir maske gibiymiş yüzünde ve bunu çıkarıp atamıyormuş bir türlü. Mutsuzluğu,salgın bir hastalık gibi yayılıyormuş bütün bahçeye ve bunu önleyemiyormuş bir türlü.
Bütün güller,tek tek ölüyormuş.
Güllerinin durumu çok çabuk ulaşmış krala. Hışımla bahçeye inmiş kral ve gördüğü manzaranın dehşeti içinde kükremiş,’’Bahçıvan!’’
Bahçıvan,zerre kadar korku duymadan,içinde sadece prensesin boşluğunu taşıyarak çıkmış kralın karşısına.
‘’Ne yaptın güllerime?’’
Hiçbir şey dememiş bahçıvan,başını önüne eğmiş ve diken batan parmağına bakmış.Kırmızı gülü anımsamış birden.’’Konuşan oydu, biliyorum.’’ diye düşünmüş. ’’Ve aşk, imkânsızlıktı.’’ Parmağın yeniden kanamaya başladığını görmüş.
‘’Bunu,canınla ödeyeceksin!Sen nasıl düşürdüysen güllerimin boynunu,ben de senin boynunu öyle düşüreceğim.’’
‘’ Aşk,her şeyden soyutlanmak,bir tek varlığa yoğunlaşmak ve o varlıktan başkasına kör kalmak,sağır olmaksa ve bu yüzden çevremdeki tüm güzellikleri öldürmüşsem,ölümü de hak etmiş olmalıyım.’’diye düşünmüş bahçıvan.
‘’Hayır.Aşkı imkânsız kılan gerçeklerdir aslında ölümü hak eden.’’Kırmızı gülmüş bu konuşan. Parmağına diken batıran kırmızı gül...
Kral,şaşkınlık ve korku içinde kalakalmış olduğu yerde. Bahçıvansa,artık hiçbir şeye şaşmayan,her şeye hazırlıklı bir ruh haliyle bakmış güle.
Sonra bahçedeki bütün güller yumuşak ama kararlı bir ses tonuyla haykırmışlar:’’Aşkı imkânsız kılan gerçekleri öldüremiyorsanız,bir bahçıvanın ölümü size bir şey kazandırmaz!’’
Bükülen boyunları,başkaldırının dehşetli gücüyle ayaktaymış artık bütün güllerin.Renkleri eskisinden daha bir kırmızı,daha bir sarı,daha bir pembe,daha bir turuncu,daha bir beyazmış.Aşkı en iyi güller bilir,derler ya,kim bilir belki ölümü de en çok güller anlıyormuş.Belki de o günden sonra bilmeye ve anlamaya başlamışlardır,kim bilir.
Bahçe,bir şenlik yeri gibi ışıl ışılmış artık.Daha önce görmediği bu olağanüstü görüntü karşısında, eli ayağı tutulmuş,bütün azametini yitirmiş şaşkın ve sıradan bir insan çaresizliği yaşıyormuş kral.
‘’Onu öldürmeyin kralım.Onun bütün dünyası, tek aşkı bizdik.Bize adamıştı kendini;şikayet etmeden,hiçbir karşılık beklemeden her şeyini bize veriyordu.Biz güzelleşiyorduk,o mutlu oluyordu. Sonra birden,aşkın sadece vermek olmadığını, biraz da istemek olduğunu keşfetti. Umudun ne olduğunu öğrendi.Bizim solmamız,bir insanın her gün ölmesinden daha önemli değildir kralım.Evet,o zaten öldü.Çünkü,isteğinin asla karşılık göremeyeceğini ve umudunun hiçbir zaman beslenemeyeceğini fark etti.Biz ona bir ders vermek istedik.Umut harika bir şeydir.Ama aslolan, gerçeklerle yaşayabilme gücünü gösterebilmektir. Şimdi biliyoruz ki,bahçıvan dersini aldı .Biz nasıl dirildiysek,o da içindeki ölüyü diriltecek.Ve eskisinden daha güçlü olacak.’’Kırmızı gülmüş bu konuşan;bahçıvanın parmağını dikeniyle kanatan gül.
Kral,bir şeyler söylemeye çalışmış önce, söyleyememiş.Kırmızı güle,sonra diğer güllere,sonra bahçıvana bakmış.Olan bitenden hiçbir şey anlamıyormuş hâlâ ama,gülleri dirilten,üstelik onları bir insan misali dillendiren şeyin,kendi gücünden daha üstün bir güç olduğunun farkındaymış.
‘’Peki,’’demiş,ürkek,titrek bir sesle. ’’Bağışlıyorum seni bahçıvan.Ama bir daha böyle bir şey olursa,buraya kendim gelmem,sadece celladımı gönderirim.’’Sonra gitmiş kral.Ömrünün sonuna kadar anımsayacağı,her anımsayışta ürperip, yoksa bir düş müydü,diye kendi kendini sorgulayacağı bir anıya sahip olmanın ağırlığıyla gitmiş.
Bir süre öylece durmuş, güllere bakmış bahçıvan. Sonra,kırmızı gülün yanına diz çöküp oturmuş. ‘’Tuhaf,’’demiş sonra,’’ölüm böylesine yakınıma gelmişken bile,ben hep prensesi düşünüyordum.’’Yumuşacık bir rüzgâr esmiş, dünyanın en güzel kokularıyla bedenine dokunmuş.
‘’Söyler misin bana kırmızı gül,aşk ve ölüm nasıl birbirlerinden çok uzakta gibi görünüp,nasıl böyle yan yana olabiliyorlar?’’
Kırmızı gül cevap vermemiş.
‘’Neden cevap vermiyorsun?’’
Kırmızı gül cevap vermemiş.
Gülümsemiş bahçıvan.’’Haklısın,’’demiş sonra,’’güller konuşamazlar.’’
Masal burada bitmiş,bahçıvan kendi gerçeğinde kalmış.
Erdinç AYDIN