Arama

Basın Hukuku - Tek Mesaj #2

AeraCura - avatarı
AeraCura
Ziyaretçi
16 Mart 2008       Mesaj #2
AeraCura - avatarı
Ziyaretçi
İKİNCİ BÖLÜM: GAZETE VE DERGİ YAYINCILIĞI HANGİ DURUMLARDA HUKUKA AYKIRI OLUR ?



Medeni Kanun’un 24. maddesinde “hukuka aykırı olarak şahsiyet hakkına tecavüz”, Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde “haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden” şeklindeki ifadelerden çıkan anlama göre; Basın’dan gelen her saldırı değil, sadece hukuka aykırı olan saldırılar tazminatı gerektirir. Bu maddeler ve bunların mahkeme uygulamalarından Basın’da yer alan hangi yayınların hukuka aykırı olduğu konusunda kesinlik bulunmaktadır. Bu şartlar çeşitli biçimlerde guruplandırılabilmektedir. Bazen de hukuka uygunluk şartları olarak adlandırılmaktadır. Biz ise kolay anlaşılması ve hepsinin aynı başlık altında incelenmesi için aşağıdaki guruplandırmayı yaptık. Eğer bir yayın aşağıdaki şartları taşımıyorsa hukuka aykırı olur. Bu durumda yayıncı tazminat, kararın yayını ve hapis cezalarıyla karşılaşır.



A.Yayının İçeriği ile ilgili şartlar

1.Kamu yararı bulunmamalıdır.

Anayasanın 13. maddesi, kişinin maddi ve manevi varlığı ile diğer hak ve özgürlüklerin “kamu yararı” amacıyla sınırlanabileceğini kabul etmiştir. Anayasa’ya uygun olarak hazırlanan iletişim ile ilgili diğer hukuk kuralları ve bunlara uygun yargı kararları da aynı sınırlama sebebini kabullenmiştir.

Basın’ın toplum hayatında oynadığı ve oynayacağı rolün önemine kitabın başında değinmiştim. Basın bugün toplum savcısı rolünü oynamaktadır. Önümüzdeki on yılda ise sanal bir mahkeme haline gelecek ve yargılamayı yansıtacaktır. Bizde neredeyse evlerimizde kahvemizi içip, evdekilerle oynaşırken yayına olan kişinin suçlu ya da suçsuz olduğuna bir tuşa basarak karar vereceğiz.

Basın bir yandan kamuoyunu oluştururken, diğer yandan da çokseslilik, herkesin yayın ortamında görüş, düşünce ve eleştirilerini açıklamasıyla demokrasi kültürünü yerleştirmektedir. Bu kamu görevini yapabilmek için Basın’ın özgür ve halka dönük olması gerekir. Kitle iletişim araçlarının çok sesli olması her konunun özgürce ve tüm tarafların temsil edildiği ortamlarda tartışılmasını sağlayacaktır. Halka doğru bilgi verip çeşitli tartışmalarla onun tercihlerinin doğru yönlenmesini sağlayacaktır. Bu tartışmalarla kamuoyu oluşacak ve ve benzer fikirleri olanlar diğerleriyle iletişim kuracak ve topluluk oluşacaktır. Toplulukların bir düzen içinde örgütlenmesi ile baskı gurubu oluşturan halk devlet yönetiminde alınan kararlara katılacaktır.

İşte böyle bir işlev üstlenecek olan Basın aracılığıyla halka bilgi vermek, tartışmaları yansıtmak kamu yararını gerçekleştirmektedir. Doğal olarakta Basın’ın işlevi kamu yararına yönelmiş olacaktır. Kimi zaman bu kavramın içine Basın çalışan ve sahiplerinin yararı da dahil edilmektedir. Daha önce de açıkladığım gibi kamu yararı sadece halkın önemli çıkarlarını içermektedir. Bunun dışında hiçbir şey kavramın içine eklenemez.

Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinin 30.5.1974 tarih, 2113 Esas 2898 Karar sayılı ilamında; haber niteliği yönünden şöyle denilmektedir. "Gazeteler meslekleri gereği haber niteliği olan olayları halka duyurmak hak ve ödevi içindedirler". Yayının haber niteliği taşıyabilmesi için, kamu yararı sağlayacak nitelikte bulunması gerekir. Yayınlanmasında "kamu yararı” bulunmayan haberler, eleştiriler, bilgi ve yorumlar kişilik haklarını zedelerse, hukuka aykırı olur ve manevi tazminata yol açar. Tekrar edersek, haber ya da yorumun hukuka aykırı olması için en önemli şart, yayınında kamu yararı bulunmamalıdır.

Bazen kamu yararı kavramının yanısıra “toplumsal ilgi” adı ile bir kriter daha Yargı kararlarında kullanılmaktadır. Bu kriter kamu yararının az ve tartışmalı olması durumlarında yayıncılara bir açık kapı bırakmak için getirilmiş bir kavramdır. Gazeteciler haberden ziyade artık magazin ağırlıklı çalıştıklarından magazin haberlerinde kamu yararı sigortasından faydalanamamaktadırlar. Çünkü politikacı, sanatçı ve sporcu üçgeninde yapılan haber ya da yorum için, bunların bilinmesinde kamu yararı var, diyebilmek neredeyse imkansızdır. Zorlasak hadi biraz politikacılar için yapılan haberlerde ve onların özel hayatlarındaki hukuka aykırı eylemlerin duyurulmasında kamu yararı bulabiliriz. Toplumsal ilgi var diye kişilerin hak ve özgürlükleri yayın araçlarıyla çiğnenemez. Ama Yargıtay zaman zaman böyle düşünmemekte ve ünlü bir öğretim üyesinin kimse tarafından tanınmayan kızının kocasıyla kavgası hakkında aşağıdaki gibi kararlar verebilmektedir.

Davacı Anayasa Hukuku öğretim üyesi Orhan Aldıkaçtı’nın kızı Sibel ile davalı Kamil arasında mevcut geçimsizlik nedeniyle ayrı yaşadıkları sabittir. Kocasının zina yaptığı iddiasıyla davacının kızının başvurusu üzerine, İstanbul Sulh Ceza Mahkemesince verilen 18.10.1985 günlü arama kararı...Nadir ... adındaki şahsın evinde infaz edildiği ve zina suçu isnat edilen kişilerin ev sahibinin aile efradıyla birlikte yemek yediklerinin tespit edilmesine rağmen zina suçu sanıklarının karakola götürülmüştür. O geceyi karakolda geçiren ve ertesi gün... salıverilen zina suçu sanıklarından Kamil tarafından emniyet mensupları ile birlikte davacı “görevi suistimal ve bu suça azmettirmekten” C. Savcılığına şikayet edildiği, davacının kızı tarafından kocasının evinden zati eşyasının (kocasının yokluğunda ) taşındığı, ...ilgililer hakkında zina suçundan dava açıldığı dosyada mevcut belge ve diğer toplanan delillerle anlaşılmaktadır. İşte davaya konu olan yayında, ... yukarda özetlenen iddialar ve olay açıklamaları yapılmıştır. Görüldüğü üzere olay açıklamaları (haber ) gerçeğe uygun bulunmaktadır ve bu bakımından hukuka uygundur.

Davacı , Anayasa hukuku öğretim üyesi ve 1982 Anayasası’nın hazırlanmasına katkısı dolayısıyla toplumun ilgisini çeken kişiliğe sahiptir. Bu durumu ile topluma mal olan kişilerden olduğu için onunla ilgili olay açıklamalarında kamu yararı mevcuttur. Olaylar güncel oldukları bir zamanda yayınlanmıştır. Yazının başında “Aldıkaçtı, kaptı kaçtı” ibarelerinin konulmasının da başlı başına kişilik haklarına saldırı amacına yönelik olduğunu kabule müsait olamaz. Bu ifade tarzı eşya nakli olayının eleştirisi ve soyadının verdiği çağrışımla bağlantılı bir anlatım olarak düşünülebilecek niteliktedir.(Yar.4.H.D. 12.6.1989 E.774/ K.5341 )

Toplumsal ilgi diye bir hukuka uygunluk sebebi yoktur. Kamu yararı yoksa toplum ilgilense bile yayın hukuka aykırı olur. Belki, halk Hülya Avşar, Mahzun Kırmızıgül ya da yeni yetme bir pop starın iç çamaşırının rengi ile ilgilenebilir. Yayıncılardan da “yahu biz bunu yayınlarsak herkes bizi izler” diyenler çıkabilir. Ancak bu iç çamaşırının rengi kamuya yararlı değildir. Fakat yayıncı, yayının kamuya yararlı olduğunu ispatlarsa, Cem Yılmaz’ın dediği gibi o ayrı.

Genellikle, kamu yararı yönünden, kişinin kamuya açıldığı oranda ve açıldığı alan çerçevesinde, toplumsal ilgiyi çekeceği ve bu açıdan hakkındaki haberlere hoşgörü göstermesi gerekeceği kabul edilmekteyse de ben buna katılmıyorum. Devlet memurları ve siyaset adamlarının sadece hukuka aykırı davranışları sebebiyle eleştirilmeleri, buna özel yaşantılarının da dahil olması olasıdır. Kamu yararı bunu gerektirir. Artistler, sanatçılar için de aynı ölçü söz konusudur. Bu kişiler, hukuka aykırılıkla paralel olan kamu yararının gerektirdiği ölçülerde, özel yaşantıları ile ilgili haberlere katlanmak zorundadırlar.Ancak burada işi abartmamak gerekir. Kamunun ilgisi kamu yararı varsa kullanılabilecek kavramdır. Kamu yararı yoksa tek başına kamunun ilgisi var diye bir kişinin özel hayatını yayına konu edemeyiz. Özel hayatın açıklanabilmesi için kamu yararı , sadece bir görevin yapılışı ile ilgisinin olması, kişinin rızasının olması veya hukuka aykırı bir davranışın kamuoyuna duyurulması ile sınırlıdır. Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinin I6.12.1978 tarih, 94I9 E., 12048 K. sayılı kararında kantarın topuzu kaçmış ve şöyle denilmiştir. " Kamu yararı, genel çıkar gereği ayrıca kendilerine geniş ölçüde kamunun ilgi ve dikkatine sunmuş bulunan kişilere (örneğin ,büyük yazarlar, sanatçılar, artistler vs.) özellikle kamu görevleri ve kamuya mal olmuş ünlü yöneticileri, politikacıları da izleyip bunların özel yaşantılarını yasaların elverdiği ölçüde kamuya yansıtmakla görevlidir. Çünkü ... kamuyu aydınlatma görevi gereği bunu yapmak zorundadır.”

Yargıtay her ne kadar “yasaların elverdiği ölçüde özel hayatın açıklanabileceğini” belirtmekteyse de, yasalarda bu konuda ayrıntılı ve açık, ölçüler koyan bir düzenleme olmadığı için bu karara katılmak olanaksızdır. Bana göre kamu tarafından tanınsalarda, siyaset adamları, sanatçılar ve diğerlerinin rızası alınmadıkça ve görevleri ile açıkça ilgili bulunmadıkça ve de hukuka aykırı bir olay yoksa özel hayatlarına ilişkin olaylar basında yer almamalıdır. Yoksa bu gidişle paranoya toplumu olacağız. İşte konuyla ilgili sıcağı sıcağına bir reality.

Davacı toplumda ününü duyurmuş; ... belli doğrultudaki filmlerde rol almakla tanınmış, bu yüzden dava dosyasında bulunan belge ve afişlerle de durumu saptanmış bir genç hanımdır. Bir yerde sekreterlik yaptığı ve ayrıca film çevirerek toplumda tanındığı anlaşılmaktadır. Konularından ve reklamlarından açıkça anlaşıldığı gibi, çevirdiği filmlerin niteliği toplumun, ancak belli bir bölümüne ve belli anlayışta bir seviyeye hitap etmektir. Tanınmış kimselerin bu sanat davranışları, onlar hakkında bir takım kanılar uyandırır ve hükümler verilmesine yol açar. Ancak açılan bu yol, o doğrultuda fakat sanat yaşamı dışındaki yaşamlarında; bazı çevrelerce çok ağır nitelikte olabilen yorumlara yol açabilirse de, bu ağır nitelikteki yorumların, gerçekleşmiş bir olayın ona yükletilmesini ve kamuoyunda kötü tanınmasını sağlayıcı yayınına hak vermez. Özellikle bu yayınla yapılan yüklemeler hakkında yayın yapılan kişinin davranışları konusunda kesin ve yeterli bir kanıta dayanmalıdır. Örneğin davalıya yükletilen eylemin bir gerçek olduğu ... yetkili makamlarca yapılan bir soruşturmanın verdiği inanca dayanma gibi kanıtlara dayatılmalıdır. Gerek sanat, gerekse kişisel yaşamında her türlü dedikoduya olanak verecek durumda olan kimselerin de; kendi anlayışları çerçevesinde korudukları veya korumaları farz olunabilecek değerler vardır. Bu değerlere, basında, kamuya delilsiz veya yakınlarından bir veya birkaçının sözleri yeterli sayılarak açıklanması da o kimsenin kişisel haklarının saldırıya uğratılmasını sağlar. O halde davacının kızlığının sevgilisi tarafından bozulduğu, fakat kendisinin sağladığı yarar karşılığında buna itirazdan ve haklarını kullanmaktan vazgeçtiğinin açıklanması, anılan nitelikte bir yaşamı olan ve aynı zamanda bir sanat yaşamı da bulunan kişinin yararlarını halele uğratır. Davacının hayata girişindeki yaşam tarzı da, tanındığı sanat biçimi de gözetilerek, bu yayımla halele uğrayan kişilik haklarına, bu hakların nitelik ve sınırı da gözetilerek uygun bir manevi tazminata hükmedilmemiş olması usul ve yasaya aykırıdır. ( Yar. 4.H.D. 11.4.1977 14251 E. 4171 K.)

Basın açıklamaları doğrudan yasama faaliyeti ile görevli kişiler hakkında da olabilir. Seçmenlerin siyasetçiler hakkında, bir değer yargısına varabilmeleri için, onların faaliyetleri ve yetenekleri hakkında bilgi sahibi olmaları gerekir. Gazete, dergi, kitap, radyo ve televizyon kamuoyunun oluşması için önemli bir araçtır. Bu amaçla yayın yoluyla politikacılar ve politik kuruluşlar hakkında yapılan açıklamalarda kamu yararı vardır. Bu açıklamalar bu kişi veya grupların siyasi amaçlı toplantı, gösteri ve yürüyüş gibi bütün faaliyetlerini kapsar. Bunlar haber şeklinde verilebileceği gibi yorum ve eleştiriler şeklinde de verilebilir.

Kişinin, kamunun haber alma çıkarından daha baskın bir çıkarı olmadıkça, onun özel yaşamının hiçbir bölümüne sızılmasına göz yummamak gerekir. Örneğin; sıradan bir kişinin ne zaman, nerede doğduğu,ana babasının kim olduğu ve ne iş yaptığı, yaşam öyküsü izni olmadan yayınlanamadığı halde, kamuya mal olmuş kişi hakkında izni veya göreviyle ilişkisi oranında özel hayatı saklı kalmak kaydıyla bu gibi konuların yayınlanabilmesi gerekir.

Basının yürütme alanındaki faaliyetleriyle ilgili açıklamaları ilgili idare ve kuruluşu veya bu alanda görevli ve yetkili olan kişileri hedef alabilir.Bu kuruluşlar arasında radyo, televizyon, basın gibi kitle iletişim organları, güvenlik organları, sağlık kuruluşları, bankalar, eğitim kurumları, dini ve askeri kuruluşlar, belediyeler ve bunların yan kuruluşları, sanayi kuruluşları ve şirketler gibi toplum yaşamında önemli rol oynayan kuruluş ve idareler yer alabilir. Bu amaçla bir şehrin imar planıyla ilgili yanlış uygulamayı eleştirmek ve bu konuda idareyi uyarmak, nöbetçi olduğu halde bir eczanenin geceleyin kapalı olduğunu, ülkede bir felaket halini almış olan trafik kazaları sorunu hakkında yetkilileri eleştirmek, bir kamu kuruluşundaki rüşvet ve memur kıyımı olaylarını araştırıp ortaya çıkarmak kamu yararına yönelik basın ve yayın açıklamalarının konusunu oluştururlar.6

Bu tür açıklamalar arasında, özellikle, memur ve memur adaylarına ilişkin, kamusal bir görev üstlenmiş veya böyle bir göreve aday olanların bu görevin gerektirdiği yetenek ve güvene sahip olup olmadığının bilinmesinde kamu yararı vardır.

Bu amaçla bu kişilerin mesleğe ilişkin bazı yeteneklerinin açıklanmasında ve eleştirilmesinde hukuka aykırılık yoktur. Aynı şekilde bu görevle ilgili bazı yolsuzluk ve hukuka aykırılıkların açıklanmasında; göreve layık olma ve görevin gerektirdiği güven açısından kamu yararı vardır. Örneğin, bir vergi veya mal değerlendirme komisyonunda çalışan bir üyenin mali yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğinin bilinmesinde kamu yararı vardır. Bu nedenle bu kişinin vergi kaçırdığının açıklanmasında hukuka aykırılık yoktur. Bazen idari kadroda görev üstlenmiş bir kişinin kanunlara aykırı olmamakla birlikte geleneklere ve ahlak kurallarına uygun olmayan bazı davranışlarının açıklanmasında da görevin gerektirdiği güven göreve layık olma bakımından kamu yararı olabilir. Örneğin, bir üniversite rektörünün üniversitede geleneksel Atatürk’ü anma törenine katılmayışı basın ve yayın organları tarafından eleştirilebilir. İstanbul Kadıköy’de 1 Mayıs olayları olmuş ve polisin müdahalesine rağmen göstericiler ortalığı yakıp yıkmıştı. hatırladınız mı? Bu arada İstanbul Valisi bir zengin işadamı ile bedava tatildeydi de amma eleştirilmişti. Aynı şey Amerika’da da oluyor. Orada da itfaiyeciler grevde iken vali, “göreve gidiyorum” deyip, sevgilisi ile tatile kaçmış. Bunlar kamu yararına yönelik haklı haberlerdir.7

Tarihsel olayların belirlenmesi için yapılan araştırma ve incelemeler de, tarihe mal olmuş ve geçmişte yaşamış olan tanınmış kişilerin gizlilik alanında yayın yapmayı haklı gösterebilir. Çünkü, tarihsel olayların saptanmasında kamunun çıkarı vardır. Fakat bu gibi yayınlar yapılırken gizli alanına sızılan kişinin daha üstün bir çıkarının bulunmaması ve tarihsel bilgi toplamanın sınırlarının aşılmaması gerekir.

Yukarıda açıkladığımız bu özel durumlar dışında, genel olarak, toplum hayatında ün kazanmış, ön plana çıkmış kişilerin özel hayatlarının toplum tarafından bilinmesi bir zorunluluk değildir. Hatta bilinmemesinde o kişi açısından fayda vardır. Ancak, ilgili kişi buna rıza gösteriyorsa yahut bir suçun önlenmesi gibi üstün nitelikli yarar varsa yayın yapılabilir. Burada yargıçların ve basın görevlilerinin şu değerlendirmeyi yapması lazımdır. Öğrenme ile toplumun elde ettiği fayda, bilinme ile o kişinin uğradığı zarardan üstünse olay kamuya açıklanır.

Yazar ne derse desin, sonuçta, hangi durumun hukuka aykırı olduğunu, takdir yetkisine dayanarak belirleme görevi yargıca düşmektedir.Yargıç bu belirlemeyi yaparken, saldırıya uğrayanın ve saldırıda bulunanın durumlarını ve çıkarlarını karşılaştırarak çatışan çıkarlar arasında bir denge kurmalıdır.

Bunun için, yargıç herşeyden önce, saldırıya uğrayan kişinin, hukuken korunmaya değer bir çıkarının bulunup bulunmadığına bakmalıdır. Eğer saldırıya uğranan, korunmaya değer bir çıkar değilse, saldırının hukuka aykırılığından söz edilemez. O halde, daha somutlaştırarak belirtmek gerekirse, yargıç, saldırıya uğrayan değerin kişilik hakkının konusuna giren kişisel değerlerden olup olmadığına bakmalıdır. İşte bunu araştırırken yargıç, yasaya ve gelenek hukukuna bakacak, gerekirse kendisi hukuk yaratacak ve sonuca ulaşacaktır.

Yargıç, kamu yararı açısından, tanınan bir kişi hakkındaki yayının hukuka aykırılığını saptarken yukarıda açıkladığımız üç noktaya dayanabilir.

* Yayına konu olan kişinin eylemi bir suç veya hukuk kurallarına aykırı davranıştır.

* Yayına konu olan kişi hakkındaki bilgi onun görevini yapmasını engellemektedir.

* Açıklama hakkında yayına konu olan kişinin izni vardır.

Yayında bu koşullar varsa kamu yararı da olduğundan yayın hukuka aykırı değildir.


2.Gerçek olmamalıdır.

Gerçeklik ilkesi, yalnızca haber verme yönünden değil, eleştirmek, değerlendirmek, yorumlamak yönünden de uygulama alanı bulur. Yayının gerçek olmaması hukuka aykırılığın şartıdır. 8

Basının gerçeğe uygun olarak haber vermesi ve bunun gerekleri, Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinin 19.2.1971 tarih, 10412 E. 1515 K. sayılı kararında şöylece belirtilmiştir.

“Basın özgürlüğünün amacı, kamuyu ilgilendiren işlerde gerçeğe uygun olarak haber vermeyi sağlamaktır. Basın yolu ile bir kimseye karşı ithamlar ileri sürülürken dayandıkları olayların doğru olması gerekir. Öyle ki, gazetecinin yayınladığı olayların doğruluğunu araştırma ödevi vardır. Basının (ve diğer kitle iletişim araçlarının) sosyal önemi ve haberlerin kamuoyunda yaratacağı özel ölçüde derin tepkiler gözönünde bulundurulmalıdır. Şeref ve onur gibi değerlere ilişkin, toplumda gülünç duruma düşüren, hakkında nefret yada hor görme duygularının beslenmesine ve bu yolda dürüst yurttaşlar gözünde küçülmesine yol açacak nitelikte haberlerin, ciddilik ve iyi inançla incelenip soruşturulmadan ve gerçeğe ne derecede uygun olduğu üzerinde durulmadan kamuoyuna sunulması hukuka aykırıdır. Yayınlanacak haberle üçüncü kişilere özel olarak ağır bir zarar verilecekse doğruluğun denetleme görevi daha sert ölçülere bağlanmıştır.”

Bazı yazarlar ve kimi zaman da Yargıtay; rekabet, haberin hızla yayınlanması ve haber kaynaklarının denetiminin güçlüğü nedeniyle, yanıltıcı yada yanlış haberlerde gazetecinin ancak kötü niyetinin olması halinde cezalandırılması gerektiğini ileri sürmektedir.

“... Şöyle ki; bir suçtan nezarete alınan davalılardan Mazhar .. ı, karakolda kötü muameleye maruz kaldığı, dövüldüğü ve davacı tarafından tecavüze yeltenildiği iddiasını içeren bir pusulayı ablası diğer davalı Fatma ...’ya vermiştir. Fatma .. da bu notu 25.12.1986 tarihli dilekçesiyle C.Savcılığına intikal ettirmiş ve böylece adli tahkikata başlanmıştır. Bu durumu öğrenen davalı gazete de, hiç bir değerlendirme ve yorum getirmeden, iddia ve bu iddianın Savcılığa intikal ettirilmiş olması olgusunu “Karakolda Tecavüz Girişimi” başlığı ve “...tecavüz edilmek istendiği öne sürüldü” altbaşlığı altında haber konusu yapmıştır. Şu durumda verilen haber, dosya kapsamı ve özellikle hazırlık tahkikatı evrakıyle ... gerçeğe uygundur. Kaldı ki davalı gazete, iddianın bir iftira niteliği taşıdığını saptar saptamaz müteakip nüshasında -davacıdan bir talep gelmediği halde- “utanmaza bak, hem hırsızlık yaptı, hem de polise iftira atmaya kalktı” başlığı altında gerçeği kamuya duyurmak suretiyle objektif habercilik ilkesinin gereğini yerine getirmiştir. (Yar.4:H.D. 5.11.1990 E.10328 /K.8157 )”

Olur mu kardeşim, o zaman kişilik haklarına karşı iletişim özgürlüğüne aşırı bir üstünlük sağlarsınız.

Yine, Hukuk Genel Kurulunun, bir genel ilke niteliğinde bulunan 25.11.1964 tarih ve 4/1021 E., 677 K. sayılı içtihadında belirtildiği gibi "... gazetecinin sosyal bir görevi yerine getirdiği, yaptığı işin niteliği bakımından bir türlü kamu hizmeti olduğu düşünülürse; gazetecinin bir haberi yayınlamazdan önce kendisinden beklenen özeni gösterip, haberin ne ölçüde doğru olduğunu araştırıp, soruşturmasının ve ancak bundan sonra o haberi yayınlamasının ve haberin yayınlanmasında ilgililere zarar getirebilecek yanlışlardan titizlikle kaçınmasının, mesleğinin sosyal önemi ve gazete haberlerinin kamuoyunda yaratacağı özel ölçüde derin tepkiler dolayısıyla, gazeteciye düşen ödevlerden olduğu sonucuna varılır. Nitekim, herkesin haklarını kullanırken veya borçlarını yerine getirirken, iyi niyet kuralları uyarınca davranma zorunluluğu olduğu MK.’un 2. maddesi hükmü ile öngörülmüştür" 9

Gazetecilik denilen şeyin armut piş ağzıma düş olmadığı açık. Yani araştıracaksın. Uğraşacaksın. Biri hakkında haber yaparken söylentilere değil, “ileride ne olurum, ne olmam” endişesi ile, kanıtlanabilir bilgi ve belgelere dayanacaksın. Atlamayacaksın. Uydurmayacaksın. Netekim (Evren’in kulakları çınlasın), Yargıtay da aşağıdaki kararda görüldüğü gibi böyle düşünmektedir.

Davaya konu olan yazının başlığı “Fuhuş Oteli Siftah Yapamadı” biçimindedir. Yazının içeriğinde “Ulus’ta yeni açılan Çilem Otel siftah edemeden kapısına kilit vuruldu, otel sahibi Ali ... , Hülya ... adlı kadını 450.000 lira karşılığında müşteri kılığındaki polislere satmaya kalkınca yakalandı. İlk müşterilerinin polis olduğundan habersiz sıkı pazarlık yapan otel sahibi, onları genç kadının odasına kadar götürdü” biçimindeki dizelere yer verilmiştir. Oysa haberin verildiği anda gerçek olan, davacı hakkında .. Umumi HıfzısıhhaYasası’nın 28. maddesine dayanılarak ... TCK’nun 526. maddesi gereğince ve otelinde fuhuş yapanlara yer gösterdiği gerekçesiyle 3.5.1993 tarihli iddianame ile dava açılmış olmasıdır.

Bir haberin hukuka uygun sayılabilmesi için haber niteliğinin varlığı ve haber içeriğinin gerçeğe uygunluğu yeterli değildir. Gerçek bir olaya ana noktalarda gerçek dışı unsurların eklenmesi halinde, artık hukuka uygunluktan söz edilemez. Yayında davacı, otelinde kadın pazarlayarak fuhuş yaptıran kişi olarak vurgulanmıştır. Yazı içeriğindeki kadın pazarlama olayı ispatlanamamıştır. Davacı kadın satıcısı olarak gösterilerek haber verme hakkının sınırları objektif olarak aşılmıştır. Davalının bu konuda gereken özeni göstermemiş olması nedeniyle kusurlu eyleminin sözkonusu olduğu gözetilerek uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken , habere konu olayın , gerçek olduğu gerekçesiyle davanın reddedilmiş olması yasaya aykırıdır.(Y.H.G.K. 8.11.1995 E.687/K.930)

Borçlar Kanunu’ndaki çalışan ve iş görenlerin özen yükümlülüğü kuralları gereğince, bir gazetecinin, radyo ve TV muhabirinin özen borcu; bu meslekten iyi nitelikte bir kimsenin göstereceği özenin derecesi ile ölçülür. Asıl mesleği gazetecilik olanlardan beklenecek özenin derecesi şüphesiz, fırsat buldukça yayın alanında hizmet veren manken ya da artiz arkadaşlarımızdan beklenecek özen borcundan daha yüksek olacaktır. Basın çalışanları tarafından, bu alanındaki haberlerin süratli toplanması gereği ileri sürülerek, gösterilecek özenin derecesine itirazda bulunulmaktadır. Ama, bu itiraz bildirilecek veya yayınlanacak bir olayın önceden araştırılması ilkesini ortadan kaldırmaz. Bu gibi durumlarda en doğru davranış, bizzat olayı yaşayan ve yaratandan bilgi edinmektir. Bu yolla, olayın kahramanına, saldırı ile birlikte yayınlanmak üzere, en azından açıklama yapma olanağı verilmektedir. Bu imkan verildiği bir haberin hukuka uygunluğu ile ilgili bir kararı örnek verelim.

“Davaya konu yapılan yayında , davacının yanında sekreter olarak çalıştığı patronla bir yıl cinsi ilişkide bulunduğu haber olarak verilirken, bu konuda davacının olayla ilgili sözlerine de yer verilmiştir.

Hazırlık koğuşturmasından , davacının sekreter olarak çalıştığı patronuyla zaman zaman bir araya gelerek gizli aşk hayatı yaşadıkları anlaşılmaktadır. Davacı polise verdiği ifadede “patronunu sevdiğini ve bu nedenle ondan kopamadığını” açıkça belirtmiştir.

Görülüyor ki, davalıya ait gazetede davacıyla ilgili haber gerçeklere dayanmaktadır. Gazetenin gerçek olaya dayanarak olayın meydana geliş şeklini ve sonucunu bir hikaye üslubu içinde okuyucusuna aktarmasında hukuka aykırılık yoktur. Aslında davacının ve patronunun hazırlık koğuşturması sırasında polise anlattıkları ile yayın arasında azımsanmayacak bir birliğin varlığı da gözardı edilemez.

O halde, mahkemenin özellikle yayının gerçek olaylara dayandığı gerçeğinde hataya düşerek davalıyı sorumlu tutması hatalı olmuştur; karar bu nedenle bozulmalıdır. (Yar.4.H.D. 10.10.1989 E.3465/K.7588)

Önemle belirtelim ki, bir ithamı yayınlarken, gerçek dışı olabileceği ihtimalini de anımsatacak bir ifade tarzının seçilmiş olması, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmaz. Bir kişinin bir olaya karıştığı yolunda tahminler yürütmek, bu yöndeki şüpheleri dile getirmek ve söylentileri belirtmek, basit ve sade ithamlardaki kadar, şeref ve haysiyet kırıcıdır. İfade tarzının Yargı’dan kurtulma gayesiyle soru biçiminde oluşu, genellikle değişik bir üslubun seçilmesinden ileri gelir. 10

Bazen yayıncılar haberle ilgili bilgileri bir güvenlik birimi veya resmi bir kuruluştan alarak izleyicilere ulaştırmakta. Bu bilgilerin doğru çıkmaması halinde haber yine gerçeğe ve hukuka aykırı olmakta. Burada gazetecinin haberi resmi makamdan alması bence tazminat miktarını düşürür. Ama yargıtay daha ileri giderek bu durumda haberi gerçek dışı bile olsa hukuka uygun bulmakta ve yayıncıyı kurtarmaktadır. Yargıtay, sağlık müdürlüğü veya polisten alınan haberin yanlış olması halinde gazeteciyi sorumlu bulmamaktadır. 11

Haber ya da eleştiri objektif oldukça, doğru vakıalara dayandıkça, doğru bir amaca yönelik bulundukça özellikle haber ile üslup arasında ölçüye dikkat edilmişse şeref ve haysiyeti rencide etse bile, sorumluluk söz konusu edilemez. Zira, haberde belirtilen olayın yapılması o kişinin onurunu zaten lekelemektedir. Yani onur, haberin yayını ile değil, olayın ilgili tarafından gerçekleştirilmesi ile ortadan kalkmıştır. Anılan bu durumlarda ise hukuka aykırılıktan bahsetmeye olanak yoktur.İşte bir örnek.

Dava konusu yayında, kapakta “İktidarla Gelen Servet, Elbette Seçim İstemezler” denildikten sonra yazıda ANAP Milletvekillerinin, bu arada davacının da iktidarla gelen nimetlerden yoksun kalmamak için erken seçim istemediği bildirilip, “Abdurrahman ... , Çayırbaşı Memba Suyunun 13 olan sertlik derecesini 8 olarak gösteriyor. Milletvekilline sertlik sökmez. Abdurrahman... Antalya’da apartman aldı” şeklinde sözler yazılmıştır. Yazının tümü birlikte değerlendirildiğinde, davacının iktidar milletvekili olduktan sonra statüsünden faydalanarak suyun sertlik derecesinin tespitine etki ettiği, böylece nufuz ticareti yaparak zengin olup, apartman sahibi olduğu izlenimi verilmektedir. İleri sürülen bu hususların gerçekliğini davalılar ispat etmiş değildir. Böylece yazıyla hukuka uygunluk sınırının aşıldığı ve davacının kişilik haklarına saldırı olduğu anlaşılmaktadır.(Yar.4.H.D. 11.3.1993 E.13029/K.2325)

Kim olursa olsun, bir kimse hakkında gerçek dışı açıklamalar, o şahsın haklarına hukuka aykırı saldırıdır.Gerçek dışılık; verilen haberin hiç vuku bulmamış bir olaya ilişkin olmasından, olayın gerçekte başka türlü cereyan etmiş olmasından veya bir olaydaki bazı unsurların gizlenmesinden yahut olaya aşağıdaki gibi bazı unsurlar ilave edilerek nakledilmesinden de ileri gelebilir.12

Toplanan delillerden, davacının, 1980-1984 yıllara arasında laikliğe aykırı olarak devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukukun temel düzenini dini esas ve inançlara dayandırmak amacıyla yurt dışında cemiyet tesis etmek ve cemiyetin faaliyetlerini tanzim ve sevk ile bu yolda propaganda suçlarından hakkında 2.Ağır Ceza Mahkemesinde 14.11.1986 günlü iddianame ile açılan kamu davası nedeniyle aranmakta iken, yurda döndüğü ve 11.2.1987 günü Emniyetçe yakalanarak Ceza Mahkemesine sevkedildiği ve Ağır Ceza Mahkemesince savunmasının alındığı, 13.2.1987 gününde serbest bırakıldığı anlaşılmaktadır. Davacının Berlin İslam Federasyonu Genel Başkanı olduğu dava dilekçesinde de yazılıdır. Ancak yurt dışındaki dini faaliyetlerinden dolayı açılan dava sonucu beraat ettiği ve ayrıca Ankara Devlet Güvenlik Savcılığınca’da takipsizlik kararı verildiği görülmektedir.

Davaya konu gazete haberinde ise, “Korkunç İttifak” başlığı altında şu bilgilere yer verilmiştir. “Aşırı dinci ve aşırı solcu örgütlerin, Humeyni öncesi İran’da Türkiye’de de rejimi devirmek amacıyla eylem hazırlığı yaptıkları saptandı. Federal Almanya’da ortak eylem yapan İslam Birliği Federasyonu Başkanı N... (ki davacıdır) ile TKP yetkilisi Av.T.., bu amaçla gizlice geldikleri Türkiye’de yakalandılar. Aşırı dinci N... ile Türkiye Komünist Partisi üyesi Av.T... tamamen zıt ideolojilere sahip olmalarına rağmen örgütlerinin Türkiye’deki demokratik rejime karşı işbirliğini eyleme dönüştürmek için görevlendirildiler...” Görüldüğü üzere, davacıya bu yayınla ağır itham ve saldırıda bulunulmuştur. Davalı yan, davacının Türkiye dönüşü yakalanıp Ankara’ya nakledildiğini öğrenince haberin yayınlandığını ve davacı hakkında Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığınca tahkikat açıldığının bir vaka olduğunu, ülkemizde irticanın son yıllarda hortladığının bir gerçek olup kamunun aydınlatıldığını savunmuştur. Yukarda yazılan basında yer alan haberle , davacının Türkiye’ye dönmesi üzerine yakalanmış olması nedeni açık farklılık taşımaktadır. Davacı 13.2.1987 günü Ağır Ceza Mahkemesince savunması alınıp serbest bırakıldığı halde yayın 22.2.1987 tarihlidir. Davacının Türkiye’ye gelişi ve yakalanışı vesilesi ile ve bir varsayımdan hareketle, ... ağır şekilde itham edilmesi karşısında , gerçeklik yönünden özen gösterilmeyen yayınla hukuka aykırı davranıldığı gerçeği ortadadır.(Yar.4.H.D.6.12.1988 E.5355/K.10485)

Aynı konuda, yerli filmlere taş çıkartan ve Amerikalı memurlarla Türk memurlarının aşk ve delikanlılık uğruna elele verdiği söylenen bir olayı da örnek verebiliriz.

Söz konusu haberin başlığı “58 yaşında Amerikalı 17 yaşındaki kızı kaçırdı” biçimindedir. İçeriğinde ise şöyle yazılıdır. ”Diyarbakır Pirinçlik üssünde görevli 58 yaşındaki Amerikalı John ..., Balıkesir’in en güzel kızlarından biri olan 17 yaşındaki Çiğdem’i kaçırdı. John ... , 5 yıl önce Balıkesirde görev yaptığı sıralarda aile dostu olan Enver ...’ın kızı Çiğdem’i kaçırmak için Balıkesir’e geldi. Arkadaşları emekli astsubay Dursun ... ve emekli polis Mustafa ... ile birlikte cuma gecesi Enver ...’ın Şöförevler’deki evine giden John Fillon evde yalnız olan Çiğdem’i özel otomobiline alarak uzaklaştılar.”’

Davalının görünüşe göre olayın gerçek olduğunu savunmasına rağmen verilişte Amerikalı yönünden bile abartı vardır. Amerikalı kızı kaçırmamış , kız gönlü ile ona kaçmıştır. Davacının ise bu olayda hiç bir ilişiği yoktur. Haberin gerek yüzeysel ve gerek dikkatli okunuşunda davacının kaçırma olayında yardımı olduğu izlenimi uyandırmaktadır....Dava konusu olay, davacı yönünden gerçek olmadığına ve onun adının gereksiz olarak böyle bir olaya karıştırılmasında kişisel haklarının zedelendiği açıktır. Öyleyse tazminata karar verilmelidir. (Yar. 4.H.D. 30.5.1988 E.2438/K.5329)

Temelde doğru bir habere gerçek dışı eklemeler yapılması, haberin gerçeklere aykırı sayılmasını gerektirir. Ancak Yargıtay bu durumda farklı uygulamalara gitmekte kısmi gerçeklikte hukuka aykırılığı kabul etmekle beraber tazminat miktarını düşük olarak belirlemektedir. Böylece yayına konu olan kişiye “aslanım, atıp tutuyorsun, ama senin de ayranın ekşi” denmektedir.

Dava konusu olayda ... davalıya ait gazetede, kamu oyunu yakından ilgilendiren, kaçakçılık olayları içinde yer alan yeraltı dünyasının bazı önemli kişileri ele alınıp tanıtılırken davacı da bunlar arasında gösterilmiştir. Davacının bu gibi yasa dışı olaylar içinde yer aldığı kanıtlanmadığı gibi, haber, kaynağına uygun bir şekilde verilmemiş, aksine davacının kaçakçılık olaylarının içinde olduğu anlatılmıştır. Bu nedenlerle yazı tümüyle ele alındığında kişilik hakkına açık bir saldırı niteliğindedir ve manevi tazminatı gerektirir. Ne var ki, haber ve yazıya konu olan olayın ana kaynağı İtalyan resmi makamlarınca düzenlenen belgelere dayanmaktadır. Bu belgeler incelendiğinde uyuşturucu madde kaçakçılığı suçundan aranan A.E.‘ in, davacı Ş.S.’nin İtalya’da bulunan evinde yakalandığı , üzerinde gerek davacının ve gerekse karısı O’ ya ait telefon numaralarının bulunduğu; keza aynı suçlardan yakalanan E.K. ve H.G. adlı kişilerin üzerlerinde de davacının ev ve iş yerine ait olmak üzere dört telefon numarası ele geçirildiği anlaşılmaktadır. Bunlardan başka İtalyan Adalet Bakanlığının 28.5.1984 günlü yazılarından, davacı Ş.S‘in uyuşturucu madde kaçakçılığı yapan bir örgüte dahil olduğu şüphesi ile 1979-1980 yılları soruşturma konusu yapıldığı, ancak kendisi hakkında herhangi bir kazai işlem yapılmadığı bildirilmiştir.

O halde tüm bu maddi olgular değerlendirildiğinde davacı yararına hükmeden üç milyon lira manevi tazminat hakkaniyete uygun düşmemiştir. Daha uygun ve ılımlı bir manevi tazminata hükmedilmek üzere hüküm bozulmalıdır.( Yar.4.H.D. 8.5.1986 E.2008/K.3998 )

3.Güncel olmamalıdır.

Basın’da bir kişi ile ilgili bir davranış veya olay açıklamasının geçmişte olması ve yaşanan zaman diliminde öneminin kalmaması yani güncel olmaması yayını hukuka aykırı hale getirir.

Birileri hakkında yapılan yayın sadece kollektif bir dedikodu alışkanlığını tatmin maksadıyla olmamalıdır. Açıklamada kamu yararı bulunmalıdır. Özellikle kaza ve cinayet gibi günün önemli olayını (günceli) teşkil eden hallerde, bu olaylara karışan kişiler ister istemez kamunun önüne çıkar. Bu yüzden onun hakkında güncel olan bir konu hakkında ve oranda bilgi verilmesi mümkündür. Ancak bu ölçünün yanında, günlük olaylara adı karışan kişinin, özel yaşamı gene korunmalıdır. Ayrıca; dürüstlük kuralları, hayatta ve basında yerleşmiş adetler de somut olayın veya davranışın yayınlanmasında sınır teşkil etmelidir. 13

Olayın üzerinden uzun süre geçtikten sonra, haber ya da yorum yayınlanırsa, kamu yararından söz edilemez. Üstelik olayın unutulduktan, tazeliğini yitirdikten sonra yayınlanması, bir kötü niyetin araştırılmasını gerektirir. Kamu yararı ve güncellik bulunmayınca haber hukuka aykırı hale gelir. Böyle bir olay Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinin 19.1.1988 tarih, 8085 E., 334 K. sayılı kararında yer almaktadır.

Davaya konu olan yazıda, köşe yazarı, içinde bulunulan günlerin tasa verici olduğu düşüncesini "Olmuşuz Dumanaltı" başlığı altında işlemiş ve bu arada davacıyı amaçlayarak "N.B. diye bir milletvekilinin usulsüz para aldığını" vurgulamıştır. Para alınma iddiası, 1983 yılındaki bir olaya ilişkindir. Davacı partisinin kuruluş aşamasında iken bağış olarak aldığı I70.000 lirayı kayıtlara geçirmediği yolundaki bir yakınmayla karşılaşmıştır. 0 zaman hakkında soruşturma açılmış ve aklanmıştır. Dava konusu yazı ise, I987'de yayınlanmıştır... Somut olayda, davacının dört yıl önce karşılaştığı ve aklandığı bir iddianın yeni bir haber ve sanki olay gerçekmiş gibi verilmesinde hukuka aykırılık açıktır .

Bazen güncellik tartışmalı olabilmektedir. Geçmişte bazı olaylara karışmış kişiler yeni bir göreve talip olabilmektedir. Eski suçları açısından yeni görevlerini yapıp yapamayacağı tartışmaları yapılabilmektedir. Örneğin geçmişte hakkında kaçakçılık suçundan bir çok davalar açılıp, yargılanmış kişi gümrük müdürlüğüne getirilirse gazeteciler konuyu hemen gündeme getirebilmektedirler. Halbuki tüm yargılama süreci bitip ilgili aklanmış veya beraat etmişse haberin güncellik unsurunun olmadığı söylenebilir. Ayrıca bir kere suç işlemiş ve pişman olmuş, senelerce benzer bir olaya karışmamış bir kişiye de potansiyel suçlu olarak bakmak adalet ilkelerine aykırıdır. Fakat eski olaylara benzer yeni olaylar ortaya çıkmışsa ve bu arada eski iddialarda gündeme gelirse kısmen güncelliğin olduğu aşağıdaki kararda Yargıtay tarafından kabul edilmektedir.

Yeni Gündem Dergisinde, Mustafa Sönmez imzasıyla yayınlanmış bulunan bir yazı ve davacının fotoğrafı kapak yapılıp üzerine başlık olarak “11 yıl ağır hapsi istendi. Nasıl Kurtuldu?” ibaresi atılmak suretiyle davacının kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu ileri sürülmüştür. Mahkemece deliller toplandıktan sonra olayda gerçeklik şartı ve kamu yararı unsurlarının varlığı benimsenmekle beraber güncellik niteliğinin gerçekleşmemiş olduğundan söz edilip manevi tazminat olarak takdir edilen 2.000.000 liranın ödetilmesine hükmedilmiştir.

Gerçekten güncel olmayan bir olayın aktarılmasında kamu yararı bulunamaz .Çünkü unutulmuş, hatırlanmasında yarar görülmeyen geçmişteki bir takım davranışların gündeme getirilmesinde böyle bir yarar düşünülemez. Ancak davaya konu olan işte, güncel olan bir durum nedeniyle aynı nitelikteki eski olaylar sergilendiğine göre kamu yararı varlığının kabulü gerekir. ( Yar.4.H.D. 26.01.1989 ,E.6431/K.424 )


4.Sunuş dengeli olmamalıdır.

Bir haberin hukuka aykırı sayılmasını gerektiren bir başka durum ise, sunuşunun dengeli olmamasıdır. Gerçeğe uygun haberlerin değerlendirilip yayınlanmasında, Basın’nın “sansasyon”dan kaçınması gerekir. Aksi ise, doğru bir haber yayını hukuka aykırı olur. Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi, 21.4.1972 Gün, 2833 Esas, 3665 Karar sayılı ilamında, haberin yayınında uyulacak ölçüleri şöylece belirtmiştir: Yasaların basına verdiği haber verme hakkı, kapsamı yönünden, değeri miktarınca ölçümlenmek gerekir. Her haberin gazetecilik mesleği yönünden belli bir değeri vardır. Bu değer her gazete için, gazetecinin kişiliğine göre değişik olarak yorumlanabilir. Ancak bu yorum farkı gazetecinin ve müessesede çalışanlarla sahibinin, diğer gazetedeki aynı durumda olan kişilerin anlayış ve yorum farkından ileri gelebilen değişikliklerden öteye gidemez. Böylece haber verme ödevi, meslek anlayışının objektif, genel ölçü ve sınırlar içinde, fakat belirtilen kişilik ve anlayışa bağlı yorumlar nedeniyle birbirinden pek az ayrı bir uygulanma gösterir. Haber vermede ölçü; yasanın sağladığı hak ve hukukun sağladığı, sınırlar, eylemli ve maddi olanaklar, mesleki kurallar, görev ciddiliği gibi kriterlerle belirir. Bu ölçülerin dışında haberde, kullanılan sözler, resimler, sunuluş ve sayfaya konuluş biçimi, gireceği sahife, birbirinden pek az farklılık gösterebilir. Bu normal ölçüler dışında bir haberin, öneminden ve ciddilik duygularından uzak, meslek anlayışına göre konulacağı yer bakımından ve konulan sözlerin niteliği ve toplam tutarı ve dengeli bir biçimde sunuluşu açısından belli bir amaca yönelince, (kamu) görevinden söz edilemez.

Gazetecinin olayı yorumlaması ve heberin dengesinin altüst oluşu ile ilgili çarpıcı şu karara dikkatinizi çekelim.

Gazetedeki yazıda, “onbir yaşındaki M.T. annesini bulamamış ve aranırken samanlıktan bazı sesler geldiğini duymuştur. M.T., annesi ile müstakbel eniştesini otların arasında kendilerinden geçmiş vaziyette sevişirken görmüş ve olduğu yerde donup kalmıştır. Taşlaşmış bir şekilde donakalan oğlunu gören anne ise hemen toparlanmış ve sevgilisine, çabuk toparlan bu oğlanı yakala demiştir. Y.A., korkuyla bekleyen M.T.‘nin üzerine atılmış ve çocuğun yalvarmalarına aldırış etmemiş ve kıyasıya vurmaya başlamıştır. Canavar ruhlu annenin, oğlu kanlar içinde yatarken, kılı bile kıpırdamamış, sevgilisinin M.T.’in başını taşla ezmesini seyretmeye başlamıştır. İddiaya göre Y.A. çocuğu öldürdükten sonra hiç bir şey olmamış gibi A.T. ile bir daha sevişmiştir. Daha sonra cesedin üzerini samanlarla kapayarak evlerine giden katil sevgililerden Y.A., gece samanlığa gelerek cesedi almış ve köy ağılına atmıştır. Jandarmanın yaptığı soruşturmada, olay bütün açıklığı ile ortaya çıkmış, Y.A. ve A.T. cinayeti nasıl işlediklerini en ince ayrıntılarına kadar anlatmışlardır” sözleri olayların akışına, eşyanın tabiatına ve Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 1976/89 sayılı dosyası içeriğine tamamen aykırıdır. Zira, küçük M.T. samanlıkta değil ağılda öldürülmüştür. Davacılar köyde değil Polatlı’da oturmaktadır. Y.A., M.T.’yi avlanmak bahanesi ile köye götürmüş ,ağılda ırzına geçmiş , başını taşla ezerek öldürdükten sonra cesedini saklamıştır. A.T.’nın oğlu M.’nın öldürülmesi ile ilgili herhangi bir itirafı yoktur. Bütün bunlar gazetede yayınlanan haberin gerçekleri yansıtmadığının açık ve kesin delilleridir. ... Çünkü hiçbir ana, gazetede yazıldığı gibi bir olaya tanık olup da, oğlunun cesedi başında sevgilisi ile cinsi münasebette bulunamaz. Bu derecede canavarlaşamaz. Kaldı ki dosyada bu haberi doğrulayabilecek, Y.A.’nin olaydan çok sonra ileri sürdüğü isnat dışında bir delil de yoktur. Hal böyle olunca çok ağır nitelikteki yorumların gerçekleşmiş bir olay gibi yayımlanmasına basın hürriyeti de hak vermez. Bu yayımla yapılan yüklemelerin hakkında yayım yapılan kişinin davranışları konusunda kesin ve yeterli delillere dayanması zorunludur. Davalıların ise böyle bir davranış göstermedikleri açıktır.( Y.H.G.K. 19.01.1983 , E.4-223 / K.14 )”

Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinin 7.7.1975 tarih, 8254 Esas, 7889 Karar sayılı ilamında ise, haberin veriliş biçiminde hakkın kötüye kullanışı ve sınırın aşılması şöylece belirtilmiştir: “Davaya konu olan haber, davacının vakar ve haysiyetine bir saldırı teşkil eder niteliktedir. Özellikle haberin gazetenin ilk sahifesine ve baş yukarı köşesine iri puntolu harflerle basılmış olması ve gereği yokken, özel bir çaba ile sağlanmış fotoğrafın aynı yerde haberle birlikte yayınlanmış olması saldırıya ve uğranılan zarara ağırlık vermektedir”

Bu karara göre, “öneminin çok üzerinde abartılıp sunulan” ve kişilik haklarını zedeleyen haber, gazeteci haber verme hakkı dışında bir amaca yöneldiğinden, hukuka aykırıdır.

Herhangi bir haber, gerçeğe uygun olsa bile, haberin verilişinin gerektirmediği bir dilin kullanılması, konunun açıklanması için gerekli, yararlı ve ilgili olmayan küçük düşürücü ifadelerin kullanılması, kişinin onur ve saygınlığına saldırı oluşturacak niteleme ve değerlendirilmelerin yapılması durumunda, denge ölçüsü aşılmış olur.

Kişilik haklarıyla, basın özgürlüğünü dengeleyebilmek için haber, eleştiri yada yorum ile bu konunun açıklanış biçimi arasında düşünsel bir bağlılığının yani dengenin bulunması gerekir. Eş deyişle, haberde kullanılan anlatımın, habere konu olan olay ile düşünsel bir bağlantısının, bir ilgisinin bulunması zorunludur. Bir olayın kamuya duyuruluşunda, haberin içeriği ve gerekliliği ile, uygun düşmeyen sözcükler kullanılmış olursa hukuka aykırılık oluşur.

Hukuk Genel Kurulunun 9.10.1985 tarih, 4/96 E., 790 K. sayılı kararın da şöyle denilmektedir: “... haber, gerçeği yansıtsa bile, kullanacak dil ve ifadenin, yapılacak niteleme ve yorumun, haberin verilişinin gerektirdiği ve zorunlu kıldığı biçim ve ölçüde bulunması gerekir. Şayet haberin verilişinde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan beyan ve değerlendirmelere gidilecek, haberin içeriği ile uygun düşmeyen tahrik edici ya da toplumda husumet ve kuşku yaratıcı dil ve ifade kullanılacak olursa kişilik haklarıyla çatışan basın hürriyetine üstünlük tanınması imkansız hale gelir”

Bu özel dairenin konu için örnek oluşturan I2.5.I987 Tarih, 2257 E. 774 K. sayılı kararı ise şöyledir: “Olayın güncel bulunuşu, gerçek olduğu konusundaki yaygın kanaat ve duyulan toplumsal ilgi karşısında, haber olarak verilişinde kamu yararı bulunduğunda kuşku yoktur. Ne var ki; gazete olayı duyurmakla kalmamış; “utanmaz, kursağındaki haram para” gibi aşağılayıcı ve bağlayıcı sözcüklerle davacının onur ve saygınlığına, bu ve diğer değerlerden oluşan kişilik haklarıma saldırıda bulunulmuştur”

Hep olumsuz örneklerle genç yayıncıların motivasyonunu bozmayalım. Yargıtay bazen gazetecinin kişiliğine veya yayın organının tarzına bağlı yorum biçimini ve bunun haberde kullanılmasını uygun bulmaktadır.

Davacı , davalılardan A.Y. ile röpotaj yapmış ve bu röportajda Nokta Dergisinde yayınlanmıştır. Davacı, davalılardan A.Y. ile röportaj yapmakla, bu röportajının anılan derginin üslubu dahilinde yayınlanmış olmasını önceden kabul etmiş bulunmaktadır. Derginin kendine özgü üslubu ve yazının bütünlüğü göz önünde tutulduğunda haber verme hakkının sınırlarının aşıldığını , konu ile anlatım arasında düşünsel bağın bulunmadığını söylemek mümkün değildir. (Y.H.G.K. 7.6.1989 E.4-299/K.415)

Basın yoluyla düşünce açıklama özgürlüğünün kapsadığı bir hak da, olayların incelenmesi ve eleştirisidir.14

Bir haber ya da yorumdaki eleştiri, sanat eleştirisi olarak kaldıkça, yani eleştirilenin sanat uğraşısı ve yetenekleri hakkında eleştirisel bir yargı oldukça, hukuka aykırı değildir. Eğer, eleştirici, sanat eleştirisi alanından çıkarak, genel olarak kişiliğin ve insanın eleştirilmesi alanına geçmiş ise, eleştirme hukuka aykırıdır. Sanat eleştirisi değer yargılarına dayanmakla birlikte, eleştirilene karşı, kırgınlık, kin ve intikam duyguları yaratılmamalı, bu eleştiri, düşmanca bir tavır olmamalıdır. Sanat eleştirisi, sanatçının insan olarak şeref ve onurunu küçültücü olduğu ölçüde hukuka aykırı sayılır. Burada yayıncının niyeti önemlidir. Yayıncı “üzüm yemek” değil “bağcıyı dövmek” niyetindeyse artık ıvır zıvırla uğraşmayıp, “herşeyin bedeli ödenir” diye düşünmemiz gerekir.

Basın yoluyla başkalarının düşünceleri eleştirilirken bilim, ahlak ve hukuk kuralları unutulmamalıdır. Eleştiri yapılırken, kamunun yararı bir yana bırakılıp, kişisel yarar veya eleştirilenin zararı hedeflenmemelidir. Yargıtay; bir kurumun çalışanlarını eyleme geçirmek için dağıtılan el ilanında, kurum yöneticisi için, “ihanet zinciri kuran, şeytanın avukatının müvekkili, haklıyı ve namusluyu zurnal eden, dalkavukluğu, kulluğu, iki yüzlülüğü geçer akçe kılan” sözlerini, bir yazar hakkında “mütareke artığı”, bir televizyon yapımcısı için mizah dergisinde “sulu, sıska, iğrendirici, çürük, soğuk nesne, dişlek” ifadelerini eleştiri sınırlarını aşmak olarak kabul etmiştir ve mahkum etmiştir.15

Bir sanat eleştirisinin hukuka aykırı olup olmadığı, bir yandan eleştirmenin ve özellikle sanat eleştirmesinin görevi ve amacı, öte yandan sanatçının durumu gözönünde tutularak belli edilmelidir. Bu anlatılanlar, edebiyat, ekonomik, mesleksel ve siyasal eleştiriler için de geçerlidir.

İşte size türk filmleri gibi içinde aşk, avantür ve politikanın olduğu bir olay.

Davacının başında bulunduğu Kültür Bakanlığı’nın 14.10.1992 tarihli yazısından, KKTC Gazi Magosa’daki ... Camii’nin tiyatro binasına dönüştürülmesi konusunun, KKTC Kültür Bakanı E.S.’nin Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı ‘nın daveti üzerine 25.02.1992 tarihinde Türkiye’yi ziyareti esnasında misafir bakanın talebi üzerine davacı ... ile görüşüldüğü ve bu konuda mutabakat sağlandığı, ancak bu mutabakatın herhangi bir protokol veya anlaşmaya dercedilmediği anlaşılmıştır. Bu ziyaret sırasında iki devlet kültür bakanları arasında imzalanan mutabakat tutanağının tetkikinden, Türkiye Cumhuriyeti’nin anlaşmaya varılan hususlarda KKTC’ne gerek uzman temin etmek , gerekse mali kaynak sağlamak suretiyle destek verdiği anlaşılmaktadır. Aslında bağımsız bir devlet olan KKTC’i Kültür Bakanının Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanı ile bu konuda mutabakat sağlamasından amaç , Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden mali destek sağlamaktır.Diğer yandan , hangi dine mensup olursa olsunlar insanlar gerek kendi, gerekse başka dine mensup olan insanların ibadet ettikleri yerlere saygı gösterirler. Savaşlarda dahi ibadethanelere yapılan saldırılar bir insanlık suçu olarak kabul edilir. Bu anlayışın sonucudur ki kendi kilisesine başı açık ve ayakkabısı ile giren bir hristiyan, camiye girerken İslam kurallarına uyarak ayakkabılarını çıkarır, kadınsa başını örter. Nüfusumuzun yüzde doksan dokuzu İslam dinine mensuptur. İslam dininde cami Allahın evi kabul edilen kutsal bir yerdir. Diğer dinlere mensup insanların kendi ibadethanelerine gösterdiği saygı ve hassasiyeti Müslümanlar da ibadethaneleri olan camilere gösterirler. Bir zamanlar Osmanlı hakimiyetinde olan bir kısım Avrupa toprakları bugün dini hristiyan olan Avrupa devletlerinin idaresinde olmasına rağmen, müslümanların bu konuda duydukları hassasiyet nedeniyle gerek gösterecekleri tepkiden çekinilerek , gerekse ibadet edilen yerlerle ilgili oluşan bu ortak insanlık değerinden ötürü, başka bir amaca yönelik olarak kullanılmamış, sadece ibadete kapatılmakla yetinilmiştir. İbadete kapatılma ve tamir edilmeyerek yıkıma terkedilme olayı dahi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve halkının tepkilerine sebep olmuştur. Bir dönem tamamı Rum hakimiyetinde bulunan Kıbrıs adasında da durum böyledir. Rumlar, camiilerin amacı dışında kullanılması yolunda bir davranışta bulunamamışlardır. Hal böyle iken ,Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kültür Bakanı olan davacının habere konu olan camiinin tiyatro binasına dönüştürülmesi konusundaki sakıncaları diğer bakana anlatarak uyarması gerekirken, bu konuda görüş birliğine varması eleştirilecek bir davranıştır. Devlet yönetiminde meydana gelecek usulsüz ve devlet politikasına uygun düşmeyen işleri kamuoyuna duyurmak ve bu yolda tartışmaları başlatmak ve yapmak basının görevleri arasındadır. Davacı tamamen kendi iradesiyle yarattığı bu ortamın basın yoluyla eleştirilmesine katlanmak zorundadır. Dava konusu olan yazı gerçek olaylara dayandığından, böyle bir olayın basın yoluyla kamuoyu önünde tartışılmasında kamu yararı vardır. Konu ele alınıp açıklanırken kullanılan sözcüklerde, ele alınan konunun gereği olduğu için, amaç bakımından olduğu kadar araç bakımından da aşırılıktan söz edilemez. Diğer bir deyişle, yayında konunun duyarlılığına uygun düşen araçlar kullanılmıştır. Tüm bu nedenlerle basının haber verme ve kamuoyunu aydınlatma özgürlüğü sınırları içinde kalan yazının hukuka uygun olduğu kabul edilerek davanın reddi gerekir.

Bu kararı, benim görüşlerine çok saygı duyduğum aynı mahkemenin üyesi olan Bilal Kartal yanlış bulmuş ve görüşlerini şöyle açıklamıştır.

Davalı yan , başka ifadeler ve açıklama biçimi ile davacının kişilik haklarına saldırıda bulunulmadan, aynı amaca ulaşmak veya onun için daha az zarar verici bir yol seçmek suretiyle haberi verebilirdi. Çünkü , kişilik hakları basın yoluyla ihlal edilenin, kamu yararının zorunlu kıldığından daha fazlasına katlanması ondan istenemez. Bu nedenle ilgiliye en az zarar verecek açıklama şeklinin seçilmesi gerekir. Aksi halde amaçla araç arasındaki orantıdan söz edilemez. Yayının içeriği doğru olsa bile, haberin veriliş biçimi, o doğrunun dışına çıkarak, aşağılayıcı ve abartılı ise, yayının hukuka aykırılık sınırları içine girdiğinin kabulü gerekir.

Somut olayda , orta düzeydeki bir okuyucu nazarında, davacının savunmasız insanları öldüren Rumlardan da kötü davrandığı düşünülebilir. Çünkü, kullanılan sözcükler, haberin yer aldığı sayfa, açıklamanın genişliği, harflerin diziliş biçimi herkesi kolayca bu sonuca götürür. Olayda, davacının bu tür bir yayına muhatap olmasını gerçek ve haklı gösterecek ölçüde bir davranış içinde bulunduğu kabul edilemez. Davalının davranışı, dost bir ülkenin kültür alanındaki bir yardım istemine olumlu yanıt vermekten ibarettir. Tiyatroya dönüştürülmesi düşünülen camii, gerek nüfus itibariyle, gerek yerdeki konumu itibariyle öylece kalması uygun görülmemiş olabilir. Müslüman bir toplum için camiin önemi tartışılmaz. Ancak, bunun o an için, artık o amaç için kullanılmayacağı gerçeği karşısında, başka ve yine bir kültür hizmeti olan tiyatro olarak kullanılmasını, dine aykırı bir davranış olarak kabul etmemek gerekir. Camiin, toplumun hoş karşılamayacağı, bir kumarhane, bir diskotek gibi işyerine dönüştürülmesi düşünülmemiş ki, davacının bu kadar ağır eleştiriye muhatap olması hoşgörü ile karşılanabilsin.

Açıklanan nedenlerle , haberin verilmesinde sınır aşılmak suretiyle, kişilik haklarına saldırının varlığı kabul edilmelidir. (Yar.H.D. 23.12.1993 E.3762/K.15152)

Herkesin, sahip olduğu ekonomik görüş sebebiyle, içinde yaşanılan ekonominin işleyiş tarzının eleştirilebilmesi olanağı vardır. Bu gibi eleştiriler, yürürlükteki yasaların çizdiği sınırlar içinde; özgürce yapılabilir. Ne var ki, eleştiride verilen örnekler üzerinde duyarlılıkla durulmalı ve özellikle kişilerin ekonomik saygınlığına, gerçeğe aykırı açıklamalar ile saldırılmamalıdır. Gereken dikkat ve özen gösterilmelidir. Kural olarak belli bir ekonomik alanda, yalnızca belli bu kişiyi amaç tutarak, onun ekonomik uğraşıları eleştirilirken gerekli açıklamalar yapmak olanağı varsa da, bu açıklamaların gerçeğe aykırı olması durumunda, onun bu yüzden kırılan ticari şeref ve onurunun gerektirdiği sorumluluğun gözönünde tutulması zorunludur. 16 Mesela Kombasan adlı belirli siyasal görüşü savunan kişilerin sermayelerini toplayarak oluşturdukları bir holding vardır. Bu adamcağızlar güzel güzel sistemle bütünleşip, kar payı altında nema dağıtmaktaydılar. Siyasi gayelerle bu adamlar birden Basın’ın günah keçisi oldular. Basın bunların ipliğini öyle pazara çıkardı ki, Devlet seksen türlü soruşturma başlattı. Ekonomik faaliyetin eleştirisi diye başlayan bu hareket neredeyse holdingi bitiriyordu. Neyse iman gücüyle hala ayaktalar.

Basının, kişilik hakkına el atmada ölçülü, dengeli uygun bir amaç-araç ilişkisi içinde olmak, meşru bir amaca yönelik bulunmak koşuluyla, iyi işlemeyen “yönetsel ve ekonomik mekanizmayı” eleştirmeye, üstelik sert bir dille bu eleştiriyi yapmaya hakkı vardır. Bu durumda hukuka aykırılıktan söz edilemez.17

Bu duruma cuk oturan ve bir okulun alemci yönetimini sorgulayan bir örnek olay.

Davalıya ait gazetenin 6 Nisan 1987 günlü nüshasında “Korkunç İddia” başlıklı haberde şu iddialar görülmüştür.

1- Antalya Sağlık Meslek Lisesinde her öğretmenin bir öğrenci sevgilisi var, sık sık oluşan evlilikler bunun kanıtı. Öğretmen Hüseyin ... öğrencisi Meliha ile evlendi, öğretmen M.E. (davacı ) öğrencilerden S.D. ile ilişkide bulundu, öğretmen evli olduğu için ilişki daha sonra sona erdi. Öğretmen M.E. öğrencisi ... ile ilişkisi var, bir evde buluştular, saat hediye etti, okul müdürü’nün (davacı ) ... adlı öğrenciyle ilişkisi söyleniyor. Öğretmen B.Y. Nevşehir’de görevli iken adı bayaz kadın ticaretine karışmış.

2- Bekar erkek öğretmenlerin tatilde ve geceleri okula girmeleri yasak olduğu halde, kız öğrencilerin banyo günlerinde okuldan çıkmadıkları, gece nöbetlerine öğrencilerin en güzellerinin seçildiği, kızlaran gece yarısı ıslak saçlarla yatakhanelere döndüğü.

Davacılar, haber niteliğinde yazıya konu olan okulun öğretmen ve yöneticileridir. Gerek yargılama ve gerekse idari tahkikat sırasında dinlenen tanıklar genel olarak :

1- Bir kısım öğretmenlerin öğrencileriyle ... ilişki içinde bulunduklarını;

2- Davacı olan öğretmenlerin gerek tatil ve gerekse akşamları okula gelmelerinin söylentilere ve şikayetlere neden olduklarını beyan etmişlerdir.Diğer taraftan bazı tanıklar :

1- Öğretmen olan davacı M’ın G.O. adlı öğrenci ile evleneceği yolunda söylentiler çıktığını, bu davacının öğrencileri rahatsız edici davranışlarda bulunduğunu ve öğrencilerin bacaklarına baktığını;

2- Hanım ... adlı öğrencinin sık sık laubali şekilde müdür ile birlikte görüldüğü ;

3- İdare katında nöbet için, öğretmen E.’ nın güzel öğrenciler arasından seçim yaptığını ;

4- Öğretmen Ali ... ,Mustafa ... ,M.Emin‘in bahçede kanepelerde öğretmene yakışmayacak şekilde oturarak öğrencilerle laubali olduklarını ;

5- Selda adlı öğrencinin davacı olan öğretmen M.Emin’e yakınlık duyduğunu ;

6- Hüseyin ... , Bekir ... adlı öğretmenlerin okuldan mezun olmuş öğrencilerle evlendiğini beyan etmişlerdir.

Davacılardan Bekir ... ise , müfettişe verdiği ifadede, Niğde Sağlık Lisesinde görevli iken bazı öğrencileri dışardaki kişilerle görüştürme iddiasıyla tahkikat geçirdiğini kabul etmiştir.

Tüm bu kanıtların değerlendirilmesinden kız öğrencilerin okuduğu Antalya Sağlık Meslek Lisesinde öğretmen ve öğrenciler arasında ilişkilerin olması gereken düzeyi aştığı ve çevreye daha geniş boyutlarda yayıldığı anlaşılmaktadır. Davacılar okulun öğretmen ve yöneticilerindendir. Özensizliklerinin derecesi tartışılsa bile işin sonuçta davalı gazetenin yayınına kadar gelmesinde kusurlu oldukları tartışmasızdır.

O halde tüm bu nedenlerle davalı gazetenin yayınının genelde gerçeklere dayandığı , olayın kaynaklandığı yerin bir eğitim yuvası olması nedeniyle, yayında yüksek düzeyde kamu yararı bulunduğu ve konu ile anlatım arasında düşünsel bağlılık bulunduğu ve gerek amaç ve gerekse araç bakımından basın özgürlüğünün hudutlarının aşılmadığı kabul edilmelidir.(Yar. H.D. 6.12.1988 E.7489/K.10478 )

Ancak, bazen Basın kantarın topuzunu kaçırmakta, doğru şeyleri yanlış yollarla yapmaktadır. Yargıçlarda makyevelist olmayınca gazetecinin köfteleri yanmaktadır.

Akşam gazetesinin 24.11.1994 tarihli nüshasında ... sürmanşet olarak “RP’li Öğretmen Trilyoner Oldu” başlıklı ve “İkinci Mercümek Davası” alt başlıklı, aynı gazetenin 25.11.1994 tarihli nüshasında büyük puntolarla davacının resmi de kullanılarak “Trilyoner RP’li Öğretmen Konya’yı Parsellemiş” ve “Refah’lı Haşim Bey Panikledi”, “Konya’daki Bütün Akşamları Toplattı” başlıklı, aynı gazetenin 26.11.1994 tarihli nüshasında “Nereden buldun Haşim Bey” başlıklı , aynı gazetenin 27.11.1997 tarihli nüshasında “Yalandan Kim Dönmüş”, “ Bu Nasıl Helal Para” başlıklarıyla davacıya ait muhtelif resimleri de kullanmak suretiyle davacı için yayın yapıldığı anlaşılmaktadır... Olayda davacı, gerek dava dilekçesinde ve gerek yargılama aşmasında haberin doğru olmadığını ileri sürmüştür. Bu durumda haberin gerçeğe uygun olduğunu, davalı ispat etmek zorundadır. Ancak davalı taraf haberin gerçeğe uygun olduğuna dair bir kanıt ibraz etmemiş olduğundan sorumludur. Bu nedenlerle davalı gazetede dört gün süre ile yapılan yayında davacıyı toplum içinde haksız kazanç temin eden kişi olarak tanıtmak suretiyle küçük düşürüldüğü... kişilik haklarına saldırıda bulunulduğundan tarafların sıfatına, işgal ettikleri makam ve sosyal ve ekonomik durumlarına göre uygun bir miktar manevi tazminat verilmesi gerekir.( Yar. 4.H.D. 13.3.1997 E. 13370 K.776)

Ne iletişim özgürlügü ve ne de eleştiri hakkı sinirsiz değildir. Hay Allah gene lazlığım çıktı. Sik sik yapayrum bu hatayı. “Sınırsız” demek isteyrum. Her iki davranış da, yasa ve ahlak kuralları içinde ve özellikle kamuoyunun olumlu yönde oluşmasına, toplumun daha ileriye götürülmesine yardım amacı ile yapılmalı, karşı fikirler böyle bir anlayış ve dilsel özellik içinde dışa vurulmalıdır. 18

Yayının içinden cımbızla bir bölümünün alınıp, değerlendirme ona göre yapılmamalıdır. Olayın öncesi varsa bu da değerlendirmeye esas alınmalıdır. Bir örnek verelim.

Davacı, davalıların ilgili bulunduğu “ŞEY” isimli haftalık magazin gazetesinin 7 Haziran 1986 günlü nüshasının birinci sahifesinde “Bülent Ersoy’a Ancak Acınır.” ve “Bu Yaratığın Adı Ne” başlığı altında ve resimli yayınlanan yazı ile kişilik haklarının ihlal edildiğinden, bahisle dava dilekçesinde yazılı miktardaki manevi tazminatın davalılardan müteselsilen tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalılar yayınla hukuka aykırı davranılmadığını, davacıyla ilgili Yargıtay kararlarının öğrenilmesi üzerine yazının kaleme alındığını ileri sürmüşlerdir... Davaya konu olan yazının, davacı tarafından açılan cinsiyet değişikliği davasının ... reddedilmesi kararının İstanbul Barosu Dergisinde yayınlanması nedeniyle öğrenilmesiyle kaleme alındığı anlaşılmaktadır. Yargıtay kararının Baro Dergisinde yayımından sonra, konu haber olarak 7 Haziran 1986 günlü gazetede kamuya sunulmakla günceldir. Nitekim 30 Mayıs 1986 günlü Milliyet gazetesinde Yargıtay kararı haber olarak verilmiştir. Haberin gerçeğe uygunluğu ise tartışmasızdır. Davacı topluma mal olmuş bir sanatkardır. Haberin konusu itibariyle kamusal ilgi ve toplumsal yararın da mevcut olduğunda kuşku edilmemesi gerekir. Gazete başlığında yer alan “Bülent Ersoy’a ancak acınır, erkekliğini yitirmiş fakat kadın olmamış bir kimse “ sözcük dizisi Yargıtay kararında da yazılıdır. Haber başlığındaki “bu yaratığın adı ne?” şeklindeki sorunun da eleştirinin bir uzantısı olduğu açıktır. Bu yön yazının bütününün incelenmesinden, kullanılan sözlerden açıkça anlaşılmaktadır. Yayın yasaların sağladığı hak ve ödevlerin yerine getirilmesi sınırları içerisinde kalmıştır.(Yar.4.H.D. 20.12.1988 E.8388/K.10943)”
Son düzenleyen AeraCura; 16 Mart 2008 19:26 Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi