B.Yayının sonucu ile ilgili şartlar
1.Yayın ile bir hakka saldırılmış olmalıdır.
Hukuka aykırılığın bulunması için yapılan yayınla bir hakka saldırılmış olması da gereklidir. Ortada saldırıya uğramış bir hak yoksa hukuka aykırılıktan da söz edilemez. Hakkın ayrıca ilgiliye ait olması gerekir. Saldırı ile A’ya ait bir hak yok olmuş veya zarara uğramışsa, ortada onun yakını veya temsilcisi ve yetkilisi olmayan B için bir dava açmanın olanağı yoktur.
Yayın ile bir hakka saldırının olup olmadığını anlayabilmek için önce hakların neler olduğunu belirlememiz gerekmektedir. Hak ya da kişilik hakkı’nın sınır ve kapsamını da belirlemeliyiz ki, yayınla bu sınır ve kapsama ne ölçüde saldırıldığı açıklığa kavuşsun. Kişilik hakları Anayasa’da sayılarak belirlenmiştir. Bunlar yaşama hakkından başlar ve maddi ve manevi varlığını geliştirme hakları ile sürer. Güvenlikte bulunma, çalışma, özel hayatını gizleme, konut dokunulmazlığı, haberleşme, istediği yere yerleşme, seyahat, serbestçe ibadet edebilme, din ve vicdan, düşünce ve kanaatleri açıklayabilme, bilim ve sanatla uğraşma, haber alma ve verme, düzeltme ve cevap verme, dernek kurma ve üye olma, toplantı ve gösteri yapma, mülkiyet ve miras, hak arama,suç sayılmayan bir fiilden dolayı cezalandırılmama, şikayetçi olma, aile kurma, eğitim, öğrenim, sendika kurma ve üye olma, grev ve toplu iş sözleşmesi yapma, adil ücret alma, sağlık ve çevresinin korunması, spor yapabilme ve dinlenme, sosyal güvenlik, seçme ve seçilme, siyasi partilere üye olma, kamu hizmetlerine girme ve vergi verme hakları Anayasa da tek tek sayılarak güvence altına alınmıştır. Bu hakları kişilik hakları olarak çeşitli biçimlerde gruplara da ayırabiliriz. Yayına konu olan kişi hakları bölümünde bir ayırım yapmıştım. Daha geniş bilgi ve hakların sınır ve kapsamlarının belirlenmesi için o bölümü referans veriyorum.
Hepimizin ezbere bildiği bir temel hak “masumiyet karinesi” veya “kesinleşmiş bir mahkeme kararına kadar sanık suçsuzdur” kuralıdır.Bu kural hem Anayasalarda ve hem de yasalarda bulunmaktadır. İletişim ile ilgili tüm yasalarda bu kural mevcuttur. Fakat ne garip ki başta Devlet olmak üzere bu kuralı göz ardı etmektedir. Özellikle emniyet görevlileri önemli bir suç işlendiğinde veya terörle ilgili bir grup kişiyi yakaladıklarında basın toplantısı düzenleyerek bu kişileri teşhir etmekteler. Yine polis operasyona giderken gazetecilere haber vermekte ve bunların da katılımıyla zanlıları yakalamaktalar. Hatta, geçen televizyonda izledim, bir hırsızlık olayında, hırsız polislere izini kaybettirdi, fakat kaçarken acar kameramana yakalandı. Kameraman bir yandan hırsızla kovalamaca oynayıp çekim yaparken, bir yandan da halka “polisi çağırın” diye sesleniyordu. Sanırım polisler halkın tepkisinden bunalmış olacak ki sık sık “ne kadar başarılıyız” diye zanlıları toplayıp Basın aracılığı ile şov yapmaktadır. Ancak, insanların en temel haklarından biri olan “masumiyet karinesi”ni ayaklar altına almaktadır. Polis ya da çağırdı diye Basın’ın suçluluğu kanıtlanmamış ve daha mahkemeye bile çıkmamış bir kişiyi suçlu olarak tanıtmaya hakkı yok. Bu teşhirden kamuoyu etkilenmekte ve mahkemeden önce halk hükmünü vermektedir. Hatta yargıçlar bile dizi şeklindeki bu haberden etkilenmekte, kararını Basın’ın yönlendirmesine göre vermektedir. Tarikat liderleri Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz ile Kumkapı sanığı genç kız hakkındaki yayınlar bu olaya taze örneklerdir. Burada Basın mensupları açısından en büyük tehlike, polislerin gazına gelip, bir kişiyi suçlu diye teşhir ettikten sonra o kişinin beraat etmesidir. İlgili kişi beraat ettikten sonra döner, kendini gösteren ne kadar gazete varsa hepsine tazminat ve ceza davalarını açar. Muhabir kardeşlerimizde yıllarca mahkemelere gidip gelirler ve büyük ihtimalle ceza alıp, bir sürü tazminat öderler.
Yayın sonucu saldırıya uğrayan haklardan biri de “adil yargılanma hakkı”dır. Bu hak açıkça bizim Anayasa ve yasalarımızda gösterilmese dahi evrensel temel haklardan biridir. Anayasa’nın 138. maddesinde, bu konuda dolaylı olarak, “hiçbir organ, makam ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz” kuralı bulunmaktadır.
Yargı alanında, görülen davalara ilişkin haberler kitle iletişim araçlarında çokça yer almaktadır. Kural olarak mahkemelerdeki duruşmalar herkese açık olup, bu arada yayıncılar tarafından da izlenebilir. Özellikle suç sayılan davranışları ve bunların müeyyideleri ile genel hukuk konusunda vatandaşı bilgilendiren yayın içeren programlar, gerçek ve ölçülülük sınırlarını aşmadığında faydalıdır.
Ancak, çoğu zaman, Basın tarafından sorumsuz bir şekilde yargılama veya işlenen bir suçun savcılıkça araştırılması sürecinde haberlerin yayınlanması savcılık veya mahkemenin karar vermesinden önce halk hükmünün verilmesine sebep olabilmektedir. Bu yolun adil yargılanma hakkına ters düştüğü, hakim ve savcıyı etkilediği ve kişileri yargılamadan suçlu hale getirdiği açıktır. Böylece, basın ve yayın organları bir kontrol mekanizması olmaktan çıkarak bir tehdit unsuru oluşturmaktadır.
Basın’da çalışan kişilerin dosyaları inceleyerek yargılama ile ilgili haberlere geniş bir şekilde yer vermesi, belki kamunun haberleri öğrenme hakkı açısından yerinde bir davranış olarak kabul edilebilir. Ancak, yargılama sırasında belli sahnelerin verilmesi ve bunu yaparken de taraflı hareket edilmesi halinde, büyük bir haksızlığın meydana gelebileceği, kamuoyunu etkileyebileceği unutulmamalıdır.
Ayrıca yargılama sırasında devamlı televizyon alıcılarının ve fotoğrafçıların etkisi altında hareket etme zorunda bırakılan sanık, savunma hakkını yeterince kullanamayabilir. Ve yargılama makamını dolduran hakim de bu aletlerin varlığından etkilenebilir. Avrupa İnsan Hakları Divanı’nın kararlarına baktığımızda, mahkemelerin insanlara ve özellikle ceza davasında sanığa güven hissi verilmesinin arandığı, adaletin yerine getirilmesinin yeterli olmadığı, sürecin insan haklarına uygun olması gerektiği şeklinde içtihatların oluştuğu görülmektedir. 20
Türk Hukuk sisteminde duruşmalarda fotoğraf çekilip çekilmeyeceği hakkında CMUK’da açık bir hüküm yoktur. Daha önce söylediğimiz gibi, duruşmalar kamuya açıktır. Mahkemelerde duruşmayı televizyona almak, fotoğraf çekmek kanun tarafından yasak değil ise de, bazen de mahkemenin ve sanıkların huzurunu bozacak durumlara sebep olunmaktadır.
Ancak, yargılamanın aleniliği ile sanığın kamuoyuna teşhir edilmesi birbirinden tamamen farklı kavramlardır. Hakim CMUK’dan doğan yetkilerini kullanmak suretiyle, gerektiğinde yasaklama yaparak adil yargılanmayı sağlamak zorundadır.
Hukuk davalarının gerek aleni duruşma ve delil aşamaları, gerekse kararı, izleyici ve dinleyicilere hukuki bir sınır olmaksızın iletilebilir. Ceza mahkemelerinde ise, ilk ve hazırlık soruşturması gizli olarak yürütüldüğünden bu bilgiler CMUK’nun 373. maddesine göre, basın, radyo ve televizyon aracılığı ile yayınlanamaz.
CMUK’nun 375. ve HMUK’nun 149. maddelerine göre, onbeş yaşından küçüklerin duruşmaları ile genel ahlak ve güvenliğin korunması gerektiğinde duruşmalar kısmen ya da tamamen gizli yapılabilir.
Yine CMUK’nun 377. maddesinde yargılama; milli güvenliğe veya genel ahlaka veya kişilerin şeref ve haysiyetlerine dokunacak, yahut suç işlemeye kışkırtacak ise, bunları önlemek amacı ve ölçüsünde mahkeme yayın yasağı getirilebilir.Bu hüküm ceza ve hukuk yargılaması için ortak hükümdür. Ancak bu yasağa uymayan kişilere karşı getirilen beşyüzbin lira ile iki milyon lira arası para cezası caydırıcılıktan uzaktır.
Mahkeme kararı kesinleştikten sonra değerlendirme şeklinde basın ve yayın açıklamalarının yapılmasında kamu yararı vardır.Yargı’nın da hukuka uygun davranıp davranmadığı tartışılmalıdır. Kapalı kapılar arkasına Yargı saklanmamalıdır.
Yargısal faaliyetlere ilişkin haber veya eleştiri şeklindeki açıklamalar bu faaliyetlere katılan kişilerle de ilgili olabilir. Buraya yargıç, savcı, avukat, zabıt katibi, icra memuru, iflas dairesi ve idaresine ilişkin açıklamalar girer.Buna göre yargıcın kanunu yanlış uyguladığı, çok düşük veya çok yüksek cezaya veya tazminata hükmettiği, kararın adil ve yerinde olmadığı, karara başka dış unsurların etkili olduğu, bir çocuk mahkemesi yargıcının derbeder bir yaşam sürdüğü basın ve yayın yoluyla açıklanabilir.21
Ancak ülkemizde ortaya çıkan uygulamada, kitle iletişim araçlarının yargılama ile ilgili faaliyetleri savunma hakkını zedeleyici bir nitelik almıştır. Aslında polisin ve savcının görevi olan suç faili, suçun mağduru, hatta tanıkların araştırılması Basın tarafından yapılmakta; topluma kendi yorumları ile tanıtılmakta, kamuoyunda suçlu ya da suçsuz şeklinde oylama yapılmakta, hüküm verilmektedir. Böylece, mahkemelerin bağımsızlığı da tehlikeye düşürülmektedir. Türk adaleti içine giren, yargılaması devam eden bir çok olay, bazı özel kitle iletişim araçlarında dizi roman haline dönüştürülmüş ve bu sayede kitle iletişim araçlarının çalışanları ve sahipleri de yargılanmakta olan kişilerin adil yargılanma haklarına zarar vermek pahasına kendilerine bir takım maddi yararlar sağlamışlardır.
Günümüzde radyo, televizyon ve basın kuruluşları, yapılan yayının izleyici adedine, basılan gazetenin satış sayısına göre gelir elde etmekte ve özellikle bu yayınlarla da reklam geliri sağlayabilmektedir.
Bu kurumlar, daha fazla gelir sağlayabilmek amacı ile kamuoyunun ilgisi çeken adli haberlere, büyük yer vermekte hatta bu adli haberleri haber verme sınırı dışına çıkarak yayınlamaktadır.
Bir kamu hürriyetinin kullanılmasının kazanç sağlamaya yönelmesi, kamu yararının ortadan kalkmasına, kişisel yararın ön plana çıkmasına sebebiyet verir. Günümüzde adil yargılanma, kişisel bir hak olmayıp, toplumsal bir hak haline dönüşmüştür. Çünkü toplum yararı kişilerin adil ve dürüst bir şekilde, hakkaniyete uygun surette yargılanmasını da içermektedir. Devlet söz konusu hakkın, yani adil yargılanmanın gerçekleştirilmesi için gerekli şartları yaratmak ve bu şartları devam ettirmek yükü altındadır. Bugün basın hürriyeti çoğu kez elde edilen menfaat açısından ticaret özgürlüğü haline dönüştürülmüştür.22
2.Yayın ile bir tehlike veya zarar oluşmalıdır.
Yapılan yayından veya yayın hazırlığından dolayı üçüncü kişilerin aleyhine bir zarar ya da zarara uğrama tehlikesi varsa o zaman hukuka aykırılığın şartlarından biri gerçekleşmiş olur. Bu durumda yayıncı Ceza ve Hukuk davaları açısından sorumlu hale gelir. Biz de yayıncıya karşı aşağıda belirteceğimiz yasal yollara başvurabiliriz.
Buradaki zarar veya zarara uğrama tehlikesi maddi veya manevi değerler açısından olabilir. Zararın ya da tehlikenin türüne karşı açacağımız davanın türü değişir. Yoksa hukuka aykırılık artık ortaya çıkmıştır.
Yapılacak yasal başvurularda yayıncı açısından zarar veya tehlike ile yapılan yayın arasındaki ilişki mahkemelerce ilk araştırılacak konulardan biridir. Teknik ifadesiyle zarar ve yayın arasında uygun illiyet bağı araştırılır. Olayların olağan akışına ve genel yaşam deneylerine göre yayının yöneldiği kişinin hakkına zarar veya tehlike veren davranış somut olayda ortaya çıkan zararın veya tehlikenin gerçekleşmesine elverişli olmalıdır. Kısaca yayınla zarar arasında bir sebep sonuç ilişkisi varsa hukuka aykırılık varolmaya devam eder.
Bu konuda Yargıtay tarafından tartışılan bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Belli bir kimseyi hedef almadan, o gruptakiler için saldırgan sözler söylenmesi halinde, grubu oluşturan kişilerin tek başlarına dava açabilme hakkının olup olmaması. Yargıtay daha önce “Alevilik”e yapılan saldırı karşısında alevi vatandaşların tek tek dava açmalarını kabul etmediği halde sonradan bu kararını değiştirmiş ve 4. H.D. 23.5.1995 tarihinde verdiği 1994/6361 E. 1995/4352 K. sayılı kararında tek tek dava açılabileceğini kabul etmiştir. Bu kararla artık bir mezhep, bir bölge veya bir din mensuplarına yapılan saldırıdan sonra tek tek açılacak yüklü tazminat davaları ve caza davaları yoluyla saldırgan yok olma tehlikesi ile karşılaşacaktır. Bazı yazarlar buna karşı çıksalar dahi bence herkes yaptığının bedelini bir biçimde ödemelidir. Saldırının etkisi büyük olunca cezanında büyük olması adildir.23
C.Yayına konu olan kişi rıza göstermemiş olmalıdır.
Medeni Kanun’un 23. maddesinde ; “kimse medeni haklardan ve onları kullanmaktan kısmen de olsun feragat edemez, kimse hürriyetinden vazgeçemeyeceği gibi kanuna veya genel ahlaka aykırı sınırlayamaz” kuralı bulunmaktadır. Bu sebeple sınırlı olarak kişinin izni yayındaki hukuka aykırılığı kaldırmaktadır. Ancak, bir temel hak ve özgürlüğün tamamıyla ortadan kalkması veya aşırı şekilde sınırlanması sonucunu oluşturan “asla dava açmam, resmimi nasıl kullanırsan kullan” şeklindeki sözleşmeler ve izinler yukarıdaki kural gereğince geçersizdir. Eğer kişisel haklarla ilgili sözleşmeler böylesine ağır sonuçlar doğurmuyorsa, geçerli olacaktır. Bu, kişilere tanınan sözleşme yapma özgürlüğünün sonucudur.
Kişilik hakkının sınırlanması konusunda Medeni Kanun’un aynı maddesi bir ölçü göstermiştir. Buna göre; hukuka ve ahlaka aykırı sınırlamalar ve izin vermeler aşırı niteliktedir ve bu gibi sınırlamaları içeren sözleşmeler ve izinler geçerli değildir. 24
Rıza veya izinin olmaması bir hukuka aykırılık sebebi olduğuna göre, gizli ya da özel yaşam alanına sızılarak gizleri öğrenilen, başkalarına aktarılan ya da yayınlanan kimse, eğer buna kendisi rıza göstermişse, artık gizlerini öğrenen ve aktaran kişilerin sorumluluğu yoluna başvuramaz. İşte, bir mankenin izin verdiği bir röportajda basın mensuplarının yırttığı bir karar.
Davacı vekili ... tarihli dilekçesi ile, davalıların Meydan gazetesinin ... ikinci sahifesinde müvekkili aleyhine asılsız haber yazarak ... Refah Partisini ve müvekkilini küçültmeye çalıştıklarını, parti sempatizan ve üyelerinin husumetlerinin müvekkiline yönelmesine neden olduğunu, bu haber nedeniyle müvekkilinin can ve mal güvenliğinin tehlikeye düştüğünü mankenlik mesleğinin de zora girdiğini, “Refah bana kur yapıyor” isimli haberde “seksi” yakıştırmasının yapıldığını, kenar mahallede yetiştiğinin söylendiğini, müvekkilesinin önüne gelen erkekle yatan, dini ve manevi değerleri bulunmayan, namussuz, haysiyetsiz bir kadın görüntüsüne sokulduğunu, bütün bu hususların gerçek dışı olup müvekkilinin kişilik haklarının ihlal edildiğini, manevi ve dini değerlerinin alt üst olduğunu, bu nedenle fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydı ile 50.000.000 TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte, yargılama giderlerinin de davalılara tahmiline karar verilmesini istemiştir.
Davamızda Hatice Cansel Özzengin’in şahsına basın yolu ile manevi şahsiyetlerine hakaret edildiğinden bahisle, manevi tazminat talep edilmişse de, celp edilen Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 1994/551 E, 1995/650 K sayılı basın yolu ile hakaret davasında, ... sanıkların basın mensubu olup magazin haberi yazdıkları ve dinlenen ceza dosyasındaki tanık anlatımları ile, davacı olan ve mankenlik görevi yapan Hatice Cansel Özzengin ile başka muhabirlerin ve davalı muhabirlerin birkaç defilede röportaj yaptıkları, bu röportaj sırasında davacının şaka yollu beyanının gazetede haber yapıldığı, bunun dışında herhangi bir şahsiyet haklarına saldırının söz konusu olmadığı ve haberin tüm dosya kapsamı ve tanık anlatımına göre davacının kendi sözlerinden kaynaklandığı ve bu hali ile de davalıların davacıya karşı bir hakaretlerinin ve şahsiyet haklarına saldırının söz konusu olmadığı subuta erdiğinden ... açılan davanın reddine karar vermek gerekmiştir. (Şişli 5. Asliye Hukuk Mahkemesi 6.2.1997 E.213 K.81 )”
Bu karara tam olarak katıldığım söylenemez. Röportaja izin verildi diye, bu rızayı kötüye kullanarak söylenenleri sansasyon amacıyla aktarmak ve kişinin onur ve saygınlığını sarsmak hukuka uygun değildir. Röportaja izin verse bile, kişi onur ve saygınlığından vazgeçemez ve bu değerlerini hukuka ve ahlaka aykırı biçimde sınırlayamaz. Bundan başka, onur ve saygınlığına yapılacak saldırılar dolayısıyla dava açmayacağını, maddi ve manevi tazminat istenemeyeceğini kabul edemez. Eğer ederse, yapılan sözleşme geçersizdir.
Ancak kişi, bu haklarını hukuka ve ahlaka aykırı olmamak koşuluyla sınırlamak amacıyla sözleşme yapabilir. Örneğin kişi, giz çevresi üzerindeki tüm haklardan feragat edemeyeceği halde, kişinin anılarının, özel yaşamının bir bölümünün, anı defterinde yazılı olayların ya da mektupların yayınlanmasına rıza göstermesi ve bu konuda sözleşme yapması, olanak içindedir. Hukuka ve ahlaka aykırı sınırlamaları içeren sözleşmeler ise geçersizdir.
Ad ve resim üzerindeki haklar da, kişinin rızasına bağlı olarak yapılan saldırılara karşı korunur. Hiç kimse adı olmayacağını ya da adını yaşam boyu kullanmayacağını kabul edemediği gibi, resminin istenildiği gibi, istenilen yerde ve zamanda kullanılabileceğini ve bu yüzden kişiliğine yönelen saldırılara karşı maddi ve manevi tazminat davası açmayacağını da kabullenemez. Bu yönde belirtilen kabule dayanan sözleşmeler geçersizdir. Fakat adın ve resmin belirli iş için ve hukuka, ahlaka aykırı olmayacak biçimde kullanılabilmesine rıza gösterilirse bu aşırı bir sınırlama olmadığından geçersiz sayılmaz. Mankenler ve fotomodellerin bir ajansa resimlerini bırakarak bu yönde sözleşme imzalamaları örnek verilebilir. Ya da tanınmış bir sanatçının reklam ajansı ile yaptığı bir sözleşme geçerlidir.
Mesleki onur ve saygınlıkla mesleki gizler de kişinin kendi iznine dayanan saldırılara karşı korunur. Bu nedenle bir kişi mesleki ve ticari varlığı sona erdirecek derecede mesleki onur ve saygınlığına ve mesleki gizlerine saldırabileceğini kabul ederse, bu geçerli olmaz, çünkü bu aşırı bir sınırlamadır. Buna karşılık, işletmenin hangi malı ürettiği, yılda ne kadar ürettiği, işletmesinin toplam değerinin ne olduğu gibi konuların yayınına razı olmuşsa, bu aşırı bir sınırlama olmadığından geçerli sayılmalıdır. 25
D.Yayın ile resmi bir görev yerine getirilmemelidir.
Bir görevin yerine getirilmesine dayanan hukuka uygunluk sebebi, memuriyet görevinin yerine getirilmesi, yetkili makam tarafından verilen emrin veya bir yasal zorunluluğun yapılması şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu duruma örnek olarak; bir mahkeme kararının yayınlanması, emniyet ya da askeri makamların bildiri ve çağrılarının yayını, suç faillerinin yakalanması için kimliklerinin açıklanması ve resimlerinin gösterilmesi, icra ve iflas dairelerinin haciz, satış, iflas ve konkordato kararlarının, maliye ve vergi dairelerinin borçlu ve vergi yüzsüzlerinin adlarının açıklanması verilebilir. Bu açıklamalar sonucu adları geçen kişiler toplum tarafından kınanan bir fiil ya da suç ile gündeme geleceklerdir. Bu kişiler yayından sonra toplum gözünde küçük düşeceklerdir. Ancak, yayıncı açısından bu yayın hukuka aykırı olmaz. Yayıncı cezalandırılmaz ve tazminat ödemez.
Ceza Kanunu’nun 49. maddesine göre, kanunun veya yetkili bir makamın verdiği bir görevi yerine getirirken suç işlenip başkalarına zarar verilirse ilgili cezalandırılmaz. Ancak gerekenden fazla bir davranış gösterilmişse ve zarar verilmişse bu durumda da ceza indirilir.
Özellikle Ceza davaları için sıkça kullanılan bır hukuka aykırılık sebebi de, yayının eya yayın hazırlığının vatandaşlar için bir görev olan bir suçu ve suçluyu ihbar ve şikayet hakkı kapsamında olmamasıdır. Eğer yapılan ihbar ya da şikayet hakkının kullanılması ise o zaman davranış hukuka aykırı olmaktan çıkar.
Kamu düzeninin sağlanması için hukuka aykırı ya da suç olan bir davranışı öğrenen kişinin olayı resmi makamlara bildirmesi gerekir. Bu bir vatandaşlık görevidir. Ancak Devlet vatandaşa burada tam anlamıyla güvenemediğinden, ayrıca belli suçlar için ödül de konulmuştur. Vahşi batıdaki kafatası avcılığını hatırlatan bu ödüller daha çok uyuşturucu ve eski eser kaçakçılığı ve terörle ilgili suçlar hakkındadır. Bu durumlarda muhbir vatandaş para ödülü almakta ve adı gizli tutulmaktadır. Pişmanlık yasasından faydalanmakta, ödül olarak paranın yanında Richard Gere veya Sharon Stone gibi bir surata sahip olmaktadırlar.
Yayın dünyamız da bu olanaktan yeterince yararlanmaktadır. Benim vatandaşım şahit olduğu bir olayı polisin ve Yargı’nın duyarsızlığından bıktığı için artık, araştırmacı gazetecilere veya yıldız haber spikerlerine iletmektedirler. Hatta bu ihbar ve şikayet hakkı o kadar sıradan yol olmuştur ki, programların sonunda telefon ve faks numaraları verilerek adeta vatandaş teşvik edilmektedir. Böylece yayıncılar halkın müfettişi ve savcısı olmaktadırlar.
Fakat bazen bu yol kötüye kullanılmaktadır. Komşusuna veya patronuna gıcık olanlarda bir suç uydurup, komşu ya da patronu televizyoncular ve gazeteciler aracılığıyla rezil etmektedirler. Sonradan durumun farkına varıp, kullanıldığını anlayan gazeteci ise “boşver, nasılsa iyi tiraj aldık” deyip, olayı sineye çekmektedir. Aslında Kanun böyle kötüye kullanımları cezalandırmaktadır. Şikayetçi veya ihbarcının suçun işlendiğini tam olarak kanıtlama zorunluluğu olmasa bile, ciddi ve inandırıcı deliller olmadan da bir kişiyi yok yere suçlamasını Yargı kararları hukuka aykırı bulmaktadır. Bu durumda ihbar ve şikayet hakkının sınırının aşıldığı kabul edilmektedir. İhbar ve şikayet hakkı kötüye kullanılmışsa, yayıncı ve iddia sahibi Ceza Kanunu’na göre iftira atmaktan hapse girebilir. İhbar ve şikayet sebebiyle ilgili maddi ve manevi zararlara uğramışsa bu halde yayıncı ve muhbir vatandaş, gerekli tazminatları ödemek zorunda kalır.