Ramazan-i Serif ve Oruç
Oruç ayi olan
Ramazan-i Serîf, feyizli bir hayatin yasandigi mübârek bir mükâfât ayidir. Nâil oldugumuz sayisiz nîmetlerin kadrini hatirlatan bu ayda, fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanin sirrina, Hakk Teâlâ’nin emir buyurdugu
oruç nîmeti ile kavusulur.
Oruç, fazîleti
ve aslî gâyesi dâimî bir ibâdet suûru içinde nefs engeliyle mücâdele etmek
ve nefsi baski altinda tutarak te’sîrini asgarîye indirebilmektir.
Oruç, hayat mücâdelesinde zarûrî olan "sabir, irâde, nefsî arzulardan uzaklasma" gibi hallerin tâlimi ile ahlâkî durumumuzu kemâle erdirir. Yine bu ibâdet, nefsin bitmez tükenmez arzularina karsi insanin seref
ve haysiyetini koruyucu bir kalkandir.
Yine
oruç; sahibini, azm ü sebât, kanâat, hâle rizâ, metânet, sabir gibi ahlâkî güzelliklere erdirmenin fazîleti ile beraber mahrûmiyyet
ve açlikla nîmetlerin kadrini hatirlatir
ve bu vesîle ile yoksullarin hallerini düsündürüp onlara merhamet
ve sefkat hisleriyle yüreklerimizi hassaslastirir. Sükrân duygularini canlandirir. Bu vasfiyla
oruç, sosyal hayattaki kin, hased, kiskançlik gibi kitleyi huzûrsuzluga bogan menfîlikleri bertaraf etmekte en müessir bir ilâhî emirdir.
Ashâb-i kirâmin oruca karsi çok büyük ragbetleri vardi. Onlar, tahammülü güç sicak günlerde dahî nâfile
oruç tumaya gayret ederlerdi. Bir kisminin, günes isiginin yakiciligindan korunacak ölçüde elbiseleri bile yoktu. Elleri ile günes isigindan
ve sicaktan korunmaya çalisirlardi. Bütün bunlara ragmen büyük bir mânevî haz
ve lezzet içinde nâfile de olsa oruçlarini devam ettirirlerdi.
Sakîk-i Belhî buyurur:
"Ibâdeti lâyikiyla îfâ edebilmek, bir san’attir. Onun kazanç mekâni, halvet; vâsitasi ise açliktir."
O açlik ki, modern tipta bile diyet adiyla sihhatli kalmanin en birinci sartidir. O açlik ki, tahammülü en zor olan bir mahrûmiyyettir. Rivâyet olunur ki, nefis, yaratildigi zaman çesitli iptilâ
ve mahrûmiyetlere ragmen Cenâb-i Hakk’a {REF Sen sensin, ben benim..} deme cür’et
ve cehâletinde bulundu, ancak
ve ancak açlik sebebiyle aczini kabûl etti. Bu sebepledir ki, irâde terbiyesinde açliga katlanabilmek kadar müessir baska bir husûs yoktur. Irâde ise, tabiî
ve nefsânî meyillere karsi koyabilmenin temel sartlarindan biridir.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:
"Insanin asil gidâsi Allâh’in nûrudur. Ona asiri ten gidâsi vermek lâyik degildir. Insanin asil gidâsi, ilâhî ask
ve ilâhî akildir."
"Insan, asil rûhânî gidâsini unuttugu
ve ten gidâsina düstügü için huzûrsuzdur. Doymak bilmez. Ihtirasindan yüzü sararmis, ayaklari titremekte, kalbi telasla çarpmaktadir. Nerede yeryüzü gidâsi, nerede sonsuzlugun gidâsi?!."
"Allâh sehîdler için: {REF Riziklandilar} diye buyurdu. O mânevî gidâ için ne agiz, ne de cesed vardir."
Hazret-i Lokmân, ogluna söyle nasîhat ederdi:
"Miden doyunca, fikrin uykuya dalar, hikmet susar, âzâlar ibâdetten geri kalir."
Velîlerden bir zât söyle derdi:
"Çesit çesit yiyeceklerle midesini fesâda ugratan zâhidden Allâh’a siginirim."
Âise -radiyallâhü anhâ-:
"Melekût kapisini açmak için gayret edin!" demisti.
Sordular:
"–Ne ile?"
Mü’minlerin annesi söyle cevap verdi:
"–Açlik
ve susuzlukla!"
Sayili günlerden ibaret olan
oruç, yine sayili günlerden ibaren olan hayatimiza incelik, derinlik
ve zerâfet kazandirir.
Çünkü tokluk, nefsânî arzulari tahrîk ederken; açlik, -çok had safhaya varmadikça- tefekkür
ve tehassüs melekesini güçlendirir. Bundan dolayi akil hastalarina ilk tatbîk edilen tedâvî perhizdir.
Bununla beraber
oruç, bir ibâdet oldugundan, sirf o gâye ile icrâ edilmelidir. Onun faydalari gâye hâline getirilirse,
oruç, ibâdet olmaktan çikar. Yâni oruçlarimizda mide dolgunluklarini önlemek, kilo vermek gibi gâyeler olmamalidir. Böyle oruçlarda rizâ-yi ilâhî düsünülemez.
Bedenî hareketlerin faydasini kasdederek veya gaflet
ve kasvet-i kalb ile kilinan namazlar bile bu kabîldendir.
Ibâdetler, yalniz rizâ-yi ilâhiyyeyi tahsîl gâyesi ile yapilir. Bu gâyenin gerçeklesmesi için, kalbin seviye kazanmasi, hamliktan kurtulup kemâle erismesi zarûrîdir.
Ramazan-i Serîfte Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi
ve sellem-’in de tavsiyelerinde yer alan belli basli birtakim husûslara dikkat etmek îcâb eder:
a. Kelime-i sehâdet,
b. Istigfâr
ve zikir,
c. Cenneti tahsîl edebilmek için bolca amel-i sâlih,
d. Cehennemden kurtulus için harâmlardan
ve kerâhetten sakinmak,
e. Imkânlar nisbetinde çokça hayir
ve hasenatta bulunmak, kirik
ve mahzûn kalblerin duâsini almak,
f. Oruçlu bir kimseye iftar ettirmek.
Ve emsâli...
Ramazan-i Serîf, mü’minlere fazîlet
ve olgunluk kazandirabilecek ilâhî bir rahmet mevsimidir. Oruçlu iken agiza bir sey girmemege dikkat edildigi gibi agizdan çikan kelâma da dikkat edilmelidir. Dedikodu
ve incitmeden son derece sakinmali
ve orucun fazîletini azaltmamalidir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi
ve sellem- buyurur:
"
Oruç, oruçluya yakismayan seylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandir."
Denildi ki:
"(Oruçlu) onu ne ile zedeler?"
Buyurdular:
"Yalan
ve giybetle..." (Nesâî; Mu’cemu’l-Evsât)
Çünkü yalan
ve giybet sahipleri, gündüzleri helâl yiyeceklerden nefislerini mahrûm birakarak
oruç tutarlar, ancak yalan
ve giybetleri sebebiyle de insan eti yiyerek mânen harâmla iftar etmis sayilirlar. Bu sekilde zâhiren oruçlu olup mânen giybet sebebiyle iftar etmis olanlar hakkinda Süfyân-i Sevrî Hazretleri, takvâ ölçülerine göre:
"Giybet edenin orucu bozulur." demistir.
Hazret-i Mücâhid de, ayni hassâsiyete binâen:
"Giybet
ve yalan orucu bozar!" buyurmustur.
Yâni giybet edip yalan söyleyerek oruçlarini mânen sakatlayanlar, orucun asil matlûb olan bir kisim yüksek fazîletinden tamamen mahrûm kalirlar.
Bunun içindir ki, dünyâ gâyeleri ile bulandirilmis, riyâ, gösteris
ve gafletle kirlenmis oruçlar
ve namazlar hakkkinda Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi
ve sellem- Efendimiz söyle buyururlar:
"Nice
oruç tutanlar vardir ki, kendisine orucundan kuru bir açliktan baska bir sey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih
ve teheccüd) kilanlar olur ki, namazlarindan kendilerine kalan yalniz uykusuzluktur." (Taberânî)
Namazlar, bilhassa gece namazi olan terâvih
ve teheccüdler, kalbe huzûr saglamalidir. Bu mübârek ayda namazlara daha da itinâ etmeli, Kur’ân-i Kerîm’i husû ile okumali, zikirle rûhumuzu inceltmeli, zekât
ve sadakalar ile de, vicdan huzûruna kavusmaliyiz. Kur’ân-i Kerîm
Ramazan ayinda dünyâ semâsina indirildigi için bu mübârek ayda Kur’ân terbiyesine girmeli, o istikâmette ibâdetler degerlendirilmelidir.
Kur’ân-i Kerîm, asil kalble okunur. Gözün vazîfesi, kalbe gözlük olabilmektir.
Ramazan-i Serîf’in diger bir kiymeti de mü’minlere feyz ü bereket dolu bir Kur’ân hayati yasatmasi bakimindan mütâlaa olunmalidir.
Ramazan-i Serîf,
oruç ve Kur’ân arasinda ince bir râbita
ve derin bir yakinlik vardir. Hayat
ve ölüm ögütlerini, Kur’ân-i Kerîm’den baska hangi salâhiyetli kürsüden dinlemek mümkündür?
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi
ve sellem-:
"Oruçla Kur’ân, kiyâmet gününde kula sefâat edecektir.
Oruç, sabrin yarisidir." buyurmuslardir.
Orucun ecri Cenâb-i Hakk katinda mahfûzdur. Hadîs-i kudsîde buyurulur:
"Âdemoglunun her amel
ve hareketi kendisine âiddir.
Oruç ise böyle degil! Çünkü o, benim içindir. (Çünkü ben yemem, içmem
ve bütün beserî sifatlardan münezzehim.) Dolayisiyla ben, onun mükâfâtini (husûsî bir sekilde) bol bol verecegim."
Bu hadîs-i kudsînin ardindan Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi
ve sellem-, söyle buyurdular:
"Oruçlunun sevinecegi iki ferâhlik vardir:
1. Iftâr ettigi zaman (Cenâb-i Hakk’in nîmetlerine kavustugu için) sevinir.
2. Rabbine kavustugunda da orucu berekâtiyla nâil oldugu yüksek derece için sevinir." (Buhârî)
Görüldügü üzere Cenâb-i Hakk, oruca olan ragbeti beyânin yaninda ona verecegi mükâfat
ve karsiligi, beserin oruca olan ragbetini te’mîn zimninda sakli tutmustur. Tipki bir müsâbakada câzibeyi artirmak için sakli tutulan çok büyük bir mükâfat gibi...
Oruç, nîmetlerin kadrini bildiren, sükrân hisleri uyandiran, yoksullarin, çâresizlerin hâlinden anlama suûru veren, nefsânî arzu
ve temâyülleri bertaraf eden, maddenin esâretinden kurtarip "sabir" denilen en yüksek ahlâkî bir meziyyete eristiren bir ibâdettir.
Ramazan-i Serîf orucu, terâvih namazi, sahur
ve seher uyanikligi bakimindan çok mühimdir. Hadîs-i serîfde buyurulur:
"Allâh -celle celâlühû-, size
Ramazan-i Serîf orucunu farz kilmistir. Ben de gece namazini, terâvihi sünnet kildim. Eger bir kimse îmânli bir yürekle
ve sevabina ermek emeli ile
Ramazan-i Serîf orucunu tutar, terâvih namazini kilarsa, anadan dogdugu gibi günâhlarindan kurtulur."
Hâli ile
oruç ve namazin îfâsinin kabûlünde kalbin seviye kazanmasi, yâni "husû" sarttir. Namazlar, sür’atli kilinarak bir hazim vâsitasi olmamalidir.
Ramazan-i Serîf’in hakîkatine erebilmek için o mevsime mahsûs olan gufrân yagmurlarindan istifâde zarûrîdir. Zîrâ tasa veya denize yagan nisan yagmurunun hiçbir fâidesi yoktur. Ancak takvâ nes’esiyle bu sükrân
ve gufrân faslinin tadini çikarabiliriz.
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi
ve sellem- buyurur:
"
Ramazan ayi girdigi zaman cennet kapilari açilir; cehennem kapilari kilitlenir; seytanlar zincire vurulur." (Buhârî, Müslim)
Yâni beserî suçlar
ve günâhlar, gerçek
oruç tutanlarda en asgarî bir seviyeye iner. Seytanin serri de biter. Ancak nefsin serrine dikkatli olmak gerekir...
Hadîs-i serîfte buyurulur:
"Cennet seneden seneye
Ramazan için süslenerek söyle der:
{Allâh’im! Bizim için bu ayda kullarindan bizde kalacak insanlar kil!..}......" (Taberânî)
Yine Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi
ve sellem- buyurur:
"
Oruç tutunuz ki, sihhat bulunuz!" (Taberânî)
"Iftari acele ediniz; sahûru geciktiriniz!.."
Oruçlarimizi sakatlayacak ihmâllerden kaçinmak îcâb eder. Öfkeden siddetle uzaklasmalidir.
Hadîs-i serîfde buyurulur:
"
Oruç, sadece yemek, içmek vesaireden kesilmek degildir. Kâmil
ve sevabli
oruç, ancak faydasiz laftan, bos vakit geçirmekten, kötü söylemekten (dedikodudan)
ve nefs-i emmârenin bütün temâyüllerinden vazgeçmektir. Sâyet biri sana söver, yahut sana karsi câhilce herhangi bir harekette bulunursa, kendi kendine: {_F deüphesiz ki ben oruçluyum!} de; sabret!" (Hakim , Beyhakî)
Zîrâ
Ramazan-i Serîf’in bir adi da {_F feehru’s-sabir}dir.
Sabir, güzel ahlâkin agirlik merkezidir. Îmânin yarisi, ferah
ve seâdetin anahtaridir. Cennet nîmetlerine kavusturan büyük bir nîmettir.
Dîn
ve ahlâkda sabir, hosa gitmeyen
ve izdirap veren hâdiseler karsisinda muvâzeneyi bozmadan sükûnete bürünmek, Hakk’a teslîm olmakdir.
Enbiyâ
ve evliyâ, sabirla Allâh’in yardimina nâil oldular. Onlar bizim yüksek örneklerimiz olmalidir.
Sabrin dünyevî tarafi aci, âhiret tarafi çok parlaktir. Sabrin acilarini sîneye çekenler, ebediyyet devleti olan cennete
ve Allâh’in rizâsina kavusurlar.
Her hâlukârda Allâh’in emir
ve yasaklarindaki nîmet, hikmet
ve ilâhî mükâfâtlari düsünmek, sabri kolaylastirir.
Sabrin ilk sarti da, hâdise ile ilk karsilasma zamaninda olmasidir. Tavi geçmis bir sabrin, fazla bir mükâfâti yoktur.
"Sabûr" ism-i serîfinin en güzel tecellî merkezi peygamberler
ve evliyâullâhdir. Nitekim onlardan bizlere intikâl eden en güzel ahlâk-i seniyyeden biri olarak varlik
ve darlik zamanlarinda sabir, çok mühimdir.
***
Oruçlarimizi Allâh -celle celâlühû- beraberliginde tutmamiz için "sahur, terâvih, zikir, Kur’ân
ve duâ" gibi mânevî istinadlardan lezzet almak îcâb eder.
Iftar zamani da, duâlarin kabûl oldugu ince bir vuslat demidir. Bunun içindir ki, bu heyecanli anlarin birlikte yasanmasi da ayrica bir rahmet
ve huzûr kaynagidir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi
ve sellem- buyururlar:
"Kim bir oruçluya iftar verirse, oruçlunun ecri gibi -oruçlunun sevabindan hiçbir sey eksilmeden- ecir alir." (Tirmizî)
Bu müjdeyi duyan ashâb-i kirâmin fakîrleri, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi
ve sellem-’e gelerek kendilerinin zenginler gibi oruçluyu doyuracak derecede iftâr yemegi vermeye güçlerinin yetmedigini hüzünle arzettiklerinde de Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi
ve sellem-, söyle buyurdular:
"Kim bir oruçluyu bir hurma ile iftâr ettirirse veya bir içecek su ile veya tadimlik bir süt ile iftâr ettirirse, Allâh Teâlâ, ona ayni sevabi verir."
***
Nâfile oruçlarda ayri bir hassasiyet vardir. Zîrâ has kullarin amelinin esasi sidktir. Bu da, niyyetin hâlisiyyeti
ve nefsin tezkiyesi nisbetindedir.
Bu husûsda gerek nâfile
oruç tutmak, gerek oruçsuzluk, gerek
oruç tutmayanlarin israri ile nâfile orucu bozmak, gerekse bozmamak seklinde saglam bir niyete bagli olan her amel efdaldir.û Saîd -radiyallâhü anh- anlatir:
"Ben Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi
ve sellem-
ve ashâbi için bir yemek hazirlamistim. Yemegi kendilerine takdîm edince, aralarindan bir kimse çikip {REF Ben oruçluyum!} dedi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi
ve sellem-:
"–Kardesiniz sizi çagirdi
ve sizin için hazirlik yapti. Simdi sen {REF oruçluyum} diyorsun. Orucunu boz
ve onu bir baska gün kazâ et!» buyurdu." (Tirmizî, Ebû Dâvûd)
Orucu bozmamakla alâkali rivâyet ise söyledir:
"Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi
ve sellem-
ve ashâbi, Bilâl -radiyallâhü anh-’in oruçlu oldugu bir mecliste yediler
ve içtiler. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi
ve sellem-:
{ Biz rizkimizi yiyoruz.. Bilâl’in rizki ise cennettedir.} buyurdular." (Ibn-i Mâce)
Bu hadîs-i serîfler gösteriyor ki, niyet
ve kalbin durumuna göre nâfile orucu îcâb ettiginde bozup bozmamak husûsunda her iki davranis da câizdir.
Amellerin degerlendirilmesi Allâh’a âiddir. Ömrün hayirlisi, O’nun yaninda geçen
ve O’nun ugrunda harcanandir. Insan, mezara indirilirken fânî hayatin ancak hâtiralari ile gömülecektir. Mezarlar, amel-i sâlihden baska hiçbir seyin giremedigi mekânlardir.
Allâh rizâsina uygun düsmeyen bir hayat, çöllerdeki seraplara benzer. Hakîkatten nasîbsiz hayâlden ibârettir.
Hadîs-i serîfde:
"Mü’min öldügü zaman, namazi bas ucunda, sadakasi saginda,
oruç gögsünde bulunur." buyurulmasi, bunun en güzel bir delîlidir.
Allâh’in sonsuz kereminden umulur ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi
ve sellem-’in buyruklari sebebiyle bizlerin mübârek
Ramazan ayinin biraz daha fazla kiymetini bilmemize, ona daha fazla deger verip daha fazla sevap islememize
ve daha az günâha girmemize sebep olur.
Hadîs-i serîfde buyurulur:
"Eger insanlar,
Ramazan-i Serîf’in ne oldugunu lâyikiyla bilselerdi, senenin tamaminin
Ramazan olmasini arzu ederlerdi."
Günlerimiz mübârek,
Ramazan-i Serîf’imiz makbûl olsun!..
Istikbâl mü’minlerindir...
Kaynak: Gönül Bahçesinden: Osman Nuri TOPBAS