Arama


Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
13 Nisan 2006       Mesaj #479
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
GÜLLER VE GÜNLER

Merhaba canım,
Beş ay... koskoca beş ay geçti, sen gideli...
Nasıl mı geçti?..
Onu bir de bana sor, bir de bana!..
Sadece beş ay mı geçti sanıyorsun?
Daha Neler geçti neleeer?

Mesela, beraber kutlayamadığımız ilk yılbaşı da geçti... Çam ağacı alıp, birlikte süsleyemediğimiz, dallarına hediyeler asamadığımız, evimizi konfeti ve balonlarla donatamadığımız, şampanyalar patlatamadığımız, geriye doğru "on... dokuz... sekiz... yedi..." diye birlikte sayamadığımız, geriye sayma işlemi bittiğinde, ışıkları açıp, sevinç çığlıklarıyla birbirimizi saramadığımız ve uzun uzun öpüşemediğimiz ilk yılbaşı da geçti...

Ben, ne mi yaptım bu yılbaşı gecesi? Bir tane kırmızı gül alıp vazomuza yerleştirdim. Sadece o gece değil, her gece evimize geldiğimde; ona uzun uzun bakıp seni ve seninle yaşadıklarımızı anımsadım dakika dakika, saniye saniye... Zamanla o gül soldu ama, ben onu atmadım. Ta ki senin doğum gününe kadar...

Sensiz seninle olduğum; senin ilk doğum günün de geçti... Hatırlar mısın; bazen arkadaş grubumuzla, bazen ailemizle birlikte, bazen de baş başa kutladığımız doğum günlerini?.. İşte, onlardan birini bu yıl yapamadım, yapamadık. ‘Ne’ mi yaptım senin doğum gününde? Pasta da almadım, hediye de. Ama, sana yine bir tane kırmızı gül aldım. Eskisinin yerine vazoya onu yerleştirdim. Sonra geçip karşısına oturdum ve ona bakıp bakıp içtim...

Geceyarısına doğru, içimden bir ses, seni dışarılarda bir yerlerde bulabileceğimi söyledi. Hemen attım kendimi sokaklara, içimdeki o sesin itmesiyle... Dolaştım, köşe bucak seni aradım durdum sokaklarda. Hem de, bulamayacağım gerçeğiyle!..

Seni sokaklarda bulamadım, ama vazgeçmedim: bu kez, şişelerde aramaya başladım seni, birinden çıkar gelirsin diye... ama gelmedin, gelemedin. Hiç farkında olmadan sabahı bulmuşum bilmediğim bir yerlerde. Sabahın sisli ışıklarıyla düşe kalka, eve geldim. Yorgun değil ama yıkık gözlerle gülüne bakarken, masada sızmışım...
İzleyen günlerde de her akşam eve geldiğimde yine gülüne, uzun uzun bakıp seni ve seninle yaşadıklarımızı andım...

Zamanla, doğum gününde aldığım o gül de soldu, ama ben onu da atmadım. Ta ki 14 Şubat gelinceye kadar. 14 Şubat Sevgililer Günü’ydü değil mi? Bu sevgililer günü, beraber olamadığımız ilk sevgililer günü olacaktı ne yazık ki!..
Kırmızı güllerin havalarda uçuştuğu, küçük ya da büyük ama, o anlamlı hediyelerin takdim edildiği, aşk dolu öpüşlerin ve hayran hayran bakışların doruğa ulaştığı, kaç sevgililer günü kutlamıştık ki topu topu? Sadece dört tane mi? Dört tane değil canım; dört tanecik. Dört-ta-ne-cik...

Nasıl da öperdin beni. Nasıl da sarardın uzun kollarınla tüm benliğimi... Halının üstünde yuvarlanmıştık bir keresinde çocuklaşarak, hatırladın mı?.. Karşılıklı rakip olarak oynadığımız oyunlarda nasıl da hep beni yendikten sonra; “üzülme, büyüyünce sende beni yenersin” derdin, gözlerimden öperek, unuttun mu?.. Şimdi; beni, ne kollarıyla saran var, ne de sevgiyle öpen; oyunlarda yenileceğim bir kimse bile yok...

İçim acıyor, içim!.. En çok sevdiğin ve önem verdiğin özel günlerden biri olan sevgililer gününü; içimi buruk bir hüznün, gözümü yaşların kapladığı bir güne çevirdin ya... inanamıyorum, bunu bana nasıl yaptın?.. Yine de bir bildiğin vardır, diye düşünüyorum. Çünkü, senin her zaman bir bildiğin olmuştur.

Peki; bu sevgililer gününde ben, ne mi yaptım? Yine bir tane kırmızı gül alıp doğum gününde aldığım o solmuş gülün yerine vazoya yerleştirdim. Ve ardından, ona bakıp bakıp içmeye devam ettim. Halen, her akşam eve geldiğimde yine ona bakıp bakıp içiyor ve ona bakarken sızıyorum sandalyenin üstünde, uyanıyorum halının üstünde...

Ama, güllerin için hiç üzülme, senin her gülüne çok iyi bakıyorum canım, çok iyi... Çünkü, onların hepsi, senin o çok sevdiğin özel günlerin gülleri...

Sevgililer gününde aldığım o gül, şimdi hâlâ canlı!.. Ama biliyorum ki; bir süre sonra o da solacak ve ben, onu da atmayacağım. Ne zamana kadar mı? Tabi ki 8 Mart Kadınlar Günü’ne kadar. Aynı uygulamayı, o gün de yapacağım. Çünkü sen, özel günleri çok sever ve çok önem verirdin... Bayılırdın özel günlere...

En zoruma gideni de işte bu ya; her solan çiçeğin yerine benzerini ve hatta aynısını da hemen hemen her çiçekçide bulmak mümkün iken, senin bir başka örneğini, benzerini bulabilmek mümkün mü? Sen benim her şeyimdin, şimdi sensiz ben; hiçşeyim!..

Hani sen hep derdin ya; “Güller; günler için, Günlerse; sevgililer içindir,” diye.. Evet doğru, çok doğru. Güller de var günler de!.. Peki sevgili nerede?.. Neredesin?.. Sevgilisiz günlerin ne önemi, ne özelliği kalıyor ki?.. Niçin hâlâ bu günler var ki?..
Kim için var ki?..
Sevgilisiz yılbaşı gecesi nedir; nedir, takvimden koparılan bir yapraktan başka?..
Aynı doğum günün gibi,
Aynı 14 Şubat gibi,
Aynı 8 Mart gibi...
Ne anlamı var ki; artık bu günlerin, ne anlamı?..
Niçin hâlâ her yıl geliyor bu günler?.. Niçin? Kim için?

Bir türlü kabullenemiyorum, çok zoruma gidiyor. Ama yine de, beni sensizliğe mahkum ettiğin için sana hiç kızmıyorum. Hem sana nasıl kızabilirim ki?.. İnsan hiç ‘canına’ kızabilir mi?..

Her şeye rağmen, yine de mutluyum. Hem eskisinden daha da çok mutluyum şimdi. Çünkü, sana olan aşkım sen gittikten sonra daha da büyüdü; “Aşkı büyük kılan, ayrılıklardır” sözünü haklı çıkarırcasına... Peki, neden bu sözü haklı çıkarmak görevi de bize düştü, neden? Neden, her bir şeyleri biz yapıyoruz, biz yaşıyoruz, başkalarına öğretmek, hatırlatmak için?..

Biliyorum; sen bir daha hiç yanımda olmayacaksın, olamayacaksın. Bedenini kaçırmayı başardın benden. Ya aşkını?..
Bak; unutkanlık... unutkanlık, sadece bana özgü bir şey değilmiş... Bazen, sen de, her bir şeyleri yanına alman gerektiği halde, bir şeyleri unutarak, bir yerlere gidebiliyormuşsun işte!.. Bu unutkanlığın için, teşekkürler.
Sana söz veriyorum; bu unutkanlığını, hiç unutmayacağım. Onu, senin emanetin olarak sonsuza dek saklayacağım...

Peki, ben ne mi yapıyorum hâlâ buralarda? Seni aramaya devam ediyorum. Seni hiçbir yerde bulamayacağıma inandığım an, senin nerede olduğunu ve sana nasıl ulaşacağıma inandığım andır ki, o an sana koşacağım. İşte, o zamana kadar bekle beni. Benim için değil, unutkanlığına kavuşmak için bekle. Seni unutkanlığınla baş başa bırakmak için geleceğim sana!..

Bir de; 'Güller ve Günler'e yeniden anlam kazandırmak için. Çünkü, onlar, sensiz o kadar anlamsız ki!..