Arama

Hikayeler ve Öyküler -2- - Tek Mesaj #1540

CaNaRY - avatarı
CaNaRY
Ziyaretçi
23 Mart 2008       Mesaj #1540
CaNaRY - avatarı
Ziyaretçi
Meçhul Aşk Malum Oldu...
Sana şu ana dek söyleyemediğim cümlelerim var.

İlk defa cesaretin elbisesini giydirebildiğim cümleler…

- Söyle! -
Kızmazsın ya…

- Senin sesinde hangi cümle azarlanabilir ki!
Ben zaten şu önümde akan nehirde öfkemi defalarca yıkıyorum.

Çekingenliğini çıkart ve at şu nehrin suyuna…

- Ben sana âşığım.
- Âşık mı?
- Evet, ama seni anlamıyorum.
Nasıl da bunu, bugüne kadar sezmediğini kendime açıklamak çok zor!

Ben nâr-ı aşkınla cemalimi gün yüzüne tanıştırırken
sen kapkara bir nehirde mi yıkanıyorsun?

Ben, senin adınla nice cennet tasvirlerini söze dökerken sen,
beni cehenneme odun diye mi attın?
Sözümü, sözüne sitem olarak görme.

Bir defa da hoş gör!
Çünkü ben öylesine yanmayı hoş görmekteyim ki
kıvılcımların cilvesini bile hor görmemekteyim.
Ama bir şeyi tam idrak edemiyorum.

Ben, sevginle cennete girmişken ateşin elinden kim tuttu da onu cennete savurdu?

İnsan, neden cennette yanardı ki!

- Senin böyle düşündüğünü bilmiyordum.
Ben de senin aşkının mertebesinde öylesine güzel rüyalar gördüm ki

çıkmaz sokakların duvarlarına "Sizi umursamıyorum" diye yazdım.

Gönül kahvehanemden sana ne ikram edeyim?

Senin de beni sevdiğini bilmemenin ötesinde
gözbebeğinde hiç olamadığımın
kederine öylesine bürünmüşüm ki
şimdi hicranımın etrafını tavaf etmekteyim.
- Şimdiden sonra aşkım, muştuya yazılmış bir kaderdir.

Öyle değil mi?

- Hayır…

Ey sevgili!
Düştün ya içime seni çıkaramam.
Derinden batırmışsın kendini…
Ama bari sen çıkar beni kendinden.

- Anlamadım…


- Çünkü gönül kahvehanemde sana sunacağım bir damla su kalmadı.
Ben kurumuş bir ağaç olarak toprağa son defa bakarken

sen dallarımın boynuna düşmüş bir vaziyette yeşil yapraklarımı mı hayal edeceksin?


Ey güzel!
O hayal ettiğin yapraklar haram meyve gibidir.
Ben hayattan kaydımı aldırırken sen bana not düşüyorsun.

- Kurumuş dalında mutlu olmaya ahd veririm.
- Git ey cân!
Perişanlığımın yamaları yakışmaz sana.

Bak işte ölüm, yine gâlip geliyor…
Çünkü severken kendimde değildim.
Oysa şimdi iliklerime kadar donacak bir ölümü hissediyorum.

Şimdi ölüm, ensemdeki bir öpücük…

Belli ki kalleşlik konusunda hayatla anlaşmışlar.

Hayat, son dakikada sevgilimi getiriyor huzuruma…

Kavuşmamızın değil ayrılmamızın hatırına.

- Sen ve ben aynı mekânda olmamıza rağmen vuslatı konuşamamak ne büyük bir dert! Şimdiye dek neden bana sevginin harflerini ilân etmedin?
- Çünkü öylesine çok gül-bülbül aşkı anlatıldı ki ben seni yanımda sadece hayal ettim.

- Ne söylesem ki!

- Hiçbir şey söyleme!
Susmanın çoğaldığı vakitlere nikâhlanalım.

Ama bil ki halimi sen bilesin diye perişan kalmadım.
Zaten "Ben âşığım" dedikten sonra sana bir söz kalmamıştı.
Tüm sözcükler beni tercüme etmenin telaşında izdihamda yok olmuştu.
Anlayacağın önce sözcükler yok oldu sonra da ben…
Şimdi yokluğun buram buram kokusunu içime çekiyorum.
Sen şimdiye kadar hayatımda benden uzak durduğun gibi uzak dur ölümümden.
Gülün katmerleri arasına sokul…
Bu sözlerin ardından bülbül kahroldu.
Kahrı ölüm oldu.

Düştü ağacın dibine…

Ağaç ağladı.
Sevgilisine ilk defa bu kadar yakındı.
Ama ölüm yine gâlip gelmişti.

Çünkü ölüm, sevgilisine daha yakından bakmıştı.
Sevgiliyi ölümün yankılarında kaybeden ağaç,
kuruyan iskeletini bülbülden önce ölmediği diye dövüyordu.

Daha sonra başını, titreyen yastığından kaldırdı.

Gözyaşlarını silecek takatten yoksun kalan dalları ise

sevgilisini yerden kaldırıp kucağında sımsıkı tuttu.
Sonra çok pişman oldu.
Keşke onu yumuşak topraktan kaldırmasaydı!

Kurumuş dalları sevgilisini incitir diye kaygılandı.
Sevgilisini öpmeden toprağın yüzüne bıraktı.
Ağlarken ne dediği pek anlaşılmasa da sanırım şöyle diyordu:


" Ey bülbül!
Sen hep güle âşık olurdun.
Benim gibi yaşlı bir ihtiyara gönül vereceğini kim bilirdi ki!
Sen gülün başında öttüğünde ben kuruyordum.

Meğer güle bana âşık olduğunu anlatıyormuşsun"

Böylece meçhul olan aşk malum oldu.
İnsanlar nehrin kenarından geçerken bir ağacın,

sevgilisinin üzerine nasıl yığıldığını gördüler.
Kurumuş dallar yıkılırken öylesine feryat ediyordu ki
en sert taşların kalbi yumuşuyor ve dağlar,

nehirdeki tüm suları biraz ferahlasın diye
ağacın yüzüne vurmak istiyordu.
Mükrime Dilekçi