Üye Ol
Geri Dön   MsXLabs > :: Akademik Forumlar :: > Felsefe
Sponsor Bağlantılar
Cevap Yeni Konu Aç
Eski 28-02-2006   #1 (mesaj-linki)
Yaratılmış Bir Varlık Olarak İnsan





Dünyada giderek güçlenen materyalizmi benimsemiş olan insanlığın zamanla unuttuğu en önemli kavramlardan biri kendinin yaratılmış bir varlık olduğudur. Bu kıymetli bilgiye zamanımızda ancak yüzeysel olarak değinebilen ve bilinçli bir şekilde sahip olmayan insan, fiziksel dünya ve materyalizmle aşırı özdeşleşmiş olmasından kaynaklanan ciddi sorunlar yaşamakta ve her geçen gün daha da zorlanmaktadır.

İnsanın yaratılmış bir varlık olduğu farkındalığını geliştirmiş olmasıyla, bu sorunların nasıl çözümlenebileceğinin bağlantısı ilk bakışta belirgin olmayabilir. Ancak, sorunlara yüzeysel bir şekilde yaklaşmak yani maddesel dünyadan kaynaklanan sorunları aslında pek de işe yaramayan materyalist reçetelerle çözmeye çalışmak yerine her insanın yaratılmış bir varlık olduğu farkındalığını edinmesiyle bu sorunların tinsel bir düzeye taşınması ve farklı bir biçimde ele alınması sağlanabilir. Bu bakımdan, bakışımızı materyalizmden tinselliğe çevirecek ve insanlığı gerçek çözümlere yaklaştıracak olan bu bilince sahip olmanın pek çok bakımdan elzem olduğu söylenebilir.


Ancak, Tanrı’nın varlığına inananların bu inançlarını sadece “bizi Allah yaratmış”şeklinde ifade etmeleri yeterli değildir. Bu oldukça yüzeysel yaklaşımdır. Ayrıca, yaratılma işleminin zamanı olarak yalnızca geçmişe atıfta bulunmak, insanın şimdi dünyada neden hala var olduğunun açıklamasını zorlaştırır. Hatta yaratılış olayının artık bitmiş olduğu inancı insanı bazı yanlış anlayışlara da yöneltebilir. Tanrı’nın, dünya ve insanla ilgili yaratılış olayını geçmişte gerçekleştirip bitirdiğine inanmak, halen yaşanmakta olan Kozmik evrimin anlaşılmasını ve kavranmasını engeller.

Bazı din kitaplarında (özellikle Tevrat’ta) , Allah’ın dünyayı belli bir zaman süreci içinde yaratmış olduğuna dair bazı bilgiler bulunduğu doğrudur. Ancak Tevrat’ta, aslında yedi ana aşamada gerçekleşecek olan kozmik evrimin, dünya ve insanın katılaşmış ve görünür biçimleriyle ortaya çıktığı dördüncü evrim aşaması olan dünya evriminin başlangıcına değinildiği için dünyanın ‘altı günde’ yaratıldığı anlatılmıştır.


Antroposofik bilgiler yaratılışı, dünya evresinden üç aşama öncesi olan Eski Satürn evresine kadar götürür. Antroposofi’nin ışığında, yaratılışın çok önemli üç ön evresini Eski Satürn’den itibaren takip ederek dünya aşamasına kadar gelebiliriz. Bu bağlamda anlaşılması gereken çok önemli bir noktaya Antroposofi açıklık kazandırır. Şu sırada halen evrimin dördüncü aşamasını yaşamakta olan insanın yaratılışı henüz sona ermemiştir. İnsanın Kozmik evrim içindeki yaratılışı halen devam etmektedir.


Yaratılışı tamamlanmış bir insan varlığı düşüncesini benimsemekle, yaratılışın devam ettiği anlayışına sahip olmak arasında çok önemli farklılıklar vardır. Bunların neler olduğunu özetleyecek olursak; yaratılışın tamamlanıp bittiği inancını benimsemiş olanlar, dünya evrimi aşaması sürecinde insanın düşünce, duygu ve irade de yaşadığı uyku halini aşmakta zorlanacak ve bunun sonuçlarıyla karşılaşmak durumunda kalacaklardır. Çünkü bu inancı benimsediğimizde, yaratılışı tamamlanmış ve bitmiş olduğunu zannettiğimiz insanın daha öte evrilmesinin söz konusu olmadığını düşünebilir, şimdiki halimizle yetinebilir ve daha mükemmel olmaya gerek görmeyebiliriz.




İnsan varlığının yaratılışının henüz tamamlanmadığını ve devam etmekte olduğunu kavrayan bir birey ise, Kozmik evrimin neresinde olduğunu bilmenin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu görür ve dünyadaki gerçek konumunun ne olduğunu öğrenmek ister. Bu bilgileri anlayıp kavradıktan sonra da Tinsel evrimin amaç ve hedeflerini anlamaya çalışır. İnsan, Yüksek Tinsel Dünya Varlıkları tarafından belirlenmiş bu hedefleri kavradığı zaman kendinin bu evrimin içindeki önemli yerini ve misyonunu anlar ve evrime bilinçli katkılarda bulunmaya gayret eder. Varoluşuna bu açılardan bakabilen insan, evrimin hedefleri ile kendi bireysel gelişiminin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve aynı yönde gitmesi gerektiğini anlar. Antroposofi, tüm insanlığı ilgilendiren bu gerçeği anlamamıza ve özümsememize yardımcı olur.


Öte yandan insanın yaratılışı, nerden kaynaklandığı belirsiz bir doğa fenomeni içinde, sadece fiziksel ve kimyasal etkilerle dünyada zamanla kendi başına gelişmiş bir oluşum biçiminde imgelenirse, doğruyu yansıtmayan bu tür nahif düşünceler insanın yaratılış fenomeninin arkasındaki gerçeklikten giderek uzaklaşmasına neden olur. Bunun gibi yüzeysel düşünceleri benimseyenler, insanın özellikle insan olarak yaratılmış bir varlık olduğu gerçeğini kavrayıp özümsemekte zorlanabilirler.


Neden ve nereden geldiği belirsiz bazı etkenlerle durup dururken tetiklenip kendiliğinden başlamış olan bir varoluşun arkasında yaratılışı özellikle başlatmış bir ilahi benlik olduğu düşüncesine yer verilemez. Çünkü bu şekilde açıklanan bir oluşum ve varoluşun arkasında kimsenin olması gerekli değildir. Bir takım enerjiler ve etkenler tesadüfen yan yana gelmiş ve mineral, bitki, hayvan ve insanlık aleminin oluşumu kolayca gerçekleşmiştir. Antroposofi, amacı ve anlamı olmayan bir varoluşu fiziksel dünyaya indirgeyip yalnızca madde ile özdeşleştirerek insanı sadece akıllı bir fiziksel dünya varlığı olduğuna inandırmaya çalışan evrim karşıtı güçlerin varlığına dikkat çeker. Bu varlıklar insanı, yaratılışın arkasında birisi olmadan uygun şartların bir araya gelmesiyle kendiliğinden oluşmuş bir varlık olduğuna inandırarak dikkatlerin Yaratanın Benliğine odaklanmasını önlerler.


Antroposofik bilgilerden varoluşun anlam ve amacının duyu üstü Tinsel Dünyadan kaynaklandığını görmeye başlayan insan, öte dünyadaki tinsel varlıkları tanıyıp onların faaliyetlerini öğrenmek isteyecektir.

Antroposofi, ancak evrende yaptıkları işleri göz önünde bulundurduğumuzda tanıyıp anlayabileceğimiz bu varlıkları iki ana kategoride inceleyebileceğimizi anlatır.

Bu varlıklar, Kutsal Tanrısal Varlıklar ve Kutsal olanın karşısında yer alan tinsel varlıklar olarak tanımlanabilirler. Onlar hakkında bilgilenen insan, Yüksek Tinsel Varlıklarla ilişkisini kavrayabildiği zaman evrimin gereklerini yerine getirmek üzere onlarla birliktelik içinde çalışmak gerektiğinin bilincine sahip olabilirler.


Bütün bunlar insanlığın artık bir yol ayrımına geldiğine işaret eder. Kozmik evrimde özgürlüğü temsil eden insan, bu özgürlük çerçevesinde insanı özellikle yaratan birisi olmadığına ve tesadüfi bir oluşumun sonucunda var olduğuna inanmakta ısrar ederse, tüm yaşama bakışı da bu yanlış düşüncenin şablonu doğrultusunda biçimlenir.


Yaratılışın arkasında yaratma işlemini gerçekleştiren Tanrısal bir Benlik olduğu gerçeğinin dışında kalan her inanç insanın uykuda olduğunu gösterir. Bu tür düşüncelerde saplanıp kalmak insanın uyku halinin devam etmesini sağlar. Bu durum Kutsal Tinsel Varlıkların karşısında yer almış olan tinsel varlıkların işine gelir.


Yaratılışın arkasında Tanrısal bir güç olduğu gerçeği örtbas edilip ortadan kaldırıldığı zaman insanları çeşitli teorilerle gerçeği yansıtmayan olasılıklara inandırmak çok kolay olacaktır. Biraz dikkatli baktığımızda, bu teorilerin ve olasılıkların ısrarlı bir biçimde ve oldukça geniş bir yelpaze içinde sunulduklarını gözlemleyebiliriz.


Bizleri pırıltılı fakat yalan yanlış, uçan kaçan, içi boş inanç ve düşüncelerin ilhamlarıyla fiziksel dünyanın dışına çekmeye çalışan tinsel varlıkların, ve insanı, sadece bir fiziksel dünya varlığı olduğuna inandırmaya çalışan diğer tinsel varlıkların insanlığa yaptıkları müdahalelerden ancak onların faaliyetleri hakkında bilinçlenerek korunabiliriz. Antroposofik bilgilerle oluşturabileceğimiz farkındalık, bilince dönüştürülerek kalıcı bir şekilde özümsenmezse, hiç farkında olmadan bu varlıklardan gelen yalan-yanlış ilhamları kendi kıymetli düşüncelerimizmiş gibi benimseyebiliriz. Bunun sonucunda ruh ve benliğimiz onların amaçladıkları doğrultusunda biçimlendirilebilir.




Yüksek Tinsel Dünya Varlıkları tarafından büyük özverilerle özellikle insan olarak yaratılmış olduğunun bilincine varan insan, Tanrı karşıtı varlıkların ruhu üzerindeki bencil hesap ve amaçlarının aksine onu yaratanların kendisine özgürlük bağışlamış olduklarını anlar.

Dünya evrimi sürecinde giderek fiziksel dünya ile özdeşleşip Tanrı’sının adını bile unutmuş olmasına rağmen, kendisine Tinsel Dünya tarafından dilerse kutsal olmayanı bile seçebileceği bir özgürlüğün tanındığını görür. İnsanın fiziksel dünyada özgürlüğe sahip olması ve bu doğrultuda gelişmesi Yüksek Tinsel Dünya için çok önemlidir.


Ancak materyalist ve dünyevi bir yaşamın içindeyken gerçek tinsel ışığı bulup sahiplenebilmiş bir insan Tinsel Dünya ile ilişkisinin hükmeden ve hükmedilen gibi bir kalıp içinde olmadığını görebilir. Aksine, insanın Tinsel Dünya ile buluşma noktası sevgidir. Fakat bulduğumuzu zannettiğimiz her sevgi gerçek olan değildir. Onun için bu sevginin nereden kaynaklandığının ve niteliğinin ne olduğunun iyi anlaşılması gerekir.


İnsanda henüz var olan hayvansal doğa, kötülük, yalan, egoizm ve ahlak yoksunluğu bizi yaratan Tanrısal Varlıkların bir yanlışından kaynaklanmamıştır. Tanrı’nın yarattığı başlangıçta mükemmeldi, fakat insan dünya ile tamamen özdeşleşince kusurlu ve düşük bir doğa oluşturdu. Tinsel dünyanın amaçladığı şey elbetteki düşük doğalı bir varlık yaratmak değildi. Bu bakımdan, yaratılışın henüz bitmeyip devam etmekte olduğunu görmemiz ve de insanın tesadüfi bir doğa fenomeni sonucunda oluşmadığını, yaratılışın arkasında ilahi bir güc ve Benliğin olduğunu anlamamız çok önemlidir. Antroposofi, evrende neden özellikle insan olarak yaratıldığımız gizemini aydınlatır.


Varoluşunun ‘gerçek anlamını’ öğrenmek her insanın tinsel sorumluluğudur.

Son Düzenleyen NoRanynn; 25-08-2006 @ 10:48.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 28-02-2006   #2 (mesaj-linki)
Cvp: Yaratılmış Bir Varlık Olarak İnsan!

güzell tebrikler
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 28-02-2006   #3 (mesaj-linki)
Cvp: Yaratılmış Bir Varlık Olarak İnsan!

İnsan dünyaya günahsız olarak gelir. Ancak bu onun ileriki yaşamında kirlenmeyeceği ve sorun olmayacağı anlamına gelmez. Çünkü insan yaratılış itibariyle nefsi ve kalbi hastalıklara 'namzet' bir halde yaratılmıştır. Aklını başına almaya başladığı gençlik yaşlarından itibaren aklını iradesi ile birlikte kullana bilirse 'şems' suresinde söylediği gibi 'nefsini temizleyip arındıran felah bulmuştur' ayeti o kişinin hayatında vücut bulur. İnsanların bir çoğu birbirine bakarak yaşadığı için, nefsine yüz verir, onu serbest bırakır ve içindeki olumsuz tohumlar yeşerir büyür ve de kocaman bir ağaç halini alır. İşte o zaman olumsuz durumdan kurtulmak pek kolay olmaz. Bu çok zaman ve emek getirecektir. Ancak şunu hemen belirtelim ki insan terbiyesi ve düzelmesi ile ilgili süreç tüm zorluğuna rağmen imkansız değildir. Kişinin buna inanması ve istemesi en önemli değerdir. Eğer bu başarılamayacak olsaydı Allah (cc) bizden bunu istemeyecekti.
Kur'an’ın varlık sebebi, eğik ve sorunlu olan insanı, doğru ve ideal hale getirmektir. Peygamberler ise bunun nasıl olacağının pratik uygulayıcısı ve tebliğcisidirler.





Allah (c.c.): “Biz insanı en güzel şekilde yarattık sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik”diyor. Biçim ve şekil olarak gerçekten çok güzel yaratılmış insanın, içi yani özü (nefsi) için aynı şeyi söylemek oldukça zordur. Burada adeta Allah (c.c.)en güzel şekilde yaratılmış şeklimize, içimizi ona denk olarak terbiye etmek, onu olgunlaştırmak işlemini bize verdiğini işaret etmektedir. Çünkü Kur'an'ın bir çok yerinde karşımıza “İman ettiler ve kendi hallerini düzelttiler” ayeti çıkmaktadır.
Tüm bunlar gösteriyor ki, insan problemlidir. Ama bunu Vahiyle, iyi niyetle ve iradeyle düzeltmelidir ve düzeltebilir.
Allah'ın insanda görmek istemediği, belkide en önemli sorun olan “insanın nankörlüğüdür” Aklı başında bir insanın nankörlük yapacağı en büyük makam, şüphesiz ki tüm kainatı, insanları, sonuçta her şeyi yaratan Allah’a karşı yapılandır. Kur'an'ın varlık sebeplerinden biriside, insandaki bu nankörlük duygusunu temizlemektir.
… Gerçek şu ki, Biz insanı tarafımızdan bir rahmet tattıracağımız zaman ona sevinir. Eğer onlara kendi ellerini takdim ettikleri dolayısı ile bir kötülük isabet ederse, bu durumda insan nankör kesiliverir. (42/Şuura 48)
İnsan Nankördür
İyiliğin kaynağı Allah'tır. Allah insana ve yaratığı tüm varlıklara sürekli iyilik yapar. Çünkü Allah'ın zatında kötülük yoktur. Sürekli ikram eden, en iyi olan Allah, yarattığı insanında kendisine iyilik (şükür) yapmasını ister.
Nankörlük Nedir?
İnsanın, görmüş olduğu iyiliğe karşı, hiç olmamış gibi davranmasıdır. Yaratıcısından, bir kişiden yada bir kurumdan iyilik görebilir insan. Ancak daha sonra, bu iyilikleri hiç görmemiş gibi davranır, hissiz ve duygusuz durur. Onunla ilgilenmez, onu sevmez, onu kucaklamaz, işte nankörlük budur.
İnsan Neden Nankör Olur?
İnsan yaratılış itibariyle kendisine düşkündür. Bu bir sonra “bencillik” duygusunu doğuracaktır. Bencil insan, yalnız kendisine değer veren ve yalnız kendisini seven insandır. Bencil insanların diğer insanlara zaman zaman yakın davranması menfaati içindir. Menfaati ortadan kalktığına da yakınlığı da ortadan kalkacaktır. İşte nankörlük burada başlar. Nankör insanlar, görmüş olduğu iyiliklerin kendilerinin tabii bir hakkı olduğuna inanırlar, o yüzden o iyiliğe karşılık vermeleri söz konusu değildir. Aynı zamanda nankör insanlar kendilerini uyanık olarak görürler. Gördüğü bir iyiliği yok saymayı, karşılık vermemeyi “kar” sayarlar. Nankörlüğe yol açan ana sebepler işte buralardır.
Kur’an’a Göre Nankör İnsanlar
Allah'ın varlığına inananırlar ancak, O'nu bir rab ve ilah olarak kabul etmezler. O'nun kendi hayatları üzerindeki tasarrufuna razı olmazlar. İman etmekse, sadece Allah'ın varlığına inanmak değildir. Allah'ı bir bütün olarak kabul etmek demektir. Yani ondan gelen her şeye razı olmak, boyun eğmektir. Nankörlük ise bunun tam zıttıdır. Allah'ın zatından değilse bile onun bizim üzerimizdeki yapmak istediği şeylerden rahatsız olup, haşa Allah'ın kendisinden rahatsız olmaktır ki bu insanın yapabileceği en büyük nankörlüktür.
İnsan Müstağnidir
Kur'an'ı Kerimde, insan problemleri olarak en çok işlenen direk ve dolaylı konulardan bir tanesi de ; “müstağniliktir”. İnsan, varlık ve güç sahibi olmaya başladığında kendisini gösteren, güç ve zenginlik ortaya çıkıncaya kadar, adeta içimizde saklanan çok çirkin bir özelliktir.
Müstağniliğin bilinç altında “ben” duygusu yoğun olarak şekillenmiştir. Bu '”benlik” fırsat buldukça, imkan oluştukça ortaya çıkar. Diğer durumlarda ise sinmiş bir şekilde bekler. Kur'an bu özelliğinden dolayı insanı bu konuda sürekli uyarır/eleştirir.
“İnsan azar, kendisini müstağni olarak gördüğü için.” (96/ Alak 67)
Dikkat edilirse müstağniliğin sonu azmaya götüren bir yoldur. Azmak ise iyice yoldan çıkmak, sapıklığa düşmektir. Azmış insan, kesinlikle laf dinlemeyen, kendi başına buyruk “egoist” bir insandır. Azmış insan iflah olması neredeyse mümkün olmayan insandır. Yine azmış insan nefsini ilah edinmiş olan insandır.
Müstağnilik Nedir?
Müstağnilik, kişinin her alanda kendisini yeterli, ihtiyaçsız ve zengin görmesidir. Müstağniliği insanın elindekileri, yani elde ettikleri doğurur. Gurur ve kibiri iyice büyütür. Kişinin kendisini/nefsini ilah edinmesiyle yani azgınlaşmasıyla son bulur.
Müstağnileşmenin Sebepleri
Bir insanın müstağnileşebilmesi için diğerlerinden olmayıp, kendisinde olan bir şeylerin olması gerekir. Elinde gücü, parası, bilgisi ve yetkisi olmayan bir insan müstağni olmaz, olamaz... Belki içinde istek olsa bile bunu ortaya çıkaramaz. Aslında müstağnileşmenin sebebi, kendisine bir şükür ve imtihan aracı olarak verilmişleri “ben kendim kazandım” deyip kendisine ön plana çıkartmasıdır.
Müstağni insan dinlemeyen insandır. Müstağni insan umursamayandır. Müstağnileşen insan, nefsini yüceltmiş ve kendisinin hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, “zengin ve yeterli” olduğunu düşünen insandır.
Kur’an’a Göre Müstağniİ İnsanlar
Bir imtihana binaen, başka insanlara verilmeyip kendisine verilen şeylerle birlikte müstağnilik duygusu oraya sızmaya başlar. Bir insanın müstağni olabilmesi için, onun hiçbir şeye ihtiyaç hissetmeyip kendi kendine yeterli olması gerekir. Bu ise yaratılmış, her açıdan aciz ve hepsinden önemlisi yüzde yüz Allah'a bağımlı olan bizler için olacak şey değildir. Kendisi bir "Samed" olan Allah ancak "müstağnidir/münezzehtir". Müstağnilik bir kul için değil, ancak bir tek olan Allah içindir. Kur'an'da müstağniliğin sembolü olarak, kendisini ilahlaştıran ve Rableştiren Firavun örneği gösterilir. Firavun, güç ve iktidar sahibidir. İnsanları kendisine kullaştırmıştır. Her isteği yapılan, şişik bir nefse sahip, şımarık ve zalim birisidir. Bir yerde bir insanın her dediği olur ve her istediği yapılırsa onun ilahi bir sağlaması yapılmıyorsa o kişide mutlaka bir süre sonra müstağnilik başlayacaktır. Mesela Firavun'da görülen müstağnilik ve azgınlık onun yanındaki bir hizmetçide yoktur. Halbuki ikisi de aynı yerde ve aynı sarayda yaşar. Ancak birinin elinde güç varken diğerinin elinde yoktur. Güç olmayanda müstağnileşmenin sebebi de yoktur. Eğer güç ve iktidar Firavun'dan alınıp o hizmetçiye verilirse, eğer mayası da buna biraz uygunsa bu sefer o müstağnileşecektir. Yani müstağnileşmek, kişinin tamamen nefsileşip kendisini her şeyde yeterli ve ihtiyaçsız görmesidir.
Müstağnileşme hastalığı, yalnızca müşriklerde görülmez, maalesef bir çok kez imanlı insanlarda da görülebilir. Müslümanın müstağniliği ise tıpkı, müşriklerinki gibi kendini yeterli ve ihtiyaçsız görmesiyle başlar.
Allah'ın kitabında çok değindiği bu hastalık, yeterince kalbileşmemiş, tevazu ve takva örtüsünü kuşanmamış tüm iman sahibi olan insanlar için de bir tehdittir. Bir kişi başkalarını yalnız kendisine çevirmeye başladığı vakit, geldiği yeri unutup, ulaştığı mertebeyi bilmediği vakit, insanları ve yaptıklarını küçük görüp, kendisinden bahsetmeye başladığı vakit, nefsini sevip, kalbini unuttuğu vakit, okumaya ve ilme gereken önemi vermemeye başladığı vakit, hakkı ve sabrı birbirine tavsiye etmekten yüz çevirdiği vakit o kişide müstağnileşmiş olacaktır.
Müstağnilikten Kurtulmanın Yolu
Hz. Peygamber (sav) diyor ki: "Dünyevi konularda kendinizden aşağıdaki insanlara bakın, uhrevi ve ilmi konularda kendinizden yukarıdaki insanlara bakın." Aslında bu hadis en iyi formüldür. Ancak bununla birlikte müstağnilikten kurtulmak için şunlara dikkat etmek gerekir; 1) Mütevazılığı tercih etmek. 2) Takvaya önem vermek. 3) İlme ve öğrenmeye ilgi göstermek. 4) Nefsilikten kalbiliğe geçmek. 5) Hakkı ve sabrı tavsiye edenlerle birlikte olmak. 6) Allah'ı unutmamak.
UR’AN’DA iNSAN PROBLEMLERi - 2 - iNSAN ZAYIFTIR



Allah sizden (yükü) hafifletmek istiyor. insan zayıf olarak yaratılmıştır. (Nisa/ 28)



Yukarıdaki ayet, insanın Allah tarafından nasıl tanımlandığının güzel bir ifadesidir. insan bedeni ve ruhi olarak iki unsurdan oluşmaktadır. Bu iki unsurda mükemmele göre zayıf ve noksandır. Bu zayıflık hali iki önemli sebepten (hikmetten) dolayı insana verilmiştir. Birincisi, insan aciz olduğunu gördükçe kul olduğunu, asla bir “ilah” olmadığını anlar. ikincisi her türlü acizliğine, zayıflığına, rağmen imtihanını başarmak ve kendini bulduğu durumdan daha iyi hale getirmek için çaba sarf edilmesi gerektiğini gösterir.

Zayıflık bir açıdan aslında nimettir. insanın haddini aşmaması için büyüklenmesi için iyi bir panzehirdir. Ancak tüm bunlara rağmen elindeki mevcut imkanları diğer insanlardan “bir imtihana binaen” fazla olan insanlar sanki hiç aciz ve zayıf değilmiş gibi davranmaya çalışırlar. Bu onların iç yapılarının bozuk olduğundandır. iç yapısı bozuk olan tüm insanlar dışarıya karşı sürekli abartılı bir biçimde davranışlar sergilerler. Bu durum, içteki bozukluğun diğer insanlar tarafından fark edilmemesi içindir.



Kur’an’da zayıflık:

Kur’an’a zayıflık, dayanıksızlık ve irade eksikliği olarak görülür. Çoğunlukla dört bölümde incelenir. insanın zayıf olduğu konular çoğunlukla kişinin ilgisizliği ve isteksizliği neticesinde vücut bulur.

1) iman da zayıflık, insanın yüzünü tam olarak yaratanına çevirmemesi ve içindeki başka şeylerin güçlülüğünden ileri gelir. içteki o güçlülük devam ettiği ettiği müddetçe “iman” hep zayıf kalacaktır. Buna bağlı olarak ta amelde doğal olarak zayıf olacaktır.

2) Ahlaki zayıflık, ise içteki doğruluk ve dürüstlüğün kişideki yetersizliğinden ileri gelir. insanların doğrulukları ve olgunlukları arttıkça ahlakça da güçlü ve ilkeli olacaktır. Ahlaki zayıflıktan kurtulmanın diğer yolu ise nefsin en önemli problemlerinden olan “bencilliğin” kişiden uzaklaşması ile son bulacaktır.

3) Nefisteki zayıflık, insan yaratılış itibariyle kendisine düşkündür. Bu düşkünlük kendini aşırı sevme ve korumadan ileri gelir. Allah kitabında insanın “bencil” olarak yaratıldığını söyler. insan nefsindeki zaafların merkezinde burası vardır. Zayıf olan nefis etkiye çok açıktır. iyi bir terbiye sürecine girerse ilk başlangıçta sızlanırsa da daha sonra yola girecektir. Yola gelmiş bir nefis, terbiye edilip ehlileştirilmiş vahşi bir ata benzer. Eğer dizginlenip ehlileştirilirse sahibini hedefine ulaştıracaktır.



iNSAN UMUTSUZLUğA DÜşER

Umut insanı hayata bağlayan güçtür. Umut insanı ayakta tutan, motive edendir. Umut insana yaşama sevinci, düşünme heyecanı, çalışma aşkı verendir. Umudun bittiği yerde insanın yitireceği başka bir şeyi de kalmamıştır.

insanın umutsuzluğa düşmesi çoğu kez hayal kırıklığı ve ulaşılamayacak hedefleri önüne koyması ile başlar. Bu süreç kişinin vazgeçmesi ve kendisini bırakması ile son bulur işte insan için en tehlikeli yer burasıdır. Eğer kişi bu noktaya ulaşmazsa içteki yara çok büyümüş demektir. Bu yaranın tedavi edilebilmesi için kişide yaşam sevincinin yeniden kazanılması gerekir. Bunu sağlayacak ise “yeniden ve düzgün bir iman” olacaktır.



Kur’an’a Göre Umutsuzluk

...Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez (Yusuf/ 82)



Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla sevinirler, kendi ellerinin takdim ettiklerinden dolayı onlara bir kötülük isabet ettiğinde hemen umutsuzluğa kapılırlar. (Rum/ 36)

Yukarıdaki ayetler gösteriyor ki Allah kullarının umutsuzluğa düşmesinden asla razı değildir. Çünkü umutsuzluğa düşmek “bitmiş” olmakla eş anlamlıdır. Umutsuzluğun bir kötü halide kişinin akıbeti ile ilgili bir “emin olma” hali içinde olmasıdır işte bunu kendiside asla kabul edilemeyecek bir durumdur. Hiç kimse sonunu ne olacağını bilemez, bundan emin olamaz



Umutsuzluğa düşmemek için;

1) Kişinin yapamayacağı, taşıyamayacağı işi istememesi.

2) Karşılaşılan tüm olumsuzlukların nihai ve bitimsiz olmadığının unutulmaması

3) ileriye dönük “tûli emel” (bitimsiz istek) peşinde olmaması

4) insanın kendisini değerlendirme eleştirme ve kınamada ölçüyü kaçırmaması

gerektiğini insan unutmazsa Allah’ın izniyle umutsuzluğa da düşmemiş olacaktır.



iNSAN HIRSINA DÜşKÜNDÜR



Hırs; Bir şeyi elde etmedeki aşırı istek ve çabadır. Hırslı bir insan gözüne kestirdiğini elde etmek için her şeyi göze alır. Onu engelleyecek, durduracak bir şey yok gibidir. İstedikleri mutlaka onun olmalıdır. işte bu insanın en nefsi en çirkin hastalıklarından biridir.

Hırslı bir insan için başkası yoktur. Onun için sadece kendisi ve istekleri vardır. Önüne çıkabilecek tüm engelleri ortadan kaldırır. Temelde hırslı insan gözü doymaz ve dengesizdir.



Kur’an’da Harislik

Malı bir yığma tutkusu ve hırsıyla seviyorsunuz (Fecr/ 20)

Kur’an’da dünya malının insana çekici gösterildiği söylenir. Bu çekicilik bir imtihan için verilmişken, bunu insanların büyük bir kısmı unuttuğu ve umursamadığı için, her şeyin kendisine ait olmasını istemektedir. Bunun diğer adı ise “nefsilik-bencillik” tir.



Hırsı Doğuran Sebepler;

1) Bir şeyin yokluğunu çok çekmek

2) Aç gözlülük ve doyumsuzluk

3) Aşağılık yada yükseklik kompleksleri

4) Başkalarını sürekli geçme isteği

5) Tekel olma arzusu



Hırstan Kurtulmanın Yolları

1) Gözünü dünyadan ahirete çevirmek

2) Kanaatkar ve tok gözlü olmak

3) Tevazu ve ihlas sahibi olmaya çalışmak

4) Elindeki her şeyi paylaşıp bolca infak etmek



Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Allah’tan mutlak manada razı olan kişide hiçbir zaman harislik ve bencillik olmayacaktır.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 08-03-2006   #4 (mesaj-linki)
Cvp: Yaratılmış Bir Varlık Olarak İnsan!

İnsanın Hâlleri

Ömer Baldık


Şeytanın Avukatı filmini seyredenler bilir; filmin en can alıcı sahnesi, en sonunda Al Pacino’nun dilinden dökülen sözdür: “Self-love is my favourite sin.” (Kendini beğenme, benim en sevdiğim günahtır.)

Filmde Al Pacino’nun şeytanı oynadığı düşünülürse, kendini beğenmenin şeytana has bir nitelik olduğu ortaya çıkar. Nasıl olmasın ki? O kendini beğendiği için Âdem aleyhisselâma yukarıdan bakmış; ve yine aynı nedenle, Allah’ın emrine açıkça karşı gelmiştir. Demek ki, kendini beğenmede, nefsini en yukarıya koyma gayreti, başkalarıyla sürekli kıyas yaparak kendini üstün kılmaya çalışma vardır.
Gerek Hıristiyanlık, gerekse İslâm’da bu yüzden kendini beğenme en çok yerilen hasletlerin başında gelir ve mü’minler bu konuda şiddetle ikaz edilir. Gelgelelim, ‘kendini değerli görme’yle ilgili bu tür bir ikazda bulunulmamıştır.
Bu da son derece anlamlıdır, çünkü her insanın kendisini değerli hissetmesi doğal bir eğilimdir. İslâm, insanın kendini beğenmesinin önüne set çekerken, mü’minlerin kendilerini değerli görmelerini de ister. Fakat bu değeri, Allah’a güzel bir abd olmada aramaya yönlendirir.
Kendini beğenme ile kendini değerli görme arasındaki fark da, bu şekilde ortaya çıkmaktadır: Kendini beğenme, insanın kendi nefsine dayanması ve güvenmesidir; kendini değerli görme ise, Allah’ın hiç yoktan yaratması, başka bir varlığı değil onu yaratması, muhatap alması, kendisine kul kabul etmesi nedeniyle (her) mü’minin (ayrı ayrı) kendisine değer vermesidir.
Başka bir deyişle, kendini beğenme, insanın kendi değerini kendinden alması; kendini değerli görme ise kendi değerini Allah’tan almasıdır.
Öyleyse, kendimizi beğenmeyelim, ama kendimize değer vermeyi de unutmayalım.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 13-03-2006   #5 (mesaj-linki)
Cvp: Yaratılmış Bir Varlık Olarak İnsan!

İNSAN DEDİĞİN
Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dediği vakit onlar: ‘A! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahluk mu yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd, ibadet yapıp, seni tenzih etmekteyiz.’ dediler. Allah: ‘Ben sizin bilmediğiniz çok şeyi bilirim’ buyurdu.
  • Ve Adem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: ‘İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bildirin bakalım!’ dedi. Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin’ dediler.
  • Allah: ‘Adem! Eşyanın isimlerini onlara sen bildir’ dedi. O da isimleriyle onları bildirince Allah buyurdu: ‘Ben size demedim mi ki göklerin ve yerin sırlarını Ben bilirim.’ Ve Ben sizin gizli açık yapmakta olduğunuz her şeyi de bilirim.(Bakara 30,31,32,33)
Ayetlerde açıkça ifade edildiği gibi insan yaratıldığında bütün eşyaların isimlerini öğrenmiş olarak dünyaya gelmektedir. Yani insan bir hard disk gibi bilgi yüklü olarak inşa edilmekte, her canlının doğar doğmaz görevini bildiği gibi insan da davranışlarını ve nasıl bir yol izleyeceğini bilerek dünyaya gelmektedir. Hatta daha ileri giderek bütün bilimleri bilerek de dünyaya geliyor diyebiliriz.

Fihi Mafih’de de bildirildiği gibi, insan çok büyük bir varlıktır. İçinde her şey yazılıdır. Fakat insanın yaratılışı gereği, bir hayvani yönü bir de insani yönü vardır. Görünürde peşin zevklere amade olan hayvani yönümüz, bize insani yönümüzü unutturur. Çünkü hayvani davranışların meyvesi peşindir. Peşin ücret de insana cazip gelmektedir. Çok yüce olan insan, bu zevklere aldanarak bir kalıba sığdırılmış olur. Oysa ki insan düşünce demektir, İlim demektir, hikmetin kendisidir. Gerisi et ve kemikten ibarettir.
Bir kayısı çekirdeğini düşünün. Toprağa attığınız çekirdekte hiçbir şey kalmadığı zaman ancak yeşerip dünyaya dal vermektedir. Kendinizi düşünün, uykuya tam olarak dalmadığınızda rüya görebilir mi siniz?. Cevabınız hayır olacaktır. Ala uykulu gördüğünüz rüyalarda çoğunlukla gördüğünüz şeyin rüya olduğunu bilir ve rüyadan haz alamazsınız. Bu size eziyette verir ve biran önce uyanmak için gerekeni yaparsınız. Bir konuya tam olarak adapte olmadan o konuyu anlamanız da imkansız gözükmekte. Öyleyse bir işin olma olasılığını artırmak veya olmasını sağlayabilmek için, o konuya tam adaptasyon zorunlu gözükmekte. İnsanın büyük bir ilimle donatıldığını varsaydığımıza göre aklınıza hemen benim bu ilimden neden haberim yok diye bir soru gelebilir. Aslında bu sorunun cevabı yukarıdaki satırlarda gizli veya açıktır. Bizim: adaptasyon, işe kendini verme, konsantre dediğimiz şeylerin hepsi çevreyle ilgini kesme anlamına gelmektedir. Çekirdeğin içerisindeki kayısı varlığının, dünyaya gelebilmesi ve orada yaşayabilmesi için, çekirdekle ilişkisini kesmesi gerekmektedir. Çekirdekten herhangi bir nedenden dolayı ayrılamayan kayısı, asla dünya atmosferine gözlerini açamaz. Bizler de o çekirdeğin kayısı ağacı olup olmadığını, hacmini, meyvesini asla anlayamaz ve kavrayamayız. Daha önce bir benzerini görmediğimiz için de onun sadece çekirdekten ibaret olduğunu, çok küçük hacimde, eğer tatlı çekirdekse sadece kuru yemiş kaplarını dolduran bir habbe olarak algılarız. Oysa kayısı ne habbe ne de küçücük bir çekirdektir. Onun özelliğini dünya yüzeyine çıkıp da, dal verme , meyve verme, yakacak olma, eski evlere direk olma , yeşil yapraklarıyla besin oluşturma ve canlılara oksijen sağlama gibi özelliklerinin hiçbirini tanımamış oluruz. İşte insan da kendisini sadece çekirdek olarak bilmektedir. Kendi özelliklerinin hiçbirinin farkında değildir. Burada yok olup da, diğer tarafta canlanmayı da hiç denememektedir. Eğer diğer tarafta canlanabilme imkanını kendinde bulursa, bu bilimlerin kendisinde olduğunu, bütün meslekler ve bütün bilimlerin kafasının içinde bulunduğunu da farkedecektir. Bir çekirdek olma cihetiyle dahi yine de bilimlerden koku alabilmekte ve bunu ilerletebilmektedir. Ne gariptir ki kendisinde olanı tanımayarak, başkasından, gecesini gündüzüne katıp çalışarak onu satın almaktadır. Şimdiki Müslümanlar gibi.
Eşyanın hakikati, Allah’ın(cc) isimlerinin bir sonucudur. Kainattaki bütün maddeler Allah’ın(cc) isimlerinden yaratılmadır. Ayetteki hitaba göre de insan, bütün isimleri bilmektedir. İsimleri biliyorsa eşyanın yaratılmasını da biliyor demektir. Biliyor ama bildiğini bilmiyor. Bu gariplik ise onu çıkmaza itiyor. Zaten bildiği şeyleri öğrenmek için de, gece gündüz durmadan çalışıyor. Bilim, olmayan bir şeyi ortaya koymak değildir. Olan şeyleri arayıp bulmak ve onlar arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Hiçbir tarihçi olmayan savaştan bir sonuç çıkarmamış, hiçbir coğrafya bilimcisi ise olmayan bir dağın yükseltisini vermemiştir. Bir fizikçi gözlem yapmadığı bir olay hakkında matematiksel denklemler üretmemiştir. Yani insanın işi, olanı bulmaktır. Eğer bulduklarımız, zaten bildiklerimiz ve farkına varmadıklarımız ise, bunlar zaten var iseler, ayetteki isimlerin, insana öğretilmesi yönü çok ilginç bir noktaya getiriyor insanı. Nasıl mı?
  • Yıldız gibi tertemiz ruhlar, gökyüzündeki yıldızlara feyiz verir. Yardım eder.
  • Görünüşte o yıldızlar, bizim varlığımıza, sağlığımıza sebeptir ama hakikatte bizim batınımız, bizim iç yüzümüz, gökyüzünün durmasına, varlığına sebeptir.(Mesnevi cilt-4 syf:43)
Aslında bu sözün üzerine bizim bir şeyler yazmamız çok anlamsız olacak ama, bu sözü biraz indirgeyelim. Burada insanın cüzi yaratma gücüne değinilmektedir. İnsan kendi yaşadığı evrenini kendisi kurmakta ve işletmektedir. Bütün yıldızların yaratılmasına yardım edilmesi, bu yaratma işinin tamamının kendisinde olmadığını bize düşündürse de, kainattaki nizamın işlemesindeki insanın yön verme gücünün azımsanamayacağı da bir gerçektir. İnsanın batını, akıl ve ruhudur. Ruh değişmez ve Küll’e bağlıdır. Akıl ise aslında iradenin gücüdür. İnsan iradesinin kuvvetliliği aklın ve düşünmenin isabetliliğini ve doğruluğunu ortaya koyar.. Çünkü iç yüzümüzün, gökyüzünün durmasına sebep vermesi bir irade işidir. Bu duruş iradesiz ve ilimsiz olmaz. Öyleyse ilimle bu gökyüzü ayakta duruyor. Bunun yanında gökyüzünü ayakta tutacak bir iradenin de olması gerekiyor. Bu irade akıldan yıldızları çalıştıracak evren bilgisini hazırlamasını istiyor ve akılda düşünce yoluyla evren bilgisini hazırlıyor. Öyleyse insan kainat bilgisinde kendini öğrenmekten başka bir şey yapmıyor. Tabii olarak, bizi burada ilme zorlayan da irademizin kendisidir. Bize evren bilgisini verende yine kendimizdir. Tamamı olmasa da evren bilgisi aslında biziz. Hiç insan, cüziliği ile Allah’a(cc) bir şey öğretebilir mi? Haşa! Öyleyse sebebi insan olan bir olay da, insana bir şey öğretemez. Aslında insanın, fizik, kimya ya da diğer bilim dallarından öğrendiği bir şey yoktur. Bütün bu bilimler zaten kendisinde mevcuttur. Daha ilginç olanı ise, bilimlerin doğmasının sebebi, insanın kendisi oluşudur. Nasıl mı? İnsanın yaşaması için gereken ihtiyaçlar ne ise, insan iradesi bu oluşumun ilmini üretmektedir. Bu da demek oluyor ki, insan bilimlerden kendisini öğrenmektedir. Ama nasıl oluyor da evrenden bir şeyler öğreniyoruz?. Evren bilgisinin de, aslında insandan elde edilen bilgi olduğunun farkına varmışızdır. İnsan iradesinin bu bilgileri bize sunduğunun da farkındayızdır artık. Hani Yunus şöyle söylememiş mi;

İLİM, İLİM BİLMEKTİR
İLİM KENDİN BİLMEKTİR
SEN KENDİN BİLMEZ İSEN
BU NİCE OKUMAKTIR.


Osman Yılmaz
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Cevap Yeni Konu Aç
En popüler 10 etiket
Bu Sayfanın Etiketleri
insan akıllı ve inanan bir varlıktır, insan nasıl bir varlık, insan nasıl bir varlıktır, insan varlığı, insan ve diğer varlıklar, insan ve varlık, insan üstü varlıklar, insanların varlığı, insanların yaratılışı, insanın inanmak duygusu ve yaratılışı arasında nasıl bir ilişki vardır,
Yaratılmış Bir Varlık Olarak İnsan Konusuna Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Astroloji - Fallar - Yay NoRanynn Yay Burcu 252 19 Saat Önce 08:45
Hikayeler ve Öyküler -2- NoRanynn Yazın Hayatı 1688 3 Gün Önce 17:59
Fotoğraf NoRanynn Güzel Sanatlar 17 3 Hafta Önce 01:40
Doğu ve Batı Mitolojilerinde Hayvan Motifi GÖLGE Mitoloji 2 25-04-2007 12:56
Dinin Tarihsel Fenomenolojisi virtuecat Din/İlahiyat 0 05-12-2006 16:26
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 04:32Bir site yetkilisine ulaşınBize Ulaşın - Contact Us
vBulletin®, Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd. ~ SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Başka adreslerde içeriğimizi paylaştığınızda lütfen kaynak belirtmeyi unutmayınız, duyarlılığınız için teşekkürler.
Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz / sorunuz varsa bize ulaşmak için tıklayınız.
If you OWN the copyrights to any content we publish or offer for download & you want them to be REMOVED from our web site, please contact us with some proof of ownership of copyright and they will be removed immediately.
Creative Commons License
MsXLabs Directory
Sayfa 0.32801509 saniyede (85.87% PHP - 14.13% MySQL) 8 sorgu ile oluşturuldu
Top Have Fun @ MsXLabs! Designed by NeutralizeR