İslam Tarihi Üye Ol (Üye olduğunuzda tüm reklamlar gizlenecektir) Soru/Cevap
Geri Dön   MsXLabs MK > :: Türkiye´den :: > Müslümanlık/İslamiyet
Facebook Hesabınızla Bağlanın (Connect with Facebook)
Cevap Yeni Konu Aç
Eski 19-04-2006   #11 (mesaj-linki)
arwen - avatarı
Cvp: İslam Tarihi



HABEŞİSTAN HİCRETİ
Müslümanların Mekke müşriklerinin zulmünden kurtularak İslâm'ın öngördüğü biçimde özgürce yaşayabilmek amacıyla Habeşistan'a yaptıkları göç. Müslümanlar, ilki Hz. Muhammed'in peygamberlikle görevlendirilişinin beşinci yılında (614), ikincisi de altınca yılın (615) başlarında olmak üzere iki defa hicret ettiler. Bu hicretler birinci Habeşistan hicreti ve ikinci Habeşistan hicreti olarak adlandırılır.
Kur'an'da hicret, cihaddan sonra en önemli eylem olarak değerlendirilir. Bunun nedeni açıktır. Bir mümin için en önemli şey imanı ve imanının gereklerini yerine getirerek Allah'ın rızasını kazanmaktır. Gerçek bir mümin kendi ülkesinde, yaşadığı çevrede bu amacına ulaş**ıyorsa, yurdunun, işinin-gücünün, malının mülkünün, akraba ve dostlarının hiçbir anlam ve önemi kalmaz. Bunlarla imanı arasında seçim yapmak zorunda kalan insan, imanı seçiyorsa, ancak o
zaman gerçek bir mümindir. Bu nedenle Mekke'de, müminler müşriklerin baskı ve işkenceleri yüzünden böyle bir seçim yapma noktasına doğru gelince, Kur'an onları, hicretin anlam ve önemini bildiren ayetlerle muhtemel bir hicrete hazırlamaya başladı. Bu konudaki bir ayette, "De ki: Ey iman eden kullarım, Rabbinizden korkun. Bu dünya hayatında güzel davrananlara güzellik var. Allah'ın arzı geniştir. Ancak, sabredenlere mükafatları hesapsız ödenecektir" (ez-Zümer, 39/10) buyrularak bir hicretin gerekebileceği ima edilir. "Kendilerine zulmedildikten sonra Allah uğrunda hicret edenleri dünyada güzelce yerleştireceğiz; ahiret mükafatı ise daha büyüktür" (en-Nahl,16/41), ayeti ise müminleri hicrete açıkça teşvik eder.
Kur'an, bir yandan müminleri hicrete hazırlarken, diğer yandan da hristiyanlık ve Hz. İsa hakkında gerekli bilgilerle donatıyordu. Habeşistan hicretinin hemen öncesinde gelen Meryem suresi, müminleri bu konuda yeterince bilgilendirdi. Ayrıca, müminlere hristiyanlarla nasıl mücadele etmeleri gerektiği öğr
etildi: "İçlerinden zulmedenleri hariç, kitap ehliyle ancak en güzel tarzda mücadele edin ve deyin ki; "Bize indirilene de, size indirilene de inandık. İlâhımız ve ilâhınız birdir, biz de O'na teslim olanlarız" (el-Ankebût, 29/46). Bu hazırlama ve bilgilendirmeden sonra, müminlerin hicreti bilfiil gerçekleştirmeleri yönünde açık işaretler taşıyan şu ayetler geldi: " Ey inanan kullarım, benim arzım geniştir, bana kulluk edin. Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz. İnanıp iyi işler yapanları cennette, altlarından ırmaklar akan yüksek odalara yerleştiririz; orada ebedî olarak kalırlar. Çalışanların ücreti ne güzeldir. Onlar ki sabredenler ve Rabblerine tevekkül ederler. Nice canlı var ki rızkını taşıyamaz; onları da, sizi de Allah besler. O işitendir, bilendir" (el-Ankebût, 29/56-60). Ankebût suresi, çoğu müfessire göre Habeşistan hicretinden çok sonra, Medine'ye hicretten hemen önce inmiştir. Ancak merhum Mevdûdî, yaptığı tahkikle surenin Habeşistan hicretinden önce indiği sonucuna varır. Ona göre önceki müfessirleri surenin hicretle ilgili ayetleri yanıltmış, yanlış değerlendirmelerine neden olmuştur. Daha önce merhum Derveze de aynı sonuca ulaşmış olmalı ki, Türkçe'ye "Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı" adıyla çevrilen eserinde andığımız ayetlerin Habeşistan hicretinin gerçekleştirilmesine işaret eden bir anlam taşıdıklarını belirtir (II, 233).
Andığımız son ayetler indiği sırada artık hicret zamanı gelmişti. Çünkü müşriklerin zulümleri, baskı ve işkenceleri dayanılmaz bir hadde ulaşmıştı. Hz. Peygamber, müminlerin Habeşistan'a hicret etmelerini buyurdu. Rivayetler, hicret yurdu olarak Habeşistan'ın seçilmesinin nedenini, Necâşî'nin zulme rıza göstermeyen, adil bir insan olmasına bağlar. Buna ilâve olarak sıkı ticaret ilişkileri nedeniyle tanınmasının, halkının ilâhî kaynaklı bir inanca (Hristiyanlık) sahip olmasının ve son olarak İslâm'ın orada yayılma imkânının bulunmasının da seçimi etkilediği söylenebilir.
Hz. Peygamber'in tavsiyesi üzerine bir grup mümin Mekke'den ayrılarak Habeşistan'a göçtü. Nübüvvetin beşinci yılının (614) Receb ayında gerçekleşen ilk bu hicrete en çok kabul gören rivayete göre onbiri erkek, dördü kadın olmak üzere toplam onbeş kişi katıldı. Bunlar arasında Hz. Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Osman
b. Maz'un, Mus'ab b. Umeyr, Ebû Seleme b. Abdu'l-Esed gibi önde gelen sahabîler de bulunuyordu. Bu ilk muhâcirler Habeşistan'da son derece iyi karşılandılar. Kendi ifadeleriyle, dinlerini yaşama konusunda tam bir özgürlük ve güven içindeydiler. Allah'a istedikleri gibi ibadet ediyorlar ve kimse tarafından rahatsız edilmiyorlardı. Ne eziyet görüyor, ne de kötü laflar işitiyorlardı. Fakat iki ay sonra, müşriklerin müslüman oldukları yolunda yanlış bir haber nedeniyle Habeşistan'dan ayrılarak Mekke'ye döndüler. Mekke yakınlarına gelince gerçeği öğrendilerse de iş işten geçmişti. Çaresiz, herbiri bir kabîle reisinden emân alarak Mekke'ye girdiler.
Habeşistan'dan dönen müminlerin büyük çoğunluğu kendi aileleri tarafından yeniden baskı altına alındı. Müşriklerin zulümleri de her geçen gün biraz daha şiddetlendi. Öte yandan ilk hicret, Habeşistan'ın müminler için güvenli bir yer olduğunu göstermişti. Bu nedenle Hz. Peygamber müminlere ikinci kez hicret izini verdi. Nübüvvetin altıncı yılı (615) başlarında, Ca'fer b.
Ebî Tâlib'in önderliğinde gerçekleştirilen bu ikinci hicrete 18 ya da 19'u kadın olmak üzere toplam 101 ya da 103 müslüman katıldı. İlk muhâcirlerin hemen tümü, ikinci hicrette de yeraldı. İkinci hicret, Mekke'de tam bir matem havası estirdi. Çünkü Mekke'de en az bir ferdi hicrete katılmayan aile yok gibiydi. Bir ailenin oğlu gitmişse diğerinin damadı; birinin kardeşi gitmişse, diğerinin babası ya da amcası gitmişti.
İkinci Habeşistan hicreti müşrik liderleri büyük bir telaşa düşürdü. Böylesine büyük bir kitle hâlinde gelen müslümanlar, son derece müsâit bir ülke olan Habeşistan'ın İslamlaşmasına neden olabilir, ya da en azından Hz. Peygamber'e güçlü bir müttefik kazandırabilirlerdi. Böyle muhtemel bir tehlikenin önüne geçmek için Kureyş'in iki ünlü diplom
atı Amr b. El-Âs ile Abdullah b. Ebî Rabîa'yı Habeşistan Necâşî'sine elçi olarak göndermeyi kararlaştırdılar. Planlarına göre elçiler önce Necâşi'nin yakın çevresindekileri hediyeleriyle yanlarına çekecekler, daha sonra onların da yardımlarıyla. Necâşî'ninmüslümanları Mekke'ye iade etmesini sağlayacaklardı. Fakat sonuç hiç de umdukları gibi olmadı. Gerçi elçiler yakın çevresinin desteğini sağladılar ama, gerçekten adil bir insan olan Necâşi'yi bütün diplomatik oyunlarına rağmen zulümlerine ortak edemediler.
Elçiler Necâşî ile görüşerek muhacir müslümanların birtakım beyinsiz gençler olduklarını, kendi dinlerini terkettiklerini fakat hristiyan da olmayarak yeni bir din icad ettiklerini, onları gözetmek amacıyla akrabalarının iade edilmelerini istediklerini söylediler. Necâşî, kendileriyle görüşmeden bir karar veremeyeceğini belirterek müslümanları yanına çağırttı; elçilerin taleplerini aktararak ne diyeceklerini sordu. Ca'fer b. Ebî Tâlib böyle bir talebe hakları olmadığını göstermek amacıyla elçilerden; kendilerinin köleleri, borçluları ya da kısas etmek istedikleri katiller olup olmadıklarının sorulmasını istedi. Amr'ın sorulara olumsuz cevap vermesi üzerine, ne hakla iade talebinde bulunulduğunu öğrenmek istedi. Amr'ın daha önceki sözlerini tekrarlaması ve Necâşî'nin İslâm hakkında bilgi istemesi üzerine Hz. Ca'fer ünlü konuşmasını yaptı.
Ca'fer b. Ebî Tâlib, İslâm öncesi durumları ile Hz. Peygamber ve İslâm hakkında kısaca bilgi verdiği bu konuşmasında şunları söyledi: "Ey Hükümdar, biz, cahil bir kavim idik. Putlara tapardık. Ölü eti yerdik. Her kötülüğü işlerdik. Akrabamızla ilgilenmez, ilgimizi keserdik. Komşularımıza iyi davranmaz, kötülük yapardık. İçimizden güçlü olanlar zayıf olanları yer, ezerdi. Yüce Allah bize kendimizden, ****** sopunu, doğru sözl
ülüğünü, eminliğini, iffet ve nezâhetini bildiğimiz bir peygamber gönderinceye kadar biz hep bu durum ve tutumda idik. O peygamber, bizim ve babalarımızın Allah'tan başka tapına geldiğimiz taştan vesâireden yapılmış putları bırakarak Allah'ın birliğine inanmaya ve yalnız O'na ibadet etmeye bizi davet etti. Doğru söylemeyi, emaneti sahibine vermeyi, akraba ile ilgilenmeyi, komşularımızla iyi geçinmeyi, haramlardan, kan dökmekten vazgeçmeyi bize emretti. Bizi her türlü çirkin, yüz kızartıcı söz ve işlerden, yalan söylemekten, yetim malı yemekten, iffetli kadınlara dil uzatmak ve iftira etmekten men ve nehyetti. Kendisine hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın yalnız Allah'a ibadet etmemizi bize emretti. Ve yine bize namazı, zekâtı, orucu de emretti. Biz ona inandıkve kendisini tasdik edip doğruladık. Onun Allah tarafından getirdiklerine göre kendisine tabi olduk. Hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın yalnız Allah'a ibadet ettik. Onun bize haram kıldığı şeyi haram, helâl kıldığı şeyi helâl bildik. Fakat kavmimiz üzerimize yürüyüp bizi yüce Allah'a ibadetten vazgeçirerek putlara taptırmak, dinimizden döndürmek, öteden beri serbestçe işleyegeldiğimiz kötülükleri tekrar işletmek için türlü işkencelere uğrattılar. Onlar bize galebe çalıp zulüm ve tazyikleri altında ezmeye başladıkları, dinimizle aramıza girdikleri zaman, senin ülkene çıkmak, sığınmak zorunda kaldık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin himayene can attık. Ey Hükümdar, bir, senin yanında hiçbir zulme ve haksızlığa uğramayacağımızı umuyoruz" (M. Asım Köksal, İslâm Tarih,i, Mekke Dönemi, IV. 191-192; bk. İbn Hişâm, es-Sire, I, 356-362; Taberî Tarih, II, 225).
Konuşmayı dikkatle dinleyen Necâşî, yanlarında Kur'an'dan bir bölüm bulunup bulunmadığım sordu. Bunun üzerine Ca'fer, hicretlerinden hemen önce nazil olan Meryem Suresinin ilk otuzbeş ayetini okudu. Rivayetlere göre, ayetleri gözyaşları içinde dinleyen Necâşî, bunların Hz. Musa ve İsa'nın getirdikleriyle aynı kaynaktan geldiğini tasdik ederek, elçilere müminleri teslim etmeyeceğini bildirdi. Amr'ın, müslümanl
arın Hz. İsa hakkında çok kötü sözler kullandıklarını söyleyerek Necâşî'nin kararını değiştirme çabası da Ca'fer'in, "O, Allah'ın kulu, resulu, ruhu ve O'nun, dünyadan ve erden geçerek Allah'a bağlanmış bir bakire olan Meryem'e ilka ettiği kelimesidir" şeklindeki cevabıyla yalnızca Necâşî'nin bu konudaki gerçeği kavramasına yaradı.
Habeşistan muhacirleri uzun yıllar hayatlarını burada huzur ve güven içinde sürdürdüler. Bu süre içinde başta Necâşî olmak üzere birçok kişinin müslüman olmasına vesile oldular. Bunların bir bölümü, Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden önce Mekke'ye geri döndü. Başta Ca'fer b. Ebî Tâlib olmak üzere büyük bölümü ise Hicret'ten sonra, Hayber'in fethi (H. 7/628) sırasında Medine'ye gelerek müslümanlara katıldı.
HABEŞ ÜLKESINE ILK HICRETIN TARIHI VE ORAYA ILK HICRET EDENLER:
Nübüvvet'in beşinci yılında, Receb ayında
1) Hz. Osman b. Affan, b. Ebil'As, b. Ümeyye
2) Hz. Osman'ın zevcesi Hz. Rukayya bint-i Resulüllah
3) Ebu– Huzeyfe b. Utbe, b. Rebia, b. Abd. Şems
4) Ebu– Huzeyfe'nin zevcesi Sehle bint-i Suheyl, b. Amr
5) Zubeyr b. Avvam, b. Huveylid, b. Esed
6) Mus'ab b. Umeyr, b. Haşim, b. Abd. Menaf, b. Abduddar
7) Abdurrahman b. Avf b. Abd. Avf, b. Abd, b. Haris, b. Zühre
8) Ebu– Seleme b. Abdul'esed, b.. Hilal, b. Abdullah, b. ömer, b.Mahzum
9) Ebu Seleme'nin zevcesi ümmü Seleme bint-i Ebi Ümeyye, b. Mugire, b. Abdullah, b. ömer, b. Mahzum
10) Osman b. Mazun, b. Habib, b. Vehb, b. Huzafe, b. Cumah
11)Amir b. Rebia'el'Anzi
12)Amir b. Rebia'nın zevcesi Leyla bint-i Ebi Hasme
13) Eb– Sebre b. Ebu Rühm, b. Abdul'uzza'l'Amiri
14) Ebu Sabre'nin zevcesi: ümmü Külsum bint-i Suheyl b. Amr
I5) Hatıp b. Amr, b. Abd şems
16) Süheyl b . Beyza
17) Abdullah b. Mes'ud
Dinlerinden döndürülmekten korkup dini bir vazife olarak , Kimi, yalnız başına, kimi, zevcesiyle,birlikte, Habeş ülkesine hicret etmek üzere kimi, binitli, kimisi de, yaya olarak.Mekke'den, gizlice yola çıktılar. Bu, İslam'da, ilk hicret idi.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 19-04-2006   #12 (mesaj-linki)
Pollyanna - avatarı
Cvp: İslam Tarihi

KÂBE NASIL KIBLE OLDU?



Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Hicret'in on altinci ya da on yedinci ayina kadar namazlarini Mescid-i Aksa'ya yönelerek kildi. Bununla birlikte, kiblenin Mescid-i Haram'a döndürülmesini gönülden arzu eder, bunun için dua ederdi. Sonra bir gün ilâhi emirle bu da gerçeklesti.

Bes yüz kisilik bir kafile…
Medine'den yola çiktilar. Çogunlugu puta tapiyor, fakat Kâbe'yi ve Arafat'i kutsal biliyorlar ve kendi inançlarina göre hacca gidiyorlar. Aralarinda yetmis kadar müslüman da var.
Birinci Akabe beyatinda iman etmis olan Medineliler, kavimlerinin hidayetine vesile olmak için çok gayret etmisti. Kur'an'i ögretmesi için Peygamber Efendimiz tarafindan gönderilen Mus'ab b. Umeyr, gece gündüz demeden insanlara Allah'in dinini anlatmisti. Iste simdi yetmis küsur müslüman olarak Mekke'ye, Rasulullah s.a.v.'e gidiyorlar. Yine Akabe'de O'nunla bulusacaklar.
‘Kudüs'e yönelmek istemiyorum'
Kafiledeki müslümanlarin çogu Allah Rasulü s.a.v.'i henüz tanimiyor. O'nu ilk kez görecek olmanin heyecani içindeler.
Müslüman Medinelilerin ileri gelenlerinden Bera b. Ma‘rur r.a. arkadaslariyla konusuyor:
- Arkadaslar! Benim bir düsüncem var. Ama bana uyar misiniz, uymaz misiniz bilmiyorum.
- Nedir o? diye sordular. Bera Kâbe'yi kasdederek:
- Bu binayi arkamda birakmak istemiyorum, namazimi ona yönelerek kilmak istiyorum.
Arkadaslari söyle karsilik verdi:
- Bize, Peygamberimiz'in sadece Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya dogru namaz kildigi haber verildi. O'nun yaptiginin aksini yapmak istemeyiz.
Bera b. Ma‘rur yine de:
- Ben Kâbe'ye yönelerek kilacagim, dedi.
Kafiledekiler yol boyunca namaza durduklarinda Mescid-i Aksa'ya yönelirken Bera b. Ma‘rur Kâbe'ye dönerek namaz kildi. Fakat Mekke'ye vardiklarinda içine bir kurt düstü; acaba dogru mu yapmisti? Yegeni sair Kaab b. Malik r.a.'a durumu açti. Rasulullah s.a.v.'e gidip yaptigi isin dogru olup olmadigini soracaklardi.
Yola çiktilar ama ikisi de Allah Rasulü s.a.v.'i tanimiyordu. Karsilastiklari bir adama, O'nu nerede bulabileceklerini sordular. O da Kâbe'nin yaninda amcasi Abbas r.a. ile birlikte bulundugunu söyledi. Bu habere memnun oldular, çünkü ikisi de Abbas r.a.'i ticaret için arada bir Medine'ye ugradigi için taniyorlardi.
‘Keske sabretseydin'
Mescid-i Haram'a girdiklerinde Rasulullah s.a.v.'i amcasi ile otururken buldular. Selam verip oturdular. Efendimiz s.a.v. amcasina sordu:
- Bu iki adami taniyor musun?
Abbas r.a. cevap verdi:
- Evet. Bu, Bera b. Ma‘rur. Kavminin ileri gelenelerindendir. Bu da Kaab b. Malik.
- Sair olan mi?
- Evet.
Kaab r.a., Allah Rasulü tarafindan giyaben taniniyor olmasina çok sevindi. Bera b. Ma‘rur söz aldi ve meselesini söyle arz etti:
- Ey Allah'in Nebisi! Bu yolculuga çiktim, Allah beni Islâm'a hidayet etti. Bu binayi arkama almamayi düsündüm ve namazlarimi ona dogru kildim. Arkadaslarim bu konuda bana uymadi. Benim içime de bir kurt düstü. Ne buyurursunuz ya Rasulallah?
Efendimiz s.a.v. söyle buyurdu:
- Bir kiblen (Mescid-i Aksa) vardi. Onun üzerine sabretseydin ya!
Bu görüsmeden sonra arkadaslariyla birlikte Mescid-i Aksa'ya dogru namazlarini kilmaya basladi. (Ahmed b. Hanbel: Müsned)
Bera b. Ma‘rur r.a., bu görüsmenin gerçeklestigi günlerde yapilmis olan Ikinci Akabe Beyati'nda Medinelilerden seçilen on iki kisiden birisi oldu. Medine'ye döndüklerinde pek fazla yasamadi. Bir süre sonra, Efendimiz'in hicretinden bir ay önce vefat etti. Malinin üçte birinin Rasulullah s.a.v.'e verilmesini vasiyet etmisti. Diger bir vasiyeti de yüzü Kâbe'ye dönük olarak defnedilmesiydi. Böyle yapildi.
Efendimiz s.a.v. Medine'ye hicret ettiginde onu sordu. Bir ay önce vefat ettigi bildirildi, vasiyetlerinden söz edildi. Efendimiz s.a.v. vasiyet etmis oldugu malinin çocuklarina verilmesini emir buyurdu ve mezarinin basina gidip cenaze namazini kildi.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Hicret'in on altinci ya da on yedinci ayina kadar namazlarini Mescid-i Aksa'ya yönelerek kildi. Mekke'de iken Kâbe'nin yakininda bulundugunda, Kâbe'yi araya alarak Mescid-i Aksa'ya dogru namaz kildigi da nakledilmistir. Bununla birlikte, Efendimiz s.a.v. kiblenin Mescid-i Haram'a döndürülmesini gönülden arzu eder, bunun için dua ederdi. (Cessâs: Ahkâmu'l-Kur'an)

Rastlanti olabilir mi?
Bir gün Rasulullah s.a.v. Efendimiz, namazlarini Kâbe'ye yönelerek kilmak isteyen Bera b. Ma‘rur r.a.'in mahallesine gitmisti. Ögle vakti girdiginde, oradaki Benî Seleme mescidinde namazi kildirdi. Her zaman oldugu gibi Kudüs'e dogru namaza durdu ve ilk iki rekati o sekilde kildi. Tam bu esnada Yüce Mevlâ, bundan sonra kible olarak Kâbe'yi seçtigini söyle ferman buyurdu:
“Biz senin yüzünün göge dogru dönüp durdugunu görüyoruz. Iste simdi seni, memnun olacagin bir kibleye döndürüyoruz. Artik yüzünü Mescid-i Haram tarafina çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursaniz olun, yüzlerinizi o tarafa çevirin. Süphe yok ki Ehl-i Kitap, onun Rablerinden gelen gerçek oldugunu çok iyi bilirler. Allah onlarin yapmakta oldularindan habersiz degildir.” (Bakara, 244)
Rasulullah s.a.v. Efendimiz kilmakta oldugu namazin son iki rekâtini Kâbe'ye dönerek kildi. Bu haber kisa zamanda yayildi. Artik o günden sonra Kâbe müslümanlarin kiblesi oldu.
Benî Seleme mescidi, böyle önemli ve mübarek bir olaya sahitlik ettigi için iki kibleli mescid anlaminda “Mescidü'l-Kibleteyn” diye anildi.
KIBLE NEDIR?
Kible, yön ve yönelinen taraf ya da yönelinen sey anlaminda bir kelimedir. Dinimizde müslümanlarin namaz kilarken dönmeleri gereken istikameti yani Kâbe'yi ifade eder.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 19-04-2006   #13 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
Cvp: İslam Tarihi

PERU'DA ISLÂMIYET
AHMET MIROGLU

“Bolluk ülkesi”

Islâm'in dogdugu Arabistan nere, Güney Amerika nere?.. Arada binlerce kilometrelik mesafe, derin, karanlik, kabardi mi önünde durulmaz okyanuslar...

Ve bati sahillerinde kitanin üçüncü büyük ülkesi. Büyük Okyanus kiyisinda And daglari boyunca uzanan 1.285.216 km²'lik bir ülke. Kuzeybatidan Ekvator, kuzeydogudan Kolombiya, dogudan Brezilya ve Bolivya, güneyden Sili, batidan da Büyük Okyanus ile çevrili. Adini Keçuva yerli dilinde “bolluk ülkesi” anlamina gelen bir sözcükten alir.

12. ve 16. yüzyillar arasinda And daglarinda büyük bir imparatorluk kuran Güney Amerika'nin yerli halki ünlü Inkalar'in besigi olan ve bu imparatorlugun “Kayip Vadi”sinin kalintilarini barindiran bu ülkenin adi Peru'dur.

Simdilik bizi Peru'nun tarihi geçmisinden çok, Islâmi kimligi ilgilendiriyor.

Ne mutludur ki, okyanus asiri, binlerce kilometre uzakliktaki bu ülke de Islâm'la tanisma serefine ermistir. Hem de günümüzden yüzyillar önce.

Hilal parki

Su anda önümde, herhangi bir Islâm ülkesinden alinmis gibi duran ve küçük bir açik hava mescidini veya minyatür bir sadirvani andiran bir yapinin fotografi var. Yerden birkaç basamakla yükselen parmaklikli haremiyle, Endülüs Islâm mimarisinin gözde renklerini andiran renkleriyle, piril piril güzelim mermer sütunlar üzerine kurulmus at nali kemerleriyle, kubbemsi sekizgen mimari biçimiyle, tepesini taçlandiran Islâm'in simgesi hilaliyle gözlere ziyafet çeken söz konusu bu fotograf acaba nerede çekilmis dersiniz?

Peru'da çekilmis ve baskent Lima'da bulunan parkin bir bölümünü gösteriyor. Resmi, Perulu bir müslüman yayinlamis. Park, okyanusa çok yakin bir mevkide, Magdalena del Mar semtinde yer aliyor. Yapinin kesin insa tarihi maalesef bilinmiyor. Fakat Peru'ya yerlesen müslümanlarin geride biraktigi çok sayidaki tarihi mirastan birisi oldugu açik. Park bugün halen “El Parque de la Media Luna” (Hilal Parki) olarak aniliyor.

Okurlarimiz, Amerika'yla Afrika arasinda Islâm'in neredeyse ilk çaglarindan itibaren yakin iliski ve baglantilar bulundugunu, müslümanlarin Amerika'yi Kristof Kolomb'dan çok uzun zaman önce bildigini, buraya dinî ve ticari amaçli ziyaretler yaptigini açikça ispatlayan bazi delillere kismen yer verdigimiz yazilari (mesela, Uzak Kita Amerika) hatirlayacaklardir. Bu açidan Peru'daki Islâm varliginin temellerini çok eski tarihlere indirgemek mümkündür. Fakat biz biraz daha yakin çaglara deginmek niyetindeyiz.


Ilâhi tecelliler

Ölüm gecesine “seb-i arus” (dügün gecesi) adini veren meshur sufi Mevlâna Celaleddin Rumi k.s., “Burada ölmeyi gördün ya, oradaki dogmayi da seyret!” buyurmustur. Insan, ilâhi tecellilerle karsi karsiya kalinca, gerçekten her ölüm bir dogus, her yikim bir yapim, her tahrip bir insa midir diye düsünmeden edemiyor. Peru'da Islâm'in ve müslümanlarin izini takip ederken, üç tatsiz olayin Islâmiyet'in Güney Amerika'ya yayilisina hizmet ettigini gördük.

Insanlik tarihi, herhalde Ispanya Engizisyon mahkemelerinin müslümanlara yaptigi türden bir soykirim ve katliama nadiren sahit olmustur. Ölümün, yikimin, tahribatin ayyuka çiktigi korkunç karanlik bir dönemdi.

Endülüs'ten adeta sökülüp atilan müslümanlarin neredeyse tamami Kuzey Afrika ve Osmanli topraklarina göç edip tasinirken, bir kisim müslüman da 15. yüzyildan itibaren saklica, kimliklerini gizleyerek, Islâm disi adlarla yeni kita Amerika'ya hicret etti. Bunlardan bir kismi da Peru topraklarina yerlesmis olmali. Kesin sonuçlara ulasmak için uzun ve yorucu bir dizi ciddi arastirmaya ihtiyaç var. Fakat Islâm'in Peru'daki bilinen tarihi, genelde Endülüslülerin gelisine endekslenmistir.

Peru'ya damgasini vuran müslümanlar

Müslümanlar, o dönemde “Moro” olarak adlandiriliyordu. Zamanla ülkenin giysi ve yemek kültürü, mimari unsurlari, siyasal ve sosyal sistemi üzerinde çok etkili oldular. Birçogu toplumda etkin konumlara yükseldi. Yakin dönemlere kadar müslüman kadinlar, mahalli dilde “las tapadas limeñas” (Limali Örtüsü) ismi verilen bir basörtüsü örterdi. Bu, sosyal eliti (yüksek sosyete) temsil eden Endülüs göçmeni müslüman hanimlarin ayirdedici özelligi idi.

Bugün Lima'da meshur Limeños balkonlari da hâlâ mevcuttur. Söz konusu balkonlar, Arabesk stilde insa edilmistir. Bina cephelerinden disa tasan bu ahsap cumbalarin en büyük özelligi, müslüman hanimlara mahremiyeti zedelemeden (yabancilarca görülme endisesi olmadan) disariya bakma imkani sunmasidir. Lima caddelerinde gezinirken, insan Endülüs sokaklarinda yürüyor hissine kapilabilir. Islâm mimarisi sehre damgasini bu denli vurmustur.

Endülüslülerin ardindan Afrika'nin kuzey ve bati bölgelerinde yakalanip kölelestirilen müslümanlar geldi. Buralara yerlesmek ellerinde degildi. Çünkü köleydiler. Inançlarini açiklayamayan ve ibadetlerini yerine getiremeyen bu müslümanlar arasinda, bir iki nesil sonra maalesef Islâm'dan eser kalmadi.

Lima'daki hayat tarzi Islâm'dan çok etkilenmesine ragmen, birçok müslüman dinî kimligini saklamak zorunda kalmis, ibadetine kiyida kösede devam etmis ve hiristiyanlarin tarifiyle “gizli müslüman” olarak varligini sürdürmeye çalismistir. Zamanla bu gizli mensubiyet de kaybolmus ve Islâm Peru'dan tamamen silinmistir.

Tarihi belgelere göre, birkaç yüzyil sonra (1850-60 arasi) Latin Amerika kiyilarina çok sayida müslüman Arap akin etti. Bunlarin bir kismi da Peru'ya yerlesti, taninip sevildi, kisa zamanda kamusal ve resmi alanda etkin faaliyet göstermeye basladi.

Islâmiyet, Peru'ya daha sonra 1940'larda öz vatanlarinda ugradiklari yahudi zulmünden kaçan Filistinli ve Lübnanli göçmen müslümanlar vasitasiyla ulasmistir. Bu müslümanlar genelde tüccardilar. Zamanla hatiri sayilir zenginler arasina karismis, fakat bu arada islâmî kimliklerini yitirmislerdir. Söz konusu göçmenlerin çocuklari ve torunlari bugün Peru'da hâlâ kalabalik bir nüfus teskil etmelerine ragmen, ne yazik ki çogunda Islâmiyet'ten eser yoktur.

Islâm'la yeniden tanisma

1980'lerin baslarinda yurt disi seyahatlerine çikan ve müslümanlarla karsilasan Latinler, Islâm'a girmeye baslamislardir. Yeni müslümanlar kisa zamanda müslüman göçmenlerle, Latin topluluklari Islâm'a davet eden etkili birer tebligci halini almislardir. Ekonomik zorluklarla bas etmeye çalisan Latin müslümanlarinin mali kaynaklari sinirlidir.

Lima'da yaklasik olarak 100 kadar Perulu yerli müslüman mevcuttur. Bu müslümanlar, son zamanlara kadar namaz kilabilecekleri ve diger Islâmî gerekleri yerine getirebilecekleri bir yere sahip degildiler. Daha önceleri Lima'nin varoslarindan Villa El Salvador'da bir mescit ve San Borja'da bir Islâm Okulu açmislardi, fakat söz konusu mescit bir yil kadar sonra mali yetersizlikler sebebiyle kapandi. Okul ise mutaassip bir hiristiyan olan sahibinin binasini müslümanlara kiralamak istemeyisi yüzünden kapanmak zorunda kaldi. Ardindan Jesus Maria semtinde ikinci bir mescit açmayi basardilarsa da, bir öncekinde oldugu gibi o da finansal sorunlar yüzünden kapandi.

Müslümanlar yilmadilar ve sonuçta LAMU (Latin Amerikan Müslümanlar Birligi), onlara cemaatle ibadet edebilecekleri bir mescit açti. LAMU yetkilileri, bu mescide bir bilgisayar, faks, fotokopi makinasi, kaset çalar, televizyon, video kaset kayit cihazi, bir miktar mobilya saglayarak ve küçük bir kütüphane kurarak fonksiyonel bir büro eklemislerdir.

LAMU yetkilileri, Lima cemaatine yardimci olma ve destekleme sözü de vermislerdir.

Ayrica Tacna müslümanlari da kitap ve Islâmî materyal destegine ihtiyaç duymaktadirlar.

***

Orasi Nere?

Peru, genelde Costa (kiyi), Sierra (daglik) ve Montaña (ormanlarla kapli genis ovalik) diye üç cografi bölgeye ayrilir. Ülke topraklarinin beste üçünden fazlasini Montaña bölgesi teskil eder.

Depremler ve yanardag patlamalari Peru'nun basini agritan dogal afetlerdir.

Büyük Okyanus'a dökülen kisa irmaklari düzensiz akisa sahiptir. Ama bu çok sayidaki irmaklar, ünlü Amazon'u besler.

Peru, koloni dönemindeki göçlere ve etnik karisima ragmen yerli nüfusun hâlâ agirlikta oldugu bir ülkedir. 28 milyon dolayindaki toplam nüfusun yüzde 47'sini daglik bölgede yogunlasmis olan Keçuva yerlileri olusturur. Aymaralarin (yüzde 5,4) yani sira, Amazon Havzasinda da çesitli yerli topluluklari yasar. Öteki iki büyük etnik topluluk ekonomik ve siyasal yasama egemen olan Iber-yerli karisimi (yani Müslüman Endülüs bakiyesi) Mestizolar (yüzde 32) ve beyazlardir (yüzde 12). Siyahlar ve Asyalilar (özellikle Japonlar) küçük azinliklar olarak varliklarini sürdürmektedir.

Ispanyolca'nin yani sira Keçuva dili de resmi dil olarak taninmistir. Toplam nüfusun yüzde 70'i Ispanyolca konusur. Aymaralarin büyük çogunlugu kendi dillerini korumustur.

Nüfusun yüzde 90'dan fazlasi Katolik mezhebine baglidir. Yerliler arasinda eski dinî geleneklerin izlerine hâlâ rastlanir.

Peru, yeralti kaynaklari bakimindan son derece zengindir. Amazon Havzasi, kuzey kiyilarindaki çöller ve dar kita sahanligi, büyük petrol ve dogalgaz yataklarini barindirir. Titicaca Gölünün kuzeyinde zengin uranyum yataklari saptanmistir. Peru; demir, çinko, bakir, bizmut, kursun ve gümüs üretiminde dünyada ilk siralarda yer alir. Öteki önemli madenler arasinda altin, fosfat ve manganez sayilabilir.

Okur yazarlik orani yüzde 80-90'lar civarinda, yüksek sayilabilecek bir düzeydedir. Egitim, okul bulunan yerlerde 6-15 yaslari arasinda zorunlu ve parasizdir. Yetiskinlerin egitimine ve teknik ögretime büyük önem verilmektedir. Ülkedeki üniversitelerin sayisi hayli fazladir. Lima'da bulunan San Marcos Üniversitesi (1551) Güney Amerika'nin en eski yüksek ögretim kurumudur.

***

Peru Gezisi

Asagida, San Fransisko'da egitim gören bes müslüman üniversite ögrencisinin baskent Lima'ya düzenledigi gezide edindikleri izlenimleri bulacaksiniz.

“Lima'da bir mescit vardi. Mescit olarak kullanilan bina, müslümanlarca donatilmis, 20 odali büyük bir evdi.

Baskent Lima'da tahminen 400 müslüman yasamaktadir. Peru'daki müslümanlarin çogu, ailelerine daha iyi ekonomik imkanlar saglamak ugruna vatanlarindan çikmis Filistinliler'le Suriyeliler'den meydana gelmektedir. Bunlar aradiklarini fazlasiyla bulmus gibidirler. Zira Peru'daki müslümanlarin çogu sanayicilikle ugrasan zengin kimselerdir. Fakat dinlerini tam yasamamalari sebebiyle Islâm'dan uzak bir görüntü sergiliyorlar ve çocuklari da ya gayri müslim veya sadece ismen müslüman. Genelde iyi yürekli ve misafirperver insanlar. Ama maalesef kendilerini Islâm'dan uzaklastirmislar.

Bazi müslümanlar çok uzak yerlerden, mesela iki saatlik bir uçustan sonra gelinebilen, Sili yakinlarindaki Tacna'dan sirf bizleri görmek amaciyla geldiler. Yirmiden fazla Pakistanli müslüman, esleriyle birlikte bir otobüsle gelmislerdi. Hanimlar tesettüre uygun giysiler giymisler.

Cuma namazinda hutbe genelde iki dilde, Arapça ve Ispanyolca okunuyor. Peru'da yasayan birçok müslüman, baslarindan geçenleri ve karsilastiklari güçlükleri asarak nasil müslüman olduklarini anlattilar. Bunlardan çogu, Islâm'in yayilmasi ugrunda samimiyetle mücadele edeceklerini belirttiler. Içtenlikleri hayranlik uyandiriciydi.

Yeni müslüman olan Perulular ise, ülkelerinin islâmlasmaya ne kadar yatkin oldugunu anlatmaya çalisiyorlar. Islâm'i kabul etmis birkaç Perulu hanim da, modern dünyada Islâm'in kadinlara neler sunduguna dair sorular yönelttiler.

Öte yandan, Peru'ya dünyevi gayelerle göç eden müslümanlarin, kendilerini buna fazlasiyla kaptirmalari sonucu, baskalariyla aralarinda hemen hiç fark kalmamis gibi. Filistin ve Suriye asilli bu insanlar, islâmî kimliklerini kaybedecek derecede erimisler. Islâmî yasantidan uzaklastiklari için bunlarin çocuklari da neredeyse gayri müslim haline dönüsmüsler.

Son gün bir piknikte bulustuk. Gelenler, gayri müslim komsularini da çagirmislardi. Hosça zaman geçirdik. Iyi bir deneyim yasadik. Perulu müslümanlar bizlerden ayrilacaklari için üzgündüler. Ama elbette dünyada her seyin bir sonu vardir. Gezilerin de...”
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 24-08-2009   #14 (mesaj-linki)
reyan - avatarı
Ridde Savaşları

Ridde Savaşları

Rasûlüllah (s.a.s)'in vefat haberini duyan Yemen ve Necid bölgelerindeki bazi kabileler özellikle zekât ödemeyi reddederek isyan ettiler. Ayrica Rasûlüllah (s.a.s)'in vefati ile ortaya çıkan karışık ortamdan istifade etmek Isteyen bazı kimseler de peygamberliklerini itan etmişler ve kendilerine inandırdıklari kalabalıkları peşlerine takarak Islâm hükümranlığını tehdit etmeye baslamışlardı. Rasûlüllah (s.a.s)'in sagliginda onun hakimiyetine boyun egmek zorunda kalarak müslüman olan, ancak imanin kalplerine nüfuz edip yerlesmedigi bu bedevî topluluklar, onun vefatiyla cesaretlenmis ve kalplerinde gizlediklerini açiga çikarmislardi. Aslinda onlarin bu durumu bilinmiyor degildi. Zira Teâlâ onlar için bir âyet-i kerimede söyle buyurmaktadir:
"Ey Muhammed! Bedevi ler "Iman ettik" derler. Sen onlara söyle de: "Hayir! Iman etmediniz. Siz ancak, müslüman olduk deyin. Çünkü iman henüz kalbinize girmemistir" (el-Hucurât, 49/ 14).

Irtidat hareketlerinin baslamasiyla baskent Medine her taraftan düsmanlarla kusat Ilmis bir duruma geldi. Öte taraftan Yahudi ve Hristiyanlar, ortaya çikacak firsatlari degerlendirmek için müslümanlarin durumunu izlemeye basladilar. Tarihçiler müslümanlarin o zaman içinde bulunduklari dehset verici durumu;
"Müslümanlar, peygamberlerini kaybetmeleri ve azliklari ve düsmanlarinin çoklugu yüzünden sanki siddetli soguk, yagmurlu karanlik bir gecede sahrada kaybolmus koyun sürüsüsün durumunu andiriyordu" (Taberî, Tarih, Beyrut ty, III, 225; Ibnül-Esir, Tarih, Beyrut 1979, II, 333) şeklinde ifade etmektedirler. Medine'nin bu sekilde ciddi olarak tehdit altinda bulunmasini ileri süren bazi kimseler, Rasûlüllah (s.a.s)'in vefatindan az önce yola çikan Usame'nin ordusunu bu seferden alikoymasi için Ebu Bekir (r.a)'a müracaat ettiler. Islâm devletinin basina henüz geçmis olan Hz. Ebu Bekir son derece net ve kararli bir ifade ile bu tavsiyeyi yapanlara;
"Bilsem ki kurtlar burada beni parçalayacak; Usame'nin ordusu için Rasulullah (s.a.s)'nin emretmis oldugu seyi uygulayacagim" (Taberi, a.g.e., III, 225, 228; Ibnül-Esir, a.g.e., ayni ver) dedi ve bu orduya yoluna devam etmesi için emir verdi.

Ilk dinden dönme hareketi Peygamber (s.a.s)'in sagliginda Yemen'de ortaya çıkmıştı. Kendisinin peygamber oldugunu iddia eden Esved el-Ansî, topladigi kuvvetlerle önce Necran bölgesini, pesinden de San'ayi, Vali Sehr ile yirmi bes gün savasarak ele geçirdi. Hz. Peygamber'in Amil ve muallimi olarak bölgeye gönderdigi Mu'az b. Cebel, Ma'rib'de bulunan Ebu Musa el-Esari'ye iltihak etmis daha sonra Ikisi birlikte Hadramevt'e gitmislerdi. Ibnül-Esir'in ifadesiyle,
"Esved'in çikarmis oldugu fitne bir alev gibi, Hadramevt'ten Taif, Bahreyn ve Ahsa'dan Aden'e kadar her yeri kaplamisti" (Ibnül-Esir, II, 338). Hadramevt'te toplanan müslümanlar endiseli bir sekilde beklerken, durumu haber alan Rasûlüllah (s.a.s)'in, Yemen bölgesinde bulunan müslümanlarin tamamina yönelik, Esved'e karsi savasIlmasi emri bölgeye ulasti. Veber b. Yuhannis vasitasiyla gönderilen mektubta; dinin korunmasi, mürtedlere karsi savasılmasi, Esved el-Ansî'nin açikça savasilarak veya gizli bir tertiple ortadan kaldirIlmasi ve bu emrin Islâm'da sebat eden bölgedeki bütün müslümanlara ulastirılmasi gibi talimatlar yer almaktaydi.

Rasûlüllah (s.a.s)'in emri San'a'daki müslümanlara ulastigi zaman, planlanan bir suikast ile Esved el-Ansî, Firûz adindaki biri tarafindan öldürülmüs ve Kenan bölgesi tekrar Islâm'in hâkimiyetine girmisti. Onun öldürüldügü haberi Medine'ye Rasûlüllah (s.a.s)'in vefat ettigi günün sabahinda ulasmisti.

Peygamber (s.a.s)'in ölüm haberi üzerine, Müseyleme ve Tuleyha, peygamberlik iddiasiyla ortaya çiktilar, Tay ve Esed kabileleri Tuleyha'ya tabi olarak dinden döndüler. Gatafan ise, Uyeyne b. Hisn'in baskanligi altinda isyan etti. Uyeyne:
"Esed ve Gatafandan bir peygamber, bize Kureysten olan bir peygamberden daha sevimlidir. Muhammed öldü. Tuleyha ise hayattadir" diyerek, Tuleyha'ya tabi oldu. Havazinliler ise zekâtlarini ödemeyeceklerini bildirdiler. Her taraftan irtidat haberleri Medine'ye ulastigi zaman Ebu Bekir (r.a), elçiler göndermek suretiyle Islâm'a dönmelerini saglamaya çalisti ve Usame'nin ordusunun dönüsünü bekledi. Ancak, Abslar'la, Zubyanlar'in Medine'ye saldirmalari üzerine bu tehlikeyi yok etmek için faaliyete geçmek zorunda kaldi. Bu arada diger bir takim kabilelerin elçileri Medine'ye gelerek, namazi kilacaklarini, ancak zekât'i ödemeyeceklerini bildirdiler. Ve bu durumun kabul edilmesini Istediler.

Ebu Bekir (r.a) elçilere;
"Zekat olarak vereceginiz hayvanlarin, baglanacaklari ipleri vermediginiz taktirde bile sizinle savasacagim" seklinde sert bir cevap verdi. Hz. Ebu Bekir (r.a) tarafindan Istekleri reddedilen bu elçi heyeti dönüslerinde, Medine'de bulunan müslümanlarin azligini kabilelerine bildirerek Medine'ye yürümek için onlari heveslendirdiler. Ebu Bekir (r.a) sayilarinin azligini ögrenen mürtedlerin Medine'ye saldirabileceklerini anladigi için bir takim tedbirler aldi. Yakinda olan düsman birliklerinin sehre girisini önlemek için Ali (r.a), Talha (r.a), Zübeyr (r.a) ve Ibn Mes'ud (r.a)'i sehre giren yollara yerlestirdi ve herkesin mescidde toplanmasini Istedi. Nitekim o, düsüncesinde yanılmamis ve üç gün sonra mürtedler gece vakti harekete geçmislerdi. Ancak yollari bekleyen birlikler onlarla savasarak sehre girmelerini engellediler ve durumu Hz. Ebu Bekir'e bildirdiler. Ebu Bekir (r.a) mesciddekilerle birlikte hemen harekete geçerek onlari geri püskürttü ve Zahusa'ya kadar onlari takip etti. Burada mürted askerlerin uyguladiklari bir yöntemle müslümanlarin develeri ürkmüs ve geri dönmüslerdi. Mürtedler, müslümanlarin korkarak geri döndükleri zannina kapildilar ve Zül-Kassa'da toplananlara haber göndererek kendilerine katIlmalarini bildirdiler. Öte taraftan Ebu Bekir (r.a), geceyi savas hazirligi ile geçirdi ve sabaha yakin, sag kanatta Numan b. Mukarrin, sol kanatta Abdullah b. Mukarrin, ortada Suveyd b. Mukarrin seklinde bir tabya düzeni ile yola çikti.

Merkezinde Ebu Bekir (r.a)'in bulundugu ordu yaya olarak (sadece araci birlikte süvariler vardi) hizli bir yürüyüs yapti ve fecirde düsmanin bulundugu yere geldi. Onlar hiçbir seyden habersiz olarak dururken, müslümanlarin ani saldirisi karsisinda çok sayida ölü birakarak kaçmak zorunda kaldilar. Hz. Ebu Bekir, kaçanlari Zül-Kassa'ya kadar takip etti. Numan b. Mukarrin'i bir miktar askerle orada birakarak Medine'ye döndü. Irtidat eden Absogullari ile Zubyanogullari, aldiklari bu yenilginin acisiyla kabileleri içerisindeki müslümanlari öldürmeye ve çevrede bulunan diger müslümanlara saldirmaya basladilar. Bu haber Ebu Bekir (r.a)'a ulastigi zaman o, müthis bir sekilde hiddetlendi ve müslümanlari çesitli sekillerde öldüren mürted kâfirlerin, öldürdükleri müslümanlara karsilik olarak korkunç bir sekilde öldürüleceklerine dair yemin etti. Bu olaydan sonra, müslümanlarin moralleri düzeldi ve kabileler içerisinde irtidat eden kimselerin bir bölümü tekrar Islâma dönmeye ve yeniden zekat mallarini Medine'ye göndermeye basladilar. Ibnül-Esir'in kaydina göre de kirk gün sonra Usame b. Zeyd seferden dönerek Medine'ye geldi. Hz. Ebu Bekir onlari sefer yorgunlugunu üzerlerinden atmalari için Medine'de birakti ve tertip ettigi kuvvetlerin basina geçerek, Necd yönünde bulunan Zül-Kassa'ya dogru hareket etti. Bu nazik ortamda Hz. Ebu Bekir (r.a)'in bizzat savasa çikmasini dogru bulmayan bazi kimseler ona müracaat ederek Medine'de kalmasini Istediler. Bu kimseler, eger Halife Ebu Bekir (r.a)'a bir sey olursa, içinde bulunulan kritik durumun müslümanlar için bir felakete dönüsmesinden endise ediyorlardi. Ebu Bekir (r.a); müslümanlari bizzat koruyacagini söyleyerek bu teklifi reddetti.

Yolda kendisine katilan komutanlarindan Mukarrinoglu Numan, Abdullah ve Suveyd kardeslerle birlikte Rebezelilerin toplandigi Ebrak denilen yere kadar ilerledi ve burada yapilan savasta maglup olan ve komutanlarini kaybeden Abslar ve Benu Bekr'ler dagilarak suratli bir sekilde bölgeden uzaklastilar. Günlerce Ebrak'da kalan Ebu Bekir (r.a), Benu Zübyan'lari maglup etti ve topraklarini ganimet olarak degerlendirerek bu arazileri Benu Zübyan'lar için yasak bölge ilan etti. Onun bu galibiyeti üzerine mürtedlerin çogunlugu tekrar Islâm'a döndü. Ebu Bekir (r.a), itaat altina aldigi bu kimselere karsi Rasûlüllah (s.a.s)'in sünnetine uyarak oldukça yumusak davranmistir. Öte taraftan, dagilan Abs ve Zübyan kuvvetleri peygamberlik iddiasinda bulunan Tuleyha'nin yanina gittiler. Tuleyha, Sumeyra'dan hareket ederek Buzaha'ya yöneldi ve burada karargâh kurdu. Medine'ye dönen Ebu Bekir (r.a) savas hazirliklarina giristi ve orduyu on bir kisma ayirarak her birine bir bayrak verip görev sahalarini belirledi. Buna göre, Halid b. Velid, Buzaha'da bulunan yalanci peygamber Tuleyha ile savasacak, pesinden Butah'da bulunan Malik b. Nuveyre üzerine yürüyecek, Ikrime b. Ebi Cehl Müseyleme ile mücadele edecek, Muhâcir b. Ebî Ümeyye, Esved el-Ansî'nin baglilarina karsi harekete geçecek, pesinden de Kays b. Maksuh ve onu destekleyen diger Yemenliler'e karsi, Ebnalar'a yardim edecek ve sonra Kindelileri te'dip için Hadramut'a yönelecek. Halid b. Said, Suriye taraflarina;
Amr b. el-As, Kuzâ'aya karsi yürüyecek; Huzeyfe b. Mihsan, Deba halkiyla savasacak; Arfece b. Herseme, Mehre kabilesiyle; Tureyfe b. Haciz, Benî Süleym'i ve onlarla birlikte hareket eden Havazinliler'i itaat altina alacak; Süveyd b. Mukarrin, Yemen'in Tihame bölgesine; Alâ b. el-Hadramî, Bahreyn'e gidecekti. Halife, Surahbil b. Hasane'yi de, Ikrime b. Ebî Cehl'in arkasindan göndererek, Ikrime'nin Yemen'den ayrilip Kuzâ'alilar üzerine yöneldigi zaman ona iltihak etmekle görevlendirdi (Taberî, III, 248-249).

Ebu Bekir (r.a), orduyu Zül-Kassa'da taksim etti ve görevlendirdigi komutanlar birliklerini alarak görev bölgelerine dogru harekete geçtiler. Hz. Ebu Bekir irtidat eden kabilelere elçilerle, ordularin önünden mektuplar göndererek onlari Islâm'a dönmeye davet ediyor ve tavirlarinin doguracagi sonuçlar hakkinda onlari uyariyordu. Öte tarafta, mürtedlere karsi gönderdigi komutanlara da, düsmanla karsilasildigi zaman nasil hareket etmeleri gerektigi konusunda talimatlar verdi. Bu talimatlar; 'dan korkmalari, 'in emri disina çikanlarla savasmada gayretli olmalari; savastan önce düsmanin Islâm'a davet edIlmesi; karsi tarafa fayda ve zararlarina olan herseyin açikça izah edIlmesi; emirlere uyanlarin açikladiklari sözlerinin kabul edilerek iyi muamelede bulunulmasi; ganimetin ser'i kurallara göre taksimi ve müslümanlara her hal ve durumda iyi davranIlmasi gibi maddeleri içeriyordu.

Halid b. Velid'in Tuleyha meselesini Çözümlemesi

Tuleyha, Beni Esed b. Huzeyme'ye mensup olup, Rasûlüllah (s.a.s)'in son zamanlarinda peygamberlik iddiasinda bulunmustu. O, bagli bulundugu Esedogullarina kendisine Cebrail'in geldigini söyleyerek bazi tuhaf seyler uyduruyor ve onlardan kendisine tabi olmalarini istiyordu. Kendisine tabi olanlara namaz kilarken secde etmeyi yasakliyor ve 'in buna ihtiyaci olmadigini ve, O'nu ayakta zikretmelerini emrediyordu. Ibnül-Esir;
"Kabilecilik taassubundan dolayi çok sayida Arap ona tabi oldu" demektedir. Bu yüzden ona bagli olanlarin çogu Esed, Gatafan ve Tay kabilelerine mensuptular.


Fezare ve Gatafanlilar Taybe'nin güneyinde toplanmis,Tay kabilesi ise kendi topraklarinin sinirda beklemekte idiler. Tuleyha'nin mensup bulundugu Esed ogullari ise Sumeyra'da toplanmisti. Abs, Sa'lebe ve Mürreliler ise Rebeze dolaylarinda, Ebrek'de beklemekteydiler. Onlarin bir kismi burada kalmis, diger bir kismi da Zül-Kassa'ya giderek Medine'yi tehdit etmislerdi. Bizzat halifenin basinda bulundugu kuvvetler tarafindan, önce Zül-Kassa'da sonra da Abrek'de yenilgiye ugrayan grup Sumeyra'dan ayrilip, Gatafan ve diger kabilelerle birleserek Tay kabilesi arasinda bir su kenari olan Buzaha'da karargah kuran Tuleyha'ya iltihak etti. Bu olay üzerine Tuleyha Tay kabilesinin Cedile ve Gavs boylarina adam göndererek kendisine iltihak etmelerini emretti. Onlarin bir bölümü acele olarak onun yanina hareket ettiler; arkada kalanlara da gelmelerini söylediler.

Ebu Bekir (r.a), Halid b. Velid'e Ilk önce Eknaf'da bulunan Taylilarin üzerine yürümesi, pesinden Buzaha'da toplananlarla savasmasi, sonra da Butah'a yönelmesi talimatini verdi. Halid'den önce, Adiy b. Hatem et-Taî Medine'den kabilesinin yanina giderek onlari üzerlerine gelen orduyla korkuttu ve Halife'ye itaate çagirdi. Onlar, bu çagriya uyarak, Adiy'den kendileri için Halid'den eman almasini ve kendilerine mühlet vermesini Istediler. Onlar, Buzaha'da bulunan kabilenin diger mensuplarini, Tuleyha'nin öldürmesinden korkuyorlardi. Adiy, durumu Halid'e bildirdi. O da onlara zaman tanidi. Taylilar, Tuleyha'nin yaninda bulunan akrabalarina haber gönderdiler. Onlar da oradan ayrilarak Halid'le birlestiler. Daha sonra Adiy'in tesebbüsü ile Cedileliler de Islâm'a dönüp Halid'e iltihak ettiler.

Tay ve Cedilelilerden bin besyüz kisinin iltihakiyla daha da güslenen Halid, Buzaha'ya Tuleyha'nin üzerine yürüdü. Benu Amirliler etraftan, hangi tarafin galip gelecegini gözetlemekte idiler. Halid b. Velid Tuleyha ile savasa tutustu. Tuleyha'nin yaninda Uyeyne b. Hisn komutasinda yedi yüz kisilik Fezareli asker bulunmaktaydi. Savasin siddetlendigi bir sirada Uyeyne bir kaç defa Tuleyha'nin yanina gidip kendisine Cebrail'in savasin sonucu hakkinda haber verip vermedigini sordu. Tuleyha sonunda ona;
"Evet geldi ve bana; "bir gün düsmanlarinla karsilasacaksin. Baslangiçta aleyhinde de olsa sonunda savasi kazanacaksin. Degirmen gibi Insan ögüten kanli bir savas... Ve Iste unutamayacagin bir söz" diye haber getirdi" dedi. Uyeyne ona;
"unutamayacagin bir sözmüs..." dedi ve askerlerine;
"Ey Fezareliler! Bu adam bir yalancidir. Savasi birakip geri dönün" emrini verdiginde adamlari ona uydu.

Savasi kaybeden Tuleyha, atina binerek Suriye'ye kaçti. Sonra da Kelb kabilesinin yanina gitti. Esed ogullari ve Gatafanlilarin tekrar Islâm'a döndügünü duydugu zaman o da iman etti. Hz. Ebu Bekir (r.a) vefat edinceye kadar, Kelblilerin arasinda yasamaya devam eden Tuleyha ancak onun vefatindan sonra Medine'ye gitmis ve Ömer (r.a)'a bey'at etmisti. Tuleyha Hz. Ömer döneminde vukubulan Kadisiye ve daha sonraki savaslarda akil almaz kahramanliklar göstermis ve bu sefer gerçekten iman ettigi Islâm için hayatini sürekli tehlikelere atarak hizmet etmekten geri kalmamistir.

Benü Âmir, Havazin ve Suleymlilerin Irtidadi

Benü Âmirler, Tuleyha'nin komutasinda savasan Esed ve Gatafanlilarin durumunu gözetliyorlar ve tereddüt içinde bulunuyorlardi. Tuleyha maglup oldugu zaman, Kurre b. Hubeyre, Ka'b ogullarinin; Alkame b. Ulase ise, Kilabogullarinin basina geçerek kendilerine katilan diger kimselerle Ka'bogullari arazisine gelerek kamp kurmustu. Alkame, Rasûlüllah (s.a.s) zamaninda müslüman olmus, pesinden irtidat ederek Suriye'ye kaçmisti. Onlarin irtidat haberi ve hazirliklari Ebu Bekir (r.a)'a ulastigi zaman Ka'ka b. Amr'i bir birlikle üzerlerine gönderdi. Ka'ka', Alkame'nin bulundugu yere geldigi zaman, o kaçmayi tercih etti ve pesinden takip edenlerden kurtulmayi basardi. Ka'ka' ise, onun esini, çocuklarini ve orada bulunan diger kimseleri yakalayarak Medine'ye döndü. Onlar, Alkame'ye yardim etmediklerini, dolayisiyla irtidatla suçlanamayacaklarini ileri sürdüler. Ebu Bekir onlari serbest birakti. Alkame de Medine'ye gelerek Islâm'a girdigini açikladi.


Benü Âmirler ise Tuleyha'nin Buzaha bozgununu gördükleri vakit, birbirlerine;
"Döndügümüz dine girelim. 'a ve Rasûlüne iman edelim" dediler. Onlar Halid b. Velid'e giderek ona zekat vermek de dahil Islâm'in her rüknüne uyacaklarina dair bey'at ettiler. Ancak Halid, Esed, Gatafan, Tay, Suleym ve Âmirlerden, irtidat durumunda iken müslümanlari yakarak öldüren, onlara müsle yapan ve Islâm'a düsmanlikta bulunan kimselerin teslim edIlmesinden önce bu kabilelere eman vermedi. Onlar Halid'in bu Istedigini yerine getirip bu suçlari isleyenleri ona teslim ettiler. O da müslümanlara karsi isledikleri cinayetlerin benzerlerini onlara tatbik ederek cezalandirdi.
minare.net
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 10-10-2009   #15 (mesaj-linki)
Avatarı Yok (No Avatar)
Cvp: İslam Tarihi

paylaşım için tşk ederim...
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 1 Hafta Önce   #16 (mesaj-linki)
Rios - avatarı
Cvp: İslam Tarihi

Hayber Gazası
Gazanın Tarihi, Mevkii ve Sebepleri

Peygamberimiz Aleyhisselam; Hudeybiye´den döndükten ve Zilhicce ayı ile Muharrem´in bir kısmını Medine´de geçirdikten sonra, Hicretin 7. yılında, Muharrem ayının sonuna doğru Hayber üzerine yürümüştür.[1]

Gazanın mevkii, Hayber´dir.

Hayber; Şam yolu üzerinde, Medine´ye sekiz beridlik,[2]yani 48 millik uzaklıkta,[3] birçok ekinlikleri ve hurma bahçeleri bulunan bir şehirdir.

Hayber; Yahudice, kale demektir.[4]

Amâlik kavminden, Hayber b. Kaniye b. Mehlail adında bir adam Hayber´e gelip yerleştiği için şehre Hayber ismi verildiği ve, yine bunun gibi, Semûd kavminden Vatîh b. Mazin adındaki kimseden dolayı da Vatîh kalesine Vatfh isminin verildiği rivayet edilir.[5]

Hayber şehri:

Natat,

Şıkk,

Ketibe diye üç bölgeye ayrılır ve her bölge de kalelerden meydana gelir.

Natat bölgesi:

1- Nâim,

2- Sa´b b. Muaz,

3- Zübeyr kalelerinden oluşur.

Şıkk bölgesi:

1- Übeyy (Sümran),

2- Nizar (Beriyy) kalelerinden oluşur.

Ketibe bölgesi:

1- Kamus,

2- Vatîh,

3- Sülalim kalelerinden oluşur.[6]

Hayber gazasının birçok sebepleri vardır

Benî Nadîr Yahudileri aradaki muahedeye rağmen Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerine damdan kaya yuvarlamak suretiyle hayatına kasdettikleri için yurtlarından çıkarılıp sürüldükleri zaman, onlardan bir kısmı Şam´a, bir kısmı da Hayber´e gelip yerleşmişlerdi.

Sellâm b. Ebi´l-Hukayk´la Kinane b. Rebi´ b. Ebi´l-Hukayk ve Huyey b. Ahtab, Hayber´deki akra­balarının evlerine inmişlerdi.[7]

Medine´den ayrılacakları sırada, Ebu RâfT Sellâm b. Ebi´l-Hukayk hazinelerini içinde sakladıkları deve tulumunu kaldırarak:

"Bu, bizim dünyayı alçaltmak ve yükseltmek üzere hazırladığımız şeydir! Biz buradaki hurmalık­larımızı bırakıyorsak, Hayber´in hurmalıklarına varıyoruz!" diyerek bağırmıştı.[8]

Hayber´de, hazırlıklı, cesaretli sayıda Yahudi cemaati bulunuyordu.[9]

İçlerinde Benî Nadîr Yahudileri eşrafından Sellâm b. Mişkem ile[10] Benî Nadîr reisi Huyey b. Ahtab ve Kinane b. Rebi´ b. Ebi´l-Hukayk, Vâil oğullarından Hevze b. Kays ve Ebu Ammar,[11] Varr/ah b. Amr ve onun kabilesinden bazıları ile[12] Dubay´a oğullarından Ebu Âmir Abdi Amr b. Sayfî´nin de bulunduğu 19 kişilik bir heyet,[13] Mekke´ye giderek Kuneyş müşriklerini ve onlara bağlı kabileleri Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmaya davet etmişler ve Kureyş müşriklerine:

"Onun işini bitirinceye kadar, biz de sizin yanınızda bulunacak ve sizinle el ve iş birliği yapacağız[14] Muhammed´e düşmanlık ve onunla çarpışmak hususunda sizinle antlaşma yapalım diye geldik!" demişler ve Kabe´nin örtüsü arasına girerek anıtlaşmışlardı.[15]

Bu Yahudi propaganda heyeti; Kays b. Aylanlardan Gatafanlara gitmişler, onları da kendileriyle bir­likte Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmaya davet ve kendilerine Hayber´in bir yıllık hurma mah­sulünü vermeyi taahhüt etmişler,[16] çevredeki bütün Arap kabilelerine uğramışlar, hepsini ayaklandırmışlar,[17] en sonunda müşriklerin on bin kişilik ordular topluluğu ile Mekke´den gelip Medine´yi kuşat­malarını sağlamışlardı.[18]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hendek savaşından boşalır boşalmaz Benî Kurayza Yahudilerini cezalandırması üzerine, Hayber Yahudileri korkmuşlar ve Sellâm b. Mişkem´e gidip bu yolda ne düşündüğünü sormuşlardı.

Sellâm b. Mişkem:

"O bizim üzerimize yürümeden, bütün Hayber Yahudileriyle birlikte, biz onun üzerine yürüyelim! Teymâ, Fedek ve Vâdi´l-kurâ Yahudilerini de yanımıza alalım. Yurdunun ortasında, onunla, eski ve yeni bütün hıncımızla çarpışalım!" demiş, Hayber Yahudileri de:

"İşte, yerinde görüş budur!" demişlerdi.[19]

Ebu Râfi´ öldürülünce, Yahudiler, kendilerine Üseyr b. Zarim´i (veya Büseyr b. Rizam´ı) lider seçmiş bulunuyor! ardı.[20]

Üseyr (veya Büseyr), gözüpek, korkmak bilmez bir adamdı.

Bir gün, Yahudilerin meclisinde ayağa kalkarak:

"Vallahi, Muhammed ashabından her kimi Yahudilerden istediği her kime göndermişse, muhakkak onu öldürmüştür![21] Fakat, ben ona kendisinin adamlarıma yapamadığını yapacağım!" dedi.

Yahudiler

"Onun senin adamlarına yapamadığı ve fakat senin ona yapmayı istediğin şey nedir?" diye sordu­lar.

Üseyr:

"Gatafanların yanına gideceğim. Onları, Muhammed´le çarpışmak için toplayacağım!" dedi.[22]

Üseyr, dediğini yaptı.

Gatafanlara ve daha başkalarına başvurarak, onları Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmak üzere biraraya getirdi.[23]

Gatafanları Hayber´de topladı[24] ve Yahudilere:

"Ey Yahudi cemaati! Yurdunun ortasında bulunduğu bir sırada, Muhammed´in üzerine yürüyeceğiz!

Çünkü, hiç kimse yoktur ki, yurdunun ortasında çarpışılsın da, düşmanı umduklarından bir kısmını elde etmemiş, koparmamış olsun!" dedi.

Yahudiler

"Ne güzel görüşün var!" diyerek Üseyr´i alkışladılar.[25]

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber Yahudilerinin bu hazırlıklarını haber aldı.

Hicretin 6. yılında, Ramazan ayında[26] Abdullah b. Revâha´yı, üç kişinin başında,[27] gözcü olarak Hayber´e gönderdi.

Gönderirken de, Abdullah b. Revâha´ya:

"Hayberl gözetle! Halkın içine gir. Onlar ne yapmak istiyorlar, neler konuşuyorlar, öğren!" buyurdu.

Abdullah b. Revâha, arkadaşlarıyla birlikte Hayber´e gitti.

Arkadaşlarından birini Natat, birini Şıkk, birini de Ketibe kalesine gönderdi.

Üseyr´den ve başkalarından işittikleri şeyleri ezberlediler.

Hayber´de üç gün kaldıktan sonra, Ramazan´ın son gecelerinde Medine´ye dönüp, bütün gördük­lerini, işittiklerini Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdiler.[28]

Daha sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına Hârice b. Huseyl el-Eşcâî gelmişti.

Hârice:

"Üseyr b. Zarim´i, Yahudilerin birçok askerî birlikleriyle birlikte senin üzerine yürür bir halde gerimde bırakmış bulunuyorum!" dedi.[29]

Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Üseyr´i Hayber´e vali yapmayı ve böylece çarpışmayı durdurup barışı sağlamayı tasarladı ise de,[30] Üseyr buna önce isteklenir gibi olmuş, fakat sonradan hainlik yoluna sapmıştır.[31]

Yine, Hicretin 6. yılında, Sa´d b. Bekr oğulları kabilesinin de Hayber Yahudilerine yardım için Fedek´e geldikleri ve yapacakları yardıma karşılık Hayber´in hurma mahsulünü Hayber Yahudilerinden istedikleri haber alınmış, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Ali´yi yüz kişilik askerî bir birlikle Fedek´e gönderip onları dağıtmıştı.[32]

Hayber Yahudilerinin Peygamberimiz Aleyhisselamı ve Müslümanları ortadan kaldırmak üzere Mekkelilerle aralarında yapmış oldukları antlaşmalarına göre, Peygamberimiz Aleyhisselam Hayber Yahudilerinin üzerine yürüyecek olursa, Mekke müşrikleri Medine´ye baskın yapacaklar; Peygamberimiz Aleyhisselam Mekke müşrikleri üzerine yürüyecek olursa, Hayber Yahudileri Medine´ye baskın yapacak­lardı.[33]

Bütün bunlar, Hayber´in gün geçtikçe Müslümanlık ve Müslümanlar için önlenmesi güçleşen bir tehlike teşkil ettiğini gösteriyordu.

Bununla beraber, Kureyş müşrikleriyle barış yapmadan Hayber işini halletmeye kalkmak çok tehlikeli olabilirdi.

Bunun için, Peygamberimiz Aleyhisselam umre seferini düzenleyip Hudeybiye´ye kadar varmış ve Kureyş müşriklerine:

"Muhakkak ki, savaş Kureyşîleri çok yıpratmış, zayıflatmış, birçok zararlara uğratmıştır.

Eğer onlar isterlerse, yine de, kendilerine bir mütareke müddeti bel iri ey ey im .[34]

Bu müddet içinde, kendileri benden emniyet ve selamette bulunsunlar.[35] Benimle sair halk arasına girmesinler. Beni onlarla başbaşa bıraksınlar.[36]

Eğer insanlar beni yenerierse, zaten, kendilerinin istedikleri budur. Eğer Allah beni insanlara galip kılarsa, o zaman, kendileri şu iki şeyden birisini seçerler: Ya hazırlanmış olarak benimle çarpışırlar, ya da topluca selamet dairesine girerler.

Yoksa, vallahi, Yüce Allah şu İslâm dinini yeryüzüne yayacağı hakkındaki va´dini yerine getirinceye ve benim de başım gövdemden ayrılıncaya kadar, onlarla çarpışıp duracağım!"[37] buyurması üzerine, müşriklerle Hudeybiye barışını sağlamıştı.[38]

İşte, Peygamberimiz Aleyhisselam, Mekkeli müşriklerle muahede yapıp onlardan gelecek tehlikeyi önledikten sonradır ki, Hayber üzerine yürü muştur.[39]



Cihad Hazırlığına Girişilmesi


Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber gazası için hazırlanmalarını ve hakkıyla çarpışacak olanları çevresinde toplamalarını ashabına emir buyurdu.[40]

Hudeybiye umresi seferine katılmaktan çekinerek, kaçınarak geri kalmış olanlar ise, Hayber1 in yiye­cek, yağ ürünü ve servet bakımından Hicaz´ın en verimli, bereketli ve ucuzluk bir şehri olduğunu bildik­leri için, ganimet maksadıyla Hayber seferine katılmak istemişler ve:

"Haybefe biz de sizinle birlikte gidelim!" dem işlerdi.[41]

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Cihad etmek, Allah yolunda çarpışmak isteyenlerden başkası, bizimle birlikte gidemeyecekler![42]Onlara ganimetten de birşey verilmeyecektir!" buyurdu.

Medine içinde de:

"Allah yolunda çarpışmak isteyenden başkaları, bizimle birlikte gidemeyeceklerdir! Onlara ganimet­ten de hiçbir şey verilmeyecektir!" diyerek nida ettirildi.[43]



Medine Yahudilerinin Telaşlanmaları, Alacakları İçin Müslümanları Sıkıştırmaları


Müslümanların Hayber´e gitmek üzere hazırlanmaları, Peygamberimiz Aleyhisselamla antlaşmalı bulunan Medine Yahudilerini çok kaygılandırdı ve harekete geçirdi.

Bunlar; Peygamberimiz Aleyhisselamın Kaynuka, Naüîr ve Kurayza oğulları Yahudilerini silip süpürdüğü gibi Hayber Yahudilerini de silip süpüreceğini anladılar.

Müslümanlarda az çok alacağı olup da onu tahsil için Müslümanların yakasına sarılmayan Medineli Yahudi kalmadı.

Yahudi Ebu´ş-Şahm´ın, Abdullah b. Ebi Hadrad el-Eslemî´de beş dirhem alacağı vardı. Abdullah, ev halkı için bu Yahudi den arpa satın almıştı.

Ebu´ş-Şahm yakasına sarılınca, Abdullah:

"Bana biraz mühlet ver! Ben inşaallah yanına gelip alacağını sana ödeyeceğimi umuyorum.

Çünkü, Yüce Allah, Peygamberine Hayber ganimetini va´d buyurmuştur.

Ey Ebu´ş-Şahm! Biz, Hicaz´ın, yiyecek ve servetçe en zengin şehrine gidiyoruz" deyince, Ebu´ş-Şahm´ın kıskançlığı ve azgınlığı kabardı ve:

"Sen Hayber savaşını Araplardan karşılaştığınız gibi mi sanıyorsun?! Tevrat üzerine yemin ederim ki; orada savaşçı on bin kişi vardır!" dedi.

Abdullah b. Ebi Hadrad:

"Ey Allah düşmanı! Sen bizim himayemiz altında bulunuyorsun!

Vallahi, seni Resûlullahın huzuruna çıkaracağım!" dedi.

Onu tutup Peygamberimiz Aleyhisselamın huzuruna getirdi ve:

"Yâ Rasûlalları! Bu Yahudi neler söylüyor, dinle!" dedi ve Ebu´ş-Şahm´ın söylediklerini haber verdi.

Peygamberimiz Aleyhisselam sustu, ona hiçbir şey söylemedi. Yalnız, dudaklarının kımıldadığı görüldü. Fakat, ne söylediği işitilemedi.

Yahudi:

"Ey Ebu´l-Kâsım! Bu, bana haksızlık etti. Yiyeceğimi aldı, hakkımı tuttu, ödemedi!" dedi.[44]

Peygamberimiz Aleyhisselam, Abdullah b. Ebi Hadrad´a:

"Ver şunun hakkını!" buyurdu.[45]

Abdullah b. Ebi Hadrad:

"Seni hak din ve Kitab´la peygamber gönderen Allah´a yemin ederim ki; onu ödeyecek güçte değil­im!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam, Abdullah b. Ebi Hadrad´a tekrar

"Ver şunun hakkını!" buyurdu.

Abdullah b. Ebi Hadrad:

"Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah´a yemin ederim ki; onu ödeyecek güçte değilim!

Senin bizi Hayber´e götüreceğini, bize Hayber ganimetinden birşeyler düşeceğini umduğumu ve dönünce borcumu ödeyeceğimi kendisine haber vermiştim!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Ver şunun hakkını!" buyurdu.

Bunun üzerine, Abdullah b. Ebi Hadrad, kalkıp çarşıya gitti.

Başından itibaren omuzuna aldığı atkıyı çıkardı. Omuz atkısının yerine, sarığına büründü.

Yahudiye:

"Şu omuz atkısını benden satın al!" dedi.

Yahudi, atkıyı Abdullah´tan dört dirheme satın aldı.[46]

Abdullah, kalan borcunu da bulup buluşturup Yahudiye ödedi.[47]

Sarığına bürünmüş olarak gelirken, yaşlı bir kadın Abdullah b. Ebi Hadrad´a rastladı ve:

"Ey Resûlullahın sahabisi! Bu ne hal?!" diye sordu.

Abdullah b. Ebi Hadrad da, ona durumu haber verdi.

Kadıncağız hemen üzerindeki atkısını çıkarıp ona verdi ve:

"İşte sana omuz atkısı!" dedi.[48]



Abdullah b. Ebi Hadrad´la Ebu Abs b. Cebr´in Hayber Gazasına Nasıl Katılabildikleri



Abdullah b. Ebi Hadrad, Hayber gazasına, Seleme b. Eslem´in verdiği elbise ile gidebildi.

Ebu Abs b. Cebr de, Peygamberimiz Aleyhisselama:

"Yâ Rasûlallah! Elimizde ne çoluk çocuklar için geçimlik, ne yol azığı, ne de yolculuk elbisesi var!?" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam ona bir elbise verdi.

Ebu Abs elbiseyi sekiz dirheme satıp iki dirhemine yol azıklığı için hurma satın aldı. İki dirhemini, geçimlik için ev halkına bıraktı. Dört dirhemine de, kendisine elbise satın aldı.[49]



Medine Yahudilerinin Müslümanların Maneviyatlarını Sarsmaya, Bozmaya Çalışmaları


Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber´e gitmeye hazırlandığı sırada, Medine´deki Yahudiler, Müslümanlara:

"Vallahi, Hayber´in kalelerini ve savaş erlerini görmüş olsaydınız, daha onların yanlarına varmadan, geri dönerdiniz!

Dağların tepelerinde yükselen kaleler, orada!

Hiç kesilmeyen, sürekli akan sular, orada!

Zırh gömlekli on bin savaş eri orada!

Esed ve Gatafan kabileleri de onları koruyorlar!

Siz Hayber´e nasıl dayanabileceksiniz?!" demekte;

Ashab-ı Kiram da:

"Yüce Allah, Peygamberine, Hayber ganimetini elde edeceğini va´d buyurmuştur" diyerek cevap vermekte idiler.[50]



Hayber Gazasına Katılan Mücahidlerin Sayısı ve İslâm Kadınlarının Adları


Hayber gazasına katılan Mücahidlerin 1400´ü piyade, 200´ü de, atlı idi.[51] Hayber seferine katılan Müslüman kadınları da:

1- Peygam berim iz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Ümmü Seleme,

2- Peygamberimiz Aleyhisselamın halası Hz. Safiyye binti Abdulmuttalib,

3- Peygamberimiz Aleyhisselamın dadısı Ümmü Eymen Bereke,

4- Peygamberimiz Aleyhisselamın azadlısı Ebu Râfi´in zevcesi Leyla,

5- Asım b. Adiyy´in zevcesi,

6- Ümmü Umâre Nesîbe binti Ka´b,

7- Ümmü Meni1 (Ümmü Şübas),

8- Küaybe binti Sa´d el-Eslemiyye,

9- Ümmü Muta el-Eslemiyye,

10- Ümmü Süleym binti Milhan,

11- Ümmü Dahhâk binti Amr b. Haram,

12- Hind binti Amr b. Haram,

13- Ümmü´-A´lâ el-Ensariyye,

14- Ümmü Âmir el-Eşheliyye,

15- Ümmü Atiyye el-Ensariyye,

16- Ümmü Salît,

17- Ümeyye binti Kays,

18- Abdullah b. Uneys´in zevcesi Hubla,

19- Ümmü Sinan,

20- Hazrec b. Ziyad el-Eşcâî´nin babaannesi idi.[52]

Ümeyye binti Kays der ki:

"Gıfâr oğulları kadınlarının arasında, Resûlullah Aleyhisselamın yanına ben de gittim.

´Yâ Rasûlallan! Biz yaralıları tedavi edelim ve gücümüzün yettiği şeyle Müslüman erkeklere yardım­cı olalım diye seninle birlikte bu sefere katılmak istiyoruz1 dedik.

Resûlullah Aleyhisselam:

´Allah´ın bereketi üzere, gidiniz!1 buyurdu.[53]

Sefere katılan bu Müslüman kadınları yanlarında götürdükleri ilaçlarla yaralıları tedavi etmekle kalmayacaklar, aynı zamanda mücahidlerin yemeklerini pişirecekler, ip eğirecekler.. Allah yolunda ellerinden geleni yaparak onlara yardımcı olmaktan geri durmayacaklardı.[54]



Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine´de Yerine Siba´ b. Urfuta´yı Vekil Bırakışı


Peygamberimiz Aleyhisselam, ashabdan Siba1 b. Urfutayı, Medine´de yerine vekil bıraktı.[55] Peygamberimiz Aleyhisselamın Nümeyle b. Abdullah el-Leysîyi vekil bıraktığı da rivayet edilir.[56]



Hayber Ordusunun Sancaktarı, Parolası ve Düzeni


Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber gazasına çıkarken, beyaz sancağını Hz. Ali´ye verdi.[57]

Hayber gazasında kullanılacak parola "Yâ Mansur! Emit! Emit!" sözleri idi.[58]

Ukkâşe b. Mıhsan el-Esedî, ordu öncüsü olarak ileri sürüldü.

Hz. Ömer sağ kol kumandanlığına, ashabdan başka bir zât da sol kol kumandanlığına tayin edil­di.[59]

Hayberyolculuğu için Eşca1 kabilesinden Huseyl b. Hârice ile Abdullah b. Nuaym kılavuz tutuldu.[60]

Huseyl b. Hârice derki:

"Davar satmak üzere Medine´ye gelmiştim. Davarları sattıktan sonra, Resûlullah Aleyhisselamin yanına vardım.

Resûlullah Aleyhisselam:

´Sana yirmi sa´ hurma vereyim de, ashabıma kılavuz olup Hayber yolunu göster!1 buyurdu.

Öyle yaptım.

Resûlullah Aleyhisselam Hayber´e varıp onu fethettikten sonra da, kendisinin yanına vardım. Bana yirmi sa1 hurmayı verdikten sonra, Müslüman oldum."[61]



Baş Münafık Abdullah b. Übeyy b. Selûl´ün Hayber Yahudilerine Haber Salışı


Baş münafık Abdullah b. Übeyy b. Selûl, Hayber Yahudilerine:

"Muhammed size doğru geliyor! Tedbirinizi alınız! Mallarınızı kalelerinize doldurunuz! Onunla çarpışmak için dışarı çıkarsınız.

Ondan hiç korkmayınız! Çünkü, sizin hazırlığınız da, sayınız da çoktur! Muhammed´in cemaati hem az, hem de silahsızdır. Silahlan olsa bile, pek azdır!" diye haber saldı.[62]



Medine´den Sahbâ´ya Kadar Gidiş


Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber´e gitmek üzene Medine´den yola çıktı.

Önce Seniyetü´l-Veda´ya vardı.

Sonra Zegabe üzerini tuttu.

Sonra Nakmâ´ya;

Nakmâ´dan sonra Müstenah´a;

Müstenah´tan sonra Asr´a (Asr veya Asar´a) vardı.[63]

Seniyetü´l-Veda; Medine´ye gelinirken giriş, Medine´den Mekke´ye gidilirken de yolcuların uğurlanış ve çıkış yolu olan yokuştur.[64]

Nakmâ; Medine´nin ağaçlık dene içlerindendir.[65] Uhud dağının yakınındadır.[66]

Isr, Medine ile Füru´ arasında bir dağdır.[67]

Isr´ın Medine´ye uzaklığı bir merhaledir.[68]

Isr´da, Peygamberimiz Aleyhisselam için bir mescid yapıldı.[69]

Isr Mescidi, Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber´e giderken içinde namaz kıldıkları mescidlerin meşhurlarındandır.[70]



Hayber´e Götürecek En Uygun Yolun Araştırılışı


Peygamberimiz Aleyhisselam kılavuzları çağırdı.[71]

Huseyl b. Hârice ile Abdullah b. Nuaym gelince, Huseyl´e:

"Önümüze düş! Bizi öyle vadilere tutup götür ki, Hayber´le Şam arasındaki yoldan Hayber´e varalım; Hayber Yahudileriyle Şam arasına girmiş, onlarla müttefikleri olan Gatafanlar arasına gerilmiş olalım!" buy urdu.[72]

Huseyl:

"Ben seni öyle bir yere götüreceğim, ulaştıracağım ki, orada birçok yollar vardır. Yâ Rasûlallah! Orası yolların kavşağıdır. Bütün yollar oradan gelir geçer" dedi.[73]

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"O yolların isimlerini bana söyle!" buyurdu.

Peygamberimiz Aleyhisselam ismin güzelini arar, sever; kötüsünden ise hoşlanmaz, onu uğurlu saymazdı.[74]

Huseyl:

"Hayberln bir yolu var ki, ona ´H azen1 denilir" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"O yolu tutma!" buyurdu.

Huseyl:

"Hayberln bir yolu daha var ki, ona ´Şaş´ (Şe´s) denilir" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"O yolu da tutma!" buyurdu.

Huseyl:

"Hayberln bir yolu daha var ki, ona ´Hâtıb´ denilir" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"O yolu da tutma!" buyurdu.

Hz. Ömer, Huseyl´e:

"Ben senin Resûlullah Aleyhisselama haber vermek için bu gecede olduğu kadar kötü isimler bul­duğunu görmedim!" dedi.

Huseyl:

"Hayberln bir yolu daha var ki, artık ondan başka yolu kalmamıştır!" deyince, Hz. Ömer:

"İsmini söyle!" dedi.

Huseyl:

"Onun ismi ´Merhab´dır!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Olur! O yolu tut!" buyurdu.

Hz. Ömer, Huseyl´e:

"Bu yolun ismini önce söyleseydin ya!" dedi.[75]



Âmir b. Ekvâ´ya Recez Söylettirilişi


Seleme b. Ekvâ´nın bildirdiğine göre; Seleme´nin amcası Amir b. Ekvâ (Sinan) da, Hayber seferine katılanlar arasında bulunuyordu.[76]

Kendisi, şairdi.[77]

Bir gece, Peygamberimiz Aleyhisselamla birlikte giderlerken,[78] İslâm mücahidlerinden birisi, ona:

"Ey Âmir! Bize recezlerinden [kısa vezinli şiirlerinden] bir parça dini etsen ya!" demişti.

Bunun üzerine, Âmir hayvanından indi[79] ve:

"Ey Allah´ım! Sen bize hidayet ve rahmet ihsan etmemiş olsaydın, biz muhakkak dalâlet ve sapkın­lık içinde kalırdık!

Bizim üzerimize yürüyen kâfirler, bizim kaçındığımız fitne ve fesadı [dinden döndürme kötülüğünü] bize yapmak istedikleri ve bizimle karşılaştıkları zaman, kalblerimize sükûnet ve metanet indir, ayak­larımıza sebat ver![80]

Biz bağırışlarla çarpışmaktan korkutulmak istenilsek de, çarpışmaya çağırıldığımız zaman, gelir ve ondan geri kalmayız!

Düşmana arka çevirip kaçmaktan da kaçınınz!"[81] mealli kıt´asını okuyunca, Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Şiir okuyup develeri hızlandıran kimdir?" diye sordu.

Sahabiler.

"Âmir b. Ekvâ´dır!" dediler.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Allah ona rahmet etsin!" diye dua etti.[82]

Peygamberimiz Aleyhisselam herkime rahmet ve mağfiretle dua ederse, o muhakkak şehit olurdu.

Hz. Ömer, Peygamberimiz Aleyhisselamın Âmir için rahmet dileğini işitince83]

"Vallahi yâ Rasûlallah! Bu duanızla, Âmir´e cennetlik gerçekleşti! Keşke onu bize bağışlasaydın da, kendisinden bir müddet daha yararlansaydık!" dedi.

Gerçekten de, Âmir b. Ekvâ, Hayber´de şehit oldu.[84]



Keşif Birliği Tarafından Yakalanan Casusun Sorguya Çekilişi


Peygamberimiz Aleyhisselam; bazı süvarileri, Abbâd b. Bişr´in kumandası altında, keşif ve tecessüs için öncü olarak ileri sürmüştü.

Abbâd b. Bişr; Eşca1 kabilesinden olup Yahudiler hesabına casusluk yapan bir bedevî (çöl Arabi) yakaladı ve ona:

"Sen kimsin?" diye sordu.

Bedevî:

"Ben kaybettiğim devemi arayan bir arayıcıyım!" dedi.

Abbâd b. Bişr

"Sende Hayber hakkında bir bilgi var mı?" diye sordu.[85]

Bedevî:

"Sen benden Hayber hakkında mı, yoksa Hayberliler hakkında mı; hangisinden bilgi istiyorsun?" dedi.

Abbâd b. Bişr

"Yahudilerden!" dedi.

Bedevî:

"Olur!

Kinane b. Ebi´l-Hukayk ve Hevze b. Kays, Gatafan´dan olan müttefiklerinin yanına gitti. Onlardan asker toplayıp Hayber´in bir yıllık mahsulünü onlara vermeyi va´d ettiler.

Gatafanlar, Utbe b. Bedr´in kumandası altında, atları, silahları ve hazırlıklarıyla gelip Yahudilerin kalelerine girdiler.

Onlar şimdi Yahudilerle birlikte kalelerdedirler.

Kalelerde 10.000 savaş eri bulunuyor.[86] Onlar, Muhammed ve ashabı ile çarpışmak için bekliyor-lar![87]

Onlar, oklarla vurulmaz, başa çıkılmaz kalelilerdir!

Kendilerinin yanlarında da, pek çok silahlan ve yiyecekleri vardır.

Yıllarca kuşatılacak da olsalar, yine, bunlar kendilerine yeterlidir.

Onların kalelerinde içecekleri, devamlı akar sulan davardır.

Onlara hiç kimsenin dayanabileceğini sanmıyorum!" dedi.

Abbâd b. Bişr, kamçısını kaldırıp ona birkaç kamçı vurdu ve:

"Sen ancak onların bir casususundur! Bana doğrusunu söyle! Yoksa boynunu vururum!" dedi.

Bedevî:

"Sana doğrusunu söylersem, bana eman verir, kanımı bağışlar mısın?" diye sordu.

Abbâd b. Bişr

"Evet!" dedi.

Bunun üzerine, Bedevî:

"Onlar, Yesrib Yahudilerine (Benî Kurayza ile Benî Nadîriere) yapmış olduğunuz şeyden korkuya düşmüş bir cemaattirler.

Medine Yahudileri, Medine´ye emtia satın almaya giden amcamın oğlunu buldular. Sizin sayıca az, atlarınızın ve silahlarınızın da az olduğunu haber vermek üzere, onu Kinane b. Ebi´l-Hukayk´a gönder­mişler.

Ona:

´Muhammed, şimdiye kadar sizin gibi iyi çarpışan bir kavimle karşılaşmamıştır.

Muhammed´in; harp malzemelerinizin, sayınızın, silahınızın çokluğunu, kalelerinizin sarplığını bile­meyerek üzerinize yürümesine, Kureyşîler ve Araplar sevinmektedirler.

Kureyşîlerve başkaları, durumu dikkatle izliyorlar.

Kureyşîler

"Hayber Yahudileri Muhammed´i yenecektir! Eğer Muhammed muzaffer olursa, bu temelli horluk olur!´ diyorlar´ demişler.

Ben bütün bunları işitmiş bulunuyorum.

Kinane b. Ebi´l-Hukayk, bana:

´Sen git de, yolda onların önlerine geç!

Onlar senin ne iş üzerinde bulunduğunu anlayamazlar.

Sen onları bizim hesabımıza korkut!

Bir dilenci gibi, yanlarına sokul.

Onlara sayımızın ve yardımcılarımızın çokluğunu anlat!

Kendileri hakkında edineceğin haberlerle yanımıza dönmekte acele et!1 dedi."[88]

Abbâd b. Bişr bedevîyi Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına getirdi ve kendisinden aldığı bilgileri Peygamberimiz Aleyhisselama arzetti.

Hz. Ömer:

"Vurun onun boynunu" dedi.

Abbâd b. Bişr

"Ben ona eman verdim!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Ey Abbâd! İş belli oluncaya kadar, sen onu yanında tut!" buyurdu.[89]

Bedevî bir iple bağlandı.

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber´e varınca, Bedevîye İslâmiyeti anlattı ve:

"Seni üç kere İslâmiyete davet edeceğim. Müslüman olmazsan, boynundan ip çıkan İm ayacaktır!" buyurunca, bedevî Müslüman oldu.[90]



Hayber Yahudilerinin Gatafanların Desteğini Sağlamaları


Bedevinin dediği doğru idi:

Kinane b. Ebi´l-Hukayk ile Hevze b. Kays, yanlarına Yahudilerden 14 kişi alarak müttefikleri bulunan Gatafanlara gitmişler, Hayberln bir yıllık hurma mahsulünün yarısını vermeyi taahhüt edip onların yardımını sağlamışlardı.

Gatafanlar, Utbe b. Bedr´in kumandası altında hazırlıklı ve atlı olarak Hayber´e gelip Yahudilerle bir­likte kalelere girmişlerdi.[91]

Peygamberimiz Aleyhisselam Hayber´e gelmeden üç gün önce, Uyeyne b. Hısn da, Yahudilere yardım etmek üzere, Gatafanlardan 4.000 kişi ile gelip Natat kalesine girmiş bulunuyordu.[92]



Mücahidlerin Yolda Yüksek Sesle Tekbir Getirmekten Men Edilmeleri


İslâm mücahidleri, bir vadiye erişince:

"Allahuekber! Allahuekber! Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber!" diyerek hep birden yüksek sesle tekbir getirmeye başlamışlardı.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Nefeslerinize acıyınız!

Çünkü, sizin dua ettiğiniz Allah ne sağırdır, ne de gaibdir!

Siz en çok işiten ve en yakın olan Allah´a dua ediyorsunuz"[93] buyurdu.[94]



Peygamberimiz Aleyhisselamın Varışı ve Allah´a Dua Edişi


Kılavuz; İslâm mücahidlerini Şerir vadisine kadar götürdü.[95]

Şerir; Hayberyakınında bir vadidir.[96]

Karkara vadisine erişilince, namaz vakti girmişti.

Peygamberimiz Aleyhisselam, vadiden çıkıncaya kadar namazı kılmadı.[97]

Karkara Hayber´e altı mildir.[98] İslâm mücahidleri, Karkaraya ininceye kadar vadiyi takip ettiler.[99]

Pegyamberimiz Aleyhisselam, Şıkk ile Natat arasında konakladı.

Oradaki böğürtlen, Sincan dikenlik ve çalılığı üzerinde namazını kıldı. Namaz kıldığı yer, çevresi taşla çevrilerek mescid haline getirildi.[100]

Sonra, doğrulup Şıkk kalesiyle Natat kalesi arasından, Hayber´e doğru ilerlediler.[101]

Peygamberimiz Aleyhisselam, o sırada "Durunuz!" buyurarak mücahidleri durdurdu ve Allah´a şöyle dua etti:

"Ey göklerin ve gölgelediklerinin Rabbi olan Allah´ım!

Ey yerlerin ve yüklenip taşıdıklarının Rabbi olan Allah´ım!

Ey şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi olan Allah´ım!

Ey rüzgârların ve savurduklarının Rabbi olan Allah´ım!

Biz Senden bu kentin hayrını ve iyiliğini, bu kent halkının hayrını ve iyiliğini ve kentte bulunan herşeyin hayrını ve iyiliğini dileriz!

Bu kentin şerrinden, bu kent halkının şerrinden, bu kentte bulunan herşeyin şerrinden de Sana sığınırız!

Haydi ilerleyiniz, Bismillah!"[102]



Hayber Yahudilerinin Zanları, Görüşleri ve Savaşmaya Hazırlanıp Aralarında Anlaşmazlığa Düşmeleri


Hayber Yahudilerinin 10.000 kişilik savaş erleri[103] her gece tanyeri ağarmadan önce silahlarını kuşanıp savaş düzenine göre saf bağlarlar;[104] kalelerine, kalelerinin sarplığına, silahlarının ve sayılarının çokluğuna bakarak Peygamberimiz Aleyhisselamın kendileriyle çarpışamayacağını sanırlar ve:

"Muhammed mi bizimle çarpışacak?! Ne kadar uzak!" diyerek gururlanırlardı.[105]

Peygamberimiz Aleyhisselam geceleyin meydanlarına gelip konuncaya kadar, Hayber Yahudilerinin haberleri olmadı.

Hayber Yahudileri, aralarında anlaşmazlığa da düştüler.

Haris Ebu Zeyneb adındaki Yahudi kaleler dışında karargâh kurmalarını ve Peygamberimiz Aleyhisselamla kaleler dışında çarpışmalarını teklif ve tavsiye etmiş ve:

"Benim gördüğüm, Muhammed tarafından kuşatıldıktan sonra onun emrine boyun eğerek kalelerinden inmek zorunda kalanlar için hayat hakkı kalmamış, onlardan kimisi esir edilmiş, kimisi de sonradan öldürülmüştür!" demişti.

Yahudiler

"Bizim bu kalelerimiz, senin o misal getirdiğin kalelere benzemez! Bu sarp kaleler, dağların tepeleri üzerindedir!" demişler, Hâris´in görüşünü benimsememişler ve kalelerine sığınmışlardı.[106]

Yahudilerin ileri gelenlerinden Sellâm b. Mişkem Hayber´in Sa´b b. Muaz kalesinde idi.

Yahudi casuslarından birtopluluk onun evine gittiler.

Ona, kaleden dışarı çıkıp da mı, yoksa kalelere sığınarak mı çarpışılmasının uygun olacağını danıştılar.

Sellâm, onları kaleden dışarı çıkarak çarpışmaya teşvik etti ve:

"Yerinde olan görüş; Abdullah b. Übeyy´in öğüt yoluyla size işaret eylediğidir!" dedi.

Fakat, Hayberliler kalelerden dışarı çıkmaya cesaret edemeyerek kalelerinde kaldılar.[107]

Peygamberimiz Aleyhisselamın İslâm mücahidleriyle birlikte Hayber´e geldiği gece Hayberliler hep uykuya dalmışlar, hiç kımıldamamışlar, horozları bile ötmem işti. Güneş doğunca, tarlalarına gitmek üzere kalelerinin kapılarını açmışlardı.[108]

Enes b. Malik der ki:

"Resûlullah Aleyhisselam bir kavimle çarpışacağı zaman, sabah olmadıkça onlara ansızın baskın yapmaz, ezan sesi işitirse baskın yapmaktan vazgeçer, ezan sesi işitmezse baskın yapardı.

Hayber´e geceleyin inmiştik.

Resûlullah Aleyhisselam orada geceyi geçirdi.[109]

Sabah namazını Hayber´in yanıbaşında, daha karanlık iken kıldık.[110]

Sabah olup Hayber´den ezan sesi işitmeyince,[111] hayvanına bindi.

Bizler de hayvanlarımıza bindik.

Ben Ebu Talha´nın terkisine bindim.

Giderken, benim dizim Resûlullah Aleyhisselamın dizine değmekte idi.[112]

Sabahleyin, Hayber işçileriyle karşılaştık.[113]

İşçiler, kaleden çıkıp, araçları, zenbilleri, kovaları ile[114] tarlalarına gidiyorlardı.

Resûlullah Aleyhisselamla askerlerini görür görmez:

İşte Muhammed ve Hamîs![115] İşte Muhammed ve Hamîs! Vallahi, Muhammedi İşte Muhammed ve Hamîs!´[116] diyerek bağırıştılar ve hemen arkalarına dönüp kaçtılar.[117]

Resûlullah Aleyhisselam, ellerini kaldırdı [118] ve:

´Allahuekber! Allahuekber! Harab olup gitti Hayber!

Biz düşman bir kavmin yurduna baskın yapıp girdik mi, uyarılmış olan o kâfirlerin hali yaman olur!´ buyurdu [119] ve bunu üç kere tekrarladı ."[120]

Hamîs; ordu,[121] büyük askerî birlik demektir.

Cahiliye çağında da, orduya hamîs denirdi.[122]

Orduya hamîs denilmesi de beş kısımdan; yani öncü, ardcı, orta, sağ ve sol yan birliklerinden oluş­tuğu içindir.[123]

Peygamberimiz Aleyhisselam, Menzile mevkiine kadar ilerledi, hayvanından indi, yürüyerek orada­ki bir kayaya doğru gitti.[124]

Hayvanın yularını çekmek istediler.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Hayvanı kendi haline bırakınız!" buyurdu.

Hayvan kayanın yanına varıp çöktü.[125]

Peygamberimiz Aleyhisselam, ağırlıklarının yanına bırakılmasını, mücahidlerin de oralara inmeleri­ni em retti.[126]

Hayber´e, hurmaların koruk ve ham bulunduğu bir sırada gelinmişti.

Hava ise çok sıcak ve sıcaklık da tehlikeli derecede idi.[127]

Menzile karargâhında, Peygamberimiz Aleyhisselam için bir mescid yapıldı.[128]

Peygamberimiz Aleyhisselam nafile (teheccüd) namazını orada kıldı.

Menzile adını taşıyan bu mescid taştan yapılmıştı.[129]

Menzile Mescidi, içinde bayram namazları da kılınan en büyük ve geniş mesciddir.

Peygamberimiz Aleyhisselamın namaz kılarken yöneldiği kaya da bu mescidin içindedir.[130]



Hubab b. Münzir´in Karargâh Hakkında Arzettiği Görüşünü Peygamberimiz Aleyhisselamın
Benimseyip Muhammed Mesleme´ye Karargâh İçin Elverişli Bir Yer Aratışı


Hubab b. Münzir:

"Yâ Rasûlallah! Burası Natat kalesine çok yakındır. Hem de, Hayber´in bütün savaşçıları orada toplanmıştır.[131]

Ben Natat kalesi halkını çok iyi tanırım.

Onlar kadar uzaklara ok atabilen ve onlar kadar oklarını isabet ettiren bir kavim yoktur.

Bununla birlikte, onlar bizim üst tarafımızda da bulunuyorlar.[132]

Bizim bütün tutum ve davranışlarımızı görebilecek, öğrenebilecek bir mevkidedirler.

Biz ise, onların tutum ve davranışlarını görebilecek, öğrenebilecek mevkide değiliz![133]

Onların okları, yukarıdan aşağı doğru hızla iner,[134] bizim oklarımız ise onlara ulaşmaz![135]

Bununla birlikte, onların evlerinden sık sık çıkıp sık hurma ağaçlan içinde siperlenmeyeceklerinden de emin değilim.[136]

Burası, humna bahçeleri arasında tehlikeli bir yerdir.

Tehlikelerden, bozukluklardan uzak bir yeri karargâh edinmeyi emretseniz olmaz mı?[137]

Hiç değilse, şu kara taşlık, kayalık yeri aramızda bulunduralım.

Yahudilerin atacakları oklar bize erişemesin!" dedi.[138]

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hubab b. Münzir´e:

"İşaret ettiğin görüş yerindedir!" buyurdu[139] ve Muhammed b. Mesleme´yi yanına çağırarak, ona:

"Bak! Yahudilerin kalelerinden ve bataklık hastalığından uzak, Yahudi evlerinden yapılabilecek saldırılardan emniyet ve selamette kalabileceğimiz, karargâh edinmeye elverişli bir yer araştır!" buyur­du.

Muhammed b. Mesleme etrafı dolaşarak Reci´e kadar vardıktan sonra, geceleyin Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına döndü ve:

"Senin için, karargâh edinmeye elverişli bir yer buldum!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Allah´ın bereketi onun üzerinde olsun!" buyurdu.[140]



Sellâm b. Mişkem´in Teşviki Üzerine Yahudilerin Savaşmaya Karar Vermeleri


Hayber Yahudileri, Peygamberimiz Aleyhisselamın ordusu ile birlikte Hayber´e geldiğini görünce, kalelere çekilmişler, Sellâm b. Mişkem´e gidip durumu haber vermişlerdi.

Sellâm b. Mişkem:

"Siz benim sözümü dinlemediniz! Muhammed´in üzerine yürümekte kusur ettiniz!

Bari burada onunla çarpışmakta kusur etmeyiniz!

Onunla çarpışa çarpışa ölmeniz, sizin için, tek başınıza kalmanızdan hayırlıdır" dedi.

Bunun üzerine, Yahudiler, sonuna kadar savaşmaya kararverdiler.

Mallarını, çoluk ve çocuklarını Ketibe kalesine götürdüler.

Erzak ve yiyeceklerini de Nâim kalesinde depoladılar.

Bütün savaş erlerini Natat kalesinde topladılar.

Sellâm b. Mişkem de, hasta olduğu halde, onlarla birlikte Natat´a geldi. Yahudileri savaşmaya kışkırttı durdu ve orada da öldü.[141]



Peygamberimiz Aleyhisselamın Mücahidleri Öğütleyişi ve Cihada Teşvik Buyuruşu


Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber Yahudilerinin savaşmaya hazırlandığını anlayınca, geceleyin mücahidleri Natat kalesinde toplanan Yahudilerle çarpışmak üzere hazırladı.

Sabır ve sebat ettikleri takdirde muhakkak zafere ve ganimete ereceklerini onlara müjdeledi ve kendilerini çarpışmaya teşvik etti.

Yahudiler İslâm karargâhına ok yağdırmaya başladılar.[142]

Yahudilerin attıkları oklar İslâm karargâhının gerisine düşmekte,[143] İslâm mücahidleri de bu okları toplayıp yaylarına yerleştirerek onlara atmakta idiler.[144]

İslâm mücahidleri o gün Natat´taki Yahudi topluluğu ile akşama kadar savaştılar.

İlk günde, Natat Yahudilerinin attıkları oklarla yaralanan mücahidlerin sayısı elliyi buldu.

Hubab b. Münzir:

"Yâ Rasûlallah! Karargâhı hemen değiştirsen iyi olur" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Akşam olunca, inşaallah değiştiririz!" buyurdu.

Akşamleyin, Peygamberimiz Aleyhisselam, yakınlarındaki evlerden gelebilecek tehlikelerden ashabını korumak için, karargâhın yeni yere değiştirilmesini emretti.

Mücahidler karargâhı Reci´e taşıdılar.

Hz. Osman da Reci1 karargâhında görevlendirildi.[145]



Natat ve Nâim Kaleleri Önünde Savaşa Devam Edilişi


Peygamberimiz Aleyhisselam; her gün sabahleyin silahlanarak İslâm mücahidleri ile birlikte bayrak­larını çekip gelmekte, Natat´ın üst tarafında akşama kadar Yahudi kuvvetleriyle savaşmakta, akşam olunca da Reci1 karargâhına dönmekte idi.

Yaralanan mücahidler, Reci1 karargâhına götürülüp tedavi edilmekte idiler.

İlk günde yaralananlar da orada tedavi edilmişlerdi.[146]



Peygamberimiz Aleyhisselamın Hastalanışı ve Savaşa Bazı Sahabilerin Kumandası Altında Devam Edilişi


Büreyde b. Husayb´ın bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam, tutulup bir-iki gün süren yanm baş ve yüz ağrısından dolayı Müslümanların yanına çıkamamış,[147] aksancağını Hz. Ebu Bekir´e verip onu Yahudilerle çarpışmaya göndermişti.

Hz. Ebu Bekir mücahidi erle gitti, şiddetle çarpıştı. Fakat, kaleyi ele geçiremedi.[148] Bozguna uğradı, geri döndü.[149]

Ertesi günü, mücahidlerle birlikte Hz. Ömer gönderildi. O da, Hayber Yahudileriyle şiddetle çarpıştı. Fakat, ona da kaleyi fethetmek nasip olmadı.[150] Mücahidlerle birlikte bozulup geri döndüler ve birbir­lerini korkaklıkla suçladılar.[151]

Hz. Ömer tekrar gitti. Yine zafer elde edemedi.[152]

Peygamberimiz Aleyhisselam, sancağını Ensardan bir zâta (Sa´d b. Ubâde´ye) verdi.

O da, gitti, bir iş yapamadan geri döndü.[153]



Yahudilerin Saldırıya Geçişi ve Mücahidleri Bozguna Uğratışı


Yahudilerin hücum birlikleri, önlerinde Haris Ebu Zeyneb olduğu halde, yerleri sarsa sarsa ilerlem­eye başladılar.

Ensar sancaktarı, İslâm mücahidleriyle birlikte onları karşıladı, kalelerine girinceye kadar, onları geriletti.

Fakat, Merhab´ın kardeşi Üseyr, kaleden askerleriyle çıkıp Ensar sancaktarının kumandası altında­ki Müslümanları bozguna uğrattı. Peygamberimiz Aleyhisselamın bulunduğu yere kadar gelip dayandılar.

Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidlere kızdı, Allah´ın Müslümanlara dünyadaki ve ahiretteki vaadlerini hatırlattı. Üzgün olarak akşamladı.

Ensar sancaktarı Sa´d b. Ubâde de yaralandı.

Ensar ve Muhacir sancaktarlanyla arkadaşları, birbirlerini geç ve ağır davranmakla suçlamakta ve:

"Hep sizin yüzünüzden!" demekte idiler. [154]

Yedi gün, Reci1 karargâhından gelinip, Natat´a üst tarafından hücumlar yapıldı.[155]



Mahmud b. Mesleme´nin Üzerine Bırakılan Taşla Şehit Edilişi


Yazın en sıcak bir günü idi. Mahmud b. Mesleme, hararetten ve çarpışmaktan yorgun ve bitkin düşmüştü. Silahlarının hepsi de üzerinde bulunuyordu. Gölgelenmek ve dinlenmek için Nâim kalesinin dibine oturmuştu.

Nâim kalesinde savaşçı bulunmadığını, orada ancak erzak ve eşya bulundurulduğunu sanıyordu.

Merhab[156] yukarıdan Mahmud b. Mesleme´nin üzerine el değirmeni taşını bıraktı.

Taş, onun başına düşünce, miğferini ezdi, alnının derisini yüzüne kadar yüzüp indirdi.

Mahmud b. Mesleme, Reci´deki İslâm karargâhına götürüldü. Aldığı yaradan, üç gün sonra, Merhab´ın öldürüldüğü gün, dünyaya gözlerini yumdu.[157]



Âmir b. Ekvâ´nın Merhab´la Çarpışırken Kendi Kılıcıyla Yaralanıp Şehit Oluşu


Hayberli Yahudilerin kumandanlarından ve ünlü kahramanlarından Merhab, kılıcını sallaya sallaya kaleden dışarı çıktı.[158]

Merhab´ın kılıcında:

"Bu kılıç Merhab´ın kılıcıdır ki, onu kim tadarsa helak olur!" diye yazılı idi.[159]

Merhab, dışarı çıkınca:

"Hayber halkı iyi bilir ki; ben gelip çatan harplerin tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda, tepeden tımağa kadar silahlanan, cesareti ve kahramanlığı denenip durmuş olan Merhab´ımdır!" diye övünerek, ken­disiyle çarpışacak er diledi.

İslâm mücahidlerinden Âmir b. Ekvâ da, onunla çarpışmak için ortaya çıkıp:

"Hayber halkı iyi bilir ki; ben de, tepeden tımağa kadar silahlı, kendisini savaşın dehşetleri ve şid­detleri içine atmaktan çekinmeyen Âmir´imdir!" dedi.

Hemen birbirleriyle vuruştular.[160]

Önce, Merhab Âmir´e kılıçla saldırdı.

Âmir kalkanı ile korundu.

Merhab´ın kılıcı kalkana saplandı.

Âmir kılıcını kaldırıp Merhab´ın bacağına, aşağıdan yukarıya doğru olanca hızıyla çaldı[161]

Âmir b. Ekvâ´nın kılıcı kısa idi.[162]

Âmir, Merhab´ın bacağına kılıcını hızla vurduğu zaman, kılıcın ağzı kendisine yönelip kendi bacağının orta damarını kesiverdi![163]

Bu yara, kendisinin şehit olmasına sebep oldu.[164]

Peygamberimiz Aleyhisselam, Reci´den Menzileye döndüğü zaman, Âmir b. Ekvâ yaralanmış bulunuyordu.

Kendisi hemen Reci´e götürüldü.[165]

Peygamberimiz Aleyhisselam, onu Reci´deki bir mağaraya Mahmud b. Mesleme ile birlikte gömdü.[166]

Yüce Allah, ikisinden de razı olsun![167]



Hayber Yahudilerinin İslâmiyete Davet Edilişi


Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Yahudilere bir şeytan gelmiş de:

´Muhammed, ancak, mallarınızı ele geçirmek için sizinle çarpışıyor!1 demiş.

Onlara:

´Öyle ise, Lâ ilahe illallah deyiniz de, mallarınızı, canlarınızı koruyunuz! Ahiretteki hesabınız ise Allah´a aittir!1 diye sesleniniz!" buyurdu.

Yahudilere seslendiler.

Yahudiler

"Musa´nın aramızdaki Kitabı olan Tevrafa yemin ederiz ki; biz ne istediğiniz şeyi yaparız, ne de din­imizi bırakırız!" diyerek karşılık verdiler.[168]



Natat Çevresindeki Hurma Ağaçlarının Kesilişi


İslâm mücahidi eriyle Yahudi kuvvetlen arasında sık ağaçlı hurma bahçeleri bulunuyor ve Yahudilerin bunlar arasında siperleneceklerinden endişe ediliyordu.[169]

Yahudilerin yegâne iktisadî güçleri de, Medine´de yitirip Hayber´de buldukları hurma bahçeleri idi.

Nitekim, Medine´den ayrıldıkları sırada, Sellâm b. Ebil-Hukayk:

"Biz, buradaki hurmalıklarımızı bırakıyorsak, Hayber´in hurmalıklarına varıyoruz!" diyerek bağır-mışti.[170]

Bunlar, onlara, evlatlarından daha sevgili idi.[171]

Hayberliler Gatafanları ne zaman kendilerine yardıma çağımnışlarsa, onlara hep Hayber´in hurma mahsulünden vermeyi taahhüt etmişlerdi .[172]

Düşmanın iktisadî gücünü sarsmak, ona indirilecek darbenin en etkilisi ve en yenicisi idi.

Bunun için, Hubab b. Münzir, Peygamberimiz Aleyhisselama:

"Yâ Rasûlallah! Hurma ağaçları, Yahudilere evlatlarından daha sevgilidir. Onların hurma ağaçlarını kes de, ümitleri ve direnme güçleri kırılsın!" demişti.

Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, hurma ağaçlarının kesilmesini emretti.

Müslümanlar, Natat hurma bahçelerinden, dört yüz ağaçtan başka ağaç kesmediler.[173]



Yahudilerden Ayrılıp Gitmesi İçin Uyeyne b. Hısn´la Konuşulması


Gatafanların başkanı Uyeyne b. Hısn´ın Gatafan savaş erleriyle gelip Hayber kalesine girdiği ve Yahudilerin yanında bulunduğu sıralarda, Peygamberi m iz Aleyhisselam ona Sa´d b. Ubâde´yi gönderdi.

Sa´d b. Ubâde, kalenin dibine kadar varıp:

"Ben Uyeyne b. Hısn´la konuşmak istiyorum!" diyerek onlara seslendi.

Uyeyne b. Hısn Sa´d b. Ubâde´yi içeri almak isteyince, Merhab:

"Onu içeri sokma!

O, kalemizin bozuk yerlerini görür, gelinecek köşelerini öğrenir!

Fakat, sen onun yanına git!" dedi .[174]

Merhab´ın köşkü ile kardeşi Yâsir´in konağı da Natat´ta idi.[175]

Uyeyne b. Hısn:

"Kalenin sarplığını, çetinliğini ve kaledeki savaş erlerinin çokluğunu görsün diye onu içeri sokmak isterdim" dedi.

Merhab, Sa´d b. Ubâde´nin içeri sokulmasına yanaşmadı.

Bunun üzerine, Uyeyne b. Hısn, kalenin kapısına vardı.

Sa´d b. Ubâde, ona:

"Resûlullah Aleyhisselam beni sana gönderdi.

´Yüce Allah bana Hayberln fethini va´d buyurdu. Siz geri dönüp gidiniz! HayberYahudilerine galebe çaldığımız zaman, Hayberln bir yıllık hurma mahsulü sizin olsun!´ buyuruyor" dedi.

Uyeyne b. Hısn:

"Biz, vallahi, müttefiklerimizi hiçbir şey için geri bırakmayız!

Biz, senin de, senin yanında bulunan kimselerin de şuracıktaki gücünün ne olduğunu çok iyi biliy­oruz.

Şu Yahudi kavminin müstahkem kaleler halkı olduğunu, savaş erlerinin sayılarının ve silahlarının çokluğunu da biliyoruz.

Eğer sen ve yanındakiler burada daha fazla kalırsanız, mahvolacaksınız.

Eğer çarpışmak isterseniz, savaş erlerini ve silahlarını üzerinize çekmekte acele etmiş olacaksınız!

Hayır! Vallahi, şu Hayberliler ansızın baskın yapıp sizi mağlup eünek maksadıyla üzerinize yürümüş ve bunu başaramayarak geri dönüp gitmiş olan Kureyş kavmi gibi değillerdir.

Bunlar savaşta size öyle tuzaklar kuracaklar ve onu öyle uzatıp duracaklar ki, en sonunda onlara eğilmek zorunda kalacaksınız!" dedi.

Sa´d b. Ubâde:

"Ben şüphesiz olarak bilir ve sana da bildiririm ki; sana teklif ettiğimiz şeyi içinde bulunduğun şu kalede bir gün dilemek zorunda kalacaksın da, sana kılıçtan başka karşılık vermeyeceğiz

Ey Uyeyne! Yesrib Yahudilerinden yurtları yanıbaşımızda olanların neye uğradıklarını, nasıl dar­madağın olduklarını görmüşsündür" dedi ve Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına dönüp Uyeyne´nin söylediklerini Peygamberimiz Aleyhisselama haber vererek, şunları söyledi:

"Yâ Rasûlallah! Yüce Allah sana olan va´dini yerine getirecek ve sana yardım edecektir! Sen şu çöl Arabına bir tek hurma bile verme!

Yâ Rasûlallah! Onlar, kendilerine kılıçların sıyrıldığını görecek olurlarsa, daha önce Hendek´te yap­tıkları gibi, yurtlarına kadar kaçarlar!" dedi.[176]

Gatafanlardan Benî Fezâre cemaatine de, Hayber Yahudilerine yardım etmekten vazgeçtikleri, dönüp yurtlarına gittikleri takdirde Hayber´in bir yıllık hurma mahsulünden verileceği teklif edilmiş, bun­lar da Peygamberimiz Aleyhisselamın bu teklifine-Uyeyne b. Hısn gibi-yanaşmamışlardır.[177]



Gatafanların Acele Yurtlarına Dönüşü ve Yahudilerin Hayal Kırıklığına Uğrayışı


Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidlerin hücumlarını Gatafanların bulundukları kaleye yönelt­melerini emir buyurdu.

Peygamberimiz Aleyhisselam bu emri zeval vakti ile akşam vakti arasında ve Gatafanların Natat, Nâim kalesinde bulundukları sırada vermişti.

Peygamberimiz Aleyhisselamın seslenicisi:

"Gatafanların içinde bulundukları Nâim kalesi yanında bayraklarınızı çekip sabahlayacaksınız!" diy­erek seslenince, Gatafanlaro gecelerini korku içinde geçirdiler.

Bu geceden sonra, gökten mi, yoksa yerden mi geldiğini pek anlayamadıkları bir bağırıcının:

"Ey Gatafan cemaatı! Hayfâ´da bulunan ev halkınız! Ev halkınız! İmdad! İmdad! Ne dere kaldı, ne mal!" diyerek üç kere bağırdığını işittiler, acele Hayber´den ayrılıp yurtlarına gittiler.

Sabaha çıkılınca, Ketibe kalesinde bulunan Kinane b. Ebi´l-Hukayk´a, Gatafanların gittikleri haber verildi.

Kinane´nin elleri yanlarına düştü, zelil oldu. Yok olunacağını anladı ve:

"Biz, şu çöl Araplanyla hep boşuna biraraya geldik durduk.

Biz onların yanına vardık. Bize yardım va´d etmemiş olsalardı, biz Muhammed´le savaşıcı olmazdık.

Sellâm b. Ebi´l-Hukayk´ın:

´Şu çöl Araplarından hiçbir zaman yardım istemeyiniz!

Biz onlan hep denemiş dumnuşuzdur.

Onlar Benî Kurayzalara yardım için çağırılmışlardı. Onları aldattılar.

Biz onlarda bize karşı hiçbir vefakârlık göremedik.

Huyey b. Ahtab da, onların yanına kadar gitmişti.

Fakat, onlar Muhammed´den barış dileğinde bulundular.

Sonra Muhammed BenîKurayzalar üzerine yürüyünce, Gatafanlar dağılarak ev halklarının yanları­na döndüler1 dediğini unutmamalı idik" dedi.[178]


Gatafanların Hayber´den Döndüklerine Üzülmeleri

Gatafanlar, Hayfâ´daki halklarına gelip kavuştukları zaman, onları eskiden oldukları durumda bul­dular ve onlara:

"Sizi herhangi bir sürükleyici oldu mu?" diye sordular.

"Hayır! Vallahi, biz sizin ganimet alıp getirdiğinizi sanmıştık.

Halbuki, yanınızda ne bir ganimet, ne de bir hayır görüyoruz!?" dediler.

Uyuyne b. Hısn, adamlarına:

"Vallahi, bu, Muhammed ve ashabının aldatmalarındandır!

Vallahi, biz aldatıldık!" dedi.

Haris b. Avf:

"Siz hangi şeyle aldatıldınız?" diye sordu.

Uyeyne b. Hısn:

"Natat kalesinde iken, gecenin ilk üçte biri sıralarında, bir bağırıcının:

´Hayfâ´daki ev halkınız! Ev halkınız! Ne dere kaldı, ne mal!´ diyerek üç kere bağırdığını işittik.

Sesin gökten mi, yoksa yerden mi geldiğini anlayamadık!" dedi.

Haris b. Avf:

"Ey Uyeyne! Vallahi, sağlığında bundan yararlanabilirsin!

Vallahi, işitmiş olduğun ses, gökten gelmiştir!

Vallahi, Muhammed herkesi yenecek; dağların başında olanlara bile, dilerse, erişecektir!" dedi.

Uyeyne b. Hısn, ev halkının yanında birkaç gün oturduktan sonra, adamlarını Yahudilerin yardımı­na gitmek için yanına çağırdı.

Haris b. Avf, gelip:

"Ey Uyeyne! Sen beni dinle de, evinde otur! Yahudilere yardımı bırak!

Bununla birlikte, sanıyorum ki; Hayber´e döndüğünde, Muhammed orayı fethetmiş, ele geçirmiş bulunacaktır!

Senin bu tutum ve davranışınla, hakkında iyi davranılacağından emin değilim!" dedi.

Uyeyne, Hâris´in sözlerini kabulden kaçındı ve:

"Ben müttefiklerimi hiçbir şey için geri bırakmam!" dedi.[179]



İki Mülteci Yahudinin Hayber ve Hayberliler Hakkında Bilgiler Vermeleri


Ka´b b. Malik der ki:

"Reci´deki karargâhımızda bulunduğumuz sırada, Natat halkından Simâk adlı bir Yahudi:

´Eğer bana eman verirseniz, yanınıza geleyim1 diyerek seslendi.

Biz:

´Olur!1 dedik, hemen onun yanına koştuk.

Kendisinin yanına ilk varan, bendim.

Ona:

´Sen kimsin?1 diye sordum.

´Yahudilerden bir adamım´ dedi.

Kendisini alıp Resûlullah Aleyhisselamın yanına koyduk.

Yahudi:

´Ey Ebu´l-Kasım! Yahudilerin sakıncalı, gizli, önemli yerlerinden bazılarını sana göstermek şartıyla bana ve ev halkıma eman verir misin?´ diye sordu.

Resûlullah Aleyhisselam:

´Evet!´ buyurdu.

Yahudi Simâk, Yahudilerin kalelerini ele geçirmeye elverişli yerlerini Resûlullah Aleyhisselama haber verdi.

Bunun üzerine, Resûlullah Aleyhisselam ashabını yanına çağırdı, onları Yahudilerle çarpışmaya teşvik etti.

Yahudilerin aralarında anlaşmazlık çıktığını ve müttefikleri olan Gatafanların da kaçtıklarını bildir­di."[180]

Peygamberimiz Aleyhisselam, Reci1 karargâhında kaldığı yedi günde, geceleri ashabı arasında sıra ile karargâhı bekleme nöbeti tutturdu.

Altıncı gecede, nöbet sırası Hz. Ömer´de idi.

Hz. Ömer´in arkadaşlarıyla birlikte gece yarısı ordugâh çevresinde dolaştığı sırada, Yahudilerden bir adam bulunup getirildi.

Hz. Ömer, onun boynunun vurulmasını emretti.

Yahudi:

"Beni Peygamberinizin yanına götürünüz! Onunla konuşacağım!" deyince, Hz. Ömer onu öldürmek­ten vazgeçti.

Yahudi ile birlikte Peygamberimiz Aleyhisselamın çadırına kadar gittiler. Peygamberimiz Aleyhisselamı namazda buldular.

Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ömer´in geldiğini işitince, selam verdi.

Hz. Ömer, Yahudi ile birlikte içeri girdi.

Peygamberimiz Aleyhisselam, Yahudiye:

"Gerinde ne haber var ve sen kimsin?" diye sordu.

Yahudi:

"Ey Ebu´l-Kasım! Bana eman ver, sana doğrusunu söyleyeyim?" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Olur!" buyurdu.

Yahudi:

"Ben Natat halkının yanından geliyorum. Onların hiç düzenleri kalmamıştır.

Onları bu gece kaleden çıkıyor oldukları halde geride bıraktım!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Onlar nereye gidiyorlar?" diye sordu.

Yahudi:

"Öteden beri içinde bulundukları Şıkk kalesine zelil olarak gidiyorlar!

Kendileri senden son derecede korkmuş bulunuyorlar!

Onların yürekleri, korkularından duracak gibi çarpıyor!

Yahudilerin silah, erzak ve yağlan bu kalede depolanmıştır.

Birbirleriyle çarpışırlarken kullanmış oldukları kale araçlarını içinde sakladıkları yeraltındaki ev de bu Natat kalelerindedir" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Nedir o araçlar?" diye sordu.

Yahudi:

"Bir adet mancınık[181]

İki aded debbabe (kale yapım ve yıkımında kullanılan araç),[182]

Birçok zırh gömlek,

Miğferler,

Kılıçlar., gibi silahlardır.

Yarın, kaleye girdiğinde, oraya da girersin!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"İnşaallah!" buyurdu.

Yahudi:

"İnşaallah, seni onun üzerine kadar götürüp durduracağım.

Orayı, Yahudilerden, benden başka hiç kimse bilmez!

Dahası da var!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Nedir o dahası da?" diye sordu.

Yahudi:

"Araçları çıkardıktan sonra, onu Şıkk kalesine dikmedir!

Debbabenin de altına adamlar girip kalenin dibini kazar ve delerler! Orayı bir günde fetheder, ele geçirirsin!

Ketibe kalesinde de böyle yaparsın!" dedi.

Hz. Ömer:

"Yâ Rasûlallah! Sanırım ki, bu adam doğru söylüyor" dedi.

Yahudi:

"Ey Ebu´l-Kasım! Bana eman verecek, kanımı dökmeyeceksin, değil mi?" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Sen emniyet ve selamettesin" buyurdu.

Yahudi:

"Nizar kalesindeki karımı da bana bağışla!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Onu da sana bağışladım!" buyurdu ve ona:

"Yahudiler çoluk çocuklarını Natat kalesinden ne için ayırdılar?" diye sordu.

Yahudi:

"Serbestçe çarpışabilmek için onları yanlarından ayırdılar, çoluk çocukları Şıkk ve Ketibe kalelerine gönderdiler" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam, Yahudiyi İslâmiyete davet etti.

Yahudi:

"Bana birkaç gün mühlet ver!" dedi.[183]

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hayber´in Fethedileceğini Müjdeleyişi ve Onu Fethedecek Yiğidin

Vasıflarını Bildirişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, ashabına:

"Yarın sancağı öyle bir yiğide vereceğim ki, Allah ve Allah´ın Resûlü onu sever,[184] o da Allah´ı ve Allah´ın Resûlünü sever![185]

O, Hayber´i fethetmedikçe, arkasına dönmeyecektir[186]

O, Hayber´i zorla alacaktır![187] Allah, fethi onun eli ile gerçekleştirecektir. [188] Kendisi düşmandan yüz çevirici, kaçıcı kişi de değildir!" buyurdu.[189]

Son Düzenleyen Rios; 1 Hafta Önce @ 12:43. Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Cevap Yeni Konu Aç

Etiketler
Yok
Hızlı Cevap
Resim Doğrulama
Mesaj:
Seçenekler
İslam Tarihi Konusuna Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
İslam Tarihi - İslama Koşanlar thedoctor_611 Müslümanlık/İslamiyet 0 07-06-2007 17:36
İslam Tarihi - Ficar Savaşları P.u.S.u Müslümanlık/İslamiyet 0 05-06-2007 20:55
İslam Tarihi - Hendek Savaşı P.u.S.u Müslümanlık/İslamiyet 0 03-06-2007 15:26
İslam Tarihi - Fil Vakası P.u.S.u Müslümanlık/İslamiyet 0 03-06-2007 14:34
İslam Tarihi - Hicret P.u.S.u Müslümanlık/İslamiyet 0 03-06-2007 14:30