Dinin Direği; NAMAZ Üye Ol (Üye olduğunuzda tüm reklamlar gizlenecektir) Soru/Cevap
Geri Dön   MsXLabs MK > :: Türkiye´den :: > Müslümanlık/İslamiyet
Facebook Hesabınızla Bağlanın (Connect with Facebook)
Cevap Yeni Konu Aç
Eski 24-04-2006   #91 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
Öncesi ve Sonrasıyla Namaz Hakikati



En son ve kâmil din olan İslam'ın direği, ibadetlerin baştâcı, ruhu, özü, üsâresi ve müminin de miracıdır namaz. Aslında namaz bizden önceki ümmetlerde de vardı: Tek başına bir ümmet aynı zamanda Halilullah olan Hazreti İbrâhim ve oğlu Hazreti İsmâil'e “Tavaf edenler, itikâfa girenler, rükû ve secde edenler için bu Evimi tertemiz tutun!” diye emir buyuruldu. Yıllar sonra Kelimullah Hazreti Musa zamanında İsrâiloğulları'na 50 vakit namaz farz kılındı. Ruhullah Hazreti İsa daha beşikte iken “Yaşadığım müddetçe Allah bana namazı ve zekâtı farz kıldı” diye konuştu. Namaz, İslam ümmetine ise bir gece Kutlular Kutlusu'nun o kutlu yolculuğunun ardından bir hediye olarak geldi.
Efendimize namaz Mirac gececi takdim edildi. O'na göklerin kapıları açılmıştı. O, ashabının arasına döndüğünde ise içinden geçtiği kapıyı kapatmadı ve aralık bıraktı. Bu kapıdan geçiş bileti olarak da yanında mirac enginlikli namazı getirdi. Namaz bir çadırın orta direğidir ve o olmazsa çadır yıkılır. Fakat o çadırı yanlardan destekleyen kazıklar da göz ardı edilmemelidir. Nedir bu destekler ve tamamlayıcı unsurlar; abdesttir, ezandır, cemaattir, tesbihattır...
Namaz yolunda ilk tembih ve en birinci hazırlık abdesttir. Mümin bu hazırlığa taharetiyle başlar öyle ki daha ıtrahata giderken namaz kılmak için yapılan niyet namaza kadar geçen süreyi ibadet hükmüne çevirir. Abdestle, bedeni nâpâk şeylerden ve sezildik-sezilmedik menfîliklerden arınan insan artık büyük randevu için ilk hazırlığını yapmıştır. Hazreti Ali abdest alacağı an kendisine bir haller olur, benzi sararır, kendinden geçerdi. Kendisine nedir bu hâlin diye soranlara da; “Biraz sonra kimin huzuruna çıkacağımı bilmiyor musunuz?” derdi. Bazı âlimlere göre abdest alırken aynen gusülde olduğu gibi hapşırtacak kadar burna dolu dolu su çekmek evlâdır. Hapşırmak zihni açar, bu da namaz konsantrasyonu açısından önemlidir. Fıkıh Usûlü'nde “netice itibariyle farza götüren herşey farzdır” diye bir kâide vardır. Bu nedenle namaza götüren abdest de farz hükmünü almış olur.
Namaza vaktinden önce gelip mescidde hazır bulunmak, bütün aşk, şevk ve iştiyakla namazı beklemek de tavsiye edilen hususlardan bir tanesidir. Efendiler Efendisi'nin beyanıyla bu “ribat”tır. Ribat, kendini adama, vakfetme manâlarına gelir. İnsan, tastamam abdest alır, mescidle evi arasında âdetâ mekik dokur, bir vakit namaz kıldıktan sonra “diğer namaz ne zaman?” diye sorar ve sürekli kalbi mescidde olarak evine veya işine bu düşünce ile dönerse o insan, kendini Allah'a adamış, vakfetmiş demektir. En Büyük İnsan-ı Kâmil “Allah yedi kimseyi, kendi zıllinden başka sığınak olmayan (seslerin kesileceği, canların gırtlaklara dayanacağı, başların dönüp bakışların bulanacağı) kıyamet gününde, zılli altında himaye buyuracaktır” derken saydığı 7 zümreden bir tanesi de mescidlere dilbeste olan, kalbi camiye asılı bulunan kimsedir. Dört yaşında iken Kur'ân'ı hıfz edip âlimlerle mübâhase eden büyük müçtehid Süfyan b. Uyeyne Hazretleri; “Kamet getirilmeden önce mescidde hazır bulunma namaza olan hürmetin, saygının ifadesidir” der.
Ezan, abdestten sonra ikinci uyarı ve bir metafizik gerilim yoludur. O, bir Allah hakkı, İslâm'ın önemli bir şiârı, harem dairesine alınma daveti ve günde beş defa duygularımız üzerine inip-kalkan bir mızraptır. Ezanda “Allahu Ekber” deniyor. Eğer daha büyük kelimeler olsaydı Allah bizi onunla namaza çağırırdı. Buradaki tekbirlerin “Allah en büyüktür” den öte bir manası vardır. Sanki bir hasr ifade ediyor yani manası “Büyük Allah” oluyor. İnsanın namazına musallat olmak isteyen şeytanlar, hadislerin anlattığına göre, ezan okunurken insandan uzaklaşırlar. Ezan okununca, Yahya Kemal'ın ifadesiyle artık “gök nura gark olmuş ve ruh-u revân-ı Muhammedî her yanda şehbal açmıştır”, mümin de gerilimini tamamlamış ve doyuma ulaşmıştır.
Müezzinin o gürül gürül tekbirlerinden sonra şimdi sıra musallînin yani namaz kılacak olan müminin alacağı tekbirlere gelmiştir. Nebiler Sultanı cemaatle kılınan namazlarda, imam arkasında ilk tekbirin kaçırılmaması gerektiğini vurgular. Evet, iftitah tekbirine yetişme namaza olan ihtimamı gösterir. Aynı zamanda bu namazın bir parçasını dahi zayi etmemenin en büyük alâmetidir. Burada önemli olan husus namazın evveliyle, âhiriyle, zâhiriyle, bâtınıyla bir bütünlük arzetmesidir. Bir etemmiyet, bir ekmeliyet söz konusudur. Bu tamamiyetteki sırrı biz sezemeyiz. Gelen lütufların bu tamamiyete göre gelmesi de mümkündür. Ekmeliyetin diğer âleme yansıması, aksetmesi de farklı olacaktır. İhtimal diğer tarafta insanları ayırırken bunlar ilk tekbiri imamla beraber alanlar, bunlar namaza sonradan yetişenler, bunlar selâm vermeden önce imama uyanlar diye ayıracaklar. Sünnet, müstehap ve âdet-i Nebevî gibi hususlar tamamiyetin molekülleri gibidirler. İnsan bunlardan birini yapmayınca cehenneme girmez fakat ona ulaşan bereket kaynaklarında bir kesilme olabilir. Aynı zamanda rıza ancak bunlarla kazanılır. Mâide sûresindeki “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm'dan râzı oldum” âyetinden anlaşılan da o dur ki Rabbimiz rızasını ekmeliyete ve etemmiyete bağlamıştır. Namazdaki bu etemmiyeti sağlayacak en önemli unsurlardan birisi de işte ilk tekbirdir. Tâbiînin büyüklerinden Said b. Müseyyeb Hazretleri 30 sene, A'meş ismiyle meşhur Süleyman b. Mihran Hazretleri ise 70 seneye yakın ki -88 yaşında vefat etmiştir yani bir ömür boyu- iftitah tekbirini imamın arkasında aldıklarını söylerler.
Peygamber Efendimiz imamın arkasında bulunma, ilk tekbiri onunla beraber alma derken aynı zamanda ümmetine cemaat şuurunu aşılıyordu. Maalesef yeteri kadar ehemmiyet vermediğimiz, tam olarak kadr-ü kıymetini bilemediğimiz konulardan bir tanesi de namazın cemaatle kılınmasıdır. Rehber-i Küll Efendimiz, namazın cemaatle kılınmasına çok ehemmiyet vermiş ve her vesile ile bunu teşvik etmiştir: "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ateş yakılması için odun toplanmasını emretmeyi, sonra da namaz için ezan okunmasını, daha sonra bir kimseye emredip insanlara imam olmasını, sonra da cemaatle namaza gelmeyenlere gidip evlerini yakmayı düşündüm" hadisi O'nun cemaate verdiği önemi göstermektedir. Ahmed b. Hanbel Hazretleri; "Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rüku edenlerle birlikte rüku edin" âyet-i kerimesi ve yukarıdaki hadis-i şeriften hareketle, namazın cemaatle kılınmasının farz-ı ayın olduğu hükmüne varmıştır. Yani namaz cemaatle kılınmalıdır, kılınması gerekir, cemaatsiz namaz makbul değildir. Şafii fukahâsı, namazın cemaatle kılınmasını farz-ı kifâye olarak kabul ederken, Hanefî ve Malikîler ise sünnet-i müekkede olduğunda ittifak etmişlerdir. Başka bir hadiste de "Cemaatle kılınan namazın tek başına kılınan namazdan 27 derece daha üstün” olduğu buyurulmuş ve cemaatle kılınan namazın sevap açısından daha faziletli olduğu bildirilmiştir öyle ki Muaz b. Cebel, Enes b. Mâlik gibi sahabiler Efendimiz'le namaz kıldıktan sonra kendi mahallelerindeki mescidlere gider ve oradaki halka da kendileri kıldırırlardı. Günümüz âlimlerinden bazıları da bu mesele üzerinde fazlasıyla durmuş ve çok ciddi beyanlarda bulunmuşlardır; “Cemaati terk edip, namazı tek başına aceleyle kılıverme belki küçük bir günahtır ama, zamanla büyür ve büyük günah halini alır. Bu şekilde cemaati terk, âdetâ namazı terk etmek ölçüsünde büyük bir günah olur.” Cemaat bir bereket ve yümün vesilesidir, sağanak sağanak lütuflar yağar cemaat üzerine çünkü “Allah'ın yed-i kudreti cemaatle beraberdir.” Aynı zamanda cemaat bir rahmettir, bir seradır, cemaati ve o cemaatin içindekilerini Allah helâk etmez.
Namazın tamamlayıcı unsurlarından biri de namaz sonundaki tesbihattır. Günümüzdeki bazı müktesebâtı sıfır bilgi yoksunlarının dediği; “efendim, eskiden böyle oturup tesbihat yapmak var mıydı, bunu da nereden çıkardınız” demelerine karşılık biz de Üstad Hazretlerinin dediği gibi deriz; “Namazdan sonraki tesbihatlar tarikat-ı Muhammediyedir (aleyhissalâtü vesselâm) ve Velâyet-i Ahmediyenin (aleyhissalâtü vesselâm) bir evradıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Kalbi hüşyar bir zat namazdan sonra sübhânallah, sübhânallah deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın müvâcehesinde yüz milyon tesbih edenler, tesbih elinde çektiklerini mânen hisseder.” Yine O'nun ifadeleri içinde “Tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında, bu üç şey her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın mânâsını te'kid ve takviye için, şu kelimât-ı mübareke, otuz üç defa tekrar edilir.” Başka bir yerde de “Celâl sıfatını tazammun eden Sübhanallah , abdin ve mahlûkun Allah'tan uzak olduklarına nâzırdır ve takdis ifade eder. Cemâl sıfatını içine alan Elhamdülillâh Cenâb-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve mahlûkata yakın olduğuna işarettir ve şükür manasındadır. Kemâl sıfatını tazammun eden Allahu Ekber de tâzim ifader eder” der.
Efendimizden mervî olarak gelen bu tür dua ve tesbihlerin adedi de önemlidir. Namazdan sonraki tesbihler 33 diye ifade buyurulmuş. Neden 34 veya 35 değil, burada da bizim bilemediğimiz bir sır söz konusudur. Bu durum anahtarın dişleri gibidir. Yani siz bazen 34 çekeceksiniz ve yanlış anahtarı kapıya sokmuş gibi bazı kapıları açamayacaksınız. Bazen de sayıya mutâbık hareket edeceksiniz ve önünüze ummadığınız kapılar açılacak. Meselâ -çoğumuzun bilmediği, bilenlerin de pek uygulamadığı- bir hadiste buyurulduğu üzere, “Her kim sabah namazının hemen akabinde namazda oturduğu şekli bozmadan ve bir şey de konuşmadan 10 defa “Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh lehul mülkü ve lehul hamdü yuhyî ve yumît ve hüve hayyün lâ yemût biyedihi-l hayr ve hüve alâ külli şeyin kadîr” derse her bir söylediği cümle için ona 10 hasene yazılır, günah hanesinden 10 tane düşürülür ve Hak nezdindeki derecesi 10 basamak yükseltilir. Aynı zamanda o kimse söylediği her bir cümle için bir insanı kölelikten kurtarmış olma sevabına nâil olur. İşlediği bu amelden dolayı Cenâb-ı Hak onu gün boyunca şeytan tarafından başına gelebilecek zor ve çirkin durumlardan muhafaza eder. Bu semereleri elde etmesine şirkten başka hiçbir günah mani değildir.”
Namaz, mümini arşiyeler halinde gökler ötesine çıkaracak en önemli rampadır. Eğer kusursuz, hatasız, eksiksiz bir uruc, yükseliş düşünülüyorsa gerekli bütün hazırlıkların tam olarak yapılması, herşeyin tekrar tekrar gözden geçirilmesi şarttır. Hakiki namaz abdestiyle, sünnetiyle, tesbihatıyla tam olarak ikâme edilen namazdır. Evet, Kuran'da hiç bir yerde “namaz kılın” denmemiş bilâkis namazı eksiksiz edâ edin manasında “namazı ikâme edin” diye emir buyurulmuş. Konuyu her namazda, teşehhüdde iken okuduğumuz Hazreti İbrahim'in duasıyla noktalayalım; “Ya Rabbî! Beni de, neslimden gelecek olanları da namazı devamlı olarak ve gereğince ikâme eden kullarından eyle! Duamı, lütfen kabul buyur Ya Rabbi!”
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 24-04-2006   #92 (mesaj-linki)
Mystic@L - avatarı
Cvp: Dinin Direği; NAMAZ

Kutuplarda Namaz Vakitleri:

Bu konuda iki görüş vardır. a. Vakit, namazın bir şartı olduğu gibi, farz olmasının da sebebidir. Bu yüzden bir yerde, namaz vakitlerinden bir veya ikisi gerçekleşmezse, o vakitlere ait namazlar, o yer halkına farz olmamış olur.

Meselâ, bazı yerlerde, yılın bir mevsiminde daha akşam namazının vakti çıkmadan sabahın ikinci fecri doğarak sabah namazının vakti girmektedir. Artık bu gibi yerlerde yatsı namazı düşmüş olur. Bu konuda, abdest organlarından bir veya ikisini kaybeden kimsenin bu organları yıkama yükümlülüğünün düşmesine kıyas yapılarak namazın da düşeceğine fetva verilmiştir.

b. Araştırmacı bazı fakihlere göre, bu gibi yerlerdeki müslümanlar da beş vakit namazla yükümlüdürler. Bulundukları yerde bu namazlardan herhangi birinin vakti gerçekleşmezse, o namazı kaza olarak kılarlar veya o beldeye en yakın olup, beş vakit namazların vakitleri tam olarak gerçekleşen beldenin vakitlerine göre, takdir ederek namazları edaya çalışırlar. Her ne kadar vakit, namazın bir şartı ve bir sebebi ise de, namazın asıl sebebi Allah'ın emri oluşudur. Bu yüzden bütün müslümanlar, bu beş vakit namazı kılmakla yükümlüdürler.

İmam Şâfiî'nin görüşü de bu şekilde olup, ihtiyata uygun olan da budur.

Güneşin uzun süre doğmadığı veya batmadığı kutup bölgeleri ve yakınlarında da yukarıdaki esaslara göre amel edilir. Bu gibi yerlerde yaşayan müslümanların, oruç ve zekâtları konusunda da bu şekilde bir takdir uygun düşer (İki namazı bir vakitte kılmak için bk. "Cem'i Takdim ve Cem'i Tehir" mad.).
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 25-04-2006   #93 (mesaj-linki)
arwen - avatarı
Cvp: Dinin Direği; NAMAZ

Nemâzın Kusûrsuz olması

Nemâzın kusûrsuz, kâmil olması,
  • farzlarını,
  • vâciblerini,
  • sünnetlerini ve
  • müstehâblarını yerlerine getirmekle olur.
Nemâzı temâmlamak için, bu dört şeyden başka yapılacak birşey yokdur. Nemâzın (Huşû)u, bu dört şeyi yapmakdır. Kalbin (Hudû)u da yine bunları temâm yapmakla olur. Bazıları, bu dördünü uzun uzadıya öğrenip ezberlemekle, nemâzımız temâm oldu deyip, bu öğrendiklerini iyi yapmakda gevşek davranmışlar. Bundan dolayı nemâzın kemâlâtından az birşey kazanabilmişlerdir.



Bir kısmı da, nemâzda dünyâyı unutup, kalblerinin Allahü teâlâ ile olmasına ehemmiyyet verip, azâların edebli bulunmasını gözetmemişler. Yalnız farzları ile sünnetlerini yerine getirmişlerdir. Bunlar da nemâzın hakîkatini anlıyamamışdır. Nemâzın kemâl bulmasını, nemâzdan başka şeyde aramışlardır. Çünki, nemâzda kalbin hâzır olması, şart değildir.

Hadîs-i şerîfde, (Kalb hâzır olmazsa, nemâz da olmaz) buyuruldu ise de bu, kalbin, yukarıda bildirilen dört şeyin yapılmasında hâzır olması, uyanık olması demekdir. Yanî bunların hepsinin yapılmasında gevşeklik olmamasına dikkat etmekdir. Kalbin bundan başka, hâzır olmasını bu fakîr düşünemiyorum. (2)


  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 25-04-2006   #94 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
Cvp: Dinin Direği; NAMAZ

Namazı Terkin Dini Cezası

Namazı inkar eden kafir olur. Çünkü kat'i delille sabittir. Umursamayarak yani tembelliğinden dolayı kasten namazı terk eden fasık olur. (İbni Abidin, Reddü'l Muhtar, c. 2, s.7).
Farz olduğunu inkar etmemekle birlikte beraber tembellikle namazı kılmaya uygulanacak dünyevi cezanın ne olacağı mezhepler arasında mezhepler arasında itilaflıdır.
Hanefîlere Göre; namazı kılmayan fasıktır. Namaz kılıncaya veya ölünceye kadar hapsedilir ve dövülür.
Mâlikîlere Göre; vaktin sonuna kadar beklenir, bu müddet zarfında kılarsa serbest bırakılır, kılmazsa ceza olarak (kafir sayarak) öldürülür.
Şâfiîlere Göre; vaktin sonuna kadar beklenir, sonra tövbeye davet edilir. Tövbe edip namazını kılarsa, serbest bırakılır. Aksi halde ceza olarak öldürülür. Öğleyi ve ikindiyi terkten dolayı güneş batıncaya kadar, akş** ve yatsıyı terkten fecir, sabahı terkten dolayı da güneş doğuncaya kadar ceza tatbik edilmez. Ancak kendisinden namazı vaktinde eda etmesini istemek şarttır. Hanbelîler Göre; namazı tembellik göstererek terk eden kimseyi devlet başkanı veya naibi namazı kılmaya davet eder. Eğer sonra ki namazın vakti daralıncaya kadar kılmazsa katli vaciptir. Fakat üç gün kendisi tövbeye davet edilmedikçe ceza infaz edilmez. Mezheplerin her birinin görüşlerini dayandırdıkları akli nakli deliller vardır. Ancak sözü uzatmamak için bu kadarıyla yetindik. (Necati Yeni el, Hüseyin Kayapınar, Sünen-i Ebû Davud Terceme ve Şerhi c. 2, s. 112)
Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 27-04-2006   #95 (mesaj-linki)
arwen - avatarı
Cvp: Dinin Direği; NAMAZ

Dilediğine Verir

Ebû Hüreyre radıyallahü anh'ten rivayet edilerek anlatılıyor:
Muhacirlerin fakirleri Resulüllah aleyhisselâma gelip dediler ki:
-Servet sahibi Müslümanlar derece ve nimetler bakımından bizi geçtiler.
Efendimiz:
- Ne hususta? diye buyurdu.
Muhacir fakirler:
-Biz namaz kılıyoruz, onlar da kılıyorlar; biz oruç tutuyoruz, onlar da tutuyorlar; fakat onlar sadaka verdikleri halde biz veremiyoruz; onlar köle azad ediyorlar, biz edemiyoruz.» dediler.
Bunun üzerine Resülullah aleyhissalatu vesselâm
:
-Size, sizden ilerde bulunanlara yetişebileceğiniz, sizin yaptığınız gibi yapanlar müstesna, sizden başka kimsenin daha faziletli olamıyacağı bir şey öğreteyim mi? buyurdu.
Muhacirlerin fakirleri:
-Evet, Öğret, ey Allah'ın Resulü.
Aleyhissalâtu vesselâm:
-Her namazın sonunda otuz üç defa Sübhânellah, otuz üç defa Elhamdülillah, otuz Üç defa Allahü Ekber, deyiniz, buyurdu.

Bir müddet sonra muhacir fakirler, Resulüllah aleyhisselâma gelerek dediler ki:
- Mal ve servet sahibi kardeşlerimiz bizim bu yaptığımızı işitip onlar da aynen böyle yaptılar.
Bunun üzerine Allah'ın Resulü:
-Bu Allah'ın fazlıdır, dilediğine verir, buyurdu
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 27-04-2006   #96 (mesaj-linki)
venüsün_kızı
Avatarı Yok (No Avatar)
Cvp: Dinin Direği; NAMAZ

İslam Büyüklerinin Namazları
- Meşhur İslam büyüklerinden Üveys el-Karani bazen rükû sırasında bütün gece öyle kalırdı. Bazen de secdede kalır bütün geceyi öylece geçirirdi.
- Amir Bin Abdullah (r.a) namaz kılarken ev halkının konuşması şöyle dursun davul sesi olsa haberi olmazdı. Kendisine; namazda neyin farkına varırsın diyen birine şöyle dedi: Evet benim bir gün Allah'ın huzuruna çıkacağımdan cennet yada cehennem birine gideceğimden haberim olur. Ben bunu sormak istemedim. Bizim sözlerimizin hangisinden haberin olur demek istedim. Diyen o kişiye Namazda sizin söz ve hareketlerinizin farkına varmaktansa vücuduma ok saplanmasını tercih ederim. - Zeynel Abidin (r.a) Hazretleri de Her gün yüzlerce rekat namaz kılarlardı. Teheccüt Namazını seferde olmadığı durumda asla bırakmazlardı. Abdest alırken yüzü sararır, namaz kılmak üzere ayağa kalkınca ayakları titrerdi. Sebebini sorana: Kimin huzuruna durduğumdan haberin yok mu? diye cevap verdi. Bir gün namaz

kılarken evinde yangın çıktı. O namaza devam ediyordu. Daha sonra hadiseyi anlatanlara, " Ahiret yangını bana evimin yangınını unutturdu da haberim olmadı " dedi.
Büyük zahitlerden Hâtem-i Esam -kuddise sirruh- Asım Bin Yusuf'u ziyarete gitmişti. Asım ona:
"- Ey Hâtem! Namazını güzel kılar mısın?"diye sordu. Hâtem:
"- Evet buyurdu. Asım nasıl kıldığını sordu. Hâtem -kuddise sirruh- dedi ki:
"- Namaz vakti yaklaştığı zaman, Abdest azalarımı tam yıkayarak güzelce abdest alırım. Sonra gelir namaz kılacağım yere dikilirim. Bütün azalarımın sükunet bulmasını beklerim. Kabe'yi iki kaş arasında, makamı sadrımda, Allah Teala'yı üzerimde kabul ederim. O, kalbimde ne varsa bilmektedir. sonra ayaklarımı sırat üzerinde, cenneti sağımda, cehennemi solumda, ölüm meleğini de arkamda farz ederim. Ve bu namazıma son namazıma son namazımmış gibi niyet ederim. sonra ihsan üzere yani Allah'ı görürcesine bir tekbir alırım. Kıraatimi tefekkürle, rükûu tevazuyla, sücudu tazarru ile yaparım. Bunları tam yapmış olarak otururum. Reca üzere teşehhüd ederim, sünnet üzere selam veririm, sonra bu namazımı ihlasla tamamlarım. sonra havf ve reca (korku ve ümit) arasında yaşarım. Namazımı böyle kılmaya sabırla devam ederim."
Bunları dikkatle dinleyen Asım dedi ki:
"- Ey Hâtem! Sen her zaman namazını böyle mi kılarsın? Hâtem -k.s.- :
"Evet otuz senedir böyle kılarım." dedi. Bu cevabı üzerine Asım ağladı ve dedi ki:
"Ben şimdiye kadar hiçbir namazımı böyle kılmadım." (Ebü'l Leys Semerkandi, Gafletten Kurtuluş, c. 2 s 772)
Ebü'l Cüveyriye (r.a.) anlatıyor:
"Ben, Ebû Hanife'ye tam altı ay hiç ayrılmadan arkadaşlık ettim. Bir gece olsun uzandığını görmedim."
Süfyan-ı Sevri derdi ki: "Ben, Ebû Hanife'den daha fazla ibadete düşkün, kimse görmedim." (İmam-ı Şarani, İslam Büyüklerinin Örnek Ahlakı ve Hikmetli sözler, s. 111)
Cüneyd-i Bağdadi kuddise sirruh, kırk yıl yatsı abdestiyle sabah namazını kıldı. Namazda gece o kadar ayakta dururdu ki ayakları şişerdi.
Veysel Karani Hazretleri kendini bildi bileli ömrü içinde bir gece yatıp uyumamıştır. Bir geceye, "bu gece leyle-i sücud" der, sabaha kadar secde ile geceyi ihya ederdi. Diğer bir geceye de "bu gece leyle-i kıyam" der, sabaha kadar ayakta ibadetle geceyi ihya ederdi. Bir gün:
"Namazda hûşu nedir? " diye soran bir zâta:
"Namaza durduğunda, biri keskin bir kılıçla sırtına vursa, kılıcın ucu göğsünden çıksa, yine hiçbir acı duymamandır." diye cevap vermişti.
Amr İbn-i Zer'in elinde bir hastalık hasıl olmuştu. Tabipler elinin kesilmesi gerektiğini söylediler. O da;
"-Kesin" dedi. Tabipler;
"-Seni iple bağlayıp öyle kesebiliriz." deyince Amr İbn-i Zer:
"-Buna lüzum yok, ben namaza durunca rahatlıkla kesebiliriniz." dedi. Amr İbn-i Zer namaza durunca elini kestiler. O, bunu hissetmedi bile! (İmam-ı Gazali, İlahi Nizam, s. 89)
İbni şirin hazretleri namaza durduğunda sapsarı kesilir bayılacak gibi bir hale girerdi. Diyor ki:
"-Bana, cennete gitmekle iki rekat namaz kılmaktan birini tercih et, deseler, iki rekat namaz kılmayı tercih ederim. Çünkü cennete gitmek benim hoşnut olmam içindir. Namaz ise, Rabbimin hoşnut olması içindir." Abdullah bin Abbas -radıyallahü anhüma- her gün bin kere secde ederdi. Kendisine çok secde ettiği için "seccâd" denilirdi. Ömer bin Abdulaziz de, tevazudan kuru yerde namaz kılar ve toprağa secde ederdi.
Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 27-04-2006   #97 (mesaj-linki)
Mystic@L - avatarı

NAMAZ

Namaz, dinin direğidir. O olmadan diğer ibadetlerin bir kıymeti olmayacaktır. Namazsız bir adam, direksiz, sütunsuz bir binaya benzer ve yıkılıp gitmesi, an meselesidir. Hadislerde geçen bazı müjdeli haberler; mesela, cömertlerin cennete gideceği haberi her ne kadar bir müjde olsa da bu, namaz kılan cömert için geçerlidir. Namazsız bir cömertlik işe yarasa da, insana cenneti garanti edemez.

Benim kalbim temiz deyip, o kalbi veren Allah’ın en çok istediği ibadeti yapmayan insan, sadece kendini aldatır. Çünkü, kalb ancak Allah’ı anmakla tatmin olur. Allah yoksa bir kalpte, o kalb dünya sevgisiyle dolu demektir. Bir insan namaz kılmıyorsa, kalbinde Allah’a karşı derin bir boşluk var demektir ve her an bu insanın küfür sathına geçmesi sözkonusudur. Efendimiz buyuruyor ki; “ Namaz kılmayanla küfür arasında sadece bir perde kalmıştır.” Belki de bunun için Sahabi, namaz kılmayana neredeyse müslüman değil nazarıyla bakıyordu.

Allah Resulü, “ Namazı terkeden, Allah’ın huzuruna, Allah ona çok kızmış bir halde çıkar.” buyurmuştu. Bunu bilen Abdullah bin Abbas, gözleri görmez olduğunda kendisine, sırt üstü yatıp bir kaç gün namazı ima ile kılması durumunda tedavisini yapabileceğini söyleyen doktora, “hayır bunu yapamam, çünkü Allah Resulü böyle buyurdu” demişti.

Hazreti Ali bir gün sabah namazına kalkamaz. O gün akşama kadar ibadetle meşgul olur. Ertesi gün kendisini, tanımadığı biri namaza kaldırır. Hazreti Ali ona “sen kimsin” der. Şeytan olduğunu söyler. Niçin bunu yaptığını sorunca da, “Yine bütün gün Allah’a ibadet etmen beni memnun etmezdi” diye cevap verir. Evet şeytan vazifesini yerine getiriyor, Hazreti Ali de kendine düşeni yapıyordu. Namaz kılmayanlar, her gün şeytanı ne kadar sevindiriyorlar, düşünmeliler!


Namaz, imandan sonra gelen en büyük hakikattir.


Namaz, imandan sonra gelen en büyük hakikattir. Allah pek çok yerde, imandan hemen sonra namazdan bahseder. Mü’minleri tarif ederken hep, “iman eden ve salih amel işleyen” şeklinde tarif eder. Salih amelin başı ise, namazdır. Pek çok yerde de, imandan sonra direk namazı getirir. Daha Bakara Suresi’sinin başında ‘gayba iman edenler ve namazı dosdoğru kılanlar’ şeklinde, Allah mü’minleri tarif eder.

Ensardan bir zat hurma bahçesinde namaz kılarken, gözü hurma salkımlarının gölgesine ilişir ve kendisine geldiğinde kaç rekat namaz kıldığını unutur. Sonra da Hazreti Osman’a gelerek, “Beni namazda oyalayan bu bahçeyi Allah yolunda feda etmek istiyorum” der. Hazreti Osman da bahçeyi elli bin dirheme satarak hazineye aktarır. O bahçe o tarihten sonra ‘elli binlik bahçe’ diye anılır. Evet, kuvvetli bir Allah inancına sahip olan sahabi, kendisini Allah’tan alıkoyan bahçesini yine Allah yolunda feda etmeyi hiç zor görmüyordu. Namaz onların nazarında buydu.

Namaz, mü’minin miracıdır. Namazın muhtevası, insanların çok engin düşünmelerine vesile olacak kadar geniştir. Namaz kılarken, derinlemesine bir aşk u şevk içinde Allah’ın huzurunda bulunmanın şuurunda olmaktan, onu Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in arkasındaki cemaatten bir fert olarak kıldığını hissetmeye kadar; doğrudan doğruya kendisini meleklerin safları arasında görmekten, bir hamlede bizim ufkumuzu açan, Arş’ın örtüsüne alnını koyuyor gibi onu eda etmeye kadar geniş bir yelpazede namazı duyma şekilleri vardır. İnsanın buna muvaffak olmasının şart-ı evveli, namazı tıpkı bir Mirac veya Mirac’ın gölgesi gibi bilmesidir. Zira o, sadece yatıp kalkmaktan ibaret bir hareketler topluluğu değildir. Mü’min için her namaz bir Mirac vesilesidir. Ve mü’mine düşen de, her namazda farklı farklı buudlarda bile olsa Miracını tamamlamaktır.

Son Düzenleyen GusinapsE; 19-07-2006 @ 22:35.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 28-04-2006   #98 (mesaj-linki)
arwen - avatarı

Duhâ, Evvâbin ve Teheccüd namazları

Bilhassa evrâd-ü ezkâr sahipleri Duhâ, Evvâbin ve Teheccüd namazlarını arasıra kılmalıdır. Vakti olanlar daha sık veya devamlı kılabilirler.
Duhâ, Evvâbin ve Teheccüd namazları 6'şar rek'at olarak kılınır. Daha az veya daha çok kılınabilirse de ortası budur.

Duhâ namazının;

İlk iki rek'atine: „Niyet eyledim şükründen âciz olduğum bütün nîmetlerine teşekküren Duhâ namazına...“ İkinci iki rek'atine: „Niyet eyledim şükründen âciz olduğum İslâmiyet nîmetine teşekküren Duhâ namazına...“ Üçüncü iki rek'atine: „Niyet eyledim şükründen âciz olduğum ümmet-i Muhammed'den olmaklığa teşekküren Duhâ namazına...“
diye kalbden niyet edilir.

Son iki rek'at oturarak kılınır.

Evvâbin ve Teheccüd namazlarına tek niyet kâfidir. Her selâmdan sonra ayrıca niyete lüzum yoktur.

Evvâbin namazı eğer akşam namazının arkasından kılınacaksa; akşamın sünnetinden sonra tesbih ve duâ yapılmadan Evvâbin kılınır. Arkasından tesbih çekilip duâ yapılır

Niçin Gündüz Namazinda Gizli, Gece Namazinda Âsikâre okunur?

Soru : Bilindigi üzere, ögle, ikindi namazlarinda gizli; aksam, yatsi ve sabah namazlarinda âsikâre okumak imamlar için vâciptir. Yalniz kilanlar ise, gündüz ayni sekilde gizli okumalari vâcipken gecede muhayyer olurlar. Isterlerse tek baslarina imam gibi sesli okuyarak kilabilirler. Hattâ melekleri cemaat kabul ederek onlara imam olmayi dahi niyet edebilirler. Okuyucum bunu merak etmis, yazdigi mektubunda diyor ki: — Ögle ve ikindi namazlarinda neden sessiz; aksam, yatsi ve sabah namazlarinda sesli okunuyor? Neden böyledir?

Cevap : Okuyucumun sualine etrafli cevap verebilmek için namazin Mi’râc gecesinde farz kilindigi günlerde Mekke’de Müslümanlarin mâruz bulundugu tazyike bir göz atmak gerekecek.
Mi’râc’dan dönen Resûlüllah Aleyhisselâm, farz olarak bes vakit namazi kilmaya basladigi günlerde Mekke müsrikleri çok insafsiz davraniyorlardi. Namazlarda yaklasiyor, okunan âyetleri dinliyor, sonra uzaklasip alay mevzuu ediyorlardi. Hattâ âyetlerle kendi düzmece siirlerini de karistiriyor, insanlari yaniltmaya ugrasiyorlardi.
Müsriklerin namazda sesli okunan âyetleri dinleyip alay mevzuu etmeleri Müslümanlari ve Resûl-i Ekrem Hazretlerini üzüyordu. Iste bugünlerde Isrâ sûresinin (110)’uncu âyeti nâzil oldu. Bu âyette Rabbimiz, gündüz namazlarinda gizli, gece namazlarinda ise sesli okumasini isaret ediyordu.
Âyetin isaretine hemen uyan Resûlüllah Hazretleri, ögle ve ikindi namazlarinda sessiz okumaya basladi. Bundan sonra yine toplanan müsrikler, artik, birsey isitemiyor, istihza edecek okuyus duyamiyorlardi.
Aksam namazlarinda ise yemekte bulunuyorlar, yatsi ve sabahta da uykudan ayrilamadiklarindan dinlemeye gelemiyorlardi. Böylece gündüz namazlari gizli okuyus sebebiyle onlarin eziyetinden kurtulurken, gece namazlari da mesguliyetleri sebebiyle mahfuz kaliyordu.
Anlasiliyor ki, ilk namazlarda okumalar gece gündüz sesli idi. Ancak müsriklerin bu tutumundan Rabbimiz gündüz namazlarinda sessiz, gece namazlarinda ise sesli okumayi emretmis; Resûl-i Ekrem Efendimiz de emri aynen tatbik etmisti.
Ancak Cuma ve Bayram namazlarinda, gündüz oldugu halde, yine sesli okunagelmistir.
Çünkü Cuma namazi Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine’ye hicreti haftasinda farz kilinmistir. Bayram namazlari ise daha sonra Medine hayatinin ikinci senesinden itibaren vâcip olmustur.
Böylece bu namazlarin kilindigi devrede müsrik eziyeti bahis mevzuu olmamistir. Müslümanlar kuvvet bulmus, Medine halki duruma hâkim olmus, Cuma ve Bayram namazlarindaki okuyuslariyla alay ettirecek zâfiyetten kurtulmuslardir. Ancak Mekke müsriklerinin ilk Müslümanlara neler ettiklerinin bilinmesi için, durum kiyâmete kadar yasayacak insanlarin ibretine sunulmus, gündüz namazlarinda gizli okunmasi emri bu hikmetle ibkâ edilmistir. Elbette baska hikmetleri de vardir. Ancak müsriklerin ilk Müslümanlara yaptiklarini hatirlamak bakimindan bundaki ibretler akla ilk gelendir.

Son Düzenleyen GusinapsE; 19-07-2006 @ 22:36.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 29-04-2006   #99 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
Namaz Tesbihatında Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Noktalar

Çoklarımızın dilimize pelesenk olmuş, namazları takiben yapageldiğimiz, esas itibariyle Gümüşhanevî Hazretlerinin cem' ettiği Mecmuatü'l-Ahzabda bulduğumuz, birçok velinin dilinden düşürmediği, bizim de Bediuzzaman Hazretleri vasıtasıyla öğrendiğimiz kısa namaz tesbihatını, Arapça bilmeyenlerimizin çoğunluğu oluşturduğunu düşünerek, doğru telaffuz etme konusu üzerinde durmak istiyoruz. Doğru telaffuz derken sadece kalıbın yani dildeki gramerin üzerinde durmuş olacağımızın farkındayız; ancak, lisan bir bütündür; kimse ne dediği anlaşılmayan bir insana ne de güzel konuşuyor demez. Aynı durum Kur'an'ın dili olan Arapça için de öncelikle geçerlidir. Her dilin kendine has özellikleri olacaktır ve bu özelliklerin hakkı verilmeden o dili iyi konuştuğumuzu veya kullandığımızı söyleyemeyiz. Kanaatimizce Arapça'ya da her şeyden önce bu açıdan bakılmalıdır; Arapça da bir dildir ve asırlardır Kur'an'ın ve İslam'ın dili olagelmiştir. Ne acıdır ki insanımız her şeylerini kendisine borçlu oldukları Yüce Yaratıcı'nın insanlığa kıyamete kadar sürecek olan mesajını Arapça olarak verdiğinin bilincinde ve bu lisanı en azından Kur'an'ın hakkını vererek okuyacak kadar öğrenmenin dertlisi veya heveslisi görünmüyorlar. Bugün müslümanların dünya çapında ortak dilleri nedir derseniz herhalde Arapça değil de “İngilizcedir!” cevabını alırsınız.
İçinizden hemen “Biz sadece Kur'an nasıl okunur onu öğrenmeye çalışıyoruz, Arapçayı değil” diye düşünebilirsiniz. Evet doğrudur, Arapça harekeli bir metni seslendirmekle Arapça bilmek tamamen ayrı şeylerdir. Bu tıpkı aynı alfabe ile yazılan Türkçe bir metni nasıl okuyacağını öğrenmiş ama Türkçe bilmeyen ve latin alfabesi kullanan bir yabancının Türkçe'yi seslendirişi gibi bir şeydir, tabii eğer böyle biri varsa dünyada. Kutsal bir kitap olarak Kur'an'ın o büyüleyici kelime ve sesleri onu okuyanlara tamamıyla farklı bir algılama gücü ve etkisi kazandırdığından Arapça'yı bu manada belki başka bir dille kıyaslamamız çok da doğru olmayacaktır. Ancak bu şekilde ibadet dili halinde olan başka dillerle belki kıyaslama yapılabilir.
Tesbihat dediğimiz bir takım dua ve zikirleri muhtevi tesbihlerde de yapılması gereken şey doğru bir telaffuzla mevcut kelimeleri seslendirmektir. Bu durum öncelikle tesbihatın açıktan ve topluca yapıldığı durumlarda çok dikkat çekmektedir. Çünkü bu esnada herbir yanlış veya uyumsuz ses grup ahengini bozacaktır. Yoksa bir insanın söylediklerini sadece kendine işittirmesi biraz farklıdır. Tabii asıl mesele ses ahenginden de önemli olan m*****n korunmasıdır. Anlam bilinmeyip bir de seslendirme yanlış olunca meşhur “Lafızlar m*****n kalıplarıdır” sözünün de bir anlamı kalmamaktadır. Yani ağızdan çıkan her bir kelime, kastettiğimiz anlamlara giydirdiğimiz adeta birer elbise gibidir ve yanlış telaffuzla o kelimeleri kötü bir terzinin elindeki zavallı malzemenin durumuna düşürmüş oluruz. Evet, yanlış veya eksik söylenişler böyle tesbihat tarzı dua ve zikirlerde bir dereceye kadar mazur görülebilse de konu namaza gelince durum değişir. Fakihler kitaplarında bu konuya ayrı bir bahis açarak “Zelletu'l-Kâri” adını vermişlerdir; yani, namazda Kur'an'dan okuduğu parçalarda okuyuş hataları yapan kimsenin durumuna dair bir bölüm. Evet namazda konu bu kadar önemlidir ve duruma göre namazınız bozulabilir.
Sözü fazla uzatmadan özellikle kısa namaz tesbihatında “ İsm-i A'zam Duası ” okunurken dikkat edilmesi gereken yerleri kısaca belirtmek istiyoruz. Maalesef tesbihatın genelinde ve uzun tesbihatta “Tercüman-ı İsm-i A'zam Duası” kısmında da mahreç ve telaffuz hataları yapılmaktadır. Tabii gönül isterdi ki tek tek bütün kelimelerin mahreç ve telaffuzunu göstermiş olalım ama bu yazımızın boyutlarını aşardı. Evet “ İsm-i A'zam Duası ” dedik çünkü genellikle toplu okunuşlarda dikkati bu kısımdaki hatalar çekmektedir. Belki tablo şeklinde bir anlatım daha iyi olabilirdi ama biz aşağıdaki yolu denemek istedik.
Aşağıda siyah puntoyla gösterdiğimiz kelimelerde üç uzatma işareti kulandık. Birincisi uzatma a'sı olan şapka işareti koyduğumuz “a” yani “ â ” şeklinde yazılan harf. Bu harf elifin uzatılması gerektiğini gösterir. Mesela bildiğiniz “sabır” kelimesi “sâbir” şeklinde uzatma a'sı ile yazılınca bu aynı zamanda Cenab-ı Hakk'ın isimlerinden biri de olan “sabreden, sabırlı olan” manasına gelir ve artık bildiğimiz “sabır” gibi kısa okunmaz çünkü manası değişmiştir.
Uzatma i'si olan “ î ” ve uzatma u'su olan “ û ” da aynı fonksiyonu icra etmektedir, yalnız birincisi “ye” harfini uzatır, ikincisi ise “vav” harfini. “Kerîm- ???? ” ve “Vedûd- ???? ” kelimelerinde olduğu gibi. Bu kelimeler de uzatılarak okunur “Keriim” ve “Veduud” şeklinde.
“ Raûf ” kelimesini okurken dikkat edilmesi gereken nokta ayın sesi çıkarmamaktır. Bazıları herhalde bilmeyerek ra'dan sonra gelen harfi hemze değil de ayın zannediyor. Bu durumda kelimenin kökü tamamen değişiyor ve mana da bozulmuş oluyor.
“ Atûf ” kelimesinde ise ilk harf olan “a” sesinin “elif” değil “ayın” olduğu unutulmamalıdır.
“ Latîf ” kelimesinin telaffuzunda da “t” sesi, ince olan " te " harfi değil kalın olan “tı” harfidir. Dolay ısıyla mahreç olarak, kalın olan bu “tı” harfinin seslendirilmesi gerekmektedir.
“ Emân ” kelimesinde de baştaki elif uzatılmamalıdır. Uzatılması gereken yer ikinci elif olan mimden sonraki eliftir. Yani “eeemaan” gibi bir okunuşla ritme uymak belki kulağa daha hoş gelmektedir ama bu okunuş kelimede yanlış yerde vurgu yapılmasına sebep olmakta ve kulağı tırmalamaktadır. Doğrusu “Emaan” şeklinde okunmasıdır.
En çok dikkati çeken ve kulak tırmalayan okunuşlardan biri de “ Muhsin” kelimesindedir. Yanlışlık kelimede olmayan bir med (uzatma) harfi eklemektir. Yani “muuhsin” şeklinde bir uzatmaya giderek mimden sonra bir vav varmış gibi okumaktır. Bu kelime bir solukta “muhsin” diye durarak veya “muhsinu” diye geçerek, herhangi bir uzatma yapılmadan okunmalıdır.
“ Ferd” kelimesi de " Feerd " şeklinde, fe harfinde gereksiz ve yakışıksız bir uzatma yapılarak okunmakta ve aynı şekilde kulak tırmalamaktadır. Halbuki bir nefeste “ Ferd” diye durarak veya “Ferdu” diye son harekeyi de seslendirerek yani herhangi bir imale veya uzatmaya gitmeden okumak doğru okumak olur.
“ Vitr” kelimesinde de vavdan sonra sanki bir “ye” varmış gibi yine ritme uydurma gayretiyle “Viitr” ya da “Viitru” diyerek bir uzatmaya gitmek yanlıştır. Bu kelime de bir nefeste “Vitr” diye durarak veya “Vitru” diye geçerek okunmalıdır.
“ Ehad” ve “ Samed” kelimeleri de okunurken “Ehaad” ve “Sameed” diye imale yapılması yani sanki ha'dan ve mim'den sonra bir uzatma harfi varmış gibi okunması doğru değildir. Yapılacak şey yine bir solukta “Ehad”, “Samed” diye durarak yahut da “Ehadu”, “Samedu” diye geçerek herhangi bir uzatma yapmadan okumaktır.
Son olarak dikkatimizi çeken bir yanlışlık ta “ Bâkî” kelimesinde yapılmaktadır. Bu kelimedeki “k” sesi “kef” değil kaftır. Dolayısıyla bazıları gibi “Bâkî” derken bunu “kef” sesiyle yani ince okursak mana tamamıyla değişir ve haşa Cenab-ı Hakk'a ağlama sıfatını yakıştırmış oluruz. Evet bu kelimede “k” harfi Arapçadaki “kaf”tır, kalın okunur ve “sonsuz, ebedi olan” manalarına gelir. Yoksa “kef”le okunursa “ağlayan” manasına gelir ve çok büyük bir yanlışlık yapılmış olur.
Bu noktada belki tek tek her kelimenin üzerinde durmak ya da belli kuralları tekrar kısaca yazmak iyi olabilirdi. Fakat biz çok da uzatmadan özellikle toplu okumalarda en çok dikkati çeken yanlışlar üzerinde durmayı yeğledik. Evet şurası muhakkak ki, Cenab-ı Hak diller yanlış söylese de niyetlere bakar ve ağızdan çıkan O'nu övücü her kelimenin aynı zamanda kalpten gelip gelmediğine yani samimiyetine, sadece bir alışkanlık eseri olarak mı yoksa ciddi bir konsantrasyonla mı söylendiğine kısacası kalp-dil bütünlüğüne bakar. Yukarıda söylemeye çalıştıklarımız ise bu noktalarla alakasız gibi görünebilir; işin sadece kuru lafzına takıldığımız da iddia edilebilir; fakat Cenab-ı Hakk'ın zikre bu kadar önem verdiğini bildiğimiz halde acaba biz neden o önemi, itinayı O'ndan esirgeyelim ki? Hem sonra nasıl bileceğiz Rabbimizin bizi bu noktadan da sorguya çekmeyeceğini, “Size bir ömür verdim ama siz Bana vakit ayırıp Beni hakkıyla zikre bile yanaşmadınız” demeyeceğini? Ve yine bilemediğimiz bir nokta daha vardır ki o da, Cenab-ı Hakk'ın muradının nerede olduğu, yani belki O'nun muradı müminlerin-özellikle kendilerine kabiliyet ve imkan bahşedilmiş akıl kapasiteleri yeterli olanların- O'nu zikrin hakkını vermeye çalışarak tam bir konsantrasyonla O'na teveccühlerindedir. Evet murad-ı ilahinin nerede olduğunu bilemediğimiz için “Önemli olan zikirdir, bunun nasıl yapıldığı değil, Allah lafa değil kalbe ve niyete bakar; dolayısıyla, siz yeter ki O'nu zikredin, böyle teferruatla uğraşmayın” diyemeyiz. Bizim küçük zannettiğimiz nice şeyler Hakk katında çok önemli olabilir.
Kainatın sesi soluğu olan ve hayret verici güzellikleri ile kendisine gönül verenleri büyüleyen şanı büyük Kur'an'a harcanacak hiçbir dakika boş değildir. Günümüzde biz insancıklar olur olmaz her şey için bir bilenin/uzmanın önüne oturup, o çok kıymetli vaktimizi ve uğrunda ne emekler verilmiş paramızı harcar da neden acaba Rabbimizin bize “okumaz mısınız?” diye yolladığı o canım mektubu güzelce telaffuz için bir bilenin, -Arapça bilmese de mektubu güzelce okuyabilen- en azından ağzı düzgün (fem-i muhsin) bir insanın önüne diz çöküp oturmayız, hayret doğrusu!
Cenab-ı Hak bizi kendisine hakkıyla kulluk yapan veya en azından niyetiyle o yolda olan kullarından eylesin ve bizlere huzuruna kalb-i selimle dönmek nasip eylesin. Amin!
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 29-04-2006   #100 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
EN BÜYÜK İBADET NAMAZ

Namaz En Vazgeçilmez İbadet

Rabbimizin bize emrettiği en büyük ve en vazgeçilmez “namaz ibâdeti”ni hakkıyla ve eksiksiz yerine getirebilmemiz için ilk şart, “namazın önemini çok iyi kavramak”tır.
Her şey önemi derecesinde vazgeçilmezdir. İslâm büyükleri, ölüm döşeğinde bile namazlarını kılmaktan vazgeçmemiştir. Ama biz, ahir zaman Müslümanları, hiçbir gerçek mazeretimiz olmadığı halde namazlarımızı terk edebiliyoruz.
Gereken önemi verseydik böyle durumlara düşer miydik? Yemekten, sudan, havadan vazgeçtiğiniz oldu mu hiç? Daha fazla imkâna kavuşabilmek için yapılan “açlık grevi” dışında hiçbir insan, yeyip içmeyi terk etmez, unutmaz, vazgeçmez.
Maddî hayatımızın devamı bu ihtiyaçlarımızın karşılanmasına bağlıdır. Onların önemi ve değeri, onları vazgeçilmez kılmıştır.
Mânevî hayatımızın canlılığının devamı da, başta namaz olmak üzere tüm ibâdetlerimizi hakkıyla yerine getirmemize bağlı olacaktır.
Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.) ve yüce sahabeleri, Bedir Savaşının en şiddetli ânında bile namaz kılmayı ihmal etmemişlerdi. Canlarını kurtarmayı değil, sonu ölüm de olsa namazı tercih etmişlerdi.
Niçin?
Çünkü biliyorlardı ki, canı korumak, canı bağışlayanın elinde. Namaz ise, canı verenin emri. Canlar c*****nın emrini hiçe sayan candan hayır gelir mi? Hem bütün canları elinde tutanın emri hiçe sayılarak o can korunabilir mi?
Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî (k.s.) Hazretleri, en şiddetli hastalık ânında dahi ibâdetlerini ihmal etmemiş, hattâ rahatlaması için ayağının uzatılması üzerine hemen ayağını geri çekmiş, “Rabbime saygısızlık yapamam” demişti.
Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretleri, bir Ramazan ayında, çok şiddetli bir hastalık döneminde, beş gün boyunca, neredeyse yeyip içmeden yaşamış, ama namazını ve orucunu asla ihmal etmemişti.
Onlar namazı nasıl görüyorlardı ki, onun önünde hiçbir engel tanımadılar? Günümüz Müslümanının eksiği ne ki, en basit bir engelde namazdan kolayca vazgeçiyor?
İşte burada Rabbimize ve Onun Yüce Resulüne (a.s.m.) yönelmemiz gerekiyor. Çünkü, namazı bize emreden, öğreten, anlatan onlardır.
Namazı biz icat etmedik. Durup durduk yerde, “Bizi Yaratanı nasıl hoşnut edebiliriz? Gelin şöyle yatıp kalkalım ve dua edelim” diyerek namazı biz uydurmadık.
Namazı Allah emrettiğine göre, namazın önemi konusunda da Ona başvurmamız gerekiyor. Yoksa, hem “Müslümanım” deyip, hem de namaz konusunda dilimizle veya fiilimizle akıl yürütemeyiz.
“Müslüman”, Allah'a teslim olan, her meselede Ona başvuran, Onun rızasını gözeten demek, değil mi?
Oysa namaz konusundaki ihmaller, kusurlar, tembellikler ve öne sürülen bahaneler, “Allah'a teslim olunmadığını” gösteriyor. Bu ise, büyük bir çelişkidir, büyük bir hatadır.
Bunun için namaz konusunda nefsimizi konuşturmak yerine Allah'ın kitabına, Onun Yüce Resulüne (a.s.m.) ve bu iki kaynaktan beslenen İslâm âlimlerine yönelmek gerekir.
Acaba onlar, namazı nasıl görmüşler, nasıl bir önem ve değer vermişler, nasıl anlatmışlar, nasıl kılmışlar?
Bunları öğrenirsek, namaza verdiğimiz önem artar ve namaz hiçbir zaman vazgeçemediğimiz bir eylem olur.
Namazı, hayatının en vazgeçilmez bir parçası yapmak isteyen Müslümanın ilk kazanması gereken, “sağlam ve güçlü bir iman”dır.
Emirler ve yasaklar; geldikleri makama olan inanç, saygı, güven ve bağlılığın derecesine göre önem ve değer kazanırlar. Bir çocuk, kardeşinin emrine kulak asmayabilir. Ama babasına itiraz edemez.
Eğer bir kimse, “Müslümanım” dediği halde namazını kılmıyor veya ihmaller gösteriyorsa ilk problemi bellidir: Allah'a olan inancı sağlam değildir.
Çünkü insan bir ağaç veya bina gibidir. Onun kökü ve temeli, imandır. Dalları ve duvarları ise, ibâdetlerdir.
Kökü hastalanmış bir ağacı dallarını ilâçlayarak kurtaramadığımız gibi, temelleri sarsılmış bir binayı da odalarını boyayarak tâmir edemeyiz.
Bu örneklerde olduğu gibi, namazında ihmali olan bir mü'min de önce imanını kuvvetlendirmelidir ki, namaza dört elle sarılsın.
Her yerde hazır ve nazır olan Allah'ın, her an kendisini görüp gözettiğini çok iyi bilmelidir ki, hareketlerine çekidüzen versin ve namazını hiç bırakmasın.
Hepimiz, “Acaba güçlü ve sarsılmaz bir imana nasıl sahip olabiliriz? Dünyamızı ve âhiretimizi aydınlatacak bu muhteşem gücü nasıl kazanabiliriz?” diye düşünmeliyiz.
Kendimizi, bile bile tehlikeye atamayız. Namazı ihmal etmenin dünyada ve ahirette bizi uğratacağı acıklı hâli bilmeyerek vurdumduymaz olamayız. Böyle bir umursamazlık bize yakışmaz. İnsan varlıkların en akıllısı, sonunu en iyi düşüneni ve çıkarını en fazla kollayanı değil mi?
Namaz, kılındığında en fazla sevap kazandıran, ihmal edildiğinde ise en büyük azaba sebep olan bir ibâdet olduğuna göre, her gün namazı düşünmemiz, her gün bir adım daha ilerlememiz gerekmez mi?


Güçlü İman Nedir?

İman ve ibadetle ilgili birbirine yakın üç kavram vardır.
Bunlar, “huzur-u daimî”, “hakka'l-yakîn” ve “ihsan”dır.
Hakka'l-yakîn, kendisinden önce gelen iman mertebelerinden ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakînin üçüncüsü ve en üstünüdür.
İhsan, iman ve İslâm'dan sonra gelir ve ibâdette en kemal mertebedir.
Huzur-u daimî ise, her an Allah'ın huzurunda olduğunu hissetme hâlidir ve mârifetullahta pek mühim ve faziletli bir yeri vardır.
Bunların hepsi de, tahkikî imanla ilgilidir. Çok kuvvetli ve sarsılmaz bir imanın ifadesidir.
Hakka'l-yakîn, iman hakikatini tam hissetmek, zevk etmek ve yaşamaktır. Nasıl ki, mutfaktaki yemeğin varlığı üç yolla bilinir. Birisi onun kokusunu duyunca ne olduğunu anlamaktır ki, buna ilme'l-yakîn denir. Diğeri, gidip gözle görmektir ki, ayne'l-yakîndir. Üçüncüsü ise, bizzat yemek, onun tadına bakmak ve özelliklerini hissetmektir. Nasıl ki, sonuncusu en kuvvetli bilgi ise, hakka'l-yakîn de, en kuvvetli iman mertebesidir.
İhsan ise, Allah'ı görür gibi ibadet etmektir. Peygamberimiz bir hadislerinde bunu anlatırken, “İhsan, Allah'ı görür gibi ibadet etmektir. Her ne kadar sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor” buyurmuştur. Bu durumda ihsan, “Allah'ın seni gördüğünü bilme şuuru”dur bir bakıma.
Bir gün Allah dostlarından birisi, namaz kılarken evine hırsız girmiş ve ne var ne yok her şeyi toplayıp gitmiş. “Nasıl olur, sen evde iken her şeyi alır gider. Hiçbir şey duymadın mı?” diye sormuşlar.
“Ben o anda namaz kılıyordum. Rabbimle beraberdim. Hiçbir şey ne gördüm, ne duydum” demiş. İşte ihsan budur. Tıpkı Hz. Ali Efendimizin (r.a.) ayağına batan oku, namaza durduğu zaman çıkarmalarını istemesi gibi. Çünkü o anda kendinden geçiyor ve namaz ona, ameliyat anında kullanılan bir anestezi görevi görüyor. Dış âlemden kopup, ulvî âlemlere dalıyor.
Huzur-u daimî, “Ve Hüve meaküm eynemâ küntüm” âyetinin sırrına mazhar olmaktır. Yani “Siz nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir.” (Hadîd: 4)
Günün 24 saatinde, ne kadar mekân değiştiriyorsak değiştirelim, nereye gidersek gidelim, her yerde isim ve sıfatlarıyla hazır ve nâzır olan Rabbimiz bizimle beraberdir.
“İmanın en mükemmeli, nerede olursan ol, Allah'ın seninle beraber olduğunu bilmendir” buyuran Peygamberimiz (a.s.m.), hem bu âyeti, hem de huzur-u daimîyi açıklamış oluyor.
Huzur-u daimî, Allah'ın varlığını, isimlerini ve sıfatlarını öyle bir hissetmektir ki, her ânının Onun bir ihsanı ve her davranışının Onun kontrolü ve gözetiminde olduğunu bilmektir. Âyetlerde belirtilen, “Onun izni olmadan bir yaprak bile düşmez”, “O gönüllerinizdekini bilir”, “O, kişi ve kalbi arasına girer” gibi manalar, inandığımız, kabul ettiğimiz gerçeklerdir. Her mü'min bunu kabul ve tasdik eder. Ancak huzur-u daimî, “her an bu gerçeklerin farkında olduğunu bilerek yaşamak”tır.
Allah'ın kendisini görüp gözettiğini, bütün isim ve sıfatlarıyla her yerde tecelli ettiğini, her şeyiyle Ona teslim olduğunu bilen ve her an bu gerçekleri hisseden bir insan, günah işleyebilir mi? Haksızlık yapıp, yalan söyleyebilir mi? Huzur-u daimîyi bütün zerreleriyle hisseden bir mü'min, ezanlar asumanı çınlatırken namaza koşmak dışında bir başka işle meşgul olabilir mi? Hele ibadetlerini ihmal edebilir mi? Sabah namazı vakti geldiğinde uyumaya devam eder mi?
Mümkün değil.
Onun varlığına yürekten inanan, her yerde hazır ve nazır olduğunu bilen, hayatının ve ölümünün, sevincinin ve üzüntüsünün ancak ve ancak Onun kudret ve iradesinde bulunduğunu tam kabul eden bir mü'min, Allah'ın emir ve yasakları dışına çıkamaz.
İşte bu makama ulaşan maneviyat büyüklerinden Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendi (k.s.), hasta iken bile ayağını uzatmaktan kaçınır. Çünkü o, Allah'ın huzurundadır. Sultanlar Sultanının huzurunda ayak uzatılır mı? Etrafındakiler onu rahatlatmak için ayağını uzatırlar. Bir sakıncası olmadığı halde ayağını hemen geri çeker. “Beni günaha sokmayın” der.
Bu yüce makamın yücelerinde olan Bediüzzaman Hazretleri, bir saniyesini bile boş geçirmeden ibadet eder, diz çökmekten ayakları yara olur. Talebesi Molla Resul böylesi takvayı aklına sığıştıramaz ve nazı geçtiği için şunları söylemekten kendini alamaz:
“Biz de Allah'tan korkuyoruz ama, senin ödün patlıyor.”
Bediüzzaman Hazretleri, huzur-u daimîyi anlatırken sık sık, bir Arap şairine ait olan şu ifadeyi zikreder: “Her şeyde Allah'ın birliğine delâlet eden bir âyet vardır.”
Evet, huzur-u daimî aynı zamanda her şeyle Allah'ı bulmak ve bilmektir. Hava, su, dağ, taş, orman, deniz, nehir hep Allah'ı anlatır. Atom, hücre, çekirdek, arı, yumurta, çiçek, balık, meyve, ağaç Onun isim ve sıfatlarına ayna olur.
İşte huzur-u daimî, bütün varlıklara bakıp Allah'ı hatırlamak, Onun isim ve sıfatlarını kavramaktır.


Güçlü İman Nasıl Kazanılır?

Daha önce de kısaca belirttiğimiz gibi, iman, bir binanın temeli veya bir ağacın kökü gibidir. Nasıl ki, ağacın kökündeki değişim ve gelişim dallarında ve meyvelerinde etkisini gösterir; imandaki terakkî de insanın ibadetlerinde duyarlılığa, devama ve gelişime sebep olur.
Bu iman, teknolojik alet ve makinelere hareket veren elektrik veya bedene canlılık kazandıran ruh gibi, fonksiyonel ve etkilidir.
Hiç şüphesiz bahsini ettiğimiz, basmakalıp, üstünkörü, ruhsuz, cansız, etkisiz, kuru bir iman değildir.
Kast ettiğimiz, Kur'an'da ve hadislerde anlatılan, başta Resulüllahın (a.s.m.), ashabının ve maneviyat büyüklerinin yaşadığı coşkun, hareketli, muhteşem imandır.
İşte bu imanı Yüce Rabbimiz, binlerce ayetle anlatıyor. Belki diyebiliriz ki, Kur'an'ın yarısı bu imanı anlatan ibret dolu âyetlerle doludur.
Yoğun bir biçimde Kur'an'ın imanî ayetlerini açıklayan Risale-i Nur'da anlatılan iman ise, Kur'an'ın istediği o coşkun ve fonksiyonel imandır.
Bu iman, Rabbimizin sadece varlığını değil, aynı zamanda isim ve sıfatlarını, hatta şuunatını ve tecellilerini bilmekle elde edilir. Çünkü, Muhyiddin-i Arabî'nin dediği gibi, “Allah'ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.”
“Allah bilgisi” diyebileceğimiz, mârifetullah, Onun sadece varlığına inanmakla meydana gelmez. Onun bütün isimlerini, sıfatlarını, şuunatını ve bunların zerreden kürelere kadar her şeyde, her varlıkta tecellilerini anbean, günbegün görmekle, bilmekle, inanmakla elde edilir.
İnsan kendi vücudunda, duygularında, âlemdeki bütün varlıklarda bu tecellileri defalarca görmeli, her fırsatta tefekkür etmeli, Rabbine olan bağlılığını her an tazelemelidir.
Zaten Peygamberimizin (a.s.m.) bir hadislerinde, “Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibâdetten hayırlıdır” (Aclûnî, Keşfü'l-Hafa, 1:310) demesi, bu sırra işarettir.
Ancak “tefekkür”, uçsuz bucaksız, sınırsız, kuralsız bir kavramdır. Onu yapabilmek için bir kurallar silsilesi, bir program, bir rehber lâzımdır.
İşte Risale-i Nur, Kur'an'ın imanî âyetlerini anlatan muazzam bir programdır. Yoksa plânsız, programsız, kuralsız; hangi varlığın, hangi cihetle Rabbimizin hangi isim ve sıfatına delâlet ettiğini bilemeyiz. Onu ne kadar çok okuyup anlarsak, o derece imanımız ziyadeleşir.
Bu eseri şuurlu, plânlı, dikkatli okumanın ve ondan hakkıyla istifade edebilmenin bir dizi kuralı vardır. Bu kurallara uyulduğu takdirde istifade artar. (Bu konuyu, “Risale-i Nur'u Okuma ve Anlama Teknikleri” isimli kitabımızda genişçe işlediğimiz için ona havale ediyoruz.)
İman, nazarımızı, zihnimizi, dikkatlerimizi, Allah'tan başkasından (mâsivadan) alıp Ona yöneltmektir. Ne kadar zihnimizi dağıtan mâsivadan yüzümüzü çevirip, ilgimizi Rabbimize yöneltirsek o kadar imanımız parlar.
Bunun için de Kur'an'ın imanî ayetlerini derinlemesine açıklayan eserleri yoğun okumak gerekir. Yüzeysel, üstünkörü, göstermelik meşguliyet, istediğimiz istifadeyi sağlamaz.
İmanın bütün haşmetiyle hayatımıza hükmetmesini istiyorsak, her gün ve yoğun bir şekilde meşguliyetten başka seçenek yoktur.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Cevap Yeni Konu Aç

Etiketler
dinin, direği, namaz
Hızlı Cevap
Resim Doğrulama
Mesaj:
Seçenekler
Dinin Direği; NAMAZ Konusuna Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Namaz :)) virtuecat Komik Flash'lar/Video'lar 17 07-01-2009 11:40
Resimli Namaz Hocası PiSiK0PATR Ücretsiz-Beta Yazılımlar 5 31-12-2008 14:22
Dinin Başlangıç Kuramları Blue Blood Din/İlahiyat 4 11-09-2008 11:06
Namaz Sure ve Duaları kompetankedi Müslümanlık/İslamiyet 0 31-01-2007 17:08
Dinin Tarihsel Fenomenolojisi virtuecat Din/İlahiyat 0 05-12-2006 17:26