Psikoloji Üye Ol (Üye olduğunuzda tüm reklamlar gizlenecektir) Soru/Cevap
Geri Dön   MsXLabs MK > :: Akademik Forumlar :: > Psikoloji ve Psikiyatri
Facebook Hesabınızla Bağlanın (Connect with Facebook)
Cevap Yeni Konu Aç
Eski 08-04-2006   #31 (mesaj-linki)
GusinapsE - avatarı
Travma



Travma Sonrası StresBozukluğu :
Herkes için travmatik olacak büyük bir duygusal stresten sonra başlayan bir ruhsal bozukluktur. Kişi gerçek bir ölüm, ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma, kendi veya başkalarının fiziki bütünlüğüne tehdit olayını ya yaşamış, ya karşılaşmış ya da tanık olmuştur.
Bunlara aşırı korku, çaresizlik ya da dehşete düşmeyle tepki vermiştir. Tekrar tekrar sıkıntı verici tarzda anımsayabilir; sık sık olayın sıkıntılı düşlerini görebilir; sanki yeniden oluyormuş gibi davranır ya da hisseder, travmatik olayı çağrıştıran iç ya da dış olaylarla karşılaşmaktan yoğun sıkıntı duyar. Travmayla ilgili duygu ve konuşmalardan kaçmaya, ilintili kişiler, etkinlik ve yerlerden uzak durmaya çabalar; travmanın önemli bir yönünü anımsayamaz, eskiden önemsediği etkinliklere karşı ilgi ve katılımı azalır; insanlardan uzaklaşma, yabancılaşma olur, sevememe, bir geleceği kalmadığı duygusuna kapılabilir. Bunlardan başka uykuya dalma ve uykuyu sürdürmede güçlük, öfke patlamaları, yoğunlaşmada zorluk, huzursuzluk ve aşırı irkilme tepkileri olabilir. Bu belirtilerin 1 aydan uzun sürmesiyle tanı konur.
Hastalık belirtileri travmatik olaydan sonra bir hafta gibi kısa bir sürede de başlayabilir, 30 yıl gibi uzun sürede de başlayabilir. Hastaların %30'u tam düzelir, %40'ı hafif belirtilerle sürer, %10'u değişmez veya kötüleşir.
Tedavide ana yaklaşım destekleme, konuşmaya cesaretlendirme, baş etme yolları için eğitme, hasta ve ailesi için grup terapileridir. İlaç sağaltımı yararlı olabilir.







Saplantı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif-KompulsifBozukluk)
Halk arasında "temizlik hastalığı" olarak tanınır. Saplantı (obsesyon) yineleyici ve zorlayıcı düşünce, duygu, dürtü veya hayallerdir. Zorlantı ise (kompulsiyon) sayma, kontrol etme, kaçınma gibi bilinçli, standardize, yineleyici düşünce veya davranıştır. Tipik olarak saplantılar kişinin bunaltısını arttırır, zorlantılar ise azaltır. Zorlantıya direnmeyle (yapmamayla) da sıkıntı artar. Rahatsızlık verici dürtü veya düşünce sadece gerçek yaşam sorunları hakkındaki aşırı üzüntüler değildir. Kişi ya bunlara önem vermemeye, baskılamaya veya başka bir düşünce veya eylemle etkisizleştirmeye çalışır.
Yineleyici davranışlar el yıkama, düzene koyma, kontrol etme, dua etme, sayı sayma, birtakım sözcükleri sessizce söyleme olabilir. Sıkıntı yanı sıra zamanın boşa harcanması da söz konusudur. Takıntı örneğin günde 1 saatten daha uzun zaman alır. Olağan gündelik ve mesleki yaşam bozulur veya etkilenir.
Belirtiler çoğunlukla aniden ve stresli bir olay sonrasında başlar. Tanı ve tedavi utançtan, saklamaktan dolayı 5-10 yıl gecikebilir. Üçte biri önemli ölçüde, yarısı kısmen düzelir, geri kalan ya hasta olarak kalır ya da kötüleşir.
Tedavisinde antidepresanlar, davranış psikoterapisi (karşı karşıya bırakma, zorlantı yanıtını önleme) sayılabilir




Son Düzenleyen GusinapsE; 16-04-2006 @ 23:05.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 08-04-2006   #32 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
Cvp: Psikoloji

ÇOCUK PİSKOLOJİSİ

Son 25-30 yıldır Çocuk Psikiyatrisi kliniklerinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı popülaritesini korumaktadır. Tarihsel süreç içinde minimal beyin disfonksiyonu, hiperkinezi, hiperkinetik sendromu ve hiperaktiviteli dikkat eksikliği sendromu gibi farklı isimlerler ele alınmış, son sınıflama sisteminde ise dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olarak tanımlanmıştır. DEHB tanımı ile yukarıda sayılan tanımlar arasında belirgin farklılıkların olduğu bir gerçektir. Günümüzde DEHB alt tipleri tarif edilerek tanısal yaklaşım sınırları genişletilmiştir.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 08-04-2006   #33 (mesaj-linki)
[:up:-NepHiLa-:up:]
Avatarı Yok (No Avatar)
Aşk Psikolojisi (Sevmek ve Sevilmek)

Aşk psikolojisi

Gerçek aşkın ve sevginin derinliğini kavramak herşeyden önce kendimizi bilmekden tanımakdan geçer.

''Aşk hayatın tekdüzeliğine, bütün sıradanlığına en soylu başkaldırıdır. Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz. Ve elbette aşkı suçlamak, yargılamak, karalamak inkar etmek de asla yakışık almaz'' aşık olmak insanın bilincini iradesini ve yargılama yetisini askıya alır kişinin.

Gerçek aşkın ve sevginin derinliğini kavramak herşeyden önce kendimizi bilmekden tanımakdan geçer. Sorularla varmamız lazım bu tanıma sürecine. İnsan nedir? sorusuna yada, Yaşamın amacı nedir? gibi sorulara ne kadar yanıt bulabiliriz? Yoksa canlı kalmak için mi yaşıyoruz?

Gerçek aşkı ve sevgiyi bilmek anlatmak, kendimizi tanımakla eş değerdir. Kendimizi tanımak ise bir iki belirgin huyumuzu saymakla hiç alakası olmayan yada belirgin baskın öne çıkmış (Sosyal, Melankolik, Dışa dönük) özelliklerimizden ibaret değildir. Derinlemesine algılama ve bakışla tanımlanabilecek bir durumdur. Kendini tanımak ve bilmek aşkın karşılığını bilmekdir. İşde ozaman bir diğer parçamızı buluruz. Buda demekdir ki, herhangi bir sevdiğimiz insan, yada hoşlandığımız insan bir parçamızıdır diyemezyiz.

Neden? dersek eğer, çünkü karakteristik özelliğimizde yada beğenilerimiz veya kişiliğimizde baskın olan öne çıkan kriterlerimiz, arzularımız aklımızda karşıdaki kişiyi algılama da ilk izlenimi oluşturur ve bunun etkisi altına alır bizi. Hislerden dolayı karşı cinse bir yönelmenin içine gireriz, örneğin: Çok güzel alımlı bir bayan yada yakışıklı bir bay genellikle her iki cins tarafından etkilenebilecek bir görüntüdür, bizim için estetik anlamda güzel sempatik olan ve kalbimizde güzel bir yere koyduğumuz kişi özelde aslında bir çok yönünü bilmediğimiz biridir, yani Aysberg gibi buzdağının görünen küçük bir yüzüdür. Yada görünmeyen asıl olan gerçek en büyük yüzü nerdedir? Denizin altındadır. Yada bunu tersi olarakda düşünebiliriz. Size kendisini beğendirmek isteyen birisi, genel anlamda kabul gören beğenilen albenilerini ve artılarını kullanarak yaklaşım içerisine girer. Bu başlangıç noktasında diğer görünmeyen yönler artık perdelenmiş ve bizde ilk izlenimin etkisi altında kalmışızdır artık. Çünkü size verilmek istenen bir mesaj ve amaç doğrultusunda alınmak istenen bir mesaj vardır.

Kendinisini Aşka ve Sevgiye vermiş gerçek olanı arayan kişiler, tanıma, anlama, kavrama süresini daha sağlıklı acele etmeden yaşamaya çalışırlar. Bunun faydası; örtüşüp örtüşmediğini anlamak,her anlamda karşılıklı uyumla aşkın mükemmelliğini ortaya koymakla beraber sevginin ve aşkın gerçek ruhunu ortaya çıkarmakdır amaç. İnsan oğlu sahip olmadığı özellikleri aradığını bunlara sahip olsa arayacak hiç bir şeyi kalmayacağını ve kendinde olmayanı özelliklede olmadığı için sever, yani karşınızdaki kişinin sizdeki özellikleri kendisinde olmadığı için seversiniz. İnsanoğlu kendisini tam hissetmesi için önemli gördüğü özelliklerin peşinde koşar, çünkü kendini donatmak ve zenginleştirmek ister. Düz sıradan alışıla gelmiş hayatı klasik yaşayan ideali olmayan, birisi onun gerçek ruhunu çıkaramayacağından alternatifi olmadığı sürece yaklaşmaz ona. Eğer bu aradıklarını bulamıyorsa da kendini ve ''İdeallerini Küçültür'', farkında olarak yada olmayarak yalnız kalmamak için bunu yapmak zorundadır.

Çünkü sevmek ve sevilmek temel bir ihtiyaçdır. Sağlıklı tanıma süreciyle gerçekleşen sevgiler herzaman daha uzun ömürlü ve gerçekde uzun sürenlerdir. Tanrı evreni yaratırken insan ruhlarının kendi kendilerine hayran olarak dünyada yaşamak üzere topluluklara bölündüğü anlatılır. Her ruh sanki yarısını kaybetmiş gibi birşeyler kaybettiğini, yani bir zamanlar kendi parçası olanı ve artık bulamadığını bulma ihtiyacındandır. ''Aşk kaybedilmiş birliğin aranması, zıtlık ve benzerliğin uyumundan başka birşey değildir''. İki türlü aşkın olduğu bilinir. Platonik AŞK ve Tinsel AŞK. Ruhu bir zamnlar aradığını bulmaya iten birincisidir, ikincisi ise zevkden cinsel tatminden iç güdülerinden, amaca ulaşmak için her yolu mübah kılan kazanmak, elde etmek için maske yüzlü bir açlıkdan başka bir şey değildir. Platon'un da dediği gibi aşk bilgelikdir. Aşk enerjidir, Aşk benzerlikdir. Aşkın cansızlarda bile yaşam olduğunu söylemişdir.

Yine Platon'a göre aşk güzel, adil, iyi ve gerçeğe eşitdir. Başka türlüsünü yapamadığından peşinde koşar. Başka birisinde bizden eksilen ruhu yani bizim için iyi, güzel, gerçek, adil olan herşeyi hayata geçiren birisini bulmak içindir bu Arayış ve Aranmak Sürecidir aynı zamanda.

Kaç kişi yada kaç çift ne kadar hayatının insanı gerçekde bulabiliyor? kim bilir, çok çabuk yaşıyor ve hızlı tüketiyoruz, ilişikiler saman alevi bendenlere sıçrıyor ve sonra iyice Tanımadan, Tanınmadan anlık yada belli bir dönemin heyecanı yada boşluğuyla Evlilikler oluyor. Oysa gerçekler ise hep peşimizdedir. Elbet bir gün çıkacağını göz önüne alındığında başlıyor Gerçek Yüzler, dökülmeye başlıyor ilişkiler ve kavgalar ayrılıklarla son buluyor. Cesareti olanlar ayrılıyor, olmayanlarda Aile, Sosoyal Çevre yada Çocukları için ''Zindanına Zindan ekliyor''. Bu gün artık Türkiye'de ve Dünyamızda sayısızca boşanmalar yaşanıyor. Nedeni ''Doğru Olduğu Sanılan Yanlış Başlangıçlar''. Anlık heyecanlar kişilerin karşılarındakini kaybedeceği korkusuyla, gerçeklerini saklamaları kendilerini beğendirme ve elde etme arzuları. Çünkü kendi beğendiklerini kendileri gibi yapmak ve kendilerine dönüştürmek istemeleri. Bir nevi Egolarını tatmin etme arzusu.

Günümüzda artık insanlar Aşk'larında elele tutuşmanın heyecanından bile uzaklaşmışlarken, Hayatın Sihrini ve anlamınıda yaşadıkları hayat sanıyorlar ve bunada kendilerini inandırıyorlar. Bu gün böyle olmasının en etkili sebeblerinden biride ''Cinsel Devrimdir''. Çünkü insanların içini boşaltmışdır ve sonuçları bir facia olmuşdur. ''Bugün seni seviyorum ama yarın kim bilir kimi'', ''Benim İçin Herşeyden Önemlisin'' yada belli bir zaman sonra ''Hiç Bir Değerin Yok sen koşullarımın gereğisin üzgünüm sevdim sanmışdım''. Oysaki Aşk'ın BUGÜN, YARIN ve YAŞAM BOYUNCA sürecek bir Aşk olması gerekmez mi? Yani insanın bir diğer yarısıyla yaşlanmasının hiç bir önemi yokdur, çünkü bedenler ölür ama Aşk Asla Ölmez. Öyleki Alevi Bektaşi inancında kutsal sayılan Turnalar bile Mutluluğun Sevginin, Vefanın, Onurun, Özgürlüğün, Bilgeliğin, simgesidir. Japonyadan bir çok ülkeye kadar Halk Kültüründe en kutsal sayılan Güvercin ve Turna gösterilir. Turnaların bu simgesel özelliğinin dışında Turnalar tek eşlidir ve yüzyıla kadar yaşadıkları anlatılan Turnalar, eğer eşleri ölürse bir daha asla eşlezmezler. Bu sevgide sonsuzlukdur, eğer bir avcı Turnalardan birini vurursa geride kalan eşlerden diğeri olan Turna yaşamaya devam edemez ve Ölümü seçer ve kendini suya bırakır.

Buraya kadar yazdıklarımızda şu çıkıyorki AŞK aynı zamanda kendini ve derinliğini tanımakdır.
Teşekkürler...!


Son Düzenleyen GusinapsE; 08-04-2006 @ 23:19.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 08-04-2006   #34 (mesaj-linki)
Mystic@L - avatarı
Cvp: Psikoloji

Psikoloji Tarihi Yazımının Önemi

Psikoloji tarihi çalışmasının neden önemli olduğuna ilişkin daha bir çok görüş ileri sürmek mümkündür. Öncelikle bilimsel araştırmanın devamlılığına ilişkin vurgu önemlidir. Psikolojinin metodolojik ve paradigmatik sürekliliğini ve kopuntularını, temel kriz dönemlerini ve bu krizlerin aşılma yöntemlerini psikoloji tarihi bilgisi ile yerli yerine oturtmak mümkün olmaktadır.

Ancak eleştirel psikoloji adına vurgulanması gereken daha önemli bir nokta, psikoloji tarihinin psikoloji felsefesi ile ilişkisidir. Burada söz konusu olan yalnız psikolojinin metodolojik tercihleri değil, aynı zamanda genel dünya görüşündeki değişimlerdir de. Psikoloji batı ülkelerinde daha İkinci Dünya Savaşı öncesinde, salt akademik bir araştırma alanı olmaktan çıkarak toplumsal yaşamda da yaygın olarak karşılık bulmaya başladı. Ancak bu süreç özellikle savaş sonrası dönemde büyük bir ivme kazandı. Psikolojinin bu gelişimini Lucien Goldmann ın (1998) bu döneme ilişkin bakış açısı ile karşılaştırmak mümkündür. Goldmann a göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa kapitalizmi bir bunalım kapitalizmi olmaktan çıkarak bir düzenleme kapitalizmi haline evrilmiştir. Bu dönüşüm sırasında daha önceleri felsefenin tuttuğu ideolojik yeri toplumsal bilimler tutmaya başlamıştır ve bu toplumsal bilimler düzenleme kapitalizminin kurucu bir ögesi durumuna dönüşmüştür. Nitekim psikolojinin tarihine bakıldığında yalnız pratik uygulamaları bakımından değil, genel paradigmaları bakımından da ideolojik etkileşimlerinin kuvvetli olduğu görünmektedir. Vurgulanması gereken nokta çok temel felsefi tutumda psikolojinin kendi iç bilimsel dinamiklerinden daha çok, dış toplumsal ve tarihsel dinamiklere bağlı kaldığıdır. Psikoloji tarihi çalışması bu etkileşimi gözler önüne sermesi itibarı ile, yalnız psikolojinin ideolojik karakterini deşifre etmenin ötesinde, psikolojinin modern kapitalist toplum içindeki kurucu rolünün görülmesini de destekleyecektir

  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 09-04-2006   #35 (mesaj-linki)
arwen - avatarı
Cvp: Psikoloji

Gençlerde sık görülen ruhsal rahatsızlıklardan biri majör depresyondur.

Tanı konup tedavi edilmediği taktirde hastalarda madde kullanma eğilimi artmakta, okul başarısı düşmekte, toplumsal uyum bozulmakta en önemlisi de intihar riski artmaktadır. Araştırmalar genç yaşlarda ortaya çıkan depresyonun tekrarlama olasılığının ileri yaşlarda başlayan depresyonlara göre fazla olduğunu göstermektedir. Bütün bu nedenlerden dolayı gençlerde depresyonun tanınması ve tedavi edilmesi önem kazanmaktadır. Daha önce psikiyatride kullanılan antidepresan ilaçların çok yan etkilerinin olması hastaların tedavi uyumunu bozmaktaydı. Ancak günümüzde kullanılan depresyon tedavi edici ilaçlar çok az yan etkileri olması nedeniyle daha rahat kullanılmaktadır. Amerika’da yapılan araştırmalarda gençlerde depresyon tanısının güç konduğu ve tedavi olan hastaların çok düşük oranda olduğu görülmüştür. Yurdumuzda bildiğim kadarı ile bu konuda yapılmış kapsamlı bir araştırma yoktur. Ancak klinik gözlemlerim bizde de benzer şekilde bu hastaların doktora başvurma ve tedavi olma oranlarının çok düşük olduğu yönünde.
Lewinson ve arkadaşlarının aynı sayıda yayınlanan makalelerinde gençlerde depresyonun tanınması ve tedavi edilmesi ile madde bağımlılığı riskinin azaldığı görülmektedir. Bu konuda yapılan diğer araştırmalar benzer sonuçları göstermektedir. Bir başka araştırmada Birmaher ve arkadaşları depresyon geçiren genç hastalarda madde bağımlılığı gelişme süresinin ortalama dört yıl olduğunu vurgulamıştır. Her genç depresyon hastası mutlaka madde bağımlısı olacak diye bir şartın olmadığı, sadece depresyon hastalarında madde kullanma riskinin normal topluma göre daha fazla olduğu, madde bağımlılığının ortaya çıkışını etkileyen başka etmenlerin de olduğu belirtilmektedir. Madde bağımlılığının ortaya çıkışında kişisel özellikler, aile yapısı ve toplumsal etkenlerde en az depresyon kadar etkilidir. Bütün bu etkileyici faktörler göz önüne alınarak uygulanan tedavi ile madde bağımlılığı gelişme ve başka ruhsal hastalıkların ortaya çıkma riski azalabilmektedir.
Gençlerde görülen depresyon yetişkin hastalarda görülen depresyona göre tedaviye daha dirençlidir. İlaç tedavisi ile düzelen genç depresyon hastalarında hastalık ilk 1 yıl içinde %39 oranında tekrarlamaktadır. Bu hastaların yarısında da özellikle ilk 6 ayda hastalık tekrarlamaktadır. Bu nedenle yeni tedavi seçenekleri geliştirilmelidir.
Depresyona yatkınlığı olan ve depresyonda olan hastaların uzmanlarca takip edilmesi önemlidir. Geçlerde depresyon geçirme olasılığını artıran özellikler şunlardır: ailede depresyon hastası bireylerin olması, anne- baba ile sürekli çatışma halinde olmak, daha önce depresyon atağı geçirmiş olmak, bazı davranış bozuklukları göstermek vb. Kızlarda depresyon erkeklere göre daha fazla görülmektedir. Gençlerde depresyon yetişkinlerde görüldüğü gibi tipik belirtilerle seyretmeyebilir. Çok değişik belirtilerin altında depresyon yatıyor olabilir bu nedenle tanı koymak güçtür. Gençlerde depresyonun ilaçla tedavisi çoğu zaman yeterli değildir. Bunun yanında psikoterapi ve aile görüşmeleri önem kazanmaktadır.
Bu konuda yapılan araştırmalar çok az sayıdadır. Daha geniş araştırmaların yapılması gerekmektedir.

Son Düzenleyen GusinapsE; 09-04-2006 @ 15:23.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 09-04-2006   #36 (mesaj-linki)
Mystic@L - avatarı
Cvp: Psikoloji

Bilimsel Yöntem

Bilada'nın 'felsefe ne işe yarar' başlıklı mesajına cevap vermeye çalışacağım. Bilada aslında soru sormuyor; benim de bir şey yazmaya niyetim yoktu. Ne var ki ODTÜ mezunlar gününde bölümü ziyaret eden arkadaşların dolduruşuna gelmiş bulunuyorum. Artık kusura bakmayın.

Bilim metodolojisi bilim felsefesi içinde yer alsa da, yaygın inanış odur ki, ise felsefeyi karıştırmadan, gerçeği keşfetme yolunda "objektif" bir yöntem tanımlayabilir, buna da bilimsel yöntem diyebiliriz. Özellikle deneysel bilimle uğraşanların görüşü böyle.

Bilimsel yöntemin, pek kabaca, söyle bir yol izlediğini kabul edebiliriz: Elimizde bir bilgi birikimi var; kuramlardan, çok sayıda teorem ve önermelerden oluşuyor. Bunlar daha önce türlü sınamalara tabi tutulmuş ve bugüne kadar her sınamayı geçmişler; yani henüz reddedilmemişler. Bu bilgilere dayanarak ve gözlemlerden de yararlanarak henüz sınamaya tabi tutulmamış yeni bir önerme, yani bir hipotez vazediyoruz. Bu hipotezin bilimsel değer taşıması sınanabilmesine (falsifiability) bağlı. Sınama bir defalık bir şey değil; defalarca tekrarlayabilmek lazım (replication); hipotezin ardındaki önermenin değişik koşullar altında geçerliğini koruyup korumadığına bakmak lazım. Hipotez sınamadan geçemezse reddediliyor; geçerse kabul edilmiş olmasa da reddedilmiyor. (Yani bilimde ispat mümkün değil ve böyle bakıldığında teoremler kıdemli hipotez olmaktan öteye gitmiyor. Ama bu bir sakınca da değil; bilimin gücü bu müşkülatı kabul etmesinden kaynaklanıyor bir bakıma..) Görüldüğü üzere buradaki anahtar merhale sınama merhalesi ve bunun tamamıyla ampirik olması gerek; yanı mümkünse deney yoluyla, değilse en azından gözlem yoluyla yapılacak.

Bu prosedürün bilimsel olması, önce sınamanın ne ölçüde geçerli (valid) ve güvenilir (reliable) olduğuna bağlı. Sınama ölçüm gerektirecek; acaba gerçekten ölçmek istediğimiz değişkeni mi ölçüyoruz sorusu geçerlilik sorusudur. Yaptığımız ölçüm doğru mu sorusu ise bir güvenilirlik sorusu. Bundan daha da önemli şartlar var: Hipotezimiz tanım veya tasniften öteye giden, yani bir nedensellik arayan güçlü bir hipotez olsun. Örneğin, hipotezimizle y=f(x1); yanı y'nin, x1'e bağlı olarak değiştiğini ileri sürüyor olalım. Bunu sınayabilmek için x1'i değiştirecek ve y'nin de beklendiği tarzda değişip değişmediğini gözleyeceğiz. Burada doğru zaman sıralamasını garanti etmemiz gerekiyor: yanı önce x1 değişecek, sonra y. Bu her zaman mümkün olmayabilir. Ayrıca öte yandan unutmayalım ki y'de gözlenen değişim, x1 haricinde bazı amillerden de ileri gelmiş olabilir. Yani gerçek belki de aslında y=f(x1, x2, x3,....) şeklindedir. O halde sınamanın sağlıklı olabilmesi için x1 ile oynarken x2, x3,... gibi değişkenleri sabit tutmamız (ceteris paribus) gerekecek. Bu, laboratuvar koşullarında bir ölçüde mümkün olabilir; ama genelde olmaz. Olmayınca bu kez x2, x3,... gibi değişkenlerin etkisine aynı şekilde tabi olan iki örneğe farklı x1 değerleri uygulayarak sonuçları gözlemek gerekecek. Burada iki örnek grubunun aynı popülasyondan gelmesi gerekir. Bu anlattığım işleme kontrollü deney diyoruz ki bilimsel sorgulamanın elindeki en güçlü silah budur. Bu nedenle - Bilada'nın uğraştığı - deneysel bilimlerde ilerleme göz kamaştırıcı olmuş; layıkıyla deney yapılamayan "bilim"lerde, örneğin iktisat veya sosyolojide öyle olmamıştır.

Bunlar böyle. Yani sorgulamanın bilimselliği yukarıdaki yöntemin ne ölçüde gerçekleştirilebildiğine bağlı. Yani deney ve kontrol ancak değişen ölçülerde mümkün olacağına göre bilimsel olan ve olmayan sorgulamayı keskin bir çizgiyle ayırmak pek kolay değil. Ama problem bununla kalmıyor: Diyelim ki kontrollü deney bütünüyle mümkündür. O halde bilimsel yöntem bize gerçeği açıklayabilir. Bunun için yerine getirilmesi gereken tek koşul, sorgulamanın kişisel faktörlerden ve değer yargılarından tamamıyla bağımsız olarak cereyan etmesini sağlamaktır. Buna kısaca objektivite diyebiliriz; yani bilimsel sorgulamanın sübjektif değil, objektif, tarafsız bir süreç olması söz konusu. Bu objektivite iddiasına pozitivizm diyebiliriz. Bugün dahi Bilada gibi deneysel bilimle uğraşan araştırmacıların ezici çoğunluğu objektiviteye ve pozitivizme inanırlar. İşin ilginç yanı deneysellikten derece derece uzaklaşmak durumunda olanlar dahi, telaffuz etseler de etmeseler de, pozitivist yaklaşımdan ayrı düşmek istemezler.

Pozitivizm ve objektivite iddiası Russel ve Wittgenstein'ın etkisiyle Viyana grubu diye anılan bilim felsefecileri zamanında, yani yirminci yüzyıl ilk yarısında en yüksek itibar noktasına ulaştı. Bu felsefeciler aynı zamanda bilimle uğraşan araştırmacılardan oluşuyordu. Ama çok geçmeden bu iddiaların geçersiz olduğunu ileri sürenler çıktı ortaya; Popper bunlardan. Daha sonra daha da ciddi eleştiriler geldi. (Geçen mesajlarda sözünü ettiğimiz sorunlar; "theory of experience" , "theory of truth", analitik ve sentetik önermeler gibi konular bu tartışmanın unsurları). Detaya giremem, ama öyle ki bugün pozitivizmin ciddiye alınır bir savunmasını yapmak pek mümkün değil. Kaldı ki birçok bilim felsefecisi araştırma yapan bilim adamlarının hiç de sanıldığı gibi "bilimsel yöntem"e göre çalışmadıklarını kuvvetli argümanlarla ileri sürdüler. Yani öğrendik ki bilimsel yöntem aslında gerçeği yansıtmayan bir idealden ibaret; objektivite ise bir masaldan ileri gitmiyormuş..

Bilada'nin söz ettiği ve felsefecilere sert veya öfkeli sorular yönelten araştırmacıların öfkesini anlamak zor değil: pozitivizmi inkar etseler ne yapacaklar? Zaten felsefecilerin muhakemelerini anlayıp bir yere varmak da mümkün değil. Çenelerini kapasalar da işimize baksak..

Gerçekten bilimde objektivite mümkün değil midir? Bence bu konuda kategorik hükümlerden kaçınmak doğru olur. Evet objektiviteyi sağlamak çok zor. Örneğin hangi deneyi yapacağınıza karar verirken, şu değil de o değişkeni gözlemleme kararı alırken, araştırma programını yaparken sübjektif yargılardan kaçınamayız. (Popper bunları pek güzel anlatıp Viyana grubundakileri çileden çıkarmayı iyi beceriyordu). Ama objektivite arayışından vaz da geçemeyiz. Üstelik örneğin bir biyoloji laboratuarı sınırları içinde objektiviteyi önemli ölçüde sağlayabiliriz de.


  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 09-04-2006   #37 (mesaj-linki)
GusinapsE - avatarı
PSİKOLOJİK BOZUKLUKLAR

PSİKOLOJİK BOZUKLUKLAR

A. PanikBozukluk :

Panik Atağı (Panik Atak): Kendi başına bir hastalık değildir. Panik atağı değişik hastalıklarda ortaya çıkabilir (Panik bozukluğu, sosyal fobi, hipertiroidi, özgül fobi, saplantı-zorlantı bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu, ayrılma anksiyetesi bozukluğu, madde kötüye kullanımı gibi). Panik atağı bir grup belirtinin dördü veya fazlasının birden başlayıp 10 dakika içinde en yüksek düzeyine ulaştığı yoğun bir korku ve rahatsızlık dönemidir:
  • Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama veya kalp hızında artış, terleme, titreme veya sarsılma, nefes darlığı veya boğuluyor gibi olma, soluk kesilmesi, göğüs ağrısı veya göğüste sıkıntı, bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, sersemlik, düşüp bayılacakmış gibi olma, gerçek dışılık duyguları veya benliğinden sıyrılma (depersonalizasyon), ölüm korkusu, uyuşma-karıncalanma duyguları, üşüme-ürperme-ateş basmaları.
Panik bozukluğu kendiliğinden panik ataklarıyla ortaya çıkar; bazen tabloya agorafobi eşlik eder. Yani açık alanlarda bulunmaktan, ev dışında tek başına kalmaktan, kalabalıkta bulunmaktan korku olabilir. Yeniden panik atağı bekleme, denetimini kaybetme, kalp krizi geçirme, çıldırma korkusu olabilir. Ataklar haftada 2-3 kez yineleme eğilimindedir. Tedaviye verdiği yanıt iyidir.
Tedavisinde öncelikle antidepresanlar, bunaltı giderici ilaçlar, kendini tanımaya yönelik psikoterapi, özellikle kaçınma davranışlarını denetlemeye yönelik davranışçı psikoterapi, bilişsel psikoterapi gibi seçenekler vardır.






B. SosyalFobi
Kişinin tanımadık insanlarla karşılaştığı veya başkalarının gözünün üzerinde olabileceği bir veya birden fazla toplumsal durumdan belirgin ve sürekli bir korku duyması halidir. Komik duruma düşeceği veya utanç duyacağı biçimde davranacağından korkar. Korkusunu aşırı veya anlamsız olduğunun farkındadır. Korkular çoğu sosyal durumu kapsıyorsa Çekingen Kişilik Bozukluğu anlamına gelir ve ek tanı konabilir. (Söyleşileri başlatma ve sürdürme, küçük topluluklara katılma, karşı cinsle çıkma, üstleriyle konuşma, toplantılara gitme gibi konularda). Eleştirilmeye, olumsuz değerlendirilmeye, reddedilmeye aşırı duyarlılık, hakkını savunmada güçlük çekme, aşağılık duygusu veya özgüven düşüklüğü vardır.
Sağaltımda antidepresanlar, duyarsızlaştırma, seans sırasında deneme, ev ödevleri, yüzleştirme gibi davranışçı psikoterapi yararlı olabilir.






C. ÖzgülFobi :

Kadınlar arasında en yaygın ruhsal bozukluktur. Korkulan nesneler ve durumlar hayvanlar, fırtınalar, yükseklik, hastalık, yaralanma ve ölüm olabilir. Alt tipler bunların baskın alanına göre; hayvan tipi, doğal çevre tipi, kan-enjeksiyon-yara tipi, durumsal tip ve diğer tiptir.
Fobik uyaranlarla karşılaşma veya karşılaşma beklentisi ile aşırı veya anlamsız, belirgin ve sürekli korku başlar, hatta panik atağı biçimini alabilir. Kişi korkusunun aşırı veya anlamsız olduğunu bilir. Fobik durumdan kaçınılır veya yoğun sıkıntıyla buna katlanılır.
En yaygın denenen tedavi yüzleştirmeye dayanan davranışçı psikoterapidir. Kademeli uygulanır. Duyarsızlaştırma amaçlanır. Gevşeme teknikleri de öğretilir.







Son Düzenleyen GusinapsE; 16-04-2006 @ 23:06.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 10-04-2006   #38 (mesaj-linki)
GusinapsE - avatarı
PSİKOLOJİK BOZUKLUKLAR

PSİKOLOJİK BOZUKLUKLAR





D. Saplantı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif-KompulsifBozukluk):
Halk arasında "temizlik hastalığı" olarak tanınır. Saplantı (obsesyon) yineleyici ve zorlayıcı düşünce, duygu, dürtü veya hayallerdir. Zorlantı ise (kompulsiyon) sayma, kontrol etme, kaçınma gibi bilinçli, standardize, yineleyici düşünce veya davranıştır. Tipik olarak saplantılar kişinin bunaltısını arttırır, zorlantılar ise azaltır. Zorlantıya direnmeyle (yapmamayla) da sıkıntı artar. Rahatsızlık verici dürtü veya düşünce sadece gerçek yaşam sorunları hakkındaki aşırı üzüntüler değildir. Kişi ya bunlara önem vermemeye, baskılamaya veya başka bir düşünce veya eylemle etkisizleştirmeye çalışır.




Yineleyici davranışlar el yıkama, düzene koyma, kontrol etme, dua etme, sayı sayma, birtakım sözcükleri sessizce söyleme olabilir. Sıkıntı yanı sıra zamanın boşa harcanması da söz konusudur. Takıntı örneğin günde 1 saatten daha uzun zaman alır. Olağan gündelik ve mesleki yaşam bozulur veya etkilenir.
Belirtiler çoğunlukla aniden ve stresli bir olay sonrasında başlar. Tanı ve tedavi utançtan, saklamaktan dolayı 5-10 yıl gecikebilir. Üçte biri önemli ölçüde, yarısı kısmen düzelir, geri kalan ya hasta olarak kalır ya da kötüleşir.
Tedavisinde antidepresanlar, davranış psikoterapisi (karşı karşıya bırakma, zorlantı yanıtını önleme) sayılabilir.










E. AkutStresBozukluğu :

Travma yaratıcı olaydan sonra 4 hafta içinde başlayıp 2 gün - 4 hafta devam eden stres bozukluğu sınıfıdır. Akut stres bozukluğunda sıkıntı verici olayı yaşarken veya sonrasında disosiyatif (çözülme) belirtiler olur. Bunlar:
  • Uyuşukluk, dalgınlık, tepkisizlik, afallama, yabancılaşma, benliğinin dışına çıkma (depersonalizasyon), travmanın önemli bir yanını anımsayamama gibidir.
Bir yandan da sanki travma yineleyerek yaşanır: Gözüne tekrar tekrar gelen görüntüler, düşünceler, düşler, yanılsamalar, anımsatıcı şeylerle karşılaşınca sıkıntı duyma. Ayrıca travma anılarını uyandırabilecek düşünce, duygu, konuşma, etkinlik, yer ve insanlardan kaçınma çabası olur. Uyuma zorluğu, huzursuzluk, yoğunlaşma güçlüğü, aşırı irkilme gibi bunaltı ve uyarılma belirtileri vardır.
Tedavisi Travma Sonrası Stres Bozukluğu'nda olduğu gibidir.













Son Düzenleyen GusinapsE; 16-04-2006 @ 23:07.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 11-04-2006   #39 (mesaj-linki)
GusinapsE - avatarı
Cvp: Psikoloji

PSİKOLOJİK BOZUKLUKLAR



F. YaygınBunaltı Bozukluğu :
Bireyin sosyal/mesleki yaş**ını önemli ölçüde bozan veya aşırı sıkıntıya neden olan, çeşitli bedensel belirtilerin eşlik ettiği en az 6 ay süren bir yaygın endişe halidir. Kişi üzüntüsünü denetlemekte zorlanır. Aşağıdaki belirtilerin 3'ü veya fazlası bulunur:
  • Huzursuzluk, aşırı heyecan veya endişe, kolay yorulma, düşünceleri yoğunlaştıramama, boş zihin duygusu, kas gerginliği, uyku bozukluğu.
Bunlardan başka titreme, huzursuzluk, baş ağrıları, soluk daralması, aşırı terleme, çarpıntı, sindirim sistemi belirtileri olabilir.


Bu hastalar çoğunlukla pratisyen veya dahiliye uzmanlarına başvurur. Ellerinde uzun bir tahlil listesi olabilir.


Tedavi için en etkili yaklaşım psikoterapi, ilaç ve destekleyici yöntemlerin bir arada kullanılmasıdır. İlaç tedavisi 6-12 ayda tamamlanabileceği gibi yaş** boyu sürdürmek de gerekebilir.




G. YapayBozukluk :



Yapay bozukluğu olan hastalar istemli olarak tıbbi veya ruhsal bozukluk belirtileri gösterir, öykü ve belirtilerini yanlış tanıtırlar. Tek görünür amaç hasta rolü takınmaktır. Hastaneye yatış temel amaç veya yaş** biçimi olabilir. Tanı için hastayı tanıyan birinden ek bilgi almak önemlidir.


Ruhsal belirtilerle giden yapay bozuklukta sınır (borderline) kişilik bozukluğu olabilir. Dinleyenin ilgi göstermesi hastayı hoşnut eder, belirtiyi pekiştirir. Çelişkili ve yanlış bilgi verirler. Çoğu hasta saygın birinin kimliğini takınır.

Fiziksel belirtilerle gidiş ön plandaysa hastane bağımlılığı, cerrahi girişim bağımlılığı, profesyonel hasta sendromu gibi adlarla anılırlar. İlaç veya madde alarak fiziksel belirti oluşturabilirler. İsteyici ve zor hastalardır; hekimi suçlama, dava tehdidi olabilir.

Tedavisi zordur; özgül etkili tedavisi yoktur. Hekim ve tedavi ekibinde güçlü olumsuz duygulara yol açar. Maske düşürücü tavırdan kaçınmalıdır. Birinci basamak (sağlık ocağı) hekimiyle işbirliği yararlı olabilir.




  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 13-04-2006   #40 (mesaj-linki)
GusinapsE - avatarı
PSİKOLOJİK RAHATSIZLIKLAR

PSİKOLOJİK RAHATSIZLIKLAR



J. Disosiyatif Bozukluklar :





a. Disosiyatif Amnezi (D.Unutma) :






Disosiyatif bozuklukların temel sorunu bilincin "bölünmez" durumunun kaybıdır; bu bir karmaşaya yol açar. Disosiyatif amnezideki anahtar belirti hastanın belleğindeki depolanmış bilginin anımsanamamasıdır. Bu unutkanlıkla açıklanamaz, altta bir beyin bozukluğu yoktur, stresli ve acı veren olaylarla ilgilidir.




En sık görüleni sınırlı bellek kaybı olup birkaç saat-birkaç günlük bellek kaybıyla sonuçlanır. Genellikle birden bire sonlanır, az sayıda yineleme ile tam iyileşir.


Tedavide hastaya unuttuklarını anımsayacak kadar gevşeme sağlayan, damardan gevşetici ilaçlar yararlı olabilir.





b. Disosiyatif Füg (D. Kaçım):



Disosiyatif fügü olan hastalar, geçmişini unutup birden evlerinden veya bildik iş ortamlarından uzaklaşır ve önceki isim, aile, iş gibi önemli kimlik özelliklerini anımsayamazlar. Tamamen yeni bir kimlik ve iş edinirler. Her şeyi unuttuğunun farkında değildir; sessiz, sade, el-etek çekmiş gibidirler.


Nadir görülür. En sık savaş sırasında, doğal afet sonrasında, evlilik dışı ilişki gibi kişisel krizler sonucunda ortaya çıkar. Bazı kişilik bozuklukları füge yatkınlık sağlar: borderline, şizoid, histrionik. Genellikle saatler veya günler sürer, seyrek olarak yılları bulur.
Kendiliğinden ve hızlı iyileşir; tedavide psikoterapi yararlı olabilir.




c. Yabancılaşma (DepersonalizasyonBozukluğu) :

Kişinin kendi zihinsel süreçlerinden veya bedeninden ayrıldığı duygusunun olduğu veya bunlara dışarıdan bir gözlemciymiş gibi bakıyor olduğu sürekli veya yineleyen yaşantılar biçimindedir. Bu sırada kendilerini mekanik, rüyada veya bedenlerinden ayrı olarak hissedebilirler.
Bu bozuklukta derealizasyon (yabancılaşma) belirtisi de olabilir: dış dünyadaki nesneleri yabancı veya gerçek dışı olarak algılama. Geçici yabancılaşma herkeste olabilir. Çoğu hasta gerçeklik hislerindeki bozulmanın farkındadır.
Tedavide nörotik belirtiler ön plandaysa kendini tanımaya yönelik psikoterapi hastanın kişiliği, insan ilişkileri, yaşam durumunun değerlendirilmesine odaklanabilir.



d. Çoğul Kişilik (D. Kimlik Bozukluğu) :


Süregiden (kronik) bir disosiyatif bozukluktur. Kişide iki veya fazla kimlik ya da kişilik durumu vardır. Her kişilik kendi içinde oldukça süreklilik gösteren bir çevre ve benlik algısı, ilişki kurma ve düşünce biçimine sahiptir. En az ikisi kişinin davranışlarını zaman zaman denetimi altında tutar. Önemli kişisel bilgileri unutma, sıradan unutkanlıkla açıklanamayacak ölçüdedir. Hemen %100’ü çocuklukta travmatik olay yaşamıştır (en sık fiziksel ve cinsel kötüye kullanım, özellikle de ensest). Ayrıca bu bozukluğa eğilim, çevre etkenleri ve destek yokluğu da hesaba katılmalıdır.



Sıklıkla yanlış tanılarla izlenirler. Bir kişilikten diğerine geçiş ani ve dramatiktir. Kişilikler birbirinden haberli olmayabilirler (amnezi), haberdar kişilikler birbirini arkadaş, eş veya rakip/düşman olarak görebilir.
Tedavide en etkili yaklaşımlar hipnoz veya ilaç destekli görüşmelerle kendini tanımaya yönelik psikoterapidir. Antipsikotik ilaçlar kullanılmaz. Düzelme aşamasında çoğunlukla travma sonrası stres bozukluğu belirtileri çıkar ve antidepresan veya sakinleştiriciler gerekebilir.Süregiden (kronik) bir disosiyatif bozukluktur. Kişide iki veya fazla kimlik ya da kişilik durumu vardır. Her kişilik kendi içinde oldukça süreklilik gösteren bir çevre ve benlik algısı, ilişki kurma ve düşünce biçimine sahiptir. Kişiliklerin en az ikisi kişinin davranışlarını zaman zaman denetimi altında tutar. Önemli kişisel bilgileri unutma, sıradan unutkanlıkla açıklanamayacak ölçüdedir. Hemen %100'ü çocuklukta travmatik olay yaşamıştır (en sık fiziksel ve cinsel kötüye kullanım, özellikle de ensest). Ayrıca bu bozukluğa eğilim, çevre etkenleri ve destek yokluğu da hesaba katılmalıdır.
Sıklıkla yanlış tanılarla izlenirler. Bir kişilikten diğerine geçiş ani ve dramatiktir. Kişilikler birbirinden haberli olmayabilirler (amnezi), haberdar kişilikler birbirini arkadaş, eş veya rakip/düşman olarak görebilir.
Tedavide en etkili yaklaşımlar hipnoz veya ilaç destekli görüşmelerle kendini tanımaya yönelik psikoterapidir. Antipsikotik ilaçlar kullanılmaz. Düzelme aşamasında çoğunlukla travma sonrası stres bozukluğu belirtileri çıkar ve antidepresan veya sakinleştiriciler gerekebilir.









Son Düzenleyen GusinapsE; 15-04-2006 @ 18:27.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Cevap Yeni Konu Aç
Hızlı Cevap
Resim Doğrulama
Mesaj:
Seçenekler
En popüler 5 etiket
Bu Konunun Etiketleri
insanın işitme sistemini araştıran, insanın işitme sistemini araştıran bilim dalı, işitme performansını araştıran bilim dalı, işitme sistemini araştıran bilim dalı, korku sinamaları,
Psikoloji Konusuna Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Psikoloji ile ilgili Makaleler       _PaPiLLoN_ Psikoloji ve Psikiyatri 156 20-09-2009 20:59
Gelişimsel Psikoloji ThinkerBeLL Psikoloji ve Psikiyatri 0 23-03-2009 12:51
Bireysel Psikoloji ThinkerBeLL Psikoloji ve Psikiyatri 0 26-02-2009 21:40
Hümanist Psikoloji AeraCura Psikoloji ve Psikiyatri 0 16-09-2008 00:55
Transpersonel Psikoloji asla_asla_deme Psikoloji ve Psikiyatri 1 29-04-2008 17:37