Hoş geldiniz sayın ziyaretçi Neredeyim ben?!

Web sitemiz; forum, günlük, video ve sohbet bölümlerinin yanı sıra; Skype ile ilgili Türkçe teknik destek makaleleri, resim galerileri, geniş içerikli ansiklopedik bilgiler ve çeşitli soru-cevap konuları sunmaktadır. Daima faydalı olmayı ilke edinmiş sitemize sizin de katkıda bulunmanız bizi son derece memnun eder :) Üye olmak için tıklayınız...


Sohbet (Flash Chat) Forumda Ara

Psikoloji

Bu konu Psikoloji ve Psikiyatri forumunda GusinapsE tarafından 3 Nisan 2006 (22:33) tarihinde açılmıştır.FacebookFacebook'ta Paylaş
69948 kez görüntülenmiş, 85 cevap yazılmış ve son mesaj 10 Haziran 2012 (11:26) tarihinde gönderilmiştir.
  • 5 üzerinden 1.00  |  Oy Veren: 1      
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın:    « Önceki Konu | Sonraki Konu »      Yazdırılabilir Sürümü GösterYazdırılabilir Sürümü Göster    AramaBu Konuda Ara  
Eski 14 Nisan 2006, 23:49

Psikoloji

#41 (link)
Mystic@L
Ziyaretçi
Mystic@L - avatarı
Tedavide işbirliği şart

Ergenlik çağındaki bir çocukta gündelik sorumlulukları savsaklama, okuldan soğuma şeklinde tarifler görülebilir. Tabii ki bunlar sınırlı örnekler."

Çocuklarda depresyonun tedavisinde bireysel tedaviyle birlikte çocuğun sosyal destek sistemleri üzerinde de çalışılması gerektiğinin altını çizilmesi gerekir. Aile danışmanlığı ve gerektiğinde aile terapisi yöntemleri ile anne babalar ve tüm aile çalışılır; ailedeki diğer bireylerde var olan ruhsal sorunların da tedavisi plânlanır. Çocuğun okul yaşamındaki zorluklarına yönelik olarak okulla işbirliği de tedavide mutlaka düşünülmelidir.


Rapor Et
Reklam
Eski 15 Nisan 2006, 17:26

KİŞİLİK BOZUKLUKLARI

#42 (link)
GusinapsE
Ziyaretçi
GusinapsE - avatarı
KİŞİLİK BOZUKLUKLARI



Derin olarak yerleşmiş olan, sosyal kalıplara uymayan, yaygın, ısrarlı, uyumsuz davranış örüntüsüdür.

Genelde yaşamın çeşitli dönemlerinde uzun süreli zorlukların etkisiyle olur. Kendilerini karşısındakinin yerine koymakta zorlanırlar. Görülme sıklığı %6-9 oranındadır. Kişilik bozuklukları ilk bulgularını 15-20 yaş arası gösterir. Kadın-erkek oranı eşittir. Kişilik bozuklukları bir çok nedene bağlı olarak gelişir.
Tedavisinde psikanaliz, psikoterapi, ilaç tedavisi kullanılır. Başarı oranı düşüktür.







A- Paranoid Kişilik Bozukluğu:


Diğer insanlardan kötü niyetli hareketler bekleme eğilimindedirler. Şüphecilik ve güvensizlik temel belirtileridir. Toplumda %1-2 oranında görülür. Erkeklerde daha fazladır.
Tedavide ilaç tedavisi ve psikoterapi birlikte kullanılır.






B- Şizoid Kişilik Bozukluğu:


Sosyal ortamdan uzaklaşmanın, izole yaşantının olduğu kişilik yapısıdır. Duygularını ifade edemezler. Genelde tek bir etkinlikte bulunurlar. Yakın arkadaşlıkları ve sırdaşları yoktur. Toplumda %7 oranında görülür. Erkeklerde daha sıktır. Tedavide ilaç tedavisi ve psikoterapi kullanılır.





C- Şizotipal Kişilik Bozukluğu:


Davranış, düşünce, duygulanım, konuşma ve görünümde bir çok gariplik ve egzantriklikler vardır. Alınganlık fikirleri, olağandışı yaşantıları, kuşkuculuk, acayip düşünce biçimi belirgindir. Toplumda %3 oranında görülür. %10'u intihar girişiminde bulunur. Şizofreniye dönüşmesi olasıdır. İlaç tedavisi ve psikoterapi tedavide kullanılır.




D- Antisosyal Kişilik Bozukluğu:


Başkalarına hak tanımayan uyumsuz davranışların olduğu kişilik yapısıdır. Suç işleme eğilimi, sürekli yalan söyleme, dürtüsellik, kavgacılık, sorumsuzluk, vicdan azabı çekmeme temel bulgularıdır. Tam genellikle 18 yaşından sonra oluşur. 30'lu yaşlardan sonra kendiliğinden düzelme olabilir. Tedavisi zordur. Madde bağımlılığı riski yüksektir.





E- Borderline (Sınır) Kişilik Bozukluğu:


Ayrışma-bireyselleşme sorunları, duygulanımı denetleme sorunları ile ilgili belirtiler ve yoğun kişisel bağlılıklar temelde görülebilir. Terk edilmeye karşı aşırı korku duyma, hep-hiç yasasıyla davranması, kimlik karmaşası, kendine zarar verici davranışlar, sürekli boşluk hissi, öfke patlamaları gibi belirtiler görülür. Toplumda %2 oranında görülür. Kadınlarda daha sıktır. Genelde annelerinde de bu bozukluk vardır. İleri yaşlarda düzelme olabilir. Genelde 40 yaşından önce tanı konulur. Psikoterapi temel tedavi şeklidir. Ek ilaç tedavisi de kullanılır.



F- Histrionik Kişilik Bozukluğu:


Dramatik, duygusal, etkileyici davranış kalıplarının olduğu bozukluktur. İlgi odağı olma beklentisi, baştan çıkarıcı davranma, fiziki görünümüne aşırı dikkat ve insanları kullanma, gösteriş, başkalarından kolay etkilenme ön plandadır. %2-3 oranında görülür. Kadınlarda daha yaygındır.

Baştan çıkarıcı özelliğe karşın cinsellikten korkma temel bulgudur. Psikoterapi temel tedavi şeklidir.






G- Narsistik Kişilik Bozukluğu:


Kendini beğenme ve öz saygı ile aşırı ilgilenmenin olduğu bozukluktur. Üstünlük duygusu, beğenilme gereksinimi, kendini karşısındakinin yerine koyamama, küstahlık temel belirtileridir.

Temelde anne ile çatışmalar yatar. Tedavisi zordur. Psikoterapi kullanılır.






H- Çekingen (Kaçıngan) Kişilik Bozukluğu:


Çekingen ve utangaç kişilik yapısı belirgindir. Kaçınganlık, yakın ilişkiler kuramama, eleştirilmeye aşırı duyarlılık, beceriksiz-küçük görüldüğünü düşünme, sosyal etkinliklere katılmama temel belirtileridir.

Toplumda %1 oranında görülür. Temelde anababa eleştirilerinin etkisi büyüktür. Psikoterapi özellikle grup terapisi tedavide kullanılır. Yaygın etkilenmemiş durumlarda "Sosyal Fobi" tanısıyla tedavi edilir.






I- Bağımlı Kişilik Bozukluğu:


Bağımlı ve boyun eğen kişilik yapısı belirgindir. Başkalarından öğüt ve destek alma ihtiyacı, sorumluluk alamama, muhalefet edememe, inisiyatif kullanamama, tek başına kalamama temel bulgularıdır. Kadınlarda sıktır. Temelde ayrılık kaygısı/bunaltısı vardır. Psikoterapi tedavide kullanılır.






J- Saplantı-Zorlantılı (Obsesif-Kompulsif) Kişilik Bozukluğu:


Mükemmelcilik ve esnek olamama belirgindir. Ayrıntılar üzerinde aşırı uğraşma, işin bitirilmesini zorlaştıran bir mükemmelcilik, eskimiş veya değersiz şeyleri saklama, cimrilik, katılık ve inatçılık hakimdir. Erkeklerde daha yaygındır. Ailesel geçiş olasılığı vardır. İlaç tedavisi ve psikoterapi tedavide kullanılır.







K- Pasif-Agresif (Edilgen-Saldırgan) Kişilik Bozukluğu:


Gizli bir şekilde bilerek engelleyici, erteleyici, inatçı ve yetersiz olmayla belirgin bozukluktur. Pasif direnç, somurtkanlık ve kavgacılık, otoriteye karşı çıkma, şanssızlığından yakınma temel bulgularıdır. Temelde anababada benzer problemler vardır. Psikoterapi yararlıdır.






L- Depresif (Çökkün) Kişilik Bozukluğu:


Karamsar, zevk alamayan, görev sorumluluğu olan, özgüvensiz ve kronik olarak mutsuz kişilerdir. Keder, mutsuzluk, keyifsizlik, kendini küçük görme, düşünceli ve endişeli yapı, kötümser, pişmanlık duymaya eğilim temel belirtileridir.
Erken dönemde ana/baba kaybı, anababa yetersizliği temelde yatan sorundur. İlaç ve psikoterapi yararlıdır.







M- Sadistik Kişilik Bozukluğu:


İlişkilerine acımasız veya küçük düşürücü davranış hakimdir. Adli olgularda yaygındır. Sıklıkla anababa kötüye kullanımı vardır.





N- Kendine Zarar Verici (Yenilgin) Kişilik Bozukluğu:

Kişiler yaşamlarını kötü sonuçlara yönlendirirler, yardımı veya iyi sonuçları reddederler, iyi sonuçlara doyumsuz yanıt verirler.






Rapor Et
Eski 16 Nisan 2006, 22:01

Psikodrama

#43 (link)
GusinapsE
Ziyaretçi
GusinapsE - avatarı
Psikodrama

J.L.Moreno'nun temellerini attığı yaygın olarak kullanılan felsefe, kuram ve teknikler bütünüdür. Grekçe Psyche(ruh) ve drama(eylem) sözcüklerinden gelmektedir. Moreno’ya göre bu, insan varlığını ya da durumun gerçeğini dramatik yöntemlerle araştırmakta olan bir bilim dalıdır.


Psikodrama başka bir tanımla bir tür dramatizasyondan ya da başka bir ifade ile spontan tiyatrodan yararlanılarak gerçekleştirilen bir ruhsal geliştirme tedavi yaklaşımıdır. Ortada yazılı her hangi bir metin yoktur:§ bir spontan tiyatro sergileyerek izleyenleri eğlendirmek ya da eğitmek de amaç değildir. Sahnede görülen spontan tiyatro, gerek oyuncuların gerekse izleyenlerin ruhsal yönden gelişmelerini iyileşmelerini amaçlayan karmaşık bir sürecin, ancak su yüzündeki bölümüdür.(2) Psikodrama’da her şey mümkündür. Buradaki ‘’her şey’’ in altını çizmek isterim. Kişiler psikodrama sahnesine geçmiş de yaşadıkları bir takım olayları getirebilecekleri gibi geleceğe ilişkin hayallerini, rüyalarını, hatta deja-vu yaşantılarını ya da halüsinasyonlarını da getirebilirler. Ne tür olursa olsun, geçirdiğimiz bir iç yaşantıyı psikodrama sahnesinde tekrar yaşama şansımız vardır. Söz konusu ‘’tekrar yaşama’’, geçmişteki bir olayın yeniden yaşanması şeklinde olabileceği gibi, geleceğe ilişkin bir hayalin provası şeklinde de olabilir. Psikodramanın niteliğini ve temel özelliğini Moreno’nun Freud’a söylediği bir söz, kanımca veciz bir şekilde özetlenmektedir. ‘’ Dr. Freud, siz bir gün yapay bir ortamda, insanların görmüş oldukları rüyaları analiz ediyorsunuz. Ben ise onları, görmüş oldukları bir rüyayı tekrar görmeleri için yüreklendiriyorum.’’ Gerçekten de Moreno’nun dediği gibi, insanlar, niteliği ne olursa olsun bir takım yaşantılarını psikodrama sahnesinde tekrarlama, yeniden yaşama şansına sahiptirler. Bir takım yaşantıların psikodrama sahnesinde tekrarlanması, iyileştirici / tedavi edici işleve sahiptir. Moreno’nun bu işlevle ilgili görüşü de ilginçtir. Ona göre ‘’İkinci kez yaşanan her gerçek, birinciden kurtuluştur.’’ Belki şöyle dersek daha belirgin olabilir; eğer bir gerçeği ikinci kez yaşarsak, bu gerçeği kontrolümüz altına alabiliriz. Yani ilk kez yaşadığımız bazı olaylar, bizi kontrollerine alabilir; fakat biz bu olayları Psikodrama sahnesinde ikinci kez yaşarsak, bu durumda biz onları kontrolümüz altına alırız. ‘’İkinci kez yaşanan her gerçek, birinciden kurtuluştur.’’ demek yerine ‘’ ikinci kez yaşanan her gerçek, birincinin verebileceği zarardan kurtuluştur.’’ diyebiliriz . Bir çocuk, havlayarak kendisini korkutan bir köpeği yalnız kaldığında taklit ederek korkusunu hafifletmeye çalışır. Muhtemelen eski çağlarda ilkel insanlar da böyleydi; kendilerini korkutan doğa olaylarını ve hayvanların davranışlarını, dans ederek ya da benzeri yollarla tekrarlıyor, onlar karşısında duydukları kaygıyı denetim altına almaya çalışıyorlardı. Kuramsal bir takım temellere oturtulmuş, çeşitli tekniklerle bezenmiş Psikodrama’da ise, sistematik bir ‘’yeniden yaşama’’ etkinliği söz konusudur. Psikodrama yöneticilerinin organize ettikleri bu etkinliklerin kişilerin katarsis sağlamalarına bir takım ağırlıklarından kurtulmalarına yardımcı olur. Evrenin her köşesine sinmiş olan ve adeta sürekli çağıldayan bir cevher vardır. Bu cevherin adı ‘’ yaratıcılık’’tır. Nesnelerde bulunan yaratıcılık, insanlarda da bulunur. İnsanlar spontan olabildikleri ölçüde sahip oldukları yaratıcı gücü ürüne dönüştürebilirler. Moreno’ya göre sosyometrinin amacı, insanların spontanlıklarını ve yaratıcılıklarını kullanmalarına yardımcı olup bu dünyada tutunmalarını sağlamaktadır. İşte psikodrama bu amacın gerçekleşmesi için uygun bir etkinliktir; psikodrama sahnesinde insanlar spontan olmayı öğrenebilirler ve böylece yaratıcı eylemler sergileyebilirler.§Psikodrama sahnelerinde ortaya çıkan bu durumu ise, günlük yaşamlarına taşıma şansları vardır. Psikodrama’da bilinen belli teknikler vardır; yönetici duruma göre bunları kullanır. Ancak Psikodrama’da yöneticiler, bilinen tekniklerle sınırlı kalmak zorunda değildir, bir psikodrama yöneticisi, gerektiğinde yaratıcılığını kullanarak, bilinenlerin dışında bir takım etkinlikler, teknikler üretebilir, uygulayabilir. Psikodrama’da rol kavramı/kuramı çok önemli bir yere sahiptir. Moreno’ya göre roller ben’den çıkmaz, ben, rollerden çıkar. Yine Moreno’ya göre rol, kişiler arası bir yaşantıdır, sosyal yaşantının ayrılmaz bir parçasıdır; hatta sosyal yaşam rollerden ibarettir. Özetle tekrarlamak gerekirse psikosomatik, sosyal ve psikodramatik olmak üzere üç tür rol vardır. Doğumla, hatta doğum öncesi dönemde başlayan bir süreç içinde rol gelişimi ortaya çıkar. Psikodrama’da, ileride değineceğimiz çeşitli teknikler kullanılır.


Psikodrama kavramında insan, varlığının dört boyutuyla dinamik olarak bağlantılıdır. Bunlar;

1) Yaşamında oynadığı rollerin kapsamı.

Her birey bir çok fizyolojik, psikolojik, mesleki ve sosyal role göre duyar, düşünür ve davranır. Her insan için bu roller arasında belirli bir uygunluk ya da uygunsuzluk ortaya çıkar. Bunun sonucunda insan kendini kendi içinde uyumlu ya da uyumsuz olarak hisseder ve en sonunda da huzursuz ya da iyi ve rahat olur.

2) Yaşamı boyunca ilişkide bulunduğu insanlarla etkileşimler.

Bu ilişkiler her insanın çevresinde bir ağ oluşturur. Bu ağı oluşturan bireyler bir ilişki içine girerler. Bundan bir grup dinamiği belirir ve kişi bu dinamik içinde yerini alır.

3) Kişinin sosyal atomu.

Duygusal etkileşim içinde olduğu kişisel dünyası

4) Mensup olduğu grup içerisinde sosyometrik statüsü.

Kişinin yer yüzündeki varlığı kendisinin içtenliğine, kendiliğine ve kurduğu gerçek iletişime dayanır.§

Psikodrama’da bir kişinin, Protagonistsin (Protos:birinci, agon: savaşçı) grup içinde aslında kendisi için ve kendi koşullarına göre düzenlenmiş olan, ama bütün grubun da kendi yaşantılarına göre katılıp rol aldığı bir oyunu sergiler. Böylece Psikodrama’da özgürleşen insan kendi dışına çıkarak aynı şekilde özgürleşmiş ve kendi dışına çıkmış insanlar önünde bir tiyatro oluşturmaktadır. Amaç yaşamını baştan yeniden kurgulamak ve aynı olguyu çeşitli roller içinde yeniden gözlemleyebilmektir.

Psikodrama insanlar arası ilişkiler zemininde ruhsal olguların geliştiğini, ve ancak bu ve benzeri ilişkiler ağı içinde daha uygun yollarda gelişebileceğini kabul eden ve çalışma alanını yalnız klinik içinde bırakmayıp insanların ve toplulukların bulunduğu her yöne yayan çağdaş akımların tipik bir örneğidir.(1)

Günümüzde pek çok kuram geçerliliğini yitirmesine rağmen psikodrama, etkinlik ve güncelliğini korumaktadır. Sosyometri toplulukların iç dinamiklerini anlama ve araştırma yöntemi olarak varlığını sürdürürken psikodrama içinde de kullanım alanları bulmaktadır.Freud'un son dönemlerine yetişen Moreno onu insanı kısıtlı bir laboratuarın içine sokmakla eleştirir ve kendisinin bizzat onların yaşamına katılarak, gözleyerek, yaşayarak ve yaşarken düzelterek önemli bir farklılık getirdiğini söyler. Moreno'nun grup psikoterapisi bir süre sonra psikanalistleri etkilemiş ve psikanalitik grup psikoterapisi gelişmeye başlamıştır. Daha sonra bu oluşum grup analizi olarak adlandırılmıştır. Psikodramadan etkilenen Gestalt terapistleri de, eylem metotlarını kullanmaya başlamışlardır. Kullandıkları en önemli teknik olan "boş sandalye" tekniğini psikodramadan almışlardır. Moreno'nun psikodramasından çok sonra iletişim grupları ve Rogerian grup terapisi gelişmiştir. Bu anlamda Moreno'nun yaptığı gerçek bir devrimdir.(3)

Gerçeğin aksiyonla yeniden keşfedilmesi olan psikodrama kaynağını insandaki üç önemli temel özellikten alır.Bunlar:Eylem, yaratıcılık ve spontanlıktır.İnsan eyleme dönük bir varlıktır.Hareketsiz bir yasamdan söz etmek mümkün değildir.Bu eylem ihtiyacının doyurulabilmesi eylemin yeterli ve uygun olmasına bağlıdır, bu ise insanin yaratıcılığı ve bu yaratıcılığın sergilemesine olanak tanıyan spontanlığı sayesinde gerçekleştirilir. Spontanlık yeni ya da eski durumlara kişinin yeni ve uygun tepkiler verebilme halidir.§ Spontanlık ve yaratıcılık arasındaki ilişki Moreno'nun şu benzetmesinde anlamını bulur : "Eğer kişi spontan ise ve yaratıcı değilse, bu samuray kılıcı taşıyan bir köylüye benzer; kılıcı kullanmasını bilmediği için kendini bile kesebilir. Eğer kişi yaratıcı ama spontan değilse, bu kılıcı olmayan bir samuray savaşçısına benzer; kılıç olmadığı zaman bildikleri bir isine yaramaz".

Psikodrama, insanin yaratıcılığının ve spontanlığının sınırlarını yakalamasını ve ulaşılan bu noktada eylem ihtiyacını karşılamasını hedefler. Psikodrama grup psikoterapileri içinde belki de uygulama alanı en gelişmiş olan grup psikoterapisidir. Tedaviden eğitime, endüstri psikolojisinden tiyatroya uzanan geniş bir yelpaze içinde kendine kendine uygulama alanları bulur.§Doğası gereği hızlıdır.Birçok önemli çalışmanın bir kaç saatin içine sığdığına tanık olunur. İnsanın üç temel ilişki kurma biçimi olan empati, tele ve tranferans, tüm ilişkilerde varlığını gösterir. Tele: İnsanlar arası kaynaşma yani Moreno’nun sosyalizasyon yaratıcı iş birliği, “sevgi ve beraberliktir” Ancak kapsamlı bir ilişki biçimi olarak karşılıklı gerçek nedenlere dayalı mücadele de bu tür ilişki içine alınmalıdır. Moreno, iki ya da daha fazla insan arasında ki ilişki biçimine tele süreci adını verir.Tele bir an için karşılıklı olarak diğer kişinin iç dünyasını ve o anda kendisini nasıl hissettiğini, duruma göre de onun içinde bulunduğu yaşam koşullarını kendi içinde yaşaya bilmektir. Böylece tele tek yönlü bir empati değil, iç dünyaların karşılaşmasıdır.§ Psikodrama sağlıksız ilişki kurma biçimi olan tranferansların çözümlenmesini (Transferans: Tam olarak gerçeğe dayanmayan bir kişiler arası ilişki biçimidir. Bir insan duygusal aktarım yoluyla diğer bir insanla ilişki içine girdiğinde, bu kişi artık onun için kendi gerçeği olan bir kişi değil, daha çok diğerinin bilinç dışı istek ve anılarının taşıyıcısı olarak görünür.buna transferaz denir.)§

buna karşılık olarak sağlıklı ilişki kurma biçimleri olan tele ve empatinin geliştirilmesini hedefler. Bütün bunları gerçekleştirirken sayısız ısınma tekniklerinden ve yardımcı tekniklerden ve vazgeçilmez olan üç temel teknikten yararlanır. Bu üç temel teknik: Eşleme, rol değiştirme ve ayna teknikleridir.

Eşleme tekniği en güçlü psikodrama tekniğidir, kaynağını rol gelişiminin ilk iki aşamasından alır. Kişi eşleme yaptığı kimsenin durumunu, iç yaşantısını sezip onları o imiş gibi dile getirir. Protogonistin söyleyemediği, söylemek istemediği veya o anda bilincinde olmadığı duygularını dile getirir. Eşlemeyi yapan kişinin o anda duygu, düşünce ve gereksinimlerini bir kenara bırakması gerekir. Eşleyen kişi mantık ve kuramsal saplantı ve düşüncelerden uzak kalması gereklidir. Bu şekilde yaşantılarını, hatıralarını, istek ve fantezilerini bastıran protogonistin bunları hatırlamasına, tekrar yaşamasına yardımcı olur. Bunu rol değiştirme ve ayna teknikleri izler.

Bu tekniklerin en önemlisi, en vazgeçilmez olanı rol değiştirme tekniğidir. Her birey çeşitli roller sergiler, yani belli bir rol repertuarına sahiptir; ve bu repertuar geliştirilebilir. İleride daha ayrıntılı tartışacağız, ancak burada kısaca, rol oynama ve rol değiştirme arasındaki farka değinmek istiyorum. Bir üyenin psikodrama sahnesinde belirli bir rolü sergilemesine ‘’rol oynama’’ adı verilir. Örneğin bir annenin yaptıklarını yapan bir üye anne rolünü, bir öğretmenin yaptıklarını yapan bir üye ise öğretmen rolünü sergilemiş olur. Rol değiştirmede ise bir üye karşısındaki kişinin yerine/rolüne geçerek, o kişinin rolünü oynamaya, bir anlamda onunla empati kurmaya çalışır. Aslında rol oynama ile rol değiştirme birbirinden tamamen bağımsız değildir; rol değiştiren bir üye aynı zamanda rol de oynamaktadır. Ancak rol oynama daha genel bir anlam, rol değiştirme ise daha özel bir anlam taşır. (2)

Baş oyuncu olan protagonist rol değiştirme sayesinde empatiyi gerçek anlamı ile birlikte yaşamaya başlar ve tele ilişkilerinin gelişimini beslemeye başlar.Başkalarını anlamak istiyorsanız rol değiştirmelisiniz. Psikodrama sahnesinde kişi hayatta alması mümkün olmayan rolleri dahi alabilir, yasayabilir ve oynayabilir.(2)Rol değiştirme tekniği çocuğun ‘’sen’’i tanıması, sen ayırımı yapması ve konuşma yeteneğinin gelişimi ile ilgilidir.(4)

Ayna tekniği: Çocuk gelişiminin “her şey gerçek” aşamasındaki durumdan kaynağını alır. Bu aşamayı kendini tanıma diye adlandırır. Çocuk bu aşamada kendisini çevreden ayırır ve kendi varlığını dış dünyadan ayrı olarak algılayabilir. Ayna tekniğinde bir yardımcı terapöt veya bu yönde deneyimli bir grup üyesinden, yani yardımcı benden yararlanabilir. Belli bir gözlem döneminden sonra yardımcı ben hastayı, sahnede tıpkı aynadaki görüntüsü olduğu gibi, onun rolüne girerek grup içinde, serviste, yaşamda nasıl bir davranış içindeyse öyle oynar. Bu canlandırma sırasında hasta grup içinde kendisini seyreder. İlişki biçimini, gösterdiği tepkileri, rahatsız edici yönlerini, diğerlerinin tepkilerini görür, kendisini ilişkide bulunduğu kişinin yerine koyar. Çoğu kez bu teknik rolü canlandırılacak kişiye bilgi vermeden, kişi hazırlanmadan yapılır.

Bir psikodrama oturumu üç bölümden oluşur.

Bunlar :

· Üzerine çalışılacak olan konunun belirlendiği ısınma aşaması,

· Konunun çalışıldığı oyun aşaması,

· Ortaya çıkan ürünün son seklinin verildiği görüşme aşaması.

Bir psikodrama oturumu her uygulaması içinde bu aşamaları içermek zorundadır.

Psikodramanın Temel Öğeleri
Protagonist: Psikodramatik oyunun kahramanı başoyuncusudur. Gruba katılan danışan veya üyelerden biridir ve kendi yaşamını ortaya koyduğu zaman protagonisttir.

Yönetici: Psikodrama yöntem ve tekniklerini kullanarak protogonistin probleminin incelemesine yardımcı olan uzman kişidir.

Yardımcı Ben: Psikodrama yöneticisi ve protogonistin yanında rol alan kişidir. Protogonistin yaşamındaki bir kişiyi ya da protogonistin bir parçasını, bir yönünü canlandırır.

İzleyici: Psikodrama’ya katılan diğer kişilerdir. Gerekirse aktif katılımda bulunurlar .

Sahne: Çapı en az 12-15 adımlık bir alan olmalıdır . Bazı eşyalar bulundurulabilir.( masa, sandalyeler, yastık, minder) Daha ayrıntılı bir sahneye gerek yoktur. Çeşitli renkteki ışıklar ve müzik yardımcı olabilir. §

Psikodrama teknikleri ; aksiyon metotları, encounter(karşılaştırma) teknikleri, geliştirme oyunları, tiyatro oyunları, yapılandırılmış yaşantılar, sözsüz alıştırmalar olarak kullanılır . Bunlar Moreno geliştirmiştir. Moreno ' dan sonra da yönlendirilmiş fantezi, psikosentez, duyumsal uyanıklık, Gestalt terapi, yaratıcı drama gibi alanlardan uyarlanmış fikirlerle gelişmeye devam etmektedir.§

Antogonist : Protagonistten sonraki en önemli kişi genellikle eşi veya çatışma halindeki kişidir.

Koterapist : Yardımcı yönetici, lidere yardım eder.

Psikodrama duygusal problem çözümünü içeren "protagonist merkezli " bir oyun biçimidir. Genellikle derin duygusal yaşantılara doğru gidiş söz konusudur.

Psikodrama Oturumunun Aşamaları
Genelde bir psikodrama oturumu üç aşamadan oluşur. Bunlar ısınma, oyun ve görüşme aşamalarıdır. Ancak bazı durumlarda bir oturum, yalnızca ısınma ve görüşme aşamalarından ya da yalnızca oyun ve görüşme aşamalarından oluşabilir. Oturumun kaç aşamadan oluşacağını grup yöneticisi ve sürecin niteliği belirler.

Isınma aşamasının temel amacı, ısınan oyuncular arasında bir baş oyuncu çıkmasıdır. Eğer ısınma teknikleri sonucunda bir baş oyuncu ortaya çıkarsa, oyun aşamasına geçilir. Psikodrama’da ikinci aşama oyun aşamasıdır. Bu bölümde genelde, baş oyuncunun getirmek istediği oyunu sergilenir. Yönetici ve baş oyuncu sahneye gelir. Baş oyuncunun getirmek istediği yeterince belirginse yönetici hemen oyunu başlatabilir. Fakat olay yeterince belirgin değilse yönetici olayı somutlaştırmak için bir müddet görüşmeye devam eder. Çeşitli sorular sorar. Onun o andaki duygularını ve ihtiyaçlarını kavramaya çalışır. Yönetici baş oyuncudan, canlandırılacak olayın geçtiği ortamı tanımlamasını ister. Baş oyuncu, olayın nerede, ne zaman geçtiğini, ortamda kimlerin olduğunu, belirtmelidir. Dekorun canlandırılması ve tanımlanması önemlidir. Dekordan sonra sıra oyunca yer alacak kişilere gelir. Baş oyuncu oyunda yer alacak yardımcı oyuncuları sahneye davet eder. Bu arada yönetici oyun boyunca baş oyuncunun yanında bulunacak ve gerektiğinde onun rolünü alacak olan bir eş ego seçmesini söyler. Dekor ve oyuncular tanımlandıktan ve hazırlandıktan sonra sıra dramatizasyona gelir. Oyunlaştırmanın nasıl yapılacağı konusunda önceden belirlenmiş kesin kurallar yoksa da uyulması gereken bazı temel ilkeler vardır.

1) Psikodrama’da olayların anlatılması değil, oyunlaştırılması esastır.

2) Şimdi ve burada ilkesine uyulması gerekir. Geçmiş ve gelecek ancak şu an ile bütünleşebildiği taktirde önemlidir.

3) Psikodrama sahnesinde entellektüel tartışmalara girişilmesi değil, duyguların yaşanması esastır. Bir baş oyuncunun duygularını kenara itmesi, diğer bir ifadeyle spontanlığının azalması halinde yönetici, öncelikle empati kurarak, yeterli olmazsa uyararak bu baş oyuncunun duygularından kopmamasını sağlamaya çalışmalıdır.

4) Yönetici psikodramanın hiçbir safhasında, özellikle de oyun sırasında doğrudan yorum yapmaz. Yorum sayılabilecek sorular sormaz.

5) Psikodrama’da oyunun yazarı baş oyuncudur. Rolleri dağıtan, oyunu sürükleyen baş oyuncudur. Yöneticinin bu tablodaki yerinin esnek olmasında yarar vardır. Bir yönetici sahnedeki oyuna müdahale etme-etmeme boyutunda nerede bulunacağına iyi karar vermelidir.

Yönetici, oyunu başlattıktan sonra, oyunun baş oyuncu tarafından akıcı bir şekilde sürdürüldüğünü gördüğünde, kenara çekilebilir, hatta geçici bir süre için sahneden çıkabilir. Ancak şu üç durumda yönetici sahneye dönmelidir;

a) Baş oyuncu bunaldığında
b) Oyun statikleştiğinde
c) yöneticinin kafasında belli bir oyun stratejisi izlemek gerektiği fikri uyandığında yönetici oyuna müdahale edebilir.

Yöneticinin gerektiğinde oyuna müdahale etmesi onun katalizörlük işlevini zedelemez. Hangi psikodrama tekniklerinin uygulanacağına şüphesiz ki yönetici karar verir ancak yönetici kendisini tekniklerin uygulanışında zorlayıcı ve tek söz sahibi ve saymamalıdır. Yöneticinin önerdiği bir tekniği eğer baş oyuncu uygulamak istemezse, yönetici bu konuda ısrarcı olmamalıdır. Çünkü Psikodrama’da amaç, baş oyuncuya, kendisi ile ilgili bir takım gerçekleri zorla göstermek değil, onun duygusal açıdan rahatlamasına, katarsis sağlamasına ve iç görü kazanmasına yardımcı olmaktır.

Yöneticiler, baş oyuncuların o andaki duygularını ve ihtiyaçlarını dikkate alarak, her konuya özgü ayrı bir oyun stratejisi koymak zorundadırlar. Oyun süreci içinde, psikodrama tekniklerinden hangilerinin ne şekilde nasıl uygulanacağına sürece bakarak yönetici karar verecektir

Oyun sonunda tüm üyeler toplanarak görüşme aşaması gerçekleştirilir. Bazen ısınma aşamasında ortaya bir baş oyuncu çıkmaz: bu durumda oyun aşaması atlanarak görüşmeye geçilir. Grup ısınma aşamasında ve oyun sırasında uygulanan teknikler üzerinde tartışır. Rol geri bildirimi ve özdeşim geri bildirimi yapılır. En önemli değişiklik grup üyeleri arasında duygusal bir canlılık oluşturmaktır.
Rapor Et
Eski 17 Nisan 2006, 18:52

Psikoloji

#44 (link)
bal gibi
arwen - avatarı
Paranoid Bozukluklar
Eski adlandırmaları PARANOYA veya PARANOİD DURUM olan bu hastalık günümüzde SANRILI BOZUKLUK olarak adlandırılmaktadır. Eski zamanlardan beri bilinen bu hastalık hastaların olayları gerçekçi olmayan değişik bir uslamlama kullanmalarından dolayı paranoya (para=değişik, noia=düşünme) olarak adlandırılmıştır. Gerçekten ilginç olan bu ruhsal hastalık psikiyatrik sınıflandırmada psikozlar grubunda yer almaktadır. Yani hastanın gerçeği değerlendirme yetisini ileri derecede bozmaktadır. Oldukça seyrek görülen paranoid bozukluk ciddi ve kronik gidiş göstermektedir. Genelde hastaların gerçek olmayan düşünceleri vardır (sanrı) ve bu hastanın hayatını ileri derecede olumsuz etkilemektedir. Bunun dışında hastada neredeyse psikiyatrik bulgu yok denecek kadar azdır. Hastanın tüm yaşamı sanrısına göre ayarlanır. Bu sanrılar çok çeşitli olabilir ve hastanın bir sanrısı vardır. Örneğin kişinin hakkı yenmiştir ve bundan dolayı kişi devamlı mahkemelerde hakkını arar veya hep dava açmakla uğraşır. Ya da kötülük görme (perseküsyon) sanrılarından dolayı birileri tarafından izlendiğini, tuzaklar kurulduğunu, zarar verileceğini düşünür ve hayatı buna göre biçimlenir. Kıskançlık sanrılarıyla eşinin kendisini aldattığını, gizli bir takım ilişkileri olduğunu düşünebilir.

Bu hastalığın en önemli özelliği yukarıda örnek verilen durumları düşünürsek, hastaya mantıklı ve geçerli kanıtlar gösterilse bile hasta sabit ve gerçek dışı düşünceleri olduğuna ikna edilemez. Hatta çoğu kez ikna etme girişimleri ters teperek hastanın size kızgınlık ve düşmanlık duyguları geliştirmesine neden olur. Paranoid hastalar tehlikeli hasta grubu olarak kabul edilebilir. Eğer siz kendinizi bir an hastanın yerine koyarsanız ne kadar rahatsızlık verici tehdit edici bir dış dünyaya karşı, ne kadar gergin bir iç dünyanız olabileceğini farkedebilirsiniz. Bu nedenle bu hasta grubu ani ve ciddi saldırılarda bulunabilir.

Hastalığın tedavisi oldukça zordur. Hastalıklarını kabul etmediklerinden ya zorla ya da kandırılarak yakınları tarafından hekime getirilirler. Hekim hastayla güven ilişkisi kurarak hastalığın ortaya çıkış nedenlerini araştırmalıdır. Hekimin hastayla mantık ya da felsefe tartışması yararsızdır. Hasta yakınları ve hekim hastaya karşı dürüst olmalı, kandırmamalı, açık olmalıdır. İlaç tedavileri diğer tedavi modalitelerinden daha başarılıdır. Genellikle antipsikotik grubu ilaçları uzun yıllar kullanmaları gerekir.

Paranoid Bozukluğun Evreleri
1.Erken Dönem
2.Başlangıç Kristalizasyonları Dönemi
3.En Son Kristalizasyon Dönemi
4.Paranoid Davranışlar Dönemi
Rapor Et
Eski 17 Nisan 2006, 22:46

Danışan Merkezli Psikoterapi (Humanistik Yaklaşım

#45 (link)
GusinapsE
Ziyaretçi
GusinapsE - avatarı
Danışan Merkezli Psikoterapi (Humanistik Yaklaşım)

Bu psikoterapi ekolünün kurucusu Carl Rogers insanların temelde "iyi" olduklarına ve sürekli gelişerek, kendilerini gerçekleştirmek istemelerine inanmaktaydı. Rogers'in temel varsayımı şudur: İnsanların doğuştan getirdikleri en kuvvetli dürtü kendini gerçekleştirme, kendini ifade etme dürtüsüdür. Çocuk ilk günlerden başlayarak bunu yapmaya başlar. Çocuğun kendini gerçekleştirme dürtüsü, onun çevresindeki insanlarla ve o andaki koşullarla her zaman uyum içinde olmayabilir.
Örneğin sabah saat altıda uyanan çocuk, büyük bir zevkle,sesinin yettiğince şarkı söylemeye başlar. Bu davranış, çocuk için bir kendini ifade etme, kendini gerçekleştirme davranışıdır. Akşam geç yatmış olan ve sabahın o saatinde uykusunu alamamış olan anne ve baba, bu davranışa "kapa çeneni, yoksa yanına gelirsem kötü yaparım seni ! " diye tepkide bulunabilir. İşte o anda çocuk iki seçenekten birini seçmek zorundadır:

(1) Ya anne-babasının söylediğine aldırmayarak kendini ifade etmeye devam etmek, ya da

(2) onların sözüne uyarak şarkı söylemeyi bırakmak.
İlk seçeneği seçtiği zaman çocuğun anne-babasıyla ilişkisi olumsuz bir yönde gelişir; çocuk onların sevgisini kaybedebilir ve sonunda cezalandırılabilir. İkinci seçeneği izlediğinde çocuk anne-babasıyla ahenkli bir ortam yaratır, ancak aynı zamanda kendi kendine şu mesajı da verir:" Senin ne istediğin önemli değil, kimse senin mutlu olacağına aldırmaz. Bu yaşam içinde canının istediğini yapamazsın, sen ancak anne-babanın yaptığını yaptığın sürece sevilirsin !"
Çocuğun yaşamında yukarıda bahsedilen ikinci türden seçimler sık sık tekrar ederse, çocuğun kendini gerçekleştirmesi törpülenir ve zamanla çocuk öyle bir noktaya gelir ki, bu noktada kendini ifade etmeye yönelik istek ve dürtülerinin farkına varmamaya başlar. Bu süreç kişinin kendine saygı duymasını engeller. Çocuk kendi duygu ve isteklerinin farkına varmadığı sürece çevresiyle kendi istekleri arasındaki çelişkinin de farkına varamaz.
Bu nedenle çoğu kişi kendi istek ve duygularının "farkına varmamayı öğrenir." Kendi istek ve duygularından gittikçe kopan birey, kendi kendisiyle iletişimden uzaklaşır ve iç dünyasındaki istek ve dürtüleri arasında tutarsızlık, ahenksizlik oluşur. Rogers'in psikoterapisi iç dünya ile davranış arasındaki bu tutarsızlığı ortadan kaldırmaya yönelik bir psikolojik yaklaşımdır.
Bu yaklaşım hiç bir çocuğa ceza verilmemelidir şeklinde anlaşılmamalıdır. Yalnız ceza verirken çocuğun "beni" ve davranışı arasında bir ayrım yapılmalıdır. Cezalandırılan çocuk değil çocuğun davranışı olmalıdır. Örneğin" Yaptığın bu davranış kötü, bu davranışını onaylamıyorum. Ama seni seviyorum" mesajı verilerek gerektiğinde çocuk cezalandırılabilir.


Rogers'in psikoterapi anlayışına göre

(1) Danışana koşulsuz saygı göstermek gerekir.

(2) Psikoterapist danışanına empatik anlayış göstermek zorundadır.

(3) Psikoterapist samimi ve içten olmalıdır.

Böyle bir ortamda zamanla kişi terapiste gerçekten çok güvenir ve bu özgür ortamda yavaş yavaş bastırmış olduğu duygu ve düşüncelerinin farkına vararak, bunları ifade etmeye, ket vurularak yarıda kalmış olan kendini gerçekleştirme sürecine yeniden başlamaya girişir. Kendine saygısı artar, kendini olduğu gibi kabul etmesini öğrenir ve parçalanmış bir kişi olmaktan çıkıp, derli toplu, kendi kendisiyle iletişim kurabilen tüm bir kişi olma yoluna girer. Bir anlamda birey kendi yaşamında bir tutarlılık, bir uyum bulmaya başlamıştır.
Danışan merkezli psikoterapi haftada bir kez yapılır. Rogers "hasta" tabirini kullanmaz "danışan" tabirini kullanırdı. Freud'cu yaklaşım kişinin psikopatoloji gösterdiğini baştan kabul eder ve onu hastalıktan kurtarmayı amaçlar. Rogers kendisine danışmaya gelen kişinin, kendini gerçekleştirme yönündeki gelişmesine ket vurulduğundan böyle bir gereksinmesi olduğunu düşünür. Kişi hasta değildir bir bir danışmana gereksinimi vardır.



Rapor Et
Eski 19 Nisan 2006, 22:18

Uyku Bozukluklarına Psikolojik Yaklaşım

#46 (link)
GusinapsE
Ziyaretçi
GusinapsE - avatarı
PSİKOLOJİ'DE UYKU BOZUKLUKLARI



A- SAĞLIKLI UYKU VE UYKU HİJYENİ:

Sağlıklı uyku tanımı saat üzerinden yapılamaz. Bazı kişiler için 5-6 saatlik uyku yeterli olurken (genellikle aktif, dışa dönük yapısı olanlardır), bazı kişiler ise normalde 10-12 saat uyku uyurlar (sanatçı kişiliğe sahip, içe dönük, duygusal yapıda olanlar için sıktır). Sağlıklı uyku "etkin" olan uykudur. Etkin uyuyan kişi uyandığında kendini dinlenmiş, zinde, formda ve yeni bir günü yaşamaya hazır hisseder. Uyku alışkanlığı yaşa bağlı değişiklikler de gösterir.
Uyku hijyeni kişinin dikkat etmesi "etkin uyku"yu uyuyabilmesi için dikkat etmesi gereken koşullardır. Etkin uyku için;
  • Her gün düzenli saatte kalkın.
  • Sizin için 'normal' olan süreden daha fazla uyumayın.
  • Kahve, çay, kola uykuya dalışı zorlaştırdığından, alkol ise uykuya dalışı kolaylaştırmasına karşın kalitesini bozup sabah yorgunluğuna neden olduğundan kullanmayın.
  • Gündüz uykularından (5-10 dk. bile) sakının.
  • Sabahları fiziksel egzersiz yapın.
  • Yatma öncesi TV seyretmek yerine rahatlatıcı şeyler okuyun ya da müzik dinleyin; aşırı uyarılmalardan kaçının.
  • Yatmadan bir süre önce 15-20 dakikalık banyo yapın.
  • Yatma zamanına yakın yemek yemeyin.
  • Ortamın ısısı, gürültü olup olmaması, yatak değişikliği gibi alışkanlıklarınıza özen gösterin.
EEG kullanılarak uykunun 2 ana evresi olduğu belirlenmiştir: 1. Non-REM uyku evresi (kendi içinde 4 aşamalıdır). 2. REM uykusu: Hızlı göz hareketleri ve rüya görmeyle belirlidir.
Yaşlanmayla uyku örüntüsü değişir. Yatak süresi artar, gece uyanmaları sıklaşır, gündüz şekerlemeleri artar, uykudan hoşnutluk azalır.




B- DİSSOMNİYALAR
a. Birincil Uykusuzluk (İnsomnia):
Bilinen başka bir nedene bağlı olmadan ortaya çıkan uykusuzluktur. En az 1 ay süreyle uykuya dalma güçlüğü ve yineleyici uyanmalar vardır, uyku dinlendirici değildir.
Tedavisi yeniden uyku yapısını kurma (koşullandırma), meditasyon, gevşeme kasetleri, sakinleştiriciler ve uyku vericileri içerir. Yatağın uyku dışında bir şey için kullanılmaması, yatak veya odanın değiştirilmesi önerilir. Psikoterapi yararlı değildir.

b. Birincil Hipersomnia (Aşırı Uyuma):
Herhangi başka bir nedenle açıklanamayan en az 1 ay süreyle giden aşırı uyku halidir. Uzun uyku yaşam boyu sürebilir, ailesel olabilir.
Tedavisinde sabah ya da akşam uyarıcılar kullanılır. Antidepresanlar yararlı olabilir.

c. Narkolepsi:
Gündüz aşırı uykulu olma ve en az üç aydır süren REM uykusu anormallikleri ile belirlidir. Gündüz, 15 dakikadan az, karşı konulamaz uyku atakları olur. Gülme, öfke, heyecan, cinsel ilişki, korku, utanma ile tetiklenen kısa kas zayıflığı veya felci dönemleri geçirir. Bir kısmında uyanırken bilinç yerinde olduğu halde hareket edememe bulunur, bu 1 dakikadan kısa sürer.
Uykuya dalarken rüya benzeri varsanılar eklenebilir. Narkolepside periyodik bacak hareketleri ve uyku apnesi de görülebilir. 15 yaştan önce başlar, süreğen gidişlidir.

Tedavisi düzenli yatış zamanı, gündüz şekerlemesi izni, ani uykuya karşı güvenlik önlemleri, gündüz için uyarıcılar, antidepresan kullanımı biçimindedir.

d. Uyku-Apne Sendromu:
Apne 10 saniye ve üstündeki solunum durmaları için kullanılan tanımdır. Saatte 5 apne ve gecede 30 apne üstü patolojiktir. 300'e kadar çıkabilir. Tehlikeli durumdur. Uykuda ani ölüm nedeni olabilir.
Tipik hasta gün içinde uyuklayan, yorgun, orta yaş ve üstünde erkek olup, depresyon ve duygudurum değişiklikleri yaşar, gündüz uyku atakları olur. Yüksek sesli, aralıklı horlama olabilir. EEG, EMG, EKG ve tüm gece uykuyu izleyen kayıtlar (polisomnografi) ile tanı konulur.
Tedavisi burundan sürekli pozitif hava basıncıyla solutmaktır. Diğer yaklaşımlar kilo verme, burun cerrahisi, trakeostomi ve uvuloplastidir.

e. Sirkadiyen Ritm Uyku Bozukluğu (Jet Lag) :
İstenilen ve gerçekte uyunan uyku dönemleri arasındaki uyumsuzluğa neden olan durumları içerir.
Jet Lag tipi, doğu-batı yönündeki uçak yolculuğundan sonra 2-7 gün sürer ve düzelir; özgül tedavi gerektirmez. Öğün ve uyku zamanlarını değiştirerek önceden hazırlanma olabilir.
Gecikmeli uyku evresi tipinde alışıldık zamanda uykuya dalamama vardır. Tedavide, uyku saati kademeli olarak daha fazla geciktirilerek istenilen başlama saatine ulaşılır. Uykuyu öne alma başarısız olmaktadır. Gece ışık tedavisi uykuyu geciktirir, gündüz ışık tedavisi uykuyu öne alır.
Değişen vardiya tipi hızlı değişen çalışma düzeni olanlarda görülür. Bedensel sorunlar, ülser eklenebilir. Işık tedavisi yararlı olabilir.

f. Başka Türlü Adlandırılamayan Dissomnialar:
Nokturnal Myoklonusta, hasta bacak hareketlerinin farkında değildir. 55 yaş üstünde görülür, sık uyanmalı, dinlendirmeyen uyku vardır. İlaç tedavisi gerekir.
Huzursuz Bacak Sendromunda bacak hareketleri uyumaya engel olur, huzursuzluk hareketle azalır, ilaç tedavisinden yarar görebilir.
Kleine-Levin sendromunda genç erkek hasta birkaç hafta süreyle aşırı uyur, sadece aralarda oburca yemeye uyanır, aşırı cinsel etkinlik ve saldırganlık eşlik eder. Tedavisinde uyarıcı ilaçlar kullanılır.





C- PARASOMNİALAR
a. Kabus Bozukluğu :
Hemen her zaman REM uykusu sırasında kabus görülür ve kabuslar iyi anımsanır. Korkuyla uyandırır. Uzun, korkutucu düşlerdir. Gecenin herhangi bir zamanında görülebilir
Bunda uyku terörüne göre bunaltı, hareket, konuşma, terleme, çarpıntı daha az görülür.
Özgül bir tedavisi yoktur, ilaç kullanımı gerekebilir.

b. Uyku Terörü (Uykuda Korku Bozukluğu) :
Çocuklarda yaygındır. Yoğun bunaltı eşliğinde ani uyanma görülür, çarpıntı, terleme olabilir. Uyandığında hareketlidir, haykırarak ağlar, uyanınca olayı anımsamaz.
Rüyasız uyku (Non-REM) döneminde görülen bir bozukluktur. Uyuduktan 1-2 saat sonra ortaya çıkar. Tedavi nadiren gerekir. Görülme zamanından önce uyandırmak korkuları uzun süreli kaldırabilir.

c. Uyurgezerlik Bozukluğu (Somnambulizm) :
Çocuklukta yaygın görülür, genellikle yaşla kendiliğinden kaybolur. Genellikle ailede benzer öykü vardır. Tam bilinçli olmadan yatağı bırakma ve yürüme olur, hasta bu dönemi anımsamaz. Derin Non-REM uykusunda ortaya çıkar. Olasılıkla tehlikelidir. İlaçlar tedavide kullanılabilir. Tehlike ve yaralanmaya karşı önlemler alınmalıdır.

d. Başka Türlü Adlandırılamayan Parasomnialar :
Uykuda Diş Sıkma: Hafif uyku ve kısmi uyanıklar sırasında çıkar. Tedavide diş hasarını önlemek için ağızlık kullanılır.
REM Uykusu Davranış Bozukluğu: Başlıca yaşlı erkeklerde görülür, ilerleyicidir. REM döneminde karmaşık ve şiddet içeren davranışların ortaya çıkmasıdır. Yaralanma nedeni olabilir. Çoğunlukla nörolojik bir neden vardır. İlaç tedavisi olanaklıdır.
Diğerleri: Uykuda konuşma, uykuda kafa sıçramaları, ailesel uyku felci, başka ruhsal hastalıklarla ilgili uyku bozuklukları, uykuyla ilişkili epilepsi nöbetleri, uykuyla ilişkili küme baş ağrıları, kronik paroksismal hemikrania, uykuyla ilişkili anormal yutkunma sendromu, uykuyla ilişkili kardiyovasküler belirtiler, uykuyla ilşkili gastroözofageal reflü, uykuyla ilişkili hemoglobinüri , madde kullanımının yol açtığı uyku bozukluğu.




Rapor Et
Eski 20 Nisan 2006, 08:37

Psikoloji

#47 (link)
Mystic@L
Ziyaretçi
Mystic@L - avatarı
Ergen Gelişimi

Ergenlik dönemi çocukluktan erişkinliği dek uzanan dönemdir. Başlangıç ve bitiş sınırları kesin olmamakla birlikte 10-20 yaşları arasını kapsar. Bu dönemde erkek ve kızlarda bedensel, ruhsal, cinsel, bilişsel yapıda değişiklikler olur.

Ergenlik belirtilerinin görülmesinde kişiler arasında farklar vardır.Ortaokul lise yıllarına denk gelen ergenlik dönemi sırasında, organizmada gerçekleşen fizyolojik ve biyolojik değişiklikler, bu çağa çocuk olarak giren bireyi dönemin sonunda genç bir yetişkine dönüştürür.

Kızlar ergenlik dönemine erkeklerden yaklaşık iki yıl önce girerler. Kız ve erkeklerde boy uzaması görülür. Kızlarda boy uzar, kilo artar, koltuk altı, genital bölgelerde kıllanma olur. Yağ dokusu gelişir. Bu nedenle kızlar kilo aldıklarında sık sık yakınırlar. Ancak bu normal bir gelişmedir. Deride yağlanma olabilir. Bunun sonucunda sivilceler oluşabilir. Dengeli ve sağlıklı beslenme, spor, kilo ve ergenlik sivilceleri konusunda sorun yaşayan gencin gelişimine olumlu etkiler. Ergenlik döneminde kızlarda adet görme başlar. Adet görme vücudun normal işlevlerinden biridir.

Erkeklerde de boy uzaması görülür. Koltuk altında, genital bölge ve göğüs bölgesinde kıllanma görülür, sakal ve bıyık çıkmaya başlar. Ses kalınlaşır. Kas dokusu gelişir. Üreme organlarında gelişme ve penis sertleşmesi başlar. Bu dönemde cinsel gelişmenin hızlanması nedeniyle kız ve erkek ergenlerin bilgilendirilmeleri son derece önemlidir. Kendindeki değişimlerin farkında olan ergen bu değişimi daha iyi anlayabilmek için bilgi edinmek isteyecektir. Bu bilginin çevreden öğrenilen eksik, yanlış bilgiler yerine ailede verilmesi daha ergenin gelişimini olumlu etkileyecektir.

Ergenlik döneminde önemli bir gelişmede düşünsel alandadır. Somut düşünme niteliği, soyut düşünebilmeye varmıştır. Bu da ergenin dış dünyayı algılamasında değişikliğe yol açar. Olayları daha çok sorgulamaya ve farklı açılardan olaylara bakabilmeye başlar. Yeni toplumsal çatışma ve isteklerde ergenin kafasını karıştırır, onu huzursuz eder. Bu gelişmeyle duygular, arkadaş ilişkileri, aile ile kurulan iletişim ergenin kendini tanımlarken dikkat ettiği özellikler olur. Ergenlik döneminin başında ergen sorununu çözmek için gerekli ilişkileri görebilir, ancak çözüm için gerekli olan planlamayı yapmakta zorlanır. Gelişimin sonraki evrelerinde (16-18 yaş) düşünülen ve planlanan seçenek sayısı artar. Bu gelişmenin doğal sonucu olarak elindekiyle mutlu olamam durumu ortaya çıkar. “Benim cep telefonum neden yok” gibi istekler zaman zaman aileyi zor duruma sokar. Ergenle ailenin koşulları ile ilgili bilginin verilmesi, onun düşüncelerinin dinlenip anlaşılması , sorumluluk duygusunun kazandırılması ile iletişim daha sağlıklı olacaktır.

Ergenlik döneminde duygularda farklılaşma, iniş çıkışlar görülür. Ergen bir gün çok mutluyken, ertesi gün çok üzgün olabilir. Ergen zaman zaman duygularını ve heyecanlarını denetleyemez. Öfkesini, sevincini kontrol etmekte sorun yaşayabilir.

Ergenler, anne-baba-kardeşleriyle de problemler yaşarlar. Ergen ailesiyle çatışabilir. Çatışma nedenleri genellikle arkadaşlık ilişkileri, akademik başarı, bağımsızlık istekleridir.Ailelerinin yaptıkları yönlendirmelere, uyarılara karşılık olarak tepkisel davranışlar gösterebilirler. Bu dönemde ergenler bağımsız olmak isterler. Anne babalarıyla ilişkilerinde bağımlılık giderek azalır. Ancak tümüyle bağımsız olmaya da hazır değillerdir.

Ergenin arkadaşları ile ilişkileri hayatında çok önemli bir yer tutar. Ergenliğin ilk yıllarında kızlar kızlarla, erkeler erkeklerle iletişim kurarlar. Kızlar genellikle aynı ortak zevkleri olduğu kız arkadaşları ile uzun uzun sohbetler yaparlar. Ergenlik döneminde kızlar erkekler, erkekler de kızlar için merak konusudur. Ancak karşı cins ile iyi arkadaşlıkların gelişmesi biraz daha ileri yaşlarda gözlenir. Bu yaşlarda kızlarla erkeklerin arkadaşlıkları, kendilerini ve karşı cinsi tanımaları, olayları değerlendirirken farklı bakış açılarına sahip olmaları bakımından önemlidir.

Ergenlik döneminde yaşanan bu hızlı değişimler ergeni erişkinliğe hazırlayan gelişmelerdir. Sorunlar yaşanması doğaldır. Sorunları, sabır, anlayış ve yapıcı tartışmalarla çözmeye çalışmak faydalı olacaktır.




Rapor Et
Eski 22 Nisan 2006, 01:21

Fobi

#48 (link)
GusinapsE
Ziyaretçi
GusinapsE - avatarı
Fobi

Tanımı

Fobi kelimesi Yunanca Phobos kelimesinden gelmektedir. Phobos aynı zamanda Yunan mitolojisinde dehşet tanrısının da ismidir.Gerçekte korku yaratmayacak bir objeye, aktiviteye veya duruma karşı aşırı korku duyma ve kaçınma davranışında bulunmaya fobi denir. Kişi, bu korkuların aşırı veya anlamsız olduğunu bilse de engelleyemez, mantıksal düşünerek korkularının önüne geçemez. Fobi toplumda sık görülen bir psikolojik rahatsızlıktır. Fobisi olan insanlar “fobik” diye adlandırılırlar. Yapılan araştımalar toplumda %10 oranında fobi tespit etse de tahminen bu değer %25 dolaylarındadır. Fobiler halk arasında hastalıktan ziyade huy ya da kişilik özelliği olarak düşünüldüğünden tedaviye başvuranların sayısı azdır. Araştırmalarda fobi sıklığının beklenenden düşük çıkmasnın en önemli nedeni budur. Kadınlarda erkeklere oranla iki buçuk kat daha faza görüldüğü saptanmıştır.

Fobilerin gerçek nedenleri bilinmemektedir. Öne sürülen fobi nedenleri türlerine göre değişmekle birlikte aynı fobi türünde de hastadan hastaya değişiklik gösterir. Ruhsal rahatsızlıkların çoğunda olduğu gibi fobilerde de neden biyolojik, genetik ve çevreseldir. Bazı özgül fobilerde genetik yakınlık fazladır. Örneğin kan aldırma veya enjeksiyon yaptırma fobisi olan kişilerde ailede benzer hastalık normal topluma göre daha sıktır. Ancak bu yatkınlığın genetik veya çevresel etkenlere bağlı olarak gelişip gelişmediğini aydınlatacak araştırmalar henüz yetersizdir. Bazı insanlarda adrenalin ve noradrenalin salınımının fazla olmasının veya etkilenen organların bu maddelere normal insanlara göre daha duyarlı olmasının bu hastalığa yol açtığı ileri sürülmektedir. Verilen ilaç tedavileri de bu maddelerin salınımını veya bedensel duyarlılığı azaltmaya yöneliktir. Psikiyatride fobilerin geçmiş yaşantılara bağlı olarak geliştiği yolunda ispatlanmamış çeşitli teoriler mevcuttur. Watsonun öğrenme teorisinde fobilerin şartlandırılmış refleks davranışlar sonucu oluştuğu ileri sürülür. Bu teoriye göre daha önce kaygı uyandırmayan bir uyaran kaygılı bir uyaranla bir araya geldiğinde öğrenme yolu ile kaygı uyandıran bir uyaran haline gelmektedir. Örneğin asansör korkusu olmayan bir kişi elektrik kesintisi ile asansörde mahsur kalma sonucunda asansör korkusu geliştirebilir. Bu olay öncesinde rahatlıkla asansöre binebilirken asansöre binemez hale gelebilir veya asansöre bindiğinde aşırı kaygı duyma görülebilir. Freud’a göre fobiler bilinç dışı çatışmalarla ilgilidir ve ödipal kompleks ile ilişkisi vardır. Bastırılmış, bilinç dışına itilmiş bazı korkular yer değiştirerek normalde kaygı yaratmayacak bir nesne veya duruma yöneltilir ve bu şekilde fobiler gelişir. Yapılan araştırmalarda sürekli strese maruz kalan çocuklarda yaşamın ileri dönemlerinde yaygın fobik davranışlar görülebimektedir. Sürekli stres yaratan nedenler arasında erken yaşta anne veya babanın kaybı, anne veya babadan ayrılma, ev içinde şiddete maruz kalma sayılablir. Bazı bedensel hastalıklar, nörolojik ve psikiyatrik hastalıklarda fobik semptomlar görülebilir. Bu rahatsızlıkların ayırıcı tanısı yapılırken dikkate alınması gerekir.

Fobi Çeşitleri


Sosyal Fobi

Sosyal ortamlarda başkaları tarafından inceleme altında tutulduğu korkusu performans gösterilmesi gereken durumlarda eleştirilme yada küçük düşme korkusunun yaşanmasıdır. Ve kişi bu korkunun yaşanmasından kurtulamak için bu tür sosyal ortamlara girmekten kaçınır. Kaçınma nedeniyle kişinin sosyal, meslekî ya da aile yaşamı etkilenir.
Sosyal fobi iki farklı şekilde görülür.
  • Genel: Korkular hemen her durum için geçerlidir.
  • Özel: Yalnızca özel bazı durumlar için geçerlidir. (Başkalarının önünde imza atmak, yemek yemek vs gibi.)
Sosyal fobide en sık karşılaşılan belirtiler şu şekilde sıralanabilir.
  • Çarpıntı
  • Titreme
  • Terleme
  • Kaslarda gerginlik
  • Midede rahatsızlık hissi
  • Göğüste sıkıntı hissi
  • Sıcak yada soğuk basması
  • Başta ağırlık hissi - Başağrısı.
Bu durumda kişi zaman içerisinde bu belirtilerle yaşamaya alışabilir. Ancak hayatının değişik alanlarını kısıtlamaya başlayan belitiler bir gün iş güç yapmayı da engellemeye başlarsa işi için tedavisi şart bir durum haline gelir.Yaşanan bu belirtiler kişide derin bir korku ve heyecan hali lie birlikte görülür.
Korkulan durumlardan kaçıma davranışı genellikle çok belirgindir. Ve bazen tam bir sosyal yanlızlıkla sonuçlanabilir. Korkulan durumlarda kaçınmak için olmadık şeyler yaparlar. Bir seminer vermesi gereken kişinin seminer iptal olsun diye ayağının kırılmasına bile sevineceğini söylemesi hatta bunun için dua ettiğini söylemesi olayın ne kadar sıkıntı verici olduğunu anlatmak için yeterlidir.
Sosyal fobisi olanlar genelde aşağıdaki durumlarda sosyal fobi belirtilerini yoğun olarak yaşarlar.

- Topluluk önünde konuşmak. - Bir işle uğraşırken seyredilmek. - Başkalarının önünde yemek yemek-içmek. - Otorite konumundaki kişilerle temas etmek. - Misafir kabul etmek. - Başkaları ile tartışmak. - Toplulukta telefonla konuşmak. - Tanımadığı kişilerin gözlerinin içine bakmak. - İlgi odağı olmak. - Başkalarının önünde yazı yazmak.

Sosyal fobi belirtilerini bazen kişi kaygı belirtilerinden birisiymiş gibi düşünebilir.
Korkulan durumdan kaçma davranışı genellikle çok belirgindir. Tam bir sosyal yanlızlığa yol açabilir. Başlangıç yaşı sosyal fobide çok erkendir. Hastaların %40’ında başlangıç yaşı 10’un altındadır. Hastaların %95’inde ise başlangıç 20’nin altındadır. Okul fobisi olan çocukların %40’ında ise sosyal fobi olduğu belirtilmektedir.

Sosyal fobinin başlama yaşının erken olması ciddi sorunlar doğurur. Okul başarısı etkilenir. Bazıları okulu bırakmak zorunda kalır. Yine bir çok psikiyatrik rahatsızlığın ortaya çıkmasına da yol açabilir. Bunların içinde en önemlisi depresyon, alkol bağımlılığı ve ilaç bağımlılığıdır. Özellikle batılı ülkelerde yapılan çalışmalarda sosyal fobide alkol kullanımı normal toplum bireylerine oranla 2,5 kat daha yüksek bulunmuştur. Bu da alkolün süperegoyu baskılaması daha rahat davranmayı sağlaması ile açıklanabilir ki bu durumda zamanla alkol bağımlılığı riskini artırmaktadır. Alkolikler arasında yapılan bir çalışmada sosyal fobi görülme sıklığının normale oranla 9 kat fazla olduğu tespit edilmiştir. İntihar düşünceleri ve girişimleri sosyal fobide yaşanan sıkıntıya bağlı olarak sık görülmekle birlikte sosyal fobiye başka psikiyatrik rahatsızlıklar ilave olduğunda daha da artmaktadır. Dolayısıyla sosyal fobi bir an önce tanınmalı ve tedavi edilmelidir.

Agorafobi

Fobiler arasında sık görülen agorafobi eskiden yalnız meydanlardan, açık yerlerden korku olarak bilinirdi. Şimdi ise agorafobi çok daha geniş bir anlam taşımaktadır. Yalnız başına kalmaktan, yalnız sokağa çıkmaktan, kalabalık yerlere girmekten, örneğin sinema, tiyatro, tünel, köprü, pasaj, asansör, otobüs, vapur, uçak gibi yerlerde duyulan korkular artık agorafobi sayılmaktadır. Panik bozukluğuna bağlı olmayan fobinin nadir olduğu anlaşılmaktadır. Çoğu agorafobinin temelinde panik nöbetleri bulunmaktadır. Yani hasta panik nöbetleri geçireceği korkusu yüzünden yalnız başına sokağa çıkamamakta, kalabalığa girememektedir. Bu nedenle DSM III-R‘ye göre agorafobi belli bir durumdan ağır kaçınma davranışı gösteren panik bozukluğudur. ICD-10’da ise asıl tanı agorafobidir ve bunda panik bozukluğu olabilir veya olmayabilir. Agorafobi bireyin herhangi bir yerde panik nöbeti geçirme ve ordan çıkamama, tıkanıp kalma, hiç bir seçeneği olmama korkusudur. Ağır agorafobikler yaşamın bir çok etkinliğinden uzaklaşır. Bir süre sonra yaşamları o kadar kısıtlanabilir ki zamanla ciddi çökkünkük durumlarına da girebilirler.

Özgül Fobiler

Belirli nesneler veya durumlardan anormal korkudur. Bunları agorafobi ve sosyal fobilerden ayırdettiren özellik korkunun özgül durumlar ve nesneler karşısında belirmesidir. Bu özgül durumlar ve nesneler olmadığında hastada rahatsızlık belirtisi yoktur. Bunlardan uzak olduğu sürece hastanın yaşamı etkilenmemektedir. Yalnız fobi nesnesi ya da durumuyla yüz yüze gelince panik derecesinde korku ortaya çıkmaktadır. Hasta bu nesne veya durumların nerede bulunabileceğini daha önceden inceler ve ona göre sakınarak sıkıntıdan kendini korumaya çalışır. Fakat çok sık karşılaşılan nesneler karşı korku yaşamı çok kısıtlayıcı olabilir.
Fobiler korkunun ortaya çıktığı uyarana göre üçe ayrılabilirler:
  • Nesne fobileri (böcek, kelebek, köpek, sivri uçlu eşya gibi...)
  • Durum fobileri (kapalı yer, açık yer, asansör, yüksek yer gibi...)
  • İşlev fobileri (altına kaçırma, gaz kaçırma, terleme, yüz kızarması gibi...)
Bazı özgül fobiler:

Kapalı ve basık yerde kalma korkusu (klaustrofobi): Kapalı ve basık yerlerde duyulan korkudur. Asansör, basık tavanlı odalar, koridorlar, kapıları kapalı ve kalabalık otobüs, yeraltı çarşıları, metro, alt geçitler ve kilitli odalar onlar için korku verici yerlerdir. Hastanın temel korkusu bu sayılan yerlerde sıkışıp kalmak, nefes alamamak ve boğulmaktır.
Kan-yaralanma korkusu: Halk arasında “kan tutması” olarak bilinen kan-yaralanma fobisinde hasta kan görünce rahatsızlık duyma dışında, tıbbi işlemlerde bayılacak gibi olma, kalp hızında değişme, bulantı ve bayılma gibi tepkiler gösterebilir.


Hayvan korkusu (zoofobi): İnsanların bir kısmında korkulan hayvanlara karşı kötü bir deneyim yaşadıktan sonra fobi başlarken, bir kısmında da böyle bir başlatıcı bulunmaz.

Gök gürültüsü ve fırtına korkusu (astrofobi): Gök gürültüsü ve fırtına fobisi olan kişiler sürekli hava durumunu izler. Havanın fırtınalı,gök gürültülü ve yağışlı olma ihtimali olduğu günlerde büyük korku ve panik duyguları yaşarlar.


Yükseklik korkusu (akrofobi): Yükseklik korkusunda kişi yüksek binalara çıkamaz, yüksekten bakamaz. Birçok kişi için keyifle oturulacak balkonlar bu hastalar için eziyet olur.
Yalnızlık korkusu (manofobi): Yalnızlık fobisi duyanlar tek başlarına kalmazlar. Bu fobi akşamları evde tek başlarına kaldıklarında artar. Nedensiz olarak huzursuz olurlar. Evde duydukları tüm sesleri, gördükleri tüm gölgeleri hırsızın ve yabancı birisinin varlığına yorarlar.

Uçak korkusu: Uçak korkusunda kişi gideceği yere ne kadar eziyetli olursa olsun uçak dışında herhangi bir araçla gitmeye razıdır. Uçağa binmek zorunda kalırsa şiddetli korku duyar. Uçağın her hareketini, her sarsıntıyı büyük bir korkuyla izler, duyduğu her sesi motorun arızasına yorar.
Yutma korkusu: Yutma fobisinde kişi yemek yerken, su içerken boğazına birşey kaçacağı ve boğulacağı düşüncesindedir. Kuruyemiş ve küçük taneli yiyecekler onun için çok korkutucudur. Ciddi sorunlardan biri de ileri derecede kilo kaybıdır.


Bütün özgül fobiler tek tek anlatılamayacak kadar çoktur. Hepsi ayrı ayrı tanımlanmıştır.

Fobi belirtileri

Korku yaratan obje, durum ya da aktivite ile karşılaşıldığında anksiyete belirtileri ortaya çıkar. Panik atakta görülen belirtilerin hemen hepsi fobik durumla karşılaşıldığında ortaya çıkabilir. Bu belirtilerden bazıları şunlardır:
  • Çarpıntı
  • Yüz kızarması
  • Titreme
  • Terleme
  • Bulanık görme
  • Nefes darlığı
  • Ağız kuruluğu
  • Yutkunma güçlüğü v.b.
Sosyal fobininpanik bozukluktan tek farkı belirtilerin belli durumlarda ortaya çıkmasıdır. Panik bozukluğu olan kişiler ne zaman panik atak geçireceklerini bilirler ve panik atak geçirmemek için fobik durumlardan kaçınırlar. Örneğin asansör korkusu olan kişiler asansöre bindiklerinde panik atak geçirebilirler ve bundan korunmak için üst katlara merdivenlerden çıkıp inmeyi tercih ederler bu şekilde panik atak gelmesini önlerler. Yine uçak korkusu olan kişiler uçağa binmek yerine başka vasıtaları kullanarak yolculuk etmeyi tercih ederler. Fobisi olan kişiler bu kaçınma davranışını kullanarak panik atak gelişmesini önlerler. Panik bozukluğu olan kişilerde fobilerden farklı olarak panik ataklarının ne zaman, nerede geleceği belli değildir ve atağın gelmesi genelde önlenemez.
Rapor Et
Eski 23 Nisan 2006, 02:09

Bazı Fobiler

#49 (link)
GusinapsE
Ziyaretçi
GusinapsE - avatarı
BAZI FoBİLER

Canlı canlı toprağa gömülme korkusu (tapofobi)

Ateş korkusu (pirofobi)

Giyecek korkusu (endofobi)

Yenilik korkusu (kainatetofobi)

Sivri cisim korkusu (amofobi)

Karanlık korkusu (kenofobi)

Dışkı korkusu ( koprofobi)

Yamaçtan iniş korkusu (orofobi)

Toplum içinde yüz kızarması korkusu (ertirofobi)

Beyaz sayfa korkusu (lökoselofobi)

Yabancı kokusu (xenofobi)

Tozi pislik korkusu (mizofobi)

Herşeyden korkma korkusu (pontofobi)

Korkudan korkma korkusu (fabofobi)

Cinsel ilişki korkusu

Eşcinsel olma korkusu

Aklını yitirme korkusu

Hastalık korkusu

ablütofobi: yıkanmaktan korkma

agirofobi: caddelerden ya da caddelerde karşıdan karşıya geçmekten korkma

agorafobi: açık yer ya da kalabalık korkusu

ailurofobi: kedilerden korkma

akluofobi: karanlıktan korkma

akrofobi: yüksek yerlerden korkma

akustikofobi: belirli seslerden kokrma

algofobi: acı çekmekten korkma

amatofobi: toz korkusu

amnezifobi: hafızasını kaybetmekten korkma

androfobi: adamlardan korkma

anemofobi: fırtına korkusu

antlofobi: sel korkusu

antropofobi: insanlardan korkma

apifobi: arılardan korkma

arakibutirofobi: yerfıstığı ezmesinin, yerken, damağa yapışmasından duyulan korku

araknofobi: örümceklerden korkma

aritmofobi: sayılardan korkma

asimetrifobi: simetrik olmayan şeylerden korkma

astenofobi: güçsüz olmaktan korkma

astrafobi: şimşek korkusu

ataksofobi: düzensizlikten korkma

atelofobi: mükemmel ol(a)mamaktan korkma

aviofobi: uçuş korkusu

ballistofobi: silahtan ya da mermilerden korkma

batofobi: derinlik korkusu, yüksek binaların yanından geçmekten korkma

batrakofobi: kurbağa, semender gibi çiftyaşayışlı (amfibyen) hayvanlardan korkma

belonefobi: iğnelerden korkma

bibliyofobi: kitaplardan korkma

bromidrosifobi: vücut kokusundan korkma

brontofobi: gökgürültüsünden korkma

dentofobi: dişçiden korkma

dermatopatofobi: deri hastalıklarından korkma

eisoptrofobi: aynalardan korkma

elektrofobi: elektrikten korkma

emetofobi: kusmaktan korkma

entomofobi: böceklerden korkma

epistaksiyofobi: burun kanamasından korkma

eritrofobi: yüz kızarmasından duyulan korku

erotofobi: cinsellik korkusu

farmakofobi: ilaçlardan korkma

fazmofobi: hayaletlerden korkma

febrifobi: yüksek ateşten korkma

filemafobi: öpmekten ya da öpüşmekten korkma

filofobi: sevmekten, aşık olmaktan korkma

fobofobi: korkmaktan korkma

fotofobi: ışıktan korkma

gametofobi: evlenmekten korkma

gefirofobi: köprülerden geçmekten korkma

gerontofobi: yaşlı insanlardan ya da yaşlanmaktan korkma

glossofobi: topluluk önünde konuşmaktan korkma

haptofobi: dokunulmaktan korkma

harpaksofobi: hırsızlardan ya da bir suçun kurbanı olmaktan korkma

helyofobi: güneş'ten korkma

hematofobi: kan korkusu

herpetofobi: sürüngenlerden korkma

hidrofobi: sudan, yüzmekten ya da boğulmaktan korkma

higrofobi: nemden ya da yağmurdan korkma

hipegiyafobi: sorumluluktan korkma

hipnofobi: uyumaktan korkma

hipofobi: atlardan korkma

homiklofobi: sisten korkma

homofobi: eşcinsellerden korkma

ihtiyofobi: balıklardan korkma

islamofobi: İslamdan ve müslümandan korkma

jinefobi: kadınlardan korkma

kakofobi: çirkinlikten, çirkin seylerden korkma

kakorafiyafobi: başarısız olma korkusu

kanserofobi: kanser olmaktan korkma

kardiyofobi: kalp hastalığından korkma

karnofobi: etten korkma

katagelofobi: dalga geçilmekten korkma

kemofobi: kimyasal maddelerden korkma

keymafobi: kıştan ve soğuktan korkma

kimofobi: dalgalardan korkma

kinofobi: köpeklerden korkma

klimakofobi: merdivenden düşmekten ya da merdivenlerden korkma

klostrofobi: kapalı yer korkusu

koprofobi: dışkı korkusu

koulrofobi: palyaçolardan korkma

kremnofobi: yüksek yamaçlardan ya da uçurumlardan korkma

kriyofobi:buzdan ya da donmaktan korkma

kronomentrofobi: saatlerden korkma

ksantofobi: sarı renkten korkma

ksenofobi: yabancılardan korkma

ksilofobi: tahta şeylerden ya da ormanlardan korkma

limnofobi: göllerden korkma

litikafobi: davalardan ve mahkemelerden korkma

logofobi: belirli kelimelerden korkma

lökofobi: beyaz renkten korkma

manyofobi: delirmekten korkma

mastigofobi: cezalandırılmaktan korkma

mekanofobi: makinelerden korkma

melanofobi: siyah renkten korkma

mikrobiyofobi: mikroplardan korkma

mizofobi: kirlilikten korkma

monofobi: yalnızlıktan korkma

musofobi: farelerden korkma

nekrofobi: cesetten korkma

nelofobi: camdan korkma

niktofobi: geceden korkma

nozokomefobi: hastanelerden korkma

nüdofobi: çıplaklıktan korkma

obesofobi: şişmanlamaktan korkma

ofidiyofobi: yılanlardan korkma

okofobi: taşıt araçlarından korkma

osmofobi: belirli kokulardan korkma

pantofobi: her şeyden korkma

papirofobi: kağıttan korkma

paraskavedekatriafobi: ayın onüçü ve cuma olan günden korkma

patofobi: hasta olmaktan korkma

pedofobi: çocuklardan korkma

peladofobi: kel insanlardan ya da kelleşmekten korkma

penyafobi: fakirlikten korkma

pirofobi: ateşten korkma

plakofobi: mezar taşlarından korkma

pogonofobi: sakaldan ya da sakallı kişilerden korkma

politikofobi: politikacılardan korkma

porfirofobi: mor renkten korkma

potamofobi: ırmaklardan ya da su akıntılarından korkma

potofobi: alkollü içeceklerden korkma

pteronofobi: kuş tüyünden korkma

pupafobi: kuklalardan korkma

radyofobi: radyasyondan, x ışınlarından korkma.

ranidafobi: kurbağalardan korkma

selenofobi: ay'dan korkma

siderofobi: yıldızlardan korkma

simetrofobi: simetriden korkma

skiofobi: gölgelerden korkma

sosyofobi: toplumdan, genel olarak insanlardan korkma

soteriofobi: başkalarına muhtaç olmaktan korkma

tafefobi: diri diri gömülmekten korkma

takofobi: yüksek hızdan korkma

talassofobi: deniz ya da okyanus korkusu

tanatofobi: ölümden korkma

teknofobi: teknolojiden korkma

teratofobi: gebe kadının, şekilsiz, çirkin bir çocuk doğurmaktan korkması

termofobi: ısıdan korkma

testofobi: testlerden ya da sınavlardan korkma

tokofobi: gebe kalmaktan ya da çocuk doğurmaktan korkma

otomofobi: ameliyat olmaktan korkma

toksifobi: zehir korkusu

topofobi: belirli yerlerden korkma

travmatofobi: yaralanmaktan korkma

trikinofobi: gıda zehirlenmesinden korkma

triskaidekafobi: 13 sayısından korkma

tripanofobi: aşı ya da iğne olmaktan korkma

trikopatofobi: saç hastalıklarından korkma

ürofobi: sidikten korkma

xenofobi: yabancılardan korkma

venereofobi: zührevi hastalıklardan korkma

venüstrafobi: güzel kadınlardan korkma

vermifobi: solucanlardan korkma

zelofobi: kıskançlıktan korkma

zoofobi: hayvanlardan korkma

Rapor Et
Eski 24 Nisan 2006, 19:27

Psikoloji

#50 (link)
GusinapsE
Ziyaretçi
GusinapsE - avatarı
Meditasyon


Meditasyonun anlamı

Meditasyon, Raja Yoga'nın yedinci basamağı Hatha Yoga çalışmalarının son basamağındaki uygulamadır. Meditasyon bir şuur akışıdır, şuurun bir sıçrayışı, bir çekişi ya da itimi değildir. Meditasyon, benlik-analizi veya yaşamın ideallerine olan adanma denilebilecek kişinin kendi Özben'ini samimi olarak araştırması yoludur. Hatha Yoga Pradipika’ da meditasyon “aklın doğal durumu” olarak ifade edilmektedir.

Meditasyon, yoganın temel taşlarından biridir. Yoga ile ulaşılacak, evrenle birleşip bütünleşme haline meditasyon uygulaması olmadan gelmek mümkün değildir. Bu meditatif hal aslında pek çok dinin pratikleri içinde yerini bulmuş bir uygulamadır. Örneğin, İslam Sufizminde benzer uygulamalara sıklıkla rastlanmaktadır ki, en bilinen örnek “sema” meditatif hal sağlanmadan uygulamada devamlılığın kolay kolay gerçekleşmeyeceği bir çalışmadır. Yogada uygulanan mantraları, yani kutsal sözleri tekrarlayarak gerçekleştirilen meditasyonun sufizmdeki karşılığı “zikir”dir. Uygulamada solunuma ya da sema veya duaya odaklanma gibi farklılıklar olsa da, meditatif hale geçildiğinde karşılaşılan fizyolojik değişimler aynıdır. Bunu yanında her iki meditasyon esnasında da kişilerin neşeli, güçlü duygular, zamansızlık hissi, farkındalıkta artış, zihinsel dinçlik, iyi olma hissi ve genel gevşeme hissettiklerini ifade ettikleri görülmektedir.
Meditasyon teolojik felsefedeki görüntüsünün dışında gündelik yaşamda kolaylıkla yer alabilmiş bir mental aktivitedir. Duyulardan kaynaklanan düşüncelerin artık söz konusu olmadığı bir bilinç durumudur ki buna göre, meditasyon düşüncenin konsantre olunan konuda doğru ve düzenli akışı olup konsantrasyonun hemen arkasından ortaya çıkan hal olarak ifade edilmektedir.




Türleri

Meditasyon, uygulayıcısı tarafından kendi kendine ve kendi içsel varoluşunda keşfedilecek nihai noktayı hedefler. Bu ise konsantrasyonun (dhrana) ötesinde bir haldir (dhyana) ve konsantrasyonun devamlılığı sonucunda oluşan düşüncesiz kalma ile başlar. Dolayısıyla bu kendine kendine ulaşılması gereken hal için şüphesiz çok çeşitli yöntem ve teknikler gelişmiştir. Bunlardan sık rastlanılanları belli bir objeye konsantre olunarak, solunma konsantre olunarak, belli bir mantranın(kutsal sözün) tekrarı ile, düzenli ses, müzik yada tınıların dinlenmesi ile vb şekilde gerçekleştirilen meditasyonlardır.




Meditasyon üzerine araştırmalar

Meditasyonun hem zihinsel bir aktivite hem de bu aktivitenin ardından ulaşılan bir “bilinç hali” olduğu 1970’lerde yapılan çalışmalarda ortaya koyulmuştur. Yapılan çalışmalarda meditasyon yapanlarda tıpta mevcut olan uyku, uyanıklık ve rüya bilinç düzeylerinden farklı bir dördüncü bilinç düzeyi gözlenmiştir.
Yapılan bir başka araştırma da ise meditasyonun beyin dalgaları üzerinde etkileri araştırılmıştır. Buna göre denekler üç grupta toplanmış, ilk grubu meditasyon yaparak kurtsal kitaplarda ifade edilen kriterleri sahip olanlar, ikinci grubu meditasyon yaparak kendi bilinçlerinde gelişme gözleyenler ve üçüncü grubu ise hayatlarında meditasyonu hiç denemeyen denekler oluşturmuştur. Meditasyon esnasında beyin dalgaları ölçülen deneklerden elde edilen sonuçlar göstermiştir ki bilinçte rahatlamış/medite olmuş düzeye erişen her denekte beyinlerinin ön loblarında (frontal lobe) alfa dalgalarının yükseldiği gözlenmiştir.
Budist rahipler üzerinde yapılan bir çalışmadaki bulgular, düzenli meditasyon yapan bu rahiplerin dikkat, hafıza, öğrenme ve bilinç algısı gibi zihinsel süreçlerin dahil olduğu “gama dalgası” aktivitelerinde daha gelişmiş olduklarını göstermiştir

Rapor Et
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Psikoloji Konusuna Benzer Konular
Gönderen: ThinkerBeLL Forum: Psikoloji ve Psikiyatri
Cevap: 3
Son Mesaj: 22 Ekim 2010 19:52
Gönderen: nötrino Forum: Psikoloji ve Psikiyatri
Cevap: 0
Son Mesaj: 18 Ağustos 2010 13:48
Gönderen: nötrino Forum: Psikoloji ve Psikiyatri
Cevap: 0
Son Mesaj: 12 Mayıs 2010 22:52
Gönderen: _PaPiLLoN_ Forum: Psikoloji ve Psikiyatri
Cevap: 1
Son Mesaj: 27 Kasım 2009 20:00
Gönderen: careless_WhispeR Forum: X-Sözlük
Cevap: 0
Son Mesaj: 7 Haziran 2009 21:28
Hızlı Cevap
Kullanıcı Adı:
Önce bu soruyu cevaplayın
Mesaj:








Yeni Soru
Sayfa 0.773 saniyede (94.39% PHP - 5.61% MySQL) 15 sorgu ile oluşturuldu
Şimdi ücretsiz üye olun!
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 00:29
  • YASAL BİLGİ

  • İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan MsXLabs.org forum adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre tüm kullanıcılarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. MsXLabs.org hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) iş günü içerisinde MsXLabs.org yönetimi olarak tarafımızdan gerekli işlemler yapıldıktan sonra size dönüş yapılacaktır.
  • » Site ve Forum Kuralları
  • » Gizlilik Sözleşmesi