| | #21 (mesaj-linki) |
Cvp: Psikoloji Unutmanın Nedenleri Öğrenmenin tersi olan bir bellek işlevidir. Yani, öğrenilenlerin zihinde yeniden canlandırılamamasıdır. Unutmayla ilgili çeşitli kuramlar ileri sürülmüştür. Unutmanın tanımlanması ve türleri kuramların bu konudaki görüşlerine göre belirlenir. Fizyolojik temellere dayanan kuramlara göre, unutma öğrenilenlerin ya da anıların beyindeki izlerinin zamanla aşınıp silinmesi sonucu olur. Koşullanma yoluyla öğrenme kuramına göre; pekiştirilmeyen, ödüllendirilmeyen tekrarlar; uyaranlarla tepkiler arasındaki bağı zayıflatır, unutma ya da diğer bir deyişle, sönme olur. Bir çok öğrenilen şey ve anılar bellekte saklı olmalarına karşın, unutulmuş gibi görünebilir. Freud ve diğer psikanalistler bunu baskı kavramıyla açıklarlar. Onlara göre, kişiye acı veren anılar bilinçten uzaklaştırılarak bilinç dışına atılır. Daha önce de belirtildiği gibi, öğrenilen malzemenin ne derece öğrenildiği, öğrenilen malzemenin anlamlılığı, öğrenmeyi yapan kişinin öğrenmeye ne ölçüde güdülendiği, öğrenmeden sonraki etkenler de öğrenilenin belekte tutulmasını, saklanmasını ve hatırlanmasını etkiler. Deneysel ruh bilimi araştırmalarında denekler herhangi bir öğrenme malzemesini hatasız olarak tekrarlayana dek öğrenmeyi sürdürürler. Araştırmacı, olabilecek en iyi hatırlamayı araştırıyorsa, deneklere tam öğrenme yaptırır. Yapılan araştırmalarda, tam öğrenmenin hatırda tutmayı kolaylaştırdığı, unutmanın daha az olduğu görülmüştür. Öğrenilen malzeme anlamlıysa, anlamsız malzemeye kıyasla daha kolay hatırlanır. H. Ebbinghaus 1885'te yaptığı çalışmalarda, anlamsıza heceleri ( örneğin; TIC, PUV, GIB, vb. ) öğrenme malzemesi olarak kulanmış ve öğrenilen malzemenin anlamsız olmasının öğrenmeyi zorlaştırdığını saptamıştır. Araştırmada anlamsız hecelerden oluşan bir liste kusursuz bir şekilde iki kez tekrarlandığında, yani tam öğrenme olduğu belirlendikten sonra, bir zaman aralığı konmuştur. Kusursuz hatırlama için ilk denemede 1000 saniye kullanılmışken, ikinci denemede 600 saniye kullanılmış, 400 saniye tasarruf edilmiştir. Bu süre, bellekte tutulan malzemenin miktarının bir göstergesidir. Bu yönden tam bir öğrenme için çok elverişlidir. Daha önceden bir malzemeyi gören, öğrenen kişi ikinci kez aynı malzemeyi öğrenmesi gerektiğinde daha kısa sürede yeniden öğrenebilmektedir. Ebbinghaus, öğrenme ve yeniden öğrenme arasında yirmi dakikadan otuz bir güne kadar değişen çeşitli zaman aralıklarını kullanarak araştırmalarını sürdürmüştür. Ebbinghaus bu araştırmaları sırasında bir unutma eğrisi oluşturmuştur . Şekilde de görüldüğü gibi, başlangıçta unutma çok hızlıdır. Sonra yavaşlamakta, en sonunda da aynı düzeyde sürmektedir. Başka bir deyişle, öğrenmenin hemen ardından hızlı bir unutma olur, daha sonra unutma azalır ve belirli bir düzeyde sabit kalır, Hatırlama ve Unutma İlişkisi Unutmada önemli olan bir diğer etken, bir öğrenmeyi yapmaya kişinin ne ölçüde güdülendiğidir. Kişi için belirli bir öğrenmeyi yapmak önemliyse bunu yapmak için istekliyse, daha bir öğrenme gerçekleştirir ve bunun sonucunda unutma daha az, hatırlama daha çok olur. Öğrenme sırasında öğrenme işlemi yarıda kesildiğinde, tamamlanan öğrenmelere kıyasla daha fazla hatırlama olur. Buna " Zeigarnik olgusu" denir. Bu konuyla ilgili deneysel araştırmalarda deneklere bir dizi öğrenme görevi verilmiştir. Bunların bazısı deneyci tarafından yarıda kesilmiş, bir bölümü de tamamlatılmıştır. Aradan zaman geçtiğinde yarıda kesilen öğrenmelerin, tamamlananlardan daha iyi hatırlandığı görülmüştür. Zeigarnik, deneyin yarıda kesilmeyi başarısızlık olarak yorumlandığını, bunun denekte gerginlik yarattığını, bir öğrenmeden başka bir öğrenmeye geçince bu gerginliğin sürdüğünü ve unutmayı azalttığını ileri sürmüştür. Bir lokantada yapılan bir araştırmada, garsonların hesabı henüz ödenmeyen yemek siparişlerinin hepsini hatırladıkları, hesapları ödenen siparişleri hatırlamadıkları saptanmıştır. Genellikle doğrulanan Zeigarnik olgusu, öğrenme durumunda kişilerin kişilik özelliklerine göre bazen doğrulanmayabilir. Örneğin; kendini her zaman başarılı olmaya güdüleyen, kusursuzluğu kendine amaç edinen bir kişi öğrenimin yarıda kesilmesini başarısızlık olarak yorumladığında, unutması da fazlalaşabilir. Ayrıca eğer tamamlanmayan iş çok zorsa ya da kişiyi çok fazla tedirgin ediyorsa, kişi bilinçsiz olarak unutma eğiliminde olabilir. Öğrenmeyle hatırlama arasındaki geçen zaman aralığında kişinin neler yaptığı, hatırlama miktarını etkiler. Örneğin; bir öğrenme malzemesi %100 öğrenildikten sonra kişinin uyuması ya da başka işlerle uğraşması hatırlanan miktarı değişir. Kişi uyanık kaldığında hiç bir işle uğraşmasa bile, etrafında olup bitenler onu etkiler. Bu da hatırlama anında olumsuz etki yaratır. Bu konuda yapılan çalışmalarda, öğrenmeden sonra uyuyan kişilerin uyumayanlara göre daha çok hatırladıkları görülmüştür. a) Unutma Nedenleri Unutmanın nedenleri de kuramların açıklamalarına bağlıdır. Bazı psikologlara göre unutmanın nedeni engelleyici etkidir. Bu etki iki şekilde olur: 1. Geriye doğru engelleyici etki (geriye ket vurma ) 2. İleriye doğru engelleyici etki ( ileriye ket vurma ) Öğrenmeden önce ya da sonra yer alan başka bir öğrenme, hatırlama ve geri getirmeyi olumsuz yönde etkileyebilir. Söz konusu öğrenmeden önce yapılmış bir öğrenmeden kaynaklanan etkiye ileriye doğru, sonra yapılmış bir öğrenmeden kaynaklanana geriye doğru engelleyici etki denilir. Örnek olarak 30-40 kişinin bulunduğu bir sınıfa giren öğretmen öğrencilerin ismini sorup öğrenir. Daha sonra başka bir sınıfta aynı şeyi yapar. İlk sınıfta öğrenilen isimleri hatırlama gücü daha sonraki sınıfta öğrenilenlerin etkisi altında bozulur. Bu geriye doğru engelleyici etkidir. Bunun tersi de olabilir, o zaman ileriye doğru engelleyici etki söz konusudur. Yani, önce öğrenilenler sonra öğrenilenlerin hatırlanmasını güçleştirebilir. Öğrenmeyle hatırlama arasındaki geçen süre içinde yeni bir öğrenmenin gerçekleşmesi, ilk öğrenilenlerin bellekte saklanmasına olumsuz bir etki yapar ve ilk öğrenilenleri hatırlama miktarı düşer. Buna " geriye doğru engelleyici" ya da " geriye ket vurma" denir. Bu olgu aşağıdaki gibi bir deney düzeniyle araştırılarak saptanmıştır. Böyle bir çalışmada iki gruba da ( A ) öğrenmesi yaptırılmış, daha sonra deney grubuna ( B ) öğrenmesi yaptırılırken,kontrol grubu dinlenmeye bırakılmış, yeni bir öğrenme yapmamıştır. Bir süre sonra uygulanan hatırlama testi sonucunda deney grubunun, kontrol grubuna göre daha az şeyi hatırladığı görülmüştür. Diğer bir deyişle, sonraki öğrenme önceki öğrenmenin hatırlamasına ket vurmuştur. " İleriye ket vurma " ya da " ileriye doğru engelleyici " etki olarak tanımlanan durumdaki deney düzeni ise aşağıda görüldüğü şekilde hazırlanır. Burada deney grubu ( A ) öğrenmesini yaparken, kontrol grubu dinlenir. Sonra her iki gruba da ( B )öğrenmesini yapar. ( A ) öğrenmesini yapan deney grubu, yalnızca ( B ) öğrenmesini yapan kontrol grubuna göre ( B ) öğrenmesini daha az hatırlar. Başka bir deyişle, önceki öğrenme sonraki öğrenmenin hatırlanmasını bozmuş, ket vurmuştur. İleriye ve geriye ket vurma ya da bozucu etkini olup olmaması, iki öğrenme işlemi arasındaki benzerliğe bağlıdır. Eğer iki öğrenme malzemesi birbirine çok benziyorsa, bozucu etki çok az olur ya da olumlu aktarma olur; öğrenilen malzemeler hem daha kolay öğrenilir hem de daha kolay hatırlanır. Bunun tersine, iki öğrenme malzemesi birbirinden çok farklıysa bozucu etki, ket vurma çok az olur. Çünkü birbirine benzemeyen iki öğrenme arsında olumlu ya da olumsuz aktarma çok az olur. Freud' un kuramına göre bastırma mekanizması da unutma nedenidir. Birey, kendini rahatsız eden konuları bilinçaltına iterek bu kaygıdan kurtulmak ister. Bilinçaltına itilen olayların hatırlanması oldukça güçtür. Bazı kuramlara göre; öğrenilenlerin kullanılmaması unutma denir. Uygulamaya giren bilgiler zaman zaman tekrarlandığı veya alışkanlık haline geldiği zaman unutulmaz. Kullanılmayan bilgilerin kayıtlı olduğu sinir hücrelerinin sinaptik bağları zayıftır. Bu nedenle hatırlamak oldukça güçtür. Öğrenmeyi koşullanmayla açıklayan görüşlere göre de koşullanmanın sönmesi bir unutmadır. Organizma, koşullu uyarıcı ile koşullu tepki arasındaki bağı unutur. Artık beklenen tepkiyi göstermez. Bu nedenlerin yanı sıra bazı bellek bozuklukları unutma nedenidir. Bellek yitimi (amnezi) çeşitli organik veya psikolojik nedenlerle hatırlama gücünün yitirilmesidir. Bellek yitimi kısmi veya genel olabileceği gibi, kısa süreli veya süresiz de olabilir. Diğer bir unutma nedeni, beyin hücrelerinin yıpranmasına bağlı olarak gelişen organik bozulmalardır. Organik bozulmalar yaşla ilgili yıpranmalar, beynin bazı bölgelerine yeterli kan gitmemesi bağlı yıpranmalar olarak ortaya çıkar. Bunun yanında yeterli protein sentezinin yapılmaması bilgilerin kodlanmasını engeller. Kodlanmayan bilgiler kısa zamanda tamamen unutulur. Son Düzenleyen GusinapsE; 07-04-2006 @ 05:19. | |
|
| | #22 (mesaj-linki) |
DİN PSİKOLOJİSİ I- DİN PSİKOLOJİSİNİN TANIMI Modern psikolojiye paralel olarak gelişen ve onun bir dalı olarak nitelendirilen din psikolojisi herşeyden önce, insana özgü olan dinsel yaşamın psikolojik açıdan çeşitli yönlerini inceler. Diğer bir deyişle, din psikolojisi, dinin insan ruhundaki temel karakteristiklerini, davranışlara yansıyan etki durumlarını söz konusu eder. Ruh-beden ilişkisi ile çevre-kültür etkilerinin bütünlüğü içinde ele alınan dinsel inancın birey ruhunda pek çok çeşitlenmeler (tenevvü, varieties) göstermesi doğaldır. Din psikolojisinin fenomenleri ön yargılardan, değer ölçüsüne varan sonuçlandırmalardan uzak olarak, bilimsel yöntemlerle araştırılıp sınıflandırılır. Din psikolojisi, mistik yaşantıların türlü yönlerini gözden geçirirken bunlardan psikolojik değerlere ve aralarındaki birliğe dikkati çekmeğe çalışacaktır, fakat hiçbir biçimde, bu haller üzerine öğütlerde bulunan, dinin emir ve yasakları üzerinde geçerlik ve geçerlilik tartışması yapan, kısaca, değer problemleriyle ilgilenen bir bilim olmayacaktır. Hiçbir dinin savunmasını yapmayacağı gibi hiçbir dini de küçümsemiyecektir. Bugünkü din psikolojisi, Antik Yunan'dan bu yana birçok filozof ve teoloğun insan ve din açısından öne sürdükleri teoriler, düşünceler değildir. Dinsel duygu ve aksiyonla ilgili psişik olgunun, kendi yapısı içinde, bağımsız olarak incelenmesidir. Diğer bir deyişle dinsey yaşayışın çeşitli belirtilerinin, çağdaş psikoloji verilerine göre incelenmesidir. Din psikolojisi, mantık, ahlak, hukuk ve estetik gibi kendi alanlarına birtakım ilkeler getiren, kural (norm) koyan normatif bir bilim dalı da değildir. Kesinlikle değer yargılarıyla uğraşmaz, sadece olayları olduğu gibi tüm ayrıntılarıyla tanıtmak ve betimlemek (tasvir etmek) ister. Bunun sonucu olarak, insan ruhunun derinliklerine, dinsel bilince nüfuz etmek ister. Böylece, onun değişme ve gelişmelerini gözlemek ve bunları sınıflara ayırarak genel sonuçlara varmakla, bilim düzeyinde geçerli bilgilere erişmiş olur. Din Psikolojisinin Genel Psikoloji İçindeki Yeri ve Diğer Bilimlerle İlişkisi İlk ve Ortaçağda ruh üzerine yürütülen metafizik görüşlerden uzaklaşarak, XIX ncu yüzyılın ortalarına doğru kurulan psikoloji, metot ve amacı bakımından bilimsel bir düzeye çıkar. Genel psikoloji, ruha özgü olan herbir belirtiyi inceleme çerçevesine alır. Böylece, bilimsel psikolojinin konuları genişleyip gelişirken, insanla doğrudan doğruya ilgili olan sınır alanlarında, yeni bilgi dalları, diğer bir deyimle, yan disiplinler ortaya çıkar. Bunlardan biri de din psikolojisidir. İslam'a Göre İnsan Olarak Sosyal Zaaflarımız İnsan, dünyanın şartlarına göre yaşayabilecek bir şekilde yaratılmıştır. En güzel bir yaratılışa sahip olan insan, doğru tercihlerine göre “en şerefli” bir varlık olabileceği gibi, yanlış tercihlerinin sonucu da “hayvandan aşağı” bir duruma düşebilme potansiyeline sahiptir. Genel bir anlamda ifade edecek olursak, insanın dünya hayatı bu iki nokta arasında şekillenmektedir. İnsan, kendisini keşfedip değerini kavradığında şerefli bir hayatın adayı olur. Böyle adaylardan meydana gelen bir dünya hayatı, anlamını bulan ve bu anlama göre şekillenen bir dünya hayatı olacaktır. Aksi olduğunda ise, insan olma ve insanca yaşama özelliklerinden soyutlanmış varlıklar ordusunun, zulmüne sahne olan bir dünya hayatı olacaktır. İnsan, kendisini ne kadar tanıyor? Onu “şerefli” veya “hayvandan aşağı” bir dereceye düşürebilecek özelliklerini ne kadar biliyor? Eskilerin deyimiyle “kişi kendini bilmek kadar arif olmaz” veya Yunus’un ifadesiyle “ilim kendin bilmektir” v.s gibi sözlerle, insanın kendisini mutlaka tanıması gerektiği düşüncesine vurgu yapılmaktadır. Çünkü, kişinin kendisini tanıması, onu Allah’ı tanımaya yönlendirecektir. “Kendini bilen, Allah’ı bilir.” sözü bize bu gerçeği ifade etmektedir. Mükemmel bir yaratılışa sahip olan insanın hiç zaafları yok mudur? Elbette vardır. Çünkü insan, iyiye de kötüye de meyilli olan bir varlıktır. Dolayısıyla iyi de kötü de, insan içindir. İşte burada karşımıza “sınav bilinci” çıkmaktadır. Bu iyi ve kötü, insanın sahip olduğu iradesiyle, aklıyla tercih edebileceği bir durumdur. İradesi ve aklıyla yapacağı bu tercihler, sonuç itibariyle insanın değerini ortaya çıkaracaktır. Kur’an-ı Kerim’de birçok ayetlerde insanın yaratılışında varolan zaaflarından, özelliklerinden bahsedilir. Gerek tarih içinde gerekse günümüzde psikologlar, filozoflar, sosyologlar da insanın bu özelliklerini çeşitli deney ve gözlemlerle ortaya koymuşlardır. Her ne kadar kişilerin sahip oldukları zaaflar, öncelikle kendilerini ilgilendiriyor olsa da, zamanla bunlar tüm insanları etkileyebilecek sosyal zaaflara dönüşebilme özelliğine sahiptir. Bu düşünceyle günümüz toplumlarını ilgilendiren, günlük yaşantımızda sıkça karşılaştığımız ve toplum hayatımıza olumsuz katkıları olan sosyal zaaflarımızdan, birkaçını sizlerle paylaşmanın uygun olacağını düşünüyorum. İnsan tek başına yaşayan bir varlık değildir. O daima bir topluluk içinde yaşayan ve zorunlu sosyal birlikteliğe sahip olan bir varlıktır. Diğer kişilerle ilişkide bulunur. İnsan yaşadığı topluma bağlanmakta, onun bütün kural ve değerleri kendisini etkilemektedir. Dinini, dilini, giyimini, estetik anlayışını, ahlâk kurallarını, zevklerini büyük oranda içinde yaşadığı toplumun, kural ve değerleri tayin etmektedir. Adeta İnsan, içinde yaşadığı toplumun damgasını taşır. Son Düzenleyen GusinapsE; 16-04-2006 @ 23:09. | |
|
| | #23 (mesaj-linki) |
Sıcak CinneTi Aslında mekan değişimi ve bu arada yapılan yolculuklar zevkli ama birkaç gündür oldukça sıcaklaşan hava tahammül noktasını zorlaştırıyor. Yol güzergahı boyunca malûm ağır aksak ilerlerken beklenen oluyor, anında strese giriyorsunuz.Sıcağı daha fazla hissediyorsunuz. Doğal olarak etrafı inceliyorum. Arabalardaki ve yoldaki insanlar sıcaktan bunalmış, halsiz, yorgun,terlemiş; klimalı olanlar ise beklemekten asabi, her an patlamaya hazır bir bomba gibi olmuş. Öfkeli mimik ve hareketleri ile birbirleri ile etkileşmekteler. Normalin dışında farklı davranışlar.Soru sormaya ,irdelemeye ve programlanmış beynim hemen bu oluşun nedeni üzerinde duruyor. Sıcağın insanlar üzerindeki etki mekanizmasının, onları öfkeye, kırıcı hatta darp yapmaya ,cinnet geçirip cinayet işlemeye kadar yönlendiren yönü ne olabilir? Her zamankinden değişik hava koşulları hangi mekanizma ile canlıları etkilemektedir? Bu konumun belirli psikiyatrik bozukluklar ile bir bağlantısı var mıdır? Hava ve çevre koşulları herkes için aynı iken niçin bazı insanlar daha tepkiseldir? Bu değerlendirmede düşünülmesi gereken temel nokta ,aşırı, alışılmamış sıcağın stres’e neden olduğudur. Stres, burada ,organizmanın yeni olarak karşılaştığı ,adaptasyon gerektiren koşullar ile etkileşimi anlamında kullanılmaktadır. Dolayısı ile aşırı sıcaklar, alışılmamış beyinler de stres olarak algılanacak ve vücut buna karşı tedbir alma zorunluluğu ile strese karşı adaptasyon yollarını devreye sokup uygulamak isteyecektir... Stres olarak algılanan duruma karşı vücutta sempatik sinir sistemi denilen,( istemsiz çalışan sinir sitemine dahildir) sisteme ait adrenalin veye noradrenalin gibi nörohormonal mediatörler veya biyokimyasal maddeler salınacaktır. Adrenalinin ağırlıklı salgılandığı olaylarda tepki ,korku ,kaçma kendini savunma şeklinde olacak; noradrenalin salgısı fazlalığı ile giden durumlarda kişi agresif davranıp saldırganlaşacaktır.Bu arada sıcağa tepki olarak hipotalamustaki ısı kontrol merkezi vücut içi ve dışı sıcaklık farkını tolare ederek deriden terleme şeklinde ısı kaybını ayarlamak için deri ve yakın çevresindeki damarların genişlemesini sağlayıp buraya olan kan akımının artmasını düzenleyecektir.Beyine giden kan ve genel dolaşımdaki kanın önemli bir kısmı perifer dediğimiz uç bölgelere yönlenecek, beynin beslenmesi azalacaktır.Beyin kabuğu dediğimiz kortexe ulaşan kanda azalma, oksijen ve glikoz miktarını azalması ile fonksiyon kaybına sebebiyet verecektir. Beyin kabuğundaki hücreler arası iletişim ağı olan sinapslarda.direkt güneş ışığı ve noradrenalinin hızlı tepki verdirten etkileri, hücreler arası uyarılabilirlik için gerekli olan enerjiden fazla enerji potansiyeli oluşturarak kısa devrelere sebep olup, ani öfke patlamaları şeklinde tezahür edecektir. Öfke patlaması şeklinde oluşan enerji deşarjlarından sonra, birçok hücre devre dışı kalacağındandır ki ; yorgunluk hissi meydana gelecektir.Bu tip enerji kaybı bir sonraki uyarıya cevabı belirleyecek uyarılabilirlik eşiğini düşürecek böylece kişi yoğun uyarıya karşı daha hassas olup yeterli tepkiyi veremeyecek, daha sinirli hale gelecektir. Tüm bunlar arabada kısa sürede aklımdan geçerken, birden yaptığım psikiyatri rotasyonunu anımsayıp, tüm bunları teyit edici bilgiyi anımsamıştım..İki uçlu mizaç bozukluğu denilen hastalığın manik episodu daha çok yazın sıcak havada oluyordu.Beyin hücrelerinin aralarındaki sinapslardaki bir tip bozukluk olduğu düşünülen bu rahatsızlıkta, ani üzüntü, psikolojik ve fiziki travmalar, ölüm,ayrılık, yakınlarını kaybetme, boşanma gibi stresler, hastalığı uyarıyor, ani ataklara sebebiyet veriyordu.Adrenalin ve noradrenalin etkisi ile agresif ve "karşıdakine" zarar vermeye yönelik düşüncelerin ortaya çıkması kolaylaşıyordu.Tabii buna yardımcı bir faktör de bu rahatsızlıkta mantık sınırlarını aşan çok abartılmış "kişisel" benlik anlayışı oluyordu.Hastaların çoğu cinnet geçirme hikayeleri ile başvuruyorlardı. Bütün bunların yanısıra sorulması gereken önemli bir soru da bu şartlar ortak olmasına rağmen neden herkes aynı tepkiyi göstermiyordu? Bunu cevabı mantık ölçüleri içerisinde ele alınırsa şöyle sıralanabilir:Gösterdiği tepki normal dışı kabul edilenlerde sıcaklık sadece açığa çıkarıcı bir stres faktörüydü. Temelde değişik tepkilerin altında kültürel yetiştirme biçimi, genetik özellikler, beynin biyokimyası, o anki astrolojik etkiler vardı. Dolayısı ile "şahsi, münferit" tepkiler meydana geliyordu. Sıcak hava ve sıkışık trafikteki bu düşünceler beni belli bir süre için bile olsa maddi ortamdan düşünsel boyuta çekmiş ve rahatlatmıştı. Uzun süre tıkalı olan trafiğin yavaş yavaş açılması ile ve konuyu çözmüş olduğumu düşünmenin verdiği tatmin hissi ile yoluma devam ederken,oluşları ele aldığınız yönünün dışında da değerlendirmenin mümkün olduğu, hiçbir şeyin altını "sadece böyledir" diye çizmemek gerektiği aklıma geldi.Oluşturulan veya üretilen ile kayıtlanmak sadece sınırlanmak demekti.Bu da beyne yapılabilecek en büyük zulümdü.Unutmamak gerekir ki her değerlendirmenin ötesinde daha fazlası mevcuttur. | |
|
| | #24 (mesaj-linki) |
Cvp: Psikoloji Dünyada ve Türkiye�de Psikoloji Tarihi Psikoloji tarihi ve genel olarak teorik psikoloji Türkiye�de henüz bir araştırma alanı olmaktan uzak bulunuyor. Konuyla ilgili çevirilerin sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Üniversitelerin psikoloji bölümlerinde �psikoloji tarihi� dersleri daha yeni yeni yer bulmaya başladı. Bununla birlikte psikoloji felsefesine ilişkin pek bir çalışma yapıldığını iddia etmek mümkün değil. Teorik psikolojiye gösterilen ilgi konusunda aslında Türkiye ile bir çok Avrupa ülkesi arasında önemli bir fark bulunmuyor. Gerçi psikoloji tarihine ilişkin dünya üzerindeki ilk çalışmaların yazımı aşağıda değinilecek nedenlerle psikoloji tarihinin erken dönemlerine dayanır. Ama psikoloji tarihinin bir alt-alan olarak kurumsallaşması ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle de 1960�ların ortalarında mümkün olmuştur. Psikoloji tarihi historiyografyası içinde sadece psikoloji tarihi için değil genel olarak bilim tarihi için de geçerli olan iki dönem ayırt etmek mümkündür. Psikoloji tarihi yazımında �eski� tarih diye adlandırılan birinci dönem 19. yüzyılın ortalarından 1950�li yılların ortalarına uzanır. Bu dönemin psikoloji tarihi çalışmaları, diğer bilimler için de geçerli olduğu gibi alanın içindeki eski araştırmacılar tarafından yürütülür. Bu araştırmacılar genellikle artık bilimsel araştırma yapmayı bırakmış ve kendilerini çalışmış oldukları alanın tarihine ilişkin çalışmalara vermişlerdir. Üstelik bu araştırmacılar herhangi bir tarih formasyonuna sahip de değillerdir. �Eski� psikoloji tarihi yazımının klasik çalışması şüphesiz E. G. Boring�in 1929�da yayınlattığı �History of Experimental Psychology� adlı eseridir. Boring�in çalışmasından da görülebileceği gibi �eski� tarih yazımı, Thomas Leahey�in (1991, s. 34) terimiyle, �yukarıdan� bir tarih yazımıdır. Eleştirel olmaktan çok, politik ve diplomatiktir. Temel konusu �büyük� adamlar ve �büyük� olaylardır. Okunulabilir hikayeler anlatır ve bunları başka tarihçilerden çok, halkın eğitimli tabakasına sunar. Yani bir nevi �popüler tarih� anlayışını benimser. Tarih yazımında �yeni� dönem, psikoloji için ancak 1960�ların ortalarında gelişebildi. Ancak tarih yazımına tümüyle bu yeni anlayışın egemen olduğunu bugün bile söylemek mümkün değildir. Bu yeni dönemin başlıca özelliği psikoloji tarihi yazımının bir uzmanlık alanı haline gelmesidir. Artık bu araştırmalarda tarih formasyonu da önemli bir yer tutmaktadır. Bu dönemin bir diğer özelliği de �eski� tarih anlayışı tarafından pek de dikkate değer bulunmayan psikolojinin sosyal yapısının incelenmesidir. Burada kastedilen sadece bilimsel topluluğun kendi iç örgütlenişi değil, aynı zamanda bu topluluğun örgütlendiği toplumun da yaşayışıdır. Bu anlayış psikolojiyi toplumdan ve tarihten soyutlanmış bir takım �büyük adamların� yarattığı bir bilim dalı olarak ele almamakta, onu içinde bulunduğu toplumsal ve tarihsel bütün içinde tanımlamaya çalışmaktadır. Özellikle 1960�lardaki öğrenci hareketinin ve sonrasında hızla gelişen eleştirel psikoloji akımlarının da etkisiyle bugün modern tarih yazımı sıklıkla eleştirel ögeler barındırmaktadır. Psikolojinin kendi tarihine ilişkin genel ilgisizliğinin dayanak noktasını psikoloji içindeki hakim paradigmanın belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Psikolojinin bir �doğa bilimi� olduğu iddiası ve psikologların teorik değil deneysel çalışmalarla ilgilenmesi gerektiği bütün dünyada bir çok psikolog tarafından paylaşılan bir görüştür. Bu görüşe göre psikoloji tarihinin araştırılması da psikologlara değil bilim tarihçilerine bırakılmalıdır. Oysa bu, psikolojinin kendine özgü bir takım özelliklerinden dolayı mümkün değildir. Psikoloji tarihine yönelik ilgi salt bilim tarihi çerçevesinde değerlendirilemez. Psikoloji tarihinin kendi tarihine bakıldığında görülecek olan, bu konuyla ilgili çalışmaların psikolojinin bir takım �kriz� dönemlerinde yoğunluk kazandığıdır. Örneklemek gerekirse: Psikoloji 19. yüzyıldan 20. yüzyıla girilirken bağımsız bir araştırma ve bilgi alanı olarak komşu disiplinlerine karşı dayanabilmek ve kendi sınırlarını belirlemek zorundaydı. Bu zorunluluk teorik psikoloji çalışmalarına olan eğilimi güçlendirmişti. Aynı şekilde 20li yıllar ve 30lu yılların başında psikoloji, birbirleriyle yarış halinde çok sayıda okul ve anlayış tarafından parçalanmak tehdidi altında bulunuyordu (Benetka, 2002, s. 12). Yine psikolojinin �kriz�lerine dair bir diğer örnek de psikolojinin çevresel nedenlerle yeniden yapılandırılmak ihtiyacında bulunduğu dönemlere ilişkindir. Nazizm sonrası Almanyası ve Avusturyası buna iyi birer örnektir (Geuter, 1980). Görüldüğü üzere psikoloji tarihinin gündeme gelişi psikolojinin �kriz� dönemleriyle bir paralellik taşımaktadır. Thomas Kuhn�un (1976) terminolojisini metaforik olarak kullanırsak, psikoloji tarihi �kriz� ve �devrim� dönemlerinde gündeme gelirken, �olağan bilim� döneminde yadsınmaktadır. Buradan hareketle psikoloji tarihinin Türkiye�de neden genellikle gündem dışı olduğuna dair fikir yürütmek mümkündür. Bir çok orta ve az gelişmişlikteki ülkede de durum aynıdır: Bilimsel bilgi bu ülkelere büyük oranda dışarıdan �ithal� edilmektedir ve yine Kuhn�un kavramlarını kullanmak gerekirse ithal edilen �kriz�ler değil, genellikle �ders kitapları� bilimidir. Bu nedenle �Krizler� ve �paradigma değişimleri� çevre ülkelerde merkez ülkelerde yaptığı etkiyi yapmamakta ve bu ülkelerde psikoloji çalışmaları sürekli ithal edilen bir �olağan bilim� durumunda kalmaktadır. Diğer yandan psikoloji tarihi çalışmaları günümüzde çevre ülkelerde de önem taşımaktadır. Bu ifadeyle yukarıda belirtilen, psikoloji tarihi çalışmalarının yoğunluğunun psikolojinin �kriz�leri ile paralellik taşıdığı iddiası arasında bir çelişki yoktur: Birincisi özellikle bilgi akışının hızlanmasıyla birlikte artık merkezlerdeki �krizler� çevre ülkeler tarafından da çok daha şiddetli hissedilmekte, modern tartışmalar eskiye oranla oldukça hızlı bir şekilde çevre ülkelere dahil olabilmektedir. Üstelik kimi alanlarda çevre ülkelerden gelen çalışmaların sayısı, hiç de merkez ülkelerdekilerden az değildir. İkinci olarak, çevre ülkeler de geçmişte, merkez ülkelerdeki paradigmaları benimseyerek �kriz�leri savuşturamamış, belki bir miktar geciktirmiş, ancak bu paradigmaların kendi ülkelerindeki sağlamalarının yapılmasında hep bir takım sorunlarla karşılaşmışlardır. Bunun sonucunda �daha ulusal� psikoloji geleneklerinin gündeme gelmesi sözkonusudur. Bugün kimi Arap ülkelerinde İslam ile psikolojinin bütünleştirilmelerine yönelik bir eğilim görünmektedir (bak. Abou-Hatab, 1997). Bugün özellikle kültürler-arasılık boyutunda psikolojinin yeni bir �kriz�inden sözedildiğini duymak şaşırtıcı değildir. Bu �kriz� artık merkez ülkelerin sınırlarını aşan genel bir �kriz� olarak değerlendirilmelidir. Psikoloji tarihi bilgisi de bu �kriz�in hangi yolla aşılacağına ilişkin ipuçlarını elinde bulundurmaktadır. Son Düzenleyen GusinapsE; 08-04-2006 @ 02:02. | |
|
| | #25 (mesaj-linki) |
Gelişimsel psikoloji Gelişimsel psikoloji Gelişim düzeyi kavramını Jean Piaget e borçluyuz. Piaget Teorisi olarak bilinen teori, herkesin değişmez bazı düzeylerden geçtiğini ve bunların birbirinden ölçülebilir olarak ayrıldığını ortaya koymuştur. Teoriye göre, öğrenme nicel değil, niteldir. Yani, küçük bir çocukla büyük bir insana aynı soru sorulduğunda çocuğun farklı cevap vermesinin nedeni bilgi miktarının az olması değil, dünyaya farklı şemalarla baktığından kaynaklanmaktadır. Burada "şema" kelimesi ile organizmaların içinde yaşadıkları dünyayı kurgulamak ve davranış belirlemek için kullandıkları zihinsel organizasyonlar kasdedilmektedir. Piaget, her organizmanın doğduğunda "refleks" olarak adlandırılan temel şemalarla dünyaya geldiğini, diğer yaratıkların aksine insanoğlunun bu şemaları bırakıp yeni şemalar oluşturabildiğini söyler. Piaget teorisinin temeli de "denge prensibi" olarak adlandırılan bu temele dayanır. Yerleşik bir şema üzerine yeni bilgiler edinildiğinde (asimilizasyon) uyumsuzluk ve bir çatışma, dengesizlik oluşuyorsa, mevcut şema değiştirilir (accomodation) ve yeniden düzenlenir. Örneğin Latin harfleriyle okuyup yazmaya alışık birinin aynı karakterlerle okunup yazılan bir dili öğrenmesi Kiril alfabesiyle okuyup yazan birinden daha kolay olacaktır. Ancak yeni dili öğrenebilmek için mevcut şemalarını değiştirmesi gerekecektir. Piaget, çocukların gelişimlerinde 4 ana aşama olduğunu ortaya koyar: // Duyu-hareket Genelde gelişimin ilk iki yılında gerçekleşir. İçgüdüsel hareketlerin ağırlıkta olduğu bu dönemde önce kendini çevresindeki objelerden ayırır. Daha sonra hareket edebildiğini ve objeleri hareketlendirebildiğini anlar. İpleri, giysileri çekiştirme gibi. En son olarak obje sürekliliğini (object permanence) sağlar ve nesneleri algılamadığı zaman onların var olmaya devam ettiklerini kavrar. Bu dönemde bebeklerde görülen en yaygın özellik nesnenin sürekliliğini kavrayamaması nesnelerin büyüklük ve hacimlarinin farkında olmamasıdır. refleksleren şemelera geçilir,doğadan ayrışım gerçekleşir,ertelenmiş taklit,monolog,hedefe yönelik davranışlar gerçekleştirilir,nesne sürekliliği,bu dönem gelişim özellikleridir İşlem öncesi Genelde 2-7 yaşları arasında yaşanır. Objeleri kelime ve resimlerle simgeleyebilmeyi öğrenir ve "dil" kullanmaya başlar.Benmerkezcidir, kendinden başkalarının bakış açılarını algılamakta zorlanır. Objeleri sadece tek bir özelliklerine göre sınıflandırabilir. 2 dönemden oluşur. 2-4 yaş sembolik ve 4-7 yaş sezgisel dönem. paralel oyun,oyunun simgeleşmesi,toplu monolog,kişilerin sürekliliği,animizm,tek yönlü düşünce bu dönemde görülen gelişimsel özelliklrdir. Somut İşlemler Genelde 7-11 yaş arası yaşanır. Olaylar ve nesneler hakkında mantık yürütebilir. Sayıların korunmasını genelde 6 yaşında, kütlenin korunmasını genelde 7 ve ağırlığın korunmasını genelde 9 yaşında kavrar. Nesneleri birkaç özelliklerine göre gruplayabilir ve organize edebilir (büyükten küçüğe, hafiften ağıra doğru gibi) somut işlemler yapılır,çok yönlü sınıflama yapılır,korunum kavramı kazanılır,ben merkezci düşünce tarzından kurtulur göreli düşünmeye başlar, Soyut İşlemler Soyut hipotezler üzerine mantık yürütebilir, varsayıma dayanan, geleceğe yönelik, ideolojik problemlerle ilgilenmeye başlar. Buda demektir ki çocuklar geç algıdan erken algıya iletler ergen egosantrizmi başlar Son Düzenleyen GusinapsE; 16-04-2006 @ 23:10. | |
|
![]() |
| En popüler 10 etiket
Bu Konunun Etiketleri
|
| adrenalin ve noradrenalin, beyine kan gitmemesi, beyne kan gitmemesi, ele kan gitmemesi, insanların zaaflarını ögrenme, neden ani sinir patlaması olur, sosyal zaaflarımız, zeigarnik, öfke patlaması, |
Psikoloji Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Psikoloji ile ilgili Makaleler | _PaPiLLoN_ | Psikoloji ve Psikiyatri | 36 | 1 Hafta Önce 17:13 |
| Bireysel Psikoloji | ThinkerBeLL | Psikoloji ve Psikiyatri | 0 | 10-10-2008 17:24 |
| Hümanist Psikoloji | AeraCura | Psikoloji ve Psikiyatri | 0 | 16-09-2008 00:55 |
| Transpersonel Psikoloji | asla_asla_deme | Psikoloji ve Psikiyatri | 1 | 29-04-2008 17:37 |
| Gelişimsel Psikoloji | ThinkerBeLL | Psikoloji ve Psikiyatri | 0 | 18-11-2007 00:34 |
| |||||
| vBulletin®, Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd. ~ SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc. Başka adreslerde içeriğimizi paylaştığınızda lütfen kaynak belirtmeyi unutmayınız, duyarlılığınız için teşekkürler. Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz / sorunuz varsa bize ulaşmak için tıklayınız. If you OWN the copyrights to any content we publish or offer for download & you want them to be REMOVED from our web site, please contact us with some proof of ownership of copyright and they will be removed immediately. | |||||