| | #51 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji![]() Bilimsel yöntem Fen bilimlerinde, yeni bir bilgi edinmek için kullanılan yaklaşım tarzı, yöntemdir. Bilim adamları bu yöntemle, zaman içinde bilgilerin üst üste binmesiyle evrendeki olayların doğru ve güvenilir bir betimlemesini yapmayı amaç edinirler. Bilimsel yöntem, en basit haliyle aşağıdaki şekilde özetlenebilir: 1. Evrendeki bir fenomenin gözlemlenmesi 2. Bu fenomene dair, gözlemler ile tutarlı, ancak kesin olmayan, hipotez adında deneysel bir açıklama getirilmesi 3. Hipotezin tahminlerde bulunmak için kullanılması 4. Tahminlerin deneylerle veya ek gözlemlerle test edilmesi ve sonuçlar ışığında hipotezde gerekli değişikliklerin yapılması 5. (3) ve (4) numaralı adımların hipotez ve deney arasında tutarsızlık kalmayana kadar tekrarlanması Tam tutarlılık sağlandığı zaman hipotez, gözlemlerin açıklanabilip yeni akıl yürütmelerin yapılabileceği bir kuram haline gelir. Böylelikle bir fenomen türünü açıklayan kolay anlaşılır ve tutarlı bir önermeler grubu oluşturulmuş olunur. | |
|
| | #52 (mesaj-linki) | |
| EmpatiEmpati Empati veya eşduyum, bir başkasının duyguları, içinde bulunduğu durum yada davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir. Kendi duygularını başka nesnelere yansıtmak anlamında da kullanılır. Bebekler üzerinde yapılan incelemelere göre, doğuştan empati yeteneğimiz yüksek olmakla birlikte, uygun şartlarda hızla kaybedilebilen bir yetenektir. Empati yeteneğini sonradan kazanabilmenin yolu: açık uçlu sorular sormak, yavaş hareket etmek ve yorumda bulunmak, hızlı yargılara varmaktan kaçınmak, kendi davranış ve düşüncelerimizi anlamaya çalışmak, geçmişten ders almak, olayları akışına bırakmak ve kendimiz ve karşımızdakilerin davranışları için belli sınırlar oluşturmaktır. Olumlu amaçlar için kullanıldığında işbirliği, üretkenlik, refah ve mutluluğu artıran bu yetenek, kötü amaçlar için kullanıldığında manipulasyonculuk şeklini alır. | |
|
| | #53 (mesaj-linki) | |
| Psikiatri ve psikoloji tanımları halk tarafından eşit anlamlarda kullanılmakla birlikte ,birbirinden oldukça farklıdırlar.Psikiatristler:tıp fakültesi sonrası uzmanlık alanı olarak psikiatriyi seçenler,psikologlar ise sosyal bilimlerden tercihini psikoloji eğitimi üzerine yapanlardır.Hastalık tedavisinde rolleri sınırlıdır,ilaç verme yetkileri bulunmamaktadır. Psikoloji bu konumu ile daha çok “destek veren”birimdir. Psikiyatri ve psikolojinin ideolojik kullanımına dair iki deneme: Cemal Dindar I-Bir ideolojik aygıt olarak genetik Hiç eğip bükmeden, gevelemeden şu soruyu sormalıyız: hayatın bedene bu denli şiddetle mahkum edildiği başka dönemler olmuş muydu? Toplumcu kurtuluş umutlarının toplumların genzine tıkıldığı dönemlerde, pornografinin, hedonist yaşamların çoğaldığı, arsızlaştığı ve handiyse örnek hayatlar haline getirildiği zamanlar biliyoruz. Buna özel yaşamlara yönelmiş röntgenci hazzı ve özel yaşamını sergilemeyle beslenen teşhirciliği de ekleyelim. Tüm hayatı, bedenle, yani yoksulluğu zeka düzeyiyle, mutluluğu beyindeki serotonin miktarıyla, inancı, aşkı, öfkeyi... genetik kod ile gerekçelendirmek ise dünyaya insafsızca kakılmış bir ideolojiye yeni donlar biçmektir. O ideoloji, Reagan-Theacher döneminden beri dünyada, Özal döneminden beri ülkemizde, dışında düşünmenin "gericilik-çağdışılık-dinozorluk" olarak damgalandığı bir ezber yarattı. Özal dönemi, bir de nedir? Bu ideolojinin, yerli distribütörlerinin yaratılma sürecidir. Toprak çok uygundu... İnsanlar o dönemden beri, yurtdışına gidiyorlar ve dönüyorlar... Yani, beyin göçü filan olmuyor artık. Beyin göçü olmuyor ama, giden beyinler göçürülüyor; gidiyorlar, başka bir beyinle dönüyorlar. Gittikleri, transplantasyona, beyin nakline tabi tutuldukları kurumların distribütörlük belgesini alıyorlar, geliyorlar ve bayilik açıyorlar. Neoliberalizm ile üfürülmüş olan her sözü Türkçe'ye tercüme eden bir yerli bayii var, artık. Kanım o ki, bize, Kemal Derviş örneğinde olduğu gibi, bu beyinleri, üretildikleri merkezlere geri iade etmek düşüyor. Kelimelerin, koka kola kutularından farkı yok... mitos değeri varmışçasına kutsanıyorlar ve işlevini yerine getirdikten sonra da teneke kutular olarak çöpe atılıyorlar. Bilgi çağı... teknoloji çağı... iletişim çağı... Yaşadığımız çağı tek bir nitelikle anacaksak, önerim Kirlenme çağı'dır... Dünyaya çöp sepeti muamelesi yapılmasının miladı Sanayi Devrimi'dir. Son üç yüz yılda dünya, binlerce yıllık insanlık tarihinden daha fazla kirletildi. Benim çocukluğumda kirlenmenin simgesi denizde yüzen karpuz kabuklarıydı ve sorumluluğu yoksulların üzerine atılırdı. Sonra pet şişelerle, zehirli atıklarla, atmosferi zedeleyen gazlarla.... tanıştık. Bunlarla birlikte düşünelim lütfen: dağcılık, malumunuz, "doğa sporu"dur. Doğa sporcusu dağcıların gözdelerinin başında Everest geliyor. Ve hatırlayalım, Everest bile bunların çöplerine isyanda... Zaman zaman gazetelerde, Batılı dağcıların Everest'e bıraktığı çöplerle ilgili haberler çıkıyor. Televizyonlar, reklamlar başladığında daha fazla bağırıyorlar, halının üzerinde oynayan çocuk sesin şiddetindeki değişiklikle oyundan kopup reklamın içine düşüyor ve televizyon reklamı, günde bilmem kaç kez vaaz ediyor: Kirlenmek güzeldir... kirlenmek güzeldir... Ruhbilimden biliyoruz ki, insan dışına nasıl davranırsa içine de öyle davranıyor. Biz, insan doğasına dair bu inceltilmiş gerçeği Türkçe'nin zenginliğinde sezmişiz zaten; aslan yattığı yerden belli olur demişiz. On yıldır psikiyatri mesleğinin içindeyim. On yıldır, ruhsal rahatsızlıkları biyolojik belirteçlerle açıklama çabası sürüp gidiyor. Şizofreninin, depresyonun, kaygının ve diğer ruhsal rahatsızlıkların ortaya çıkmasını belirleyen herhangi bir biyolojik-genetik belirtecin bulunduğuna, bunun sonucunda hastalıkların ortaya çıkmasının engellendiğine, tedavi stratejilerinin oluşturulduğuna dair kesinleşmiş bir keşif yok. Temel sorular ve çözümsüzlükler açısından psikiyatri on yıl önce nerede ise yine orada emekliyor. Bilgide niteliksel bir dönüşüm olmamasına rağmen, iktisadi olarak müthiş bir sıçrama yaşandı. Psikiyatrinin de tabi olduğu merkezi sinir sistemi ilaçları bölümü ilaç sektörünün en güçlü alanlarından biri haline geldi. Bir yandan yoksulluğun ruhsal rahatsızlıklarla ilgisi olmadığı, insanların yoksul oldukları için daha fazla ruhsal zorlanma yaşamayıp, ruhsal olarak "disorded-arızalı" oldukları için yoksullaştıkları ya da yoksul kaldıkları şeklindeki tüm zamanların en vicdansız tezlerinden birinin altı doldurulmaya çalışılırken, bir yandan da ruhsal rahatsızlıkların çözümü ilaca ve ilaç şirketlerine tabi kılındı ve halkların yoksullaştırılmasının ana kalemlerinden biri oldu. Kirlenmeyi, kapitalizmin yetiştirmesi kuşakların çiğneyip tükürüp attığı, ya da tutup kokuşturduğu nesnelerin çöp halini almasından ötede kavramak gereklidir. Pop-kültürün haplaştırılmış silikonlu ikonalarını tapınma araçlarına dönüştürmüş küresel vaaz, asıl dilde ve o dilin tutunduğu mitosta tahribat yapıyor. Eğer kavimlerle ilgili bir "kalıtım" araştırması yapılacak ise yozlaşmayı, DNA sarmallarında değil burada, dil-beşiğinde aramak gerekiyor. Küreselleşmeci vaazın önemli bir kaldıracı olan tarihin sonu tezine bir de buradan bakmalıyız. Batı uygarlığı denilen ve bugün halklar için bir kabusa dönüşen heyulayı, tüm insanlığın nihai ulaşacağı, tarihselci erek olarak koyarsanız, bu ereksel çizgiye karşı koyan ya da başka hedeflere doğru yürüyen her türlü insan macerasını kültürel gariplik olarak kodlarsınız, bir yandan da küreselleşmeci vaazı her türlü yerel distribütörle pompalarsınız olur biter... Anadolu gibi, macerası insanlık macerası ile bir olmuş topraklarda bu kültürel ***leştirmenin şiddetle uygulamaya sokulması rastlantı değildir. Burada da yine diyalektiğin akıl dolu dersiyle karşı karşıyayız; bir yanda ruhsallık ile ilgili sorunların genel olarak kültürden ve iktisattan bağımsızlığı ileri sürülürken, bunun tamamlayıcısı olarak, memleketin en köklü gazetelerinden birinde vaşington temsilcisi bildiriyor: Anadolu'da baskın gen Türk geni değil... İyi de bayram değil seyran değil... eniştem beni niye öptü...! Niyesini düşündükçe, öfke, onun yanında öfkemizi adam etmeye ahdetmiş bir hüzün boyveriyor. Günümüzde olup bitenlere dikkatli ve ısrarlı bakmak, kapitalizmin Marxist okumasını yeniden ve güçlü bir şekilde doğruluyor. İktisat temelinden, daha net söylersek sınıf mücadelesinden kopartılmış siyasetin, ancak ve ancak insan karşıtı bir ideolojik yükle mümkün olduğu bunlardan biri. Faşizmin, kapitalizmin geçirdiği geçici bir havale olmadığı ve yapısında içkin olduğu, düşük yoğunluklu bir şekilde hemen hep hazır tüfek bekletildiği bir diğeri. Naziler, 1933'te ruhsal hastalık tanısı alanları kısırlaştırma yasası çıkarmışlardı. Gerekçeleri ise Münih Üniversitesi'nde yapılmış genetik çalışmalarıydı. Bu bilinir. Fakat şu unutulur, unutturulur; 1950'lere değin Amerika Birleşik Devletleri'nde akıl hastaları kısırlaştırılıyordu. Theacher döneminde, ruh sağlığı alanına ayrılan sağlık harcaması payı hızla düşürüldü ve akıl hastalarının toplumun kamburu olduğu düşüncesi resmi ağızlarda bile dile getirilmeye başlanmıştı. Bunun altını dolduran sözde bilimsel bilgi ise; hepatit nasıl karaciğer iltihaplanması, menenjit nasıl beyin zarı hastalığı ise, ruhsal rahatsızlıkların da bir "beyin" hastalığı olduğu savıydı. Psikiyatri halen bu sav ile iş görmekte ve hastane klinikleri dışında başka bir toplum yokmuş gibi davranmaya devam etmektedir. Patolog Virchow, modern tıbbın kurucularından biridir. Açık yüreklilikle "Tıp sosyal bir alandır" demişti. Günümüzde ise tıp, insanı, bedenine indirgemiş durumda ve hayatı biçimlendirmede kullanılan ideolojik aygıtların en gözde olanlarından biri. Faşizm dönemlerinin ana karakteristiklerinden biridir bu. Nerede toplumu topyekun susturmaya ahdetmiş bir baskı mekanizması varsa, insanın bedeniyle kurduğu ilişkinin yeniden tarifi ve insanların bedenlerine uygulanan baskı da bunun bir parçası olmuştur. İşkenceden, ilaç araştırmalarında kobay olarak kullanmaya değin... Türkiye'de 12 Eylül zifiri karanlığında, komünistlerin akıl hastası olduğunu kanıtlamak için mahkumların jandarma dipçiği ile kliniklere taşındığı günlerde, Amerika'da başka çalışmalar sürdürülmekteydi ve bu sözde bilimsel çalışmalardan şu sonuçlar elde edilmekteydi: "suç işleyenlerde ve işsizlerde zeka düzeyleri, toplumun genel ortalamasına göre daha düşüktür. Zeka düzeyi düşük olan toplum kesimlerinde, doğurganlık oranı daha yüksektir. Zeka, eğitimle ve diğer çevresel faktörlerle değil de, daha ziyade kalıtımla ilgili olduğundan, bu durumda toplum, giderek daha düşük zekalılardan meydana gelecek dolayısıyla suç işlemenin ve işsizliğin önüne geçmek imkansızlaşacaktır.... Eğer yoksullar yoksulsa bu her şeyden önce zenginlerden daha az zeki oldukları içindir. Onlara acıyabiliriz, ancak bu hiçbir şeyi değiştirmez. Sonuç olarak sosyal adalet programları savurganlıktan başka bir şey değildir. Üstelik yoksullar daha fazla çocuk yaptıkları için de kötü genlerin yayılmasına neden olurlar. Açıkça görülmektedir ki, eğer yoksul siyahlara yardıma son verilirse, her şey daha iyi olacaktır..." Bu sözleri Amerikalı araştırmacılar, 1970-1990 yılları arasında yapılmış Amerikan Ulusal Uzunlamasına Gençlik Araştırması'nın verilerini yorumlarken sarfediyorlar. Bunların moda deyimle "münferit" tartışmalar olmadığı, basında yer alan haberlerle anlaşılıyor. Massachusetts'teki Shriver Kamu Sağlığı Merkezi'nde yapılan araştırmaya göre, işverence gen testi yapılan ve ilerde hastalanabileceği varsayılan 582 çalışanın işine son verildiği bildirilmiştir. Başka bağımsız çalışmalar da vardır. Sorumlu Genler Konseyi, benzer bir şekilde işinden edilmiş 200 kişiye ulaşmıştır ve bu rakamların gerekçenin saklanma olasılığı da düşünüldüğünde buzdağının görünen kısmı olduğu da bildirilmektedir. İnsanların biyolojik özelliklerine göre sınıflamaya tabi tutulmasının insanlığa nice kabuslar yaşattığını biliyoruz. Büyük insanlık serüveninde biyolojik/bedensel yetersizliklerini hayat içinde bir olanağa dönüştürmüş nice görkemli hayat öyküsü varken gelinen noktada her türlü yaşama olanağının ancak biyolojik belirteçlerle koşullanabildiği savı neoliberalizmin adına uygun bir neofaşizmdir. Psikiyatri'den biliyoruz; burjuvazi, hemen tüm sıradışı çocuklarını, Hemingway'leri, Van Gogh'ları, Rimbaud'ları... akıl hastalığı ile damgaladı. Biyogenetik indirgemeciliği toplumun yeniden dizaynı için bir yöntem olarak dayatıyorlar. Hayatın yeniden inşaasına buradan başlayınca da her biri insan yaratıcılığının, aklın ve sezginin birer sıçraması olan yaratıcılara gerek kalmıyor. Orada beden fetişizminin canlı örnekleri olan oyuncular boşluğu dolduruyorlar. Bu arada futbolculuk ile aktörlüğün aynı kelimeyle karşılanması da düzel bir dilsel sezgi olarak hayata katılıyor. Gazetelerde boy boy sergilenen "anti-aging" programları, toplumsal gelenekte takın zamana değin toplumsal aklın mayası olarak görülen "ihtiyarlar meclisi"ne düşmanlık halini alıyor. Özetle; Anglosakson ahlakının özü olmuş yararcılığa uygun olarak, işe yaramadığı ya da artık işe yaramadığı düşünülen her şey ve herkes damgalanıp çöpe atılacaktır. Öyle görünüyor. Genetik ayrımcılığın, bu ideolojideki kullanım değerini görmemek içinse, söylediğimiz gibi, beynin göçürülmüş olması gerekiyor... Son Düzenleyen GusinapsE; 13-05-2006 @ 14:57. | |
|
| | #54 (mesaj-linki) | |
| HalüsinasyonHalüsinasyon Bir his organını uyaran hiç bir nesne veya uyarıcı olmaksızın, alınan bir hissin mevcudiyetine inanma hali. Ruh hastalıklarında sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Halüsinasyonlarda kişi, bir hastalığının olduğunu bilmeden, gördükleri, işittikleri ve hissettiklerine tamamiyle inanır. Gözlerinde bozukluk olan şahısta veya migrende görülen ışık parıltıları halüsinasyon içine dahil edilmez. Bunlarda hasta olayın nedeni bilmektedir. Hastanın düşünce ve fikirlerinin dışarıya aktarıldığını sanması, düşüncelerinin bir başkası tarafından biliniyormuş hissine kapılması, yabancı fikirlerin kafasına direkt olarak sokulduğunu zannetme gibi çeşitli ruhsal halüsinasyonlar da vardır. Normal kişilerde aşırı fiziksel ve ruhsal yorgunluk, ihtiyarlık zamanında uykuya dalarken ve uyanırken görülen geometrik şekiller, gri veya renkli nesneler görülmesi normal olarak kabul edilir. Ruh hastalıklarından şizofreni, psikozlar, psikonevrozlar, kısa sürede gelişen iç sıkıntısı hallerinde halüsinasyonlar sık görülür. Beynin bir kısmını veya tamamını ilgilendiren tahribatlarda, tifo, menenjit, aşırı alkol kullanımı gibi durumlarda da çeşitli halüsinasyonlar ortaya çıkabilir. İlaçlardan LSD, amfetamin, kannabiol, meskalin, psilosibin, esrar, morfin, kokain gibi maddelerle de halüsinasyon meydana getirmek mümkündür. Bu maddeler bu özelliklerinden dolayı, ilaç biliminde halüsinojenler denir. Son Düzenleyen GusinapsE; 25-04-2006 @ 20:54. Sebep: Halüsinasyon | |
|
| | #55 (mesaj-linki) | |
| Duygusal İletişim PlanlamaDuygusal İletişim Planlama Duygusal İletişim Planlama (İngilizce NLP, Neuro Linguistic Programming ), yaşamımızda üzerinde düşünmeden, otomatik olarak gerçekleştirmiş olduğumuz algılama, düşünme ve davranış süreçlerini, bilinçli hale getirme ve geliştirmede etkin olarak kullanılan bir yöntemdir. NLP'nin altyapısını, insanların çevrelerini nasıl algılayıp ne şekilde tepki gösterdikleri, nasıl iletişim kurdukları ve davranış kalıpları üzerinde yapılan araştırmalar oluşturur. NLP de bu tür araştırmalar özellikle kendi alanlarında çok başarılı olan insanların stratejileri üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Buna NLP de "Modelleme" (Modelling) denir ve günümüzde hızlı öğrenme (Accelerated Learning) in önemli bir parçasıdır. NLP araştırmaları sonucunda geliştirilen bilgi teknik ve yöntemler, insanlar arasındaki iletişimi pekiştirmede kullanıldığı gibi, hedef ve çözüm bulma süreçlerinde de yıllardır başarılı bir şekilde kullanılmaktadır. Neuro ile insanların görme, işitme, hissetme, koklama ve tatma duyuları ve bu duyuların yönetildiği beyin ve sinir sistemi vurgulanır. Linguistic ile yaşam deneyimlerinin dil vasıtası ile kodlanması, dilin deneyim edinme ve değişim süreçlerindeki etkisi vurgulanır. Programming ile istem yada istemdışı gerçekleşen, öğrenilmiş davranış kalıpları ve tutumlar vurgulanır. | |
|
| | #56 (mesaj-linki) | |
| ÖzgüvenÖzgüven Kişinin kendi değeri hakkındaki subjektif değerlendirmesi; kişinin kendi özelliklerinin ne ölçüde olumlu ya da olumsuz olduğu hakkındaki yorumu. Özgüven hem kişinin kendisine ilişkin düşünceleri (Örneğin: “Zekiyim”, “Sevilen bir insanım”), hem bu düşüncelerin yol açtığı duyguları (Örneğin: umutsuzluk, utanç, gurur..vb.), hem de bu duygu ve düşüncelerin ifadesi olan davranışları (Örneğin: çekingen, dikkatli, iddiacı..vb.) içerir. Özgüveni süreklilik gösteren bir kişilik özelliği olarak da düşünmek de, geçici bir psikolojik durum olarak düşünmek de mümkündür. Son olarak, özgüven sınırlı bir alan için geçerli olabileceği gibi (Örneğin: “Zeytinyağlı sarmayı iyi yapabildiğimi düşünüyorum ve bu becerimle gurur duyuyorum”), genel bir kavram olarak da düşünülebilir (Örneğin: “İyi bir insan olduğumu düşünüyorum ve bu nedenle kendimle her zaman gurur duyuyorum”). Ölçümü: Amprik araştırmalarda özgüven niceliksel bir sonuç üreten ölçekler ile ölçülür. Bu ölçeklerin kullanımından önce güvenirlilik ve geçerlilik çalışmaları yapılmış olmalıdır. Özgüvenin niteliği ve düzeyi: Özgüvenin niteliği (güvenli ya da kırılgan oluşu) niceliğinden (yüksek ya da düşük) oluşundan ayrı bir özelliktir. Özgüven yüksek fakat aynı zamanda kırılgan olabilir (örnek: narsisim); düşük fakat aynı zamanda güvenli olması da mümkündür (örnek: alçakgönüllülük). Özgüveninin niteliği farklı şekillerde ölçülmeye çalışılmaktadır: zaman içindeki sürekliliği, çeşitli durumların ortaya çıkışına bağlı olup olmayışı gibi Özgüven, akademik başarı ve insan ilişkileri: 1960lar’dan 1990lar’a kadar ABD’de kabul gören yaygın görüş, özgüvenin öğrencilerin okul başarısında, arkadaşları ile kurdukları ilişkilerde ve ilerideki yaşamlarında gösterecekleri başarılarda önemli bir etken olduğu idi. Bu nedenle öğrencilerin özgüvenini güçlendirmeye yönelik pek çok program başlatıldı. 1990’lardan itibaren yapılan araştırmalar ise öğrencilerin özgüvenini yükseltmenin okul başarılarına olumlu bir katkısı olmadığı gibi, olumsuz etki yapabileceğini gösterdi. Saldırganlık/kabadayılık ile özgüven arasındaki ilişkiyi araştıran son çalışmalar da gençlerde özgüveni geliştirmenin faydası ile ilgili mitlerin yıkılmasına yol açmıştır. Önceleri, insan ilişkilerinde saldırganca davranışların kaynağının saldırgan bireylerdeki özgüven eksikliği olduğu düşünülmekteydi, ancak bu düşünceyi destekleyecek kontrollü deneyler bulunmamaktaydı. 2000li yıllarda Baumeister ve arkadaşları tarafından yapılan psikolojik deneyler, saldırganlığın asıl kaynağının hak edilmemiş yüksek özgüven olduğunu göstermiştir. Saldırganca davranışlar sergilemiş suçluların çoğu kendilerini diğer insanlardan üstün kabul ederler ve saldırganlıklarının mazareti pek çok kez kendilerini hakarete uğramış, aşağılanmış hissetmeleridir. Sokak çetelerinin üyeleri genelde kendileri hakkında olumlu düşüncelere sahip olduklarını ifade ederler ve kendileri hakkındaki bu olumlu düşünceleri sarsacak şekilde davranan oldu mu saldırganlıkla karşılık verirler. Okullardaki zorba çocuklarların kendielrini diğerlerinden üstün gördükleri; düşük özgüvenli çocukların zorba olanlar değil, genellikle zorbalıklara kurban giden çocuklar oldukları bulunmuştur (Baumeister, 2001). | |
|
| | #57 (mesaj-linki) | |
| ÇekingenlikPsikoloji'de Çekingenlik Çekingenlik, insanlar'da , çekingenlik ,(ingilizce'de shyness) bazı insanlar'ın diğerleriyle beraberken , konuşurken ve yardım isterken yaşadığı kendine güvensizlik duygusu'dur . Zooloji' de , çekingen , genel olarak İnsanlar'dan kaçınmaya eğilimli olmak anlamına gelir . Çekingenlik , en muhtemel olarak alışılmadık durumlarda meydana gelir .pek çok çekingen insan ,rahatsız edici ve yakışıksız hissetmekten kaçınmak amacıyla , bu durumlardan böylesine kaçındığı için , durum alışılmadık kalıyor ve çekingenlik kendisini sürdürüyor . Ancak ,çekingenliğin başlangıçının sebebi çeşitlendirilebilir . Bazen , fiziksel kaygı tepkimesi'ne sahip olan konulardan meydana geldiği görülüyor ,farklı zamanlarda'da ,çekingenliğin önceden edinildiği ve sonradan fiziksel kaygı bulgularına yol açtığı görülüyor . Bilimadamları ,çekingen'liğin en azından kısmen kalıtımsal olduğunu belirten hipotezi destekleyen bazı genetik bilgilerin yerini saptadı .Bununla birlikte ,aynı zamanda , içedönük ve dışadönüklüğün ,yalnızca çocuğun genetik özyapı ile değilde bir çocuğun yetiştiği çevreyle de ilgisi olduğu kanıtlandı . yabancılara karşı ürkek olan bir çocuk ,örneğin ,er ya da geç bu kişisel özelliğini yaşlandığında kaybedebilir . Çekingen insanlar , muhakkak , tüm insanlara karşı aynı derecede utangaçlık hissetmezler. Örneğin , bir insan arkadaşlarıyla çıkıyor olabilir , ama , aynı zamanda karşı cinsten çekinebilir . bir aktör sahnede cesur ve gürültülü fakat bir röportajda çekingen olabilir . Çekingen insanlar kendi çekingenliklerini olumsuz bir kişisel özellik olarak algılamaya eğimlidirler ve özellikle bireyselliğe ve sorumluluk almaya değer veren toplumlarda , pekçok insan çekingenliklerinden tedirgindir . diğer taraftan , çekingen insanların çoğunun iyi bir dinleyici olduğu ve konuşmadan önce düşünmelerinin diğer insanlara göre daha olası olduğu görülmektedir . ayrıca , çekingenliğin karşıtı olan utanmazlık ,tıpkı laubalilik ve uygunsuz davranış gibi problemlere yolaçabilir . Bu aynı anda utangaçlığın telafisi olarak'ta kullanılan , gözüpek davranmayı'da içeriyor . Utangaçlık doğrudan içedönüklükle ilgili değildir . İçine kapanık kişiler , kendilerinden ödül almadıkları için , sosyal durumlardan kaçmayı seçerler ve aşırı duyumsal düşünceleri ezici bulabilirler . Çekingen insanlar böyle durumlardan korkarlar ve kaçınmaları gerektiklerini hissederler . | |
|
| | #58 (mesaj-linki) | |
| Terör yönetimi kuramıPsikoloji'de Terör yönetimi kuramı 1980’lerde Sheldon Solomon ve arkadaşları tarafından geliştirilen psikoloji kuramı. Solomon, bu kuramı geliştirirken Ernest Becker’in The Denial of Death (Ölümün İnkarı, 1973) adlı eserinden ve Freud’un ölümü hatırlatan her şeyin insanlarda çeşitli mistik inançları canlandırdığı düşüncesinden esinlenmiştir. Terör Yönetimi Kuramı’na göre, insanın ölümlü olduğu düşüncesi her bir bireye varoluşsal bir kaygı vermektedir. Kültür, insanların yaş**ına anlam, düzen ve süreklilik sağlayarak bu varoluşsal kaygıyı azaltmaktadır. Kişi, kültürel değerlere bağlandıkça ve yaş**ını bu değerlere bağlı olarak ortaya çıkan normlara göre düzenledikçe kendini güvende hisseder. Bağlı olduğu kültürel değerlerin ve normların doğruluğuna ve haklılığına inanan bireyler, yaşamlarını anlamlı bulmaya başlarlar. Çevrelerindeki diğer insanların da aynı değerleri ve normları benimsemesi, bireylerin kendine güvenini ve yaşamlarının anlamlılığına olan inançlarını arttırır. Çevrelerindeki diğer insanların kendilerininkinden farklı inançlara sahip olması ise yaş**ın anlamlı olduğu düşüncesini tehdit ederek bireylerin kendilerine güvenlerini düşürür. Bireyler, bu olumsuz duygudan kurtulmak için farklı yollar izlerler: Diğerlerinin inançlarını ve düşüncelerini reddedebilirler; bu inançları ve inançların sahiplerini küçümseyebilirler; ya da bu farklı inanç sahiplerini kendi inançlarına çekmeye çalışabilirler. Araştırmalar, kendilerine ölümlü oldukları hatırlatılan bireylerin kültürel dünya görüşlerine daha sıkı bağlandıklarını göstermiştir. Büyük travmalar (9 Eylül olayı gibi) yaşayan bireylerin ve toplulukların gelenekleri, kurulu düzeni, otoriter dünya görüşünü savunan liderlerden etkilenmeye daha eğilimli oldukları; dış tehdit potansiyeline karşı aşırı duyarlı oldukları ve kendilerini tehdit ettiğini düşündükleri unsurlara karşı verdikleri tepkilerin aşırı düşmanca olduğu ortaya konmuştur. 9 Eylül olayları ve ardından ABD’de George Bush’un, İngiltere’de Tony Blair’in ve Avusturya’da John Howard’ın yeniden başkan seçilmesi, Terör Yönetimi Kuramı’nın medyanın dikkatini çekmesine yol açmıştır. Bu teoriye getirilen başlıca eleştiri, üniversite öğrencilerinden veri toplanarak yapılan yaklaşık yüz elli küçük ölçekli çalışmanın sonuçlarına bağlı olarak geliştirilmiş olmasıdır. Bu çalışmalarda katılımcılar kendilerinin ölümlü oldukları üzerinde düşünmeye yönlendirilmiş, daha sonra dünya görüşlerini ve kendilerine güvenlerini korumalarını sağladığı varsayılan çeşitli inanç ve davranışlarındaki değişim gözlenerek ölçülmüştür. Sonuçlar, bir gün ölecekleri kendilerine hatırlatılan bireylerde özgüven kaybı ve kendi dünya görüşlerine bağlılıkta artış olduğunu göstermiştir. Ancak, bu değişimin öne sürüldüğü gibi bilinçaltı ölüm korkusunun dışavurumu olduğu henüz gösterilebilmiş değildir | |
|
| | #59 (mesaj-linki) | |
| StresStres Günlük yaşamda ve bilimsel literatürde çok kullanılan bir kavram olan stres, genellikle bireyin kapasitesini zorlayan olumsuz bir durumdur. Burada genellikle denilmesinin nedeni belirli bir düzeydeki stresin, bireyin etkili motivasyonu için gerekliliğinden ve varoluşun önemli bir özelliği oluşundandır. Ancak bu stres düzeyinin toleransı, bireyden bireye de değişiklik göstermektedir. Sözlük anlamı olarak stres; 14. yüzyılda güçlük, sıkıntı, kötü talih anlamlarında; 17. yüzyılda felaket, bela dert, keder gibi anlamlarda kullanılmıştır. 18. ve 19. yüzyıllarda kavrama yüklenen anlam değişmiş güç, baskı, zor gibi anlamlarda durum ve objelere bağlı kişiye organa veya ruhsal yapıya yönelik zorlamalar olarak kullanılmıştır. Cannon stresi acil durum tepkisi olarak tanımlanmış ve temelinde “biyolojik var oluş ve uyum” ihtiyacını görmüştür. Ona göre stres, organizmanın kendi yaşamını ve çevreye uyumunu tehdit eden bir uyarıcıya gösterdiği ver oluş değeri olan bir “savaş ya da kaçma” tepkisidir. Toplumsal, ekonomik ve sosyal yönden hızlı değişikliklerin yaşandığı günümüzde stres; günlük hayatımıza daha çok girmekte ve gerek ruhsal gerekse fizyolojik sağlık yönünden bireyleri etkilemektedir. Stresin bu tür etkilerinin yaygın olması da bireyleri; stresin ne olduğu, hangi koşullarda ortaya çıktığı ve ne tür sonuçlara neden olduğu gibi konularda araştırmalara yöneltmiştir. Yapılan çalışmalara bakıldığında özellikle stresten kaynaklanan bazı duygusal, davranışsal ve fizyolojik belirtiler vurgulanmaktadır. Duygusal belirtiler olarak kaygı, kızgınlık, depresyon, düşünce karmaşıklığı ve benlik algısında azalma; davranışsal belirtiler olarak saldırganlık, obsesyonlar, madde bağımlılığı, uykusuzluk, ilişkilerden kaçınma; fizyolojik belirtiler olarak da alerjiler, anjin, astım, bel ağrısı, kanser, kalp-damar hastalıkları, diyabet, ishal, hipertansiyon, migren, kas gerilmeleri ve ülser gibi hastalıklar belirtilmektedir Stresin fizyolojisi üzerine önemli araştırmalarda bulunmuş olan Selye (1936), stresli bir durumla karşılaşan bireyin vücudunda belirli değişiklikler olduğunu belirtmiş ve bu değişiklikleri “Genel Uyum Sendromu” adını verdiği üç süreçte açıklamıştır. Bu üç aşamalı sürecin evreleri ise şunlardır:
Stresin dışsal uyarıcı olarak ele alınmasında araştırmacılar, stresi ortaya çıkaran koşullan belirlemeye ve bazı yaşam olaylarının kültürden kültüre değişen stres yüklerini sıralamaya çalışmışlardır. Ayrıca stresli koşulların, tehlikeli ya da tehdit edici olarak algılanmasında kişilik özelliklerinin ve baş etme yeteneklerinin önemli olduğunu da belirtmişlerdir (Lazarus 1976). Baş etmenin genel olarak algılanan tehdidi yada problemi hafifletme amacının olduğu kabul edilse baş etme davranışı bir süreçtir ve bütün stres tanımları 4 süreci içermektedir (Lazarus 1993);
Folkman (1984) tarafından başa çıkma; stresli etkileşim yoluyla yaratılan içsel dışsal istekleri kontrol etmek yada azaltmak için yapılan bilişsel yada davranışsal çabalar olarak tanımlanmaktadır. Başa çıkma çabaları, bireyin davranışları ile çevresel talepler arasında bir aracıdır ve strese karşı onun etkilerini en aza indirmede bir tampon görevi göstermektedir. Başa çıkma stratejileri ya durum üzerinde doğrudan etki göstererek (problem odaklı başa çıkma) yada duygusal tepkiler yöneterek (duygusal odaklı başa çıkma) işlev göstermektedir. (Siu ve Watkins, 1997) Ancak probleme yönelik baş etme stratejilerinin daha uyumlu, kişiyi daha çok geliştirici; duygulara yönelik stratejilerinin ise uyumsuz, savunucu ve gelişimi engelleyici olduğuna ilişkin yaygın bir görüş bulunmaktadır. Stresli bir durum karsısında kullanılan başa çıkma stratejilerinde farklılık görüldüğü gibi bireyin yaşamında stres yaratan kaynaklarda farklılık göstermektedir. Sailer ve arkadaşları (1982), bireyin zorunlu yaşantılar geçirmesine neden olan stres kaynaklarını ailesel, kişisel, sosyal, çevresel ve işle ilgili olmak üzere 5 alan olarak belirlemişlerdir( Akt. Ertekin 1993). Belirtilen stres kaynaklarından işle ilgili olanlar en az diğerleri kadar insan hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Birey, genç yetişkinlikten emeklilik çağına kadar olan yaşamının büyük bir bölümünü, seçtiği mesleği yapmak üzere iş yaşamında geçirmektedir. Bu nedenle bireyin meslek yaşamındaki mutsuzluğu onun hayat alanlarını da etkileyebilmektedir. Bazı işler bireyde daha çok stres yaratırken bazıları ise daha düşük seviyede strese neden olmaktadır. Çalışma alanı insan hayatı olan sağlık alanında da stresin çalışanlar üzerindeki etkisi kuşkusuz büyüktür. Stres kaynaklarının diğer alanlarının bu bireyler üzerindeki etkisini düşünürsek, onlarda görülebilecek birçok tepkileri çeşitleyebiliriz (duygusal yorgunluk, sinirlilik, endişe, psikomatik hastalıklar...vb) | |
|
| | #60 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji Zeka testlerinin temel işlevi Denklem basittir ve bilinmeyenli değildir; eğer insanların biyolojik özelliklerine bakarak ve etnik kökenlerini referans alarak biyolojik-psikolojik yetiler konusunda kıyaslamalar yapıyorsanız, ırkçılık yapıyorsunuzdur. Yani, örneğin, şu iki hipotez iki farklı aklın sorusudur. Almanya, II. Savaş'tan sonra önemli göç aldı. Göç eden insanlar, içine doğdukları sosyokültürel ortamları, destek düzeneklerini terk eylediler ve hiç aşina olmadıkları bir dilin, başka bir kültürel ortamın içine girdiler. Bu süreç Türk göçmenleri ruhsal olarak nasıl etkilemiştir? Bu uyum süreci nasıl gerçekleşmiştir? Bu soruların yanıtını arayan çalışmalar yapıldı ve kimse çalışmayı yürütenlere ırkçılık yapıyorsunuz demedi. Niye? Çünkü soru, hayatın içinde, yeni koşullarca üretilmiş ve insanları dışlayan, ayrımcılık yapan bir soru değil, onların acılarını, dertlerini anlamaya çalışan ve buna göre derman olanaklarını da aralayan bir soruydu. Peki, bu soruyu üreten toplumsal ortama ait şöyle bir soruyu, bir zihnin merak etmesi hangi dertle veya dermanla ilgilidir; Türk çocukları ile Alman çocukların zeka düzeyleri birbirleriyle kıyaslandığında nasıldır? Bu soru sorulmuş. Sorulduğunu ve Türk çocuklarının zeka düzeylerinin Alman akranlarına göre düşük bulunduğunu Hürriyet gazetesinden öğrendik. | |
|
![]() |
| Etiketler |
| Yok |
Psikoloji Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Psikoloji ile ilgili Makaleler | _PaPiLLoN_ | Psikoloji ve Psikiyatri | 156 | 20-09-2009 20:59 |
| Gelişimsel Psikoloji | ThinkerBeLL | Psikoloji ve Psikiyatri | 0 | 23-03-2009 12:51 |
| Bireysel Psikoloji | ThinkerBeLL | Psikoloji ve Psikiyatri | 0 | 26-02-2009 21:40 |
| Hümanist Psikoloji | AeraCura | Psikoloji ve Psikiyatri | 0 | 16-09-2008 00:55 |
| Transpersonel Psikoloji | asla_asla_deme | Psikoloji ve Psikiyatri | 1 | 29-04-2008 17:37 |