| | #71 (mesaj-linki) | |
| Baskınlık PsikolojisiBaskınlık psikolojisi ![]() W.Allport Baskınlık, başkalarıyla yüzyüze ilişkilerde baskın olma veya liderlik rolünü alma eğilimi. Kavramların baskınlık sırası, tecrübi psikolojide kullanılan bazı kavramların, diğer bazı kavramlara oranla, deneklerin ortalaması tarafından daha çabuk tanınabilmesi. Genel psikolojide baskınlık kişinin teslim olması veya başkalarının hakimiyetine boyun eğmesi şeklinde tanımlanan altkınlık (submission) ile birlikte, toplum hayatına uymanın iki esas tarzı olarak kabul edilir. Diğer kişilik nitelikleri gibi baskınlık ve altkınlık da her fert için her durumda her zaman sabit ve yerleşik değildir. Fakat baskın ve altkın davranış keyfi olarak değişmez veya kesin bir uyarım ortamına bağlı kalmaz. Bu niteliklerin ölçümlerine tam güvenilebilir ve genel davranışın önceden tahmini başarılıdır. Kurala aykırı durumlar bulunsa da her ferdin kendine baskın-altkın yönde bir rahatlama düzeyi bulması ve bu düzeyi değişik ortamlarda devam ettirmesi bir kuraldır. Amarikalı psikolog G. Allport, baskınlık ve altkınlık tek bir bölünmezlik içinde sınıflandırılmaya müsait ise de aynı nitelik olduğunu ve baskınlığın sadece altkınlığın yokluğu olmayıp, kendi başına bir yaşama tarzı olduğunu söyler. Mc. Dougall da altkınlığının pozitif karekteri üzerinde durarak bunu asli bir içgüdü olarak tanımlanır. Kavramların baskınlık sırası, psikolog E. Heidbreder tarafından 1946 ve 1947’de ortaya kondu. Heidbreder bu gerçeği “kavram oluşması” denen deneylere ve çok yönlü sınıflama denemelerine dayanarak gözönüne serdi. Bu deneylerde kavram, bir şekiller grubunun ortak unsurudur. Denek, bu unsuru başka unsurlarla karışmış olduğu vakit bulup çıkarmakla görevlidir. Bu sınıflama deneylerinde, deneğin ilk önce aklına gelen konu sınıflama ilkesidir; şekli, rengi ve sayıyı daha sonra düşünür. İster yazı ile ilgili tasarımlar, isterse bunlara tekabül eden kelimeler kullanılsın, baskınlık sırası değişmez. Bu durum şunu gösterir: Kelimeler algı ile ilgili değerleriyle değil de, ancak anlamları yoluyla etkili olurlar. Oysa anlamlar, en eski oldukları ve en kullanışlı olan düzenlere yöneldikleri için nesnelerle ilgilidirler (nesne, insanın ilkin, dokunduğu, ele alıp kullandığı şeydir). İşte, nesne kavramının baskınlığını açıklanması bu gerçeğe dayanmaktadır. | |
|
| | #72 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji | |
|
| | #73 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikolojik Bozukluklar Zeka Geriliği 2. Öğrenme Bozuklukları A. Okuma Bozukluğu Kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, okuma başarısı beklenenin önemli derecede altındadır. Bu durum, okul başarısını ya da okuma becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini bozmaktadır.Kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, okuma başarısı beklenenin önemli derecede altındadır. Bu durum, okul başarısını ya da okuma becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini bozmaktadır.B. Matematik Bozukluğu Kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, matematiksel becerileri beklenenin önemli ölçüde altındadır. Bu bozukluk, okul başarısını veya matematik becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini bozmaktadır.C. Yazılı Anlatım Bozukluğu Kişinin kronolojik yaşı, zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, yazma becerileri beklenenin önemli derecede altındadır. Bu bozukluk, okul başarısını veya yazılı metin derlemeyi gerektiren günlük yaşam etkinliklerini (dilbilgisi kuralları yönünden doğru cümleler ve iyi düzenlenmiş paragraflar yazma gibi) önemli ölçülerde bozmaktadır.3. Konuşma Bozuklukları A . Sözel Anlatım Bozukluğu Kullanılan sözcük sayısının çok sınırlı olması, dilbilgisi yönünden zaman seçiminde hatalar yapma, sözcükleri anımsamakta veya gelişimine göre uygun uzunlukta ve karmaşıklıkta cümle kurmada zorluk çekme belirtileri vardır.B. Karışık Dili Anlama - Sözel Anlatım Bozukluğu Sözel anlatım bozukluğu belirtilerinin yanı sıra, sözcükleri, cümleleri veya uzamsal terimler gibi özgül birtakım sözcükleri anlamada güçlük çekme durumudur. Bu bozukluk okul başarısını, mesleki başarıyı veya toplumsal iletişimi bozmaktadır.C. Fonolojik Bozukluk Yaşına göre, gelişimsel olarak çıkartması beklenen konuşma seslerini çıkartamama, yanlış sesler çıkartma, kullanma, söyleme, bir sesin yerine başka bir ses söyleme ("k" sesi kullanacaksa "t" sesinin kullanması gibi), veya sonraki sessiz harfin söylenmesi gibi atlamalar yapma durumudur. Bu bozukluk okul başarısını, mesleki beceri ve toplumsal iletişimi bozmaktadır.D. Kekeleme Konuşmanın olağan akıcılığında zamanlama örüntüsünde bozukluk olması durumudur. Ses ve hece yinelemeleri, sesleri uzatma, ünlemlemeler, sözcüklerin parçalanması (bir sözcük içinde ara vermeler), duyulabilir ya da sessiz bloklar (konuşma sırasında doldurulan ya da doldurulamayan ara vermeler), dolambaçlı yoldan konuşma (söylenmesi zor sözcüklerden kaçınmak için bu sözcüklerin yerine başka sözcükleri kullanma), sözcükleri aşırı bir fiziksel gerginlikle söyleme, tek heceli sözcük yinelemeleri şeklinde görülür. Bu bozukluk okul başarısını, mesleki başarıyı ve toplumsal iletişimi bozmaktadır. | |
|
| | #74 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji Fiili psikanaliz deneyimi. Hastanın 2-4 yaş arasında mı, daha mı büyük, ergenliğe yakın veya ergin olup olmadığına göre, bebekliğiyle ilgili farklı görüşler ileri sürer. Duygusal gelişimin en erken süreçlerini araştıran analist için , normale yakın erişkinlerin analizi çocukların analizinden daha yararlı olabilir. Çocuklukta ve hatta bebeklikte sık görülen psikotik gerilemelerin pediyatri uygulaması içinde gözlemlenmesi. Çocukların, yaşadıkları zorluklarla başa çıkmalarında yardımcı olan yurtlarda gözlemlenmesi; bu zorluklar antisosyal davranışlardan, zihin bulanıklıklarına (confusionel states), manik ataklar (episodes), şüphe kökenli ilişki bozuklukları, perseküsyon, zihinsel yetersizlik veya sara nöbetine kadar uzanabilir. Şizofrenlerin psikanalizi. Bunu ayrı bir gruba dahil ettim çünkü bu tür analizlerin sadece tecrübeli analistler tarafından yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bana kalırsa, depresyonla ve ona karşı savunmalarla bağlantılı hastalıklar artık rutin tedaviler arasına girmiştir; "araştırma vakası" sayılmazlar. Manik-depresif ve paranoid vakalar için de aynı şey geçerlidir. Fakat şizofrenler farklı bir sınıfa girer ve onların tedavisi daha yeni bir girişimdir. Bu noktada, eğer ortadan kaldırılmaya özellikle dikkat edilmezse, hep şöyle bir yanlış anlaşılma olduğunu gördüm. Sık sık deniyor ki: Delilerin bebeklere veya küçük çocuklara benzediği doğru değildir, kesinlikle benzemez. Buna açıklık getireyim, ben akıl hastalarının bebek gibi davrandığını iddia etmiyorum, nasıl ki nevrotiklerin daha büyük çocuklar gibi davrandıklarını iddia etmiyorsam. Sıradan sağlıklı çocuklar nevrotik değildir (fakat olabilirler); sıradan bebekler de deli değildir. Pediyatri ile psikiyatri arasındaki ilişki bundan çok daha ince bir ilişkidir. Son Düzenleyen GusinapsE; 24-05-2006 @ 01:58. | |
|
| | #75 (mesaj-linki) | |
| Somatoform Bozukluklar:Somatoform Bozukluklar: a. Bedenselleştirme (Somatizasyon) Bozukluğu : Birkaç yıllık bir dönem içinde ortaya çıkan, tedavi arayışlarıyla sosyal/mesleki veya önemli diğer işlev alanlarında bozulma ile sonuçlanan, 30 yaşından önce başlamış çok sayıda bedensel yakınma öyküsü ile belirli bir bozukluktur.b. Sinirsel Bayılma (KonversiyonBozukluğu) : Bilinen bir nörolojik veya tıbbi hastalıkla açıklanamayan bir veya daha fazla nörolojik belirtinin bir arada olmasıyla belirli bir bozukluktur. Felç, körlük ve konuşamama en sık görülen belirtileridir. Belirtiler duyusal, motor ve nöbet belirtileri olarak 3 kümede yer alır. Duyusal olanlar; kol-bacaklarda duyu kaybı, uyuşma-karıncalanmalar, vücudun sağ ya da sol tarafını tutan duyu kayıpları, sağırlık, körlük şeklindedir. Motor belirtiler yürüyüş bozukluğu, kas zayıflığı ve felci içerir. Bir, iki veya bütün kol-bacaklar tutulabilir. Sara hastalığını andıran nöbetler olduğu gibi hastaların üçte birinde saranın bir türü aynı zamanda bulunabilir. Hastalık sonucu görev ve zorunlulukların gevşetilmesi, destek alma, hastalık yoluyla denetleme gücü kazanma olabilir. c. Somatoform Ağrı Bozukluğu : Vücutta bir veya daha çok yerde tıbbi ve nörolojik nedenlerle açıklanamayan ağrı vardır. Sonunda ağrının başlangıcı, şiddeti, alevlenmesi, veya sürmesinde ruhsal nedenlerin rolü olduğu yargısına varılır. Bilinçli bir amaca yönelik veya yalandan yapılmış değildir. 40-50'li yaşlarda zirve yapar. Kol gücüyle çalışılan mesleklerde daha çoktur. d. HastalıkHastalığı ( Hipokondriyazis ) : Bu hastalıkla kişi vücut belirtilerini yanlış yorumlayarak ciddi bir hastalığı bulunduğu veya oluşacağı korkusuyla uğraşır. Yeterli tıbbi inceleme ve beden sağlığı güvencesine karşın düzelme-rahatlama olmaz. En az 6 ay süren bu hastalık kişi için belirgin sıkıntı kaynağı, mesleki, toplumsal işlevsellikte bozulmaya yol açmaktadır. Bazı hastalar duydukları kaygının aşırı ya da anlamsız olduğunu kabul edemezler.e. Vücut Dismorfik Bozukluğu : Hayali bedensel bir kusur ile uğraşma veya çok ufak kusurların çarpıtılıp abartılmasıdır. Psikiyatristten çok dermatolog, dahiliye veya plastik (estetik) cerrahlara başvururlar. 15-20 yaşlarda başlar, %90'ı en az bir depresyon dönemi geçirmiştir. | |
|
| | #76 (mesaj-linki) | |
| Cvp: PsikolojiTOPLUMSAL İŞLEVİ AÇISINDAN PSİKİYATRİNİN ELEŞTİRİSİ Hacettepe Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'nin bekleme odasında duvara çerçevelenmiş bir yazı psikiyatristlerle görüşmeyi bekliyen «hastalara» dünyayı değiştirmekle uğraşacaklarına önce kendilerine değiştirmelerini öğütlüyor. Yani kişilere mevcut dünyaya uyum yapmaları öneriliyor. Varsayım çevreye uyum yapmanın, çevreyle uyum içinde yaşamanın sağlıklı olduğu. Ancak burada uyumdan anlaşılan tek yönlü bir ilişki yani kişinin çevreye uyum yapması. Çevrenin insan sağlığına uyum ve uygunluğundan -sanki çevre, yaşam koşulları ve tarih değişmiyen birer sabitmiş gibi- söz edilmiyor. Çevreye uyum yapabilmeyi bir sağlık belirtisi olarak değerlendiren görüş kendi içinde de çelişkiye düşerek egemen düzenin koşulları dışında yaşıyan kişilerin kendi çevre, kültür ve beklentilere uyumunu sağlıksızlığın bir belirtisi, hatta ruh hastalığının bir seyri olarak değerlendirebiliyor. Ruh bilimcilerinin çevreye uyumu hastalığın gidişatı olarak görebildiklerinin en belirgin örneği akıl hastaneleri. İşte Bakırköy'den bir örnek: Psikoloji öğrencilerimle birlikte bir koğuştayız. Yanımızda «hastalar» ve koğuşun sorumlusu doktor, hastaların önünde kendilerine ilişkin bilgi veriyor. «Bu gördüğünüz insanların, kimi hastaneye ilk yattıklarında diretir, sağlıklı olduğunu iddia eder, kimi sürekli gazete okur, radyo dinler, dış dünyayı izler, bizlerle konuşmaya târtışmaya çabalar. Zamanla bu ilginin kesildiğini görürüz. Giderek içlerine kapanırlar, kendilerine bakmaz olur, sessiz sedasız bir köşeye ilişip dururlar. Giderek hastalanırlar. Çoğu iyileşmez. Bu arada konuşmayı dinliyen «hastalar» arasından bir yaşlı kadın «Ben iyileşeceğim doktor bey, buradan çıkıp çocuklarıma kavuşacağım,» diyor. Doktor açıklamasına devam edip, «Evet, çoğu iyileşeceğini zanneder ama maalesef giderek hastalanırlar. Burada onuncu yıl da dolduktan sonra ümit kesilir.» Tüm «hastaların» açıkça görebileceği önümüzdeki küçük karatahtadaki kayıtlar da doktoru doğruluyor. Tahtadaki sayılara göre koğuştan iyileşerek çıkanların sayısı çok düşükken, ölerek çıkanların sayısı oldukça yüksek. Psikiyatrist, Bizans zindanlarını anımsatan Bakırköy gibi bir yerde tecrid edilen kişinin giderek dış dünyayla ilişkisini kesmesini, yani hastane ortamına uyum yapmasını, hastalığın bir seyri olarak nitelendiriyor. Halbuki bu Bizans zindanı yardım ve bağış kampanyalarıyla bir Hilton Oteli rahatlığına bile kavuşturulsa, hastalar belki daha iyi bakılacaklar ama dış dünyada yaşama gücü bulmak açısından iyileşmiyecekler. Bu konuya ilişkin gözlemler sağlıklı kişilerin bile çocuk yuvalarından göçmen kamplarına kadar bakım vermeye yönelik ortamlarda kendi kaderini değiştirme (internal locus of control) olanağının elinden alınması ile giderek tembelleştiğini, çevresine ilgisinin azalarak kayıtsızlaştığını ve adeta robotlaşmış bağımlı bir kişilik yapısını geliştirdiğini belirtiyorlar.(1) Çünkü bu modelde yatırım kişiye değil kişinin bakımı için gerekli olan alt-yapı tesislerine; yani binaya, yemeğe, ısıtmaya, temizliğe, personel giderlerine, makam arabalarına v.s. yapılıyor. Bina ister sıcak ve güzel olsun ister soğuk ve çirkin, hastane ortamında kişi bir yandan çevreye yani hastaneye, yani diğer hastalara, yani hastalığa uyum yapmasını öğrenirken diğer yandan da hastanede geçen zamanla dış dünyada başarılı olma, dış dünyada uyum yapma becerilerini giderek kaybediyor. Bakırköy'e otuz milyon değil üçyüz milyon bağış yapılsa bile belki «hastalara» daha iyi bakılacak ama iyileşenlerin sayısı eskisine göre pek değişmiyecektir. Dolayısıyla hastane modelini «ruh hastalıklarının» tedavisinde genel bir yaklaşım olarak benimsiyen psikiyatrinin toplumsal işlevi «hastalığı» gidermek yerine «hastalığı» arttıran ortamları pekiştirmek oluyor. Medikal modeli yani iç hastalıkları, kulak-burun-boğaz hastalıkları gibi «akıl hastalıkları» da vardır diyen klasik psikiyatristlerin başlıca dayanağı, tıbbın diğer dallarında da olduğu gibi, gözlenen belirtilere göre «hastaya» nevrotik depressive, manik-depressive vb. gibi tanı koymak ve bu tanıya göre ilaç, psikoterapi, elektroşok, psikoanalitik, davranışcı yaklaşım gibi çeşitli yöntemlerle tanı kategorilerine göre saptanan hastalığın (kişinin değil) tedavisiyle uğraşmak. Acaba bu tanıların geçerliği nedir? Tıbbın diğer dallarında bir telefon bağlantısı aracılığıyla bile kendisine belirtilen bulgulara göre hastadan binlerce kilometre uzakta olan bir hekimin o kişinin hastalığı tedavi etmesi mümkün. Hatta artık bilgisayarlar bile hangi tedavi yöntemine başvurulması gerektiğini hangi ilacın kullanılmasının doğru olacağını bildirecek bir biçimde programlanabiliniyor. Medikal modeli benimseyen psikiyatride tanılar ne ölçüde geçerli? Bu konuya ilişkin araştırmalar tıbbın diğer alanlarında olduğu gibi psikiyatrik tanıların geçerli olmadığını gösteriyor.(2) Üstelik Rogerian yaklaşım veya Gestalt tedavisi gibi tanıyı reddeden psikolojik danışma yöntemlerinin de en az tanıya dayalı yaklaşımlar kadar başarılı olduğuna göre sıklıkla yanılabilen medikal modelin gereksizliği apaçık ortada. Peki medikal modele göre bireylerin tanılanması topluma nasıl yansıyor? Araştırmalar kimlerin hangi tanılara göre değerlendirildiğinin sınıfsal bir temele dayalı olduğunu gösteriyor. Bu konuya ilişkin yapılan en önemli çalışma yoksulların şizofreni gibi tedavisi güç tanılarla damgalanırken, zenginlere psikoterapiye cevap verecek nitelikte tanılar konduğunu gösteriyor.(3) Yoksullardan bambaşka bir sınıf ve kültürden gelen psikiyatristler, bu insanlara yabancılıklarından onlarla ilişki kuramayınca, yani psikoterapinin temel koşulunu sağlıyamayınca yoksulların içgörüden yoksun olduklarını, dolayısıyla psikoterapiye cevap veremiyeceklerini ileri sürerek, yoksullara ya birkaç ilaç yazıp onları kendi kendileriyle başbaşa bırakıyorlar ya da Bakırköy gibi depo hastanelerine gönderiyorlar. Bir yanda bakımsız hastane «tımarhane» koşullarında yoksullar ilgisizlikten kıvranır, daha kötüye ve yıllarca hastanelerde sürünmeye mahkum kalırken, öbür yanda psikiyatristin terapi gereği gösterdiği yakın, sıcak ilgi ve sempati sonucu, zenginler sorunlarıyla birlikte yaşıyabilerek hayatlarını idame ettirebiliyor. Böylece medikal modeli benimsiyen psikiyatrik yaklaşımın bir toplumsal işlevi de genellikle işçi ve köylü kökenli insanlara ümitsiz hasta gözüyle bakıp bir daha iflah olmamak üzere yüzlerce, binlerce insanı akıl hastanelerine kapatırken, çiçekli, müzikli, huzur verici bireysel psiko-terapi ortamlarında teker teker zenginlerin sorunlarına eğilmek oluyor. Tanılamanın önemli bir sakıncası daha var. Türkiye'de egemen değer yargıları, Batı’yla bütünleşme çabasında bir egemen sınıfın çarpık, schizoid değer yargılarından oluşuyor. Dolayısıyla İslam, Orta-Doğu, Balkan, Ege, Akdeniz kültüründen gelen Türk insanının sağlılıklığı Washington'da bir kongrede Amerikan Anglo-sakson protestan psikiyatristlerin görüşüne göre kararlaştırılıyor. İnsanlarımız Batı'nın ölçülerine göre değerlendiriliyor. Bireyleri tanılara göre sınıflandırma ve tanılama olayının geçerliliği a priori kabullenerek genelde kişilik bozukluklarından psikozlara kadar tanılar Kuzey Amerika’da karar verilen esaslara göre yapılıyor. Örneğin eşcinsellik bundan birkaç yıl öncesine kadar Batı da «hastalıklar» kategorisinde yer alırdı. Ancak Amerika’da eşcinsellerin bir baskı grubu oluşturması sonucu bu «hastalık» kitaplardan çıkartıldı. Bundan böyle Amerikan nosolojisine göre eğitilen «ruh bilimcilerimiz» şimdiye kadar olduğu gibi bize yabancı bir kültürün değer yargıları ışığında, bizim insanlarımız üzerinde karar verecek, onları sanki çok sağlıklı olan Amerikan insanlarının ölçülerine göre değerlendirecek. Kısacası teknolojimizden ulusal savunmamıza kadar olan dışa bağımlılık psikiyatri gibi alanlarda da kendini gösteriyor. Bu açıdan psikiyatrinin bir toplumsal işlevi de bir anlamda dışa bağımlı egemen sınıfın değer yargılarını insan ruh sağlığında bir ölçüt olarak dışa bağımlılığın, yani kültür emperyalizminin süregelmesini sağlamak oluyor. Başka bir deyişle kişinin sağlıklı olması için uyum yapması beklenen çevre kendi kültürüne yabancı kişilerce tanımlanmış bir çevre oluyor. Bu eleştiriler ışığında psikiyatrinin toplumsal işlevi ne olmalı? Medikal modeli benimsiyen diğer tıp alanlarının bugün artık toplum hekimliği veya koruyucu hekimlik anlayışını iyice benimsemiş olmalarına karşın bu anlayışı benimsemede psikiyatri çok geride kalmıştır. Benimsendiğinde de mekanik bir yaklaşımla hizmet anlayışında biçimsel değişiklikler vurgulanmış, sorunun özüne yani psikolojik sorunu olan veya olması olası kişi, grup ve toplulukların desteklenmesine, güçlendirilmesine, kendilerine güven duygularını geliştirici ortamların yaratılmasına gidilmemiştir. Örneğin özellikle Amerika’da 1960'lardan bu yana kurulan yarı-yol evleri, gece ve gündüz hastaneleri ve mahalle poliklinikleri sayesinde akıl hastaneleri eskisine göre yarı yarıya boşaltılmıştır. Yani önceden belirttiğim eleştirilerin doğrultusunda hastanelerin dipsiz bir kuyu olduğunun bilincine varılarak yeni yaklaşımlar benimsenmiştir. Ancak, bireylerde huzursuzluklara, psikolojik sorunlara yol açan ortamların denetlenmesi veya alternatif sağlıklı ortamların geliştirilmesinde hiç başarı sağlanmamıştır. Başka bir deyişle her ne kadar «Toplum Ruh Sağlığı» akımının öncüsü Caplan'ın önerileri doğrultusunda sorunlar büyümeden sorunların üzerine gitme ve psikolojik sorunları olabilecekleri önceden saptayarak onlara yardım elini uzatma yaklaşımları benimsenmişse de temeldeki anlayış ruh sağlığını geliştirmek yerine ruh hastalığını önlemenin yollarını aramak olmuştur. Gene bu anlayışın altında yatan felsefe de medikal modelden kaynaklanmaktadır. Tek tip bir elbiseye uymıyan kişilere gene hasta denmekte ancak, bundan önceki klasik yaklaşımlardan farklı olarak, elbiseye uymıyan yani ruh hastası denilen kişiyi çeşitli tedavi yöntemleriyle elbiseye uyacak şekle dönüştürmek yerine, ruh sağlığı eğitimi gibi yaklaşımlarla kişilerin elbiseye uygun şekilde gelişmeleri sağlanmaya çalışılmaktadır. Esas olan tek tip elbisedir yani evrensel ruh sağlıklı bir insan tipi, yani her insan için tek bir ölçü, yani mutlak bir doğru anlayışıdır. Sınıflı toplumlarda bu anlayışın evrensel değil egemen sınıfın değer yargılarına göre belirlendiği ise hem burada hem de başka kaynaklarda sık sık vurgulanmıştır. (4,5,6) Hem bireyin hem de çevrenin değişken olduğunu ve her ikisindeki değişmelerden karşılıklı etkilenmeler olduğu varsayımından hareket eden toplum psikolojisi (community psychology) ise sağlığın kişi-çevre ve çevre-kişi uyumunun bir sonucu olduğu ve dolayısıyla ruh sağlığı kavramının kişiye ve çevreye bağlı göreceli bir kavram olduğunu vurgular. Böylece normları ve içerikleri birbirlerinden farklı ancak kendi içlerinde kişi-çevre uyumunun sağlandığı birçok sağlıklı ortamlar olabilir. Sağlıklı ortamın sağlanması o ortamdaki iş, eğitim, sağlık hizmetleri, sosyal güven gibi maddi ve psikolojik olanakların herkesin gereksinmelerine göre karşılanmasıyla olabilir. Örneğin, bir yanda istenmiyen çocuk sahibi olma durumunda, rahatlıkla kürtaj yaptırabilen zenginler varken, yasak olduğu ve parası olmadığı için bu yönteme başvuramıyan ve bu yüzden ya canını kaybeden ya da istenmiyen bir çocuk dünyaya getirerek çeşitli maddi ve psikolojik sorunlarla karşı karşıya olan yoksul kişiler vardır. Psikiyatristin toplumsal işlevi onun burada kürtajdan yana çıkmasını kürtajın serbest olması için aktif bir kavga vermesini, kürtajı destekliyen siyasal parti ve derneklerle ve kendi meslek kuruluşları aracılığı ile somut bir işbirliği yapmasını gerektirir. Eğer Diyarbakır’da ilkokul çağındaki çocukların % 40'ı milli eğitim hizmetlerinden yararlanamıyorsa, psikiyatrist bu sorunun giderilmesi için aktif bir tutum almalıdır. Aksi takdirde, maddesel kaynakların adaletsiz dağıtımından kaynaklanan psikolojik sorunlu yüzbinlerce kişiden ancak birkaçını iyileştirmeye çalışan psikiyatristin akıntıya karşı kürek çekmesi süregelecektir. Psikiyatristin toplumsal işlevi maddi ve psikolojik olanakların sağlanması ve bu olanaklardan eşit yararlanılmasında ezene karşı ezilenden yana aktif bir tutum almasını gerektirir. Medikal modelin tersine kişinin sağlıklı olma ölçütü tek değil bir çoktur. İnsan türünü zengin kılan, sağlıklı kılan birbirine benzemesi değil tam tersine birbirinden farklı olmasıdır. Tek tip insan gerektiren bir ruh sağlığı modeli anlayışı Darwin'in evrim kuramına bile karşıdır. Hayvanların doğaya karşı mücadeleleri türdeki fizyolojik değişkenlik (varyasyon) sayesinde sağlanırken, insan türünün doğaya karşı mücadelesi ve uygarlığın gelişmesi insan türündeki bireysel ayrılıkların zenginliğine bağlıdır. Yeter ki çevrenin maddesel ve psikolojik koşullarından eşit yararlanma ortamı sağlansın. Psikiyatrinin toplumsal işlevi kişi1erin toplumsal olanaklardan aynı şekilde yararlanırken aynı zamanda birbirlerinden ayrı olma hakkını savunmasını gerektirir. Tek tip bir ruh sağlığı modelinin altında yatan felsefe tek tip bir insan - otoriter, faşist bir devlet anlayışıdır. Bu anlayış insan türünün sağlıksızlaşmasına hatta ortadan silinmesine yol açabilir. Nazi Almanya’sında tek tip üstün Aryan insanının yaratılması için başvurulan eugenics deneyleri bu tehlikenin ve bu anlayışın iflasının açık kanıtıdır. Dolayısıyla psikiyatri toplumsal işlevinde anti-faşist ve demokrasiden yanadır. 19. yüzyıl Viyana burjuvazisi üzerinde incelemeler yapan Freud'un takipçisi olup, Anadolu - İslam kültüründen bihaber bir psikiyatrist toplumuna yabancı olmakla kalmaz, yabancı bir kültürün istemiyerek misyoneri olmak durumuna düşebilir. Günün askeri ve ekonomik olarak gelişmiş Batı toplumlarının gücünü üstün kültürlerine borçlu olduğunu varsayanlar, kendi tarih ve kültürlerini aşağılıyarak, insanların gelişmiş ülkelerin insanlarına benzetmek ve onlar gibi eğitilmesini, giyinmesini, konuşmasını davranmasını istiyerek özgüvensiz, çelişik değer yargıları içinde sağlıksız ve olumlu özdeşim modellerinden yoksun kuşakların gelişmesine yol açarlar. Sağlıklı kuşakların gelişmesinden yana olan psikiyatri toplumsal işlevinde aynı zamanda anti-emperyalistdir. Türkiye'de toplumcu bir psikiyatrinin gelişmesi için, psikiyatrist eğitimi yeni baştan ele alınmalı,bu alanda çalışacak kişiler fizyoloji, farmokoloji gibi derslerin yanısıra folklor, sosyoloji, antropoloji, din gibi konularda derinlemesine okumalı, Türkiye insanını ve tarihini yakından tanımalıdır. Son Düzenleyen GusinapsE; 01-06-2006 @ 03:38. | |
|
| | #77 (mesaj-linki) | |
| Savunma MekanizmalarıSavunma Mekanizmaları Savunma mekanizmaları gerek kişinin ortama adaptasyonunda ve gerekse gelişiminde çok önemli bir rol oynar. Kişilik Gelişimi’nin en göze çarpan ve önemli gerçeklerinden biri, onun sürekli olarak değişimidir. Bu değişim hayat boyunca devam etmekle beraber, en belirgin olarak bebeklik, çocukluk ve ergenlik devrelerinde gözlemlenir. Gelişim süresince ego, yapısal olarak farklılaşır, dinamik olarak da enerjinin dürtüsel kaynakları üzerine olan kontrolünü arttırır.Tüm kişilikte oluşa gelen değişiklikler, beş koşulun sonucu ortaya çıkar. * Olgunlaşma * Dış dünyadan kaynaklanan ve düş kırıklığı ile sonuçlanan üzüntü verici uyarılar * Kişisel yetersizlikler * Sıkıntı Kişinin olgunlaşma süreci içinde karşılaştığı tüm engelleyiciler ve bunlarla savaşımı, bu engelleri yenme yolunda ortaya koyduğu uğraş, onun kişiliğini geliştirir. Bu gelişimde ego, ait olduğu organizmayı koruma gayretiyle bir takım Savunma Mekanizmaları yaratır. Normal veya nörotik her şahıs, hayata uyumda bu savunma mekanizmalarından birini veya birkaçını kullanır. Özetle, Kişilik Davranışları = Gelişim + Savunma Mekanizmaları diyebiliriz. Çatışma Organizmanın birbirleriyle bağdaşmayan birden çok dürtü nesnesi ile karşılaşmasıdır. Çatışmayı şu üç grupta inceleyebiliriz: Yanaşma-yanaşma: İki ya da daha çok olumlu değerli amaç nesnesi yan yana bulunduğunda ve kişi bunlardan birini seçmek zorunda kaldığında ortaya çıkar. Uzaklaşma-uzaklaşma: İki ya da daha çok olumsuz durum ya da nesne karşısında kalmaktır (yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal,...). Yanaşma-uzaklaşma: Bir amaç nesnesinin hem olumlu, hem olumsuz yanlarının bulunması durumunda ortaya çıkar (iki sevgilinin birlikteyken sürekli kavga etmeleri ama ayrı kaldıklarında birbirlerini özlemeleri). Bunaltı: Psikanalitik anlamda bunaltı, idle ego ya da egoyla süperego arasındaki dengenin bozulması ve çatışma durumunun bir sonucudur. Dış dünyadan gelen tehlikeli uyaranlara karşı her canlı varlığın ortak savunma düzenekleri vardır. Bunlar genelde kaçma ya da acı veren uyaranları ortadan kaldırma şeklindedir. Benliğin savunma düzenekleri deyince, bu yalnız dışarıdan gelen tehlikelere karşı oluşturulan tepki olarak düşünülmemelidir. Benliğin savunma düzenekleri çatışma ve bunaltıya karşı kullanılan benlik işlemleridir. Genellikle bilinçdışı süreçlerdir. Egonun bilinçdışı yönünde bulunurlar. Birey ne tehlikenin ne de kullandığı savunmanın bilincinde değildir. Benliğin çatışma ve bunaltı durumunda kullandığı çok değişik türde savunmaları vardır ki asıl bunlar bir çok karmaşık davranışın gerçek anlamını açıklamaya yarar. Aşağıda en sık kullanılan savunma mekanizmalarına yer verilmiştir. BASTIRMA (Repression) Anı ve deneyimlerin bilinçdışına itilmesi ve orada tutulmasıdır. Diğer bütün savunma mekanizmalarına temel teşkil eder. Bilinçdışına itilen ve orada tutulan dürtüler, istekler, anılar ve duyguların bilinç düzeyine çıkması genellikle benlik tarafından kabul edilmez. Yani bunlar üstbenlikçe (süperego) yargılanarak yasaklanan ve benliğe acı, bunaltı veren öğelerdir. Bu nedenle bastırılırlar. Bilinçdışı duygu ve dürtüler, bastırma düzeneğinin zayıfladığı zamanlarda bilinç düzeyine çıkma ve kendilerini belli etme eğilimi gösterirler. O zaman benlik bir tehlike durumu algılar ve bunaltı belirtileri ortaya çıkabilir. Bastırılan bazı dürtüler ve çatışmalar yetişkin yaşamda çok değişik davranış örüntülerine ya da bozukluklarına yol açabilir. Örneğin, Oediepus (ödipus) karmaşasını çözümleyememiş bir kişide yetişkin yaşamda, cinsel güç sorunları, evlenememe durumu, karşı cinse yönelik aşırı çelişkili tutumlar, uygun olmayan özdeşim belirtileri görülebilir. Bunun yanı sıra bastırma günlük yaşamda dil ve hareket sürçmeleri olarak belirebilir. YADSIMA (İnkar-Denial) Benlik için tehlikeli olarak algılanan ve bunaltı doğurabilecek bir gerçeği yok saymak, görmemek değişik derecelerde oldukça yaygın olarak kullanılan bir ilkel savunma biçimidir. Birçok özürlerimizi, utanç ya da suçluluk doğuran eski deneyimlerimizi bilinç altına itmekle kalmayız, bunları hiç yaşanmamış gibi de algılayabiliriz. Öfke, kızma en çok yadsınan duygulardır. Öfkesi belli olduğu halde kişi bunun hiç farkında olmaksızın yadsıyabilir. YANSITMA (Projection) Bazı duygu, dürtü, gereksinim ya da yaşam olaylarının dışarıya aktarılıp, yansıtılıp, dışarıdaymış ya da dışarıdan kendisine yöneltiliyormuş gibi algılanmasıdır. Yansıtma mekanizmasında kişi, kendi içinde yadsıdığı bir dürtüyü (ki bu toplumca onaylanmayan bir dürtüdür) başkalarında görür ya da başkalarının bu dürtüyü kendisinde gördüğünü sanır. İçinde öfke ve kin duyguları olan bir kişi, "bana kızıyorlar, benden nefret ediyorlar" diye düşünebilir. Burada hem yadsıma (bende kızma yok), hem de yansıtma (onlarda var) düzeneği işlemektedir. | |
|
| | #78 (mesaj-linki) | |
| CnnTPiskolojim Çok Bozuk Tamir Hane Yokki Ağam Yani Tabiriyle Ambulansı Sedyelerle Kaldırılsın Acile Oksijenli Nargile Damarlarımda Kafiye Ömrüm Ölüme Kafile... ![]() | |
|
| | #79 (mesaj-linki) | |
| Anoraksıya NervozaAnoraksıya Nervoza Amaç: İştahsızlık ve ağırlık kaybı gibi genel tıpta çok sık görülen şikayetlerle seyreden anoreksiya nervoza, mortalite riski nedeniyle önemli ve zaman zaman medyada da konu olan dramatik bir psikiyatrik bozukluktur. Günlük tıbbi uygulamada anoreksiya nervozanın karakteristik özelliklerinin yeterince bilinmemesinin doğurduğu bazı ayırıcı tanı sorunları görülebilmektedir. Ana bulgular: Anoreksiya nervoza psikolojik kökenli basit bir iştahsızlık değil, belirgin ölçüde ağırlık vermeye yönelik davranış biçimi, şişmanlamaktan aşırı korku ve kadınlarda amonere, erkeklerde cinsel güç ve ilgide azalma şeklinde endokrin bozukluklarla karakterize bir psikiyatrik bozukluktur. Sonuç: Mortalite oranı % 20 civarında olan anoreksiya nervoza organik ve psikiyatrik bozukluklardan ayırıcı tanıda dikkatle ele alınmalıdır. Anahtar kelimeler: Anoreksiya nervoza, ayırıcı tanı, tedavi Anorexia nervosa Daha çok ergenlik çağındaki genç kızlarda görülen anoreksiya nervoza 1873 yılında Gull ve Laseque tarafından tanımlanmıştır. Tedavi edilmediğinde ölüm oranının yüksek olması ve batı ülkelerinde yaygınlığının giderek artması bu hastalığa ilgiyi artırmıştır. Anoreksiya nervoza DSM-IV'de yaş ve boy uzunluğu için olağan sayılan bir vücut ağırlığına sahip olmayı kabul etmeme, şişmanlamaktan aşırı korku, beden algılamasında bozukluk ve menstrüasyonların kesilmesiyle karakterli bir yeme bozukluğu olarak tanımlanmıştır. Anoreksiya nervozalı hastaların vücut ağırlığı ve vücut biçimleriyle ilgili aşırı zihinsel uğraşları vardır. Hastalar vücut ağırlığının artmasını engellemek için zorlu egzersizler (yürümek, bisiklete binmek, yüzmek vb.) ve sıkı diyet uygular. Buna bağlı olarak ortaya çıkan ağırlık kaybını takibeden yaklaşık 1.5 yıl içinde hastaların % 30-50'sinde aşırı yeme atakları ortaya çıkar. Hastalar şişmanlamaktan aşırı korktuğu için bu yeme ataklarından sonra kendini kusturma, laksatif ve diüretik kullanma sıktır. Bu nedenle anoreksik hastalar, diyet kısıtlaması uygulayan kısıtlanmış tip ve yeme ataklarının olduğu bulimik tip olarak iki alt tipe ayrılmaktadır. Gerek diyet kısıtlaması uygulayanlar, gerekse aşırı yeme atakları olanlar zayıf kalmaya aşırı gayret gösterir karbonhidrat ve yağ içeren yiyeceklerden kaçınırlar. Az yemek yemelerine rağmen yemeği hazırlama ve pişirmeyle obsesif şekilde uğraşırlar. Yemek yemeleri törenseldir. Yeme atakları olanlarda kleptomani sıktır. Sıklık Yaygınlığı %0.05-1 arasında olan anoreksiya nervoza batı ülkelerinde önemli bir sağlık sorunudur. Genellikle kadınlarda görülür. Erkeklerde görülmesi nadirdir. Başlama yaşı 10-30 olmakla beraber 14-18 yaş grubunda daha sıktır . Eşlik eden ruhsal belirtiler Anoreksiya nervoza ile birlikte depresif belirtiler sık görülmektedir. Serotonerjik sistemin yeme düzenini ayarlamaya ek olarak impulsif davranışlar ve mizacın düzenlenmesinde de rolü olduğu kabul edilmektedir. Major depresyonda serotonin metabolizmasındaki düzensizliğin rolü bilindiğinden, anoreksiya nervoza ile major depresyon arasında biyolojik etkiler yönünden etiyolojik benzerlik olabileceği ileri sürülmektedir. Depresyon dışında obsesif kompulsif bozukluk, histrionik özellikler, anksiyete ve hipokondriyazis, anoreksiya nervozaya sıklıkla eşlik eden ruhsal bozukluklar arasındadır. Yapılan bir çalışmada 31 obsesif kompulsif bozukluklu kadın hastada % 26 oranında anoreksiya nervoza saptanmıştır. Bir diğer çalışmada 30 yeme bozukluklu hastanın % 60'ında kaçınan kişilik özellikleri, % 7 'sinde borderline kişilik özellikleri saptanmıştır. Yeme bozukluğu olan hastaların % 30'unda çocukluklarında seksüel kötüye kullanım olduğu bulunmuştur. Hastalığın başlangıcı sıklıkla stresli bir olay ile birliktedir. Orta ve yüksek sosyo-ekonomik sınıflarda, zayıf kalmanın desteklendiği mankenlerde ve balerinlerde daha sık anoreksiya nervoza görüldüğü bildirilmektedir. Etiyoloji Bu hastalığın oluşumunda gelişimsel aile dinamikleri ve biyolojik faktörler önemli rol oynar . Rejim yapmanın psikolojik ve fizyolojik olarak incinebilir kişilerde ağırlık kaybını tetiklediği kabul edilmektedir. Bu kişilerin ergenlik dönemi sorunlarıyla baş edebilmede yetersiz oldukları, sosyal çevrede ince olmak önemliyse kendilik değeri ve başarının kriteri olarak anoreksiya nervoza geliştiği ileri sürülmektedir. Psikoanalistlere göre cinselliği kabul edememe sonucunda hasta kendisini aç bırakarak gebe kalmayı reddettiği, anne-çocuk ilişkisi üzerinde duranlara göre ise bireyselleşme ve ayrışma süreci ile ilişkili çatışmaların üstesinden gelmede başarısızlık olduğu için anoreksiya nervoza ortaya çıkmaktadır. Bu kişiler iddiacı, rekabetçi oldukları halde bu rekabeti kaldırabilecek yapıdan yoksun oldukları, bu durumun yarattığı sıkıntıyı kolay çözemedikleri için benlik saygılarının azaldığı, bunun çözümünü de dış görünümlerinde aradıkları ifade edilmektedir. Kültürün burada çok önemli olduğu vurgulanmaktadır. Batılı değerlerin egemen olduğu dünya görüşüyle yetişmiş kızlarda anoreksiya nervoza daha sık görülmektedir. Biyolojik araştırmalarda anoreksiya nervozalı hastaların birinci derece akrabalarında ve tek yumurta ikizlerinde eş hastalanma oranı çift yumurta ikizlerinden yüksek bulunmuştur. Nörobiyolojik araştırmalarda noradrenerjik, serotonerjik ve opioid sistemlerde değişiklikler bulunmuştur. İdrarda 3-metoksi-4-hidroksifenilglikol itrahı azalmış, deksametazon ile plazma kortizol supresyonu tam olarak yapılamamıştır. Anoreksiya nervozada vücut ağırlığının kaybıyla hipotalamo-pitüiter-gonadal, hipotalamo-pitüiter-adrenal, hipotalamo-pitüiter-tiroid aksta da değişiklikler saptanmıştır. Vazopressin salgılanma bozuklukları, FSH ve LH düzeylerinin ergenlik öncesi düzeyinde, östrojenin postmenapozal düzeyde olması, gonadotropin releasing hormon cevabının ve T3 düzeyinin azalması, ağır vakalarda anemi, hiperkarotenemi ve hiperkolesterolemi, kusmalara bağlı hipokalemik alkaloz, saptanan laboratuvar değişiklikleridir (2,7). Östrojenin düşük olması, Ca+2’un yetersiz diyet nedeniyle az alınması sonucu kemik dansitesinde azalma ve kırıklar görülmektedir. Görüntüleme teknikleriyle yapılan incelemelerde anoreksiya nervosalı hastalarda ağırlık kaybıyla beyin ventrikül genişlemesi görüldüğü ve tedaviyle ventrikül genişlemesinin düzeldiği ileri sürülmektedir. Ayırıcı tanı Hastaların belirtileri inkar etmeleri ve tedaviye yönelmek istememeleri nedeniyle anoreksiya nervozanın ayırıcı tanısı zordur. Bu nedenle hastanın yemek yememe davranışının ve kilo vermesinin nedeninin bulunması güçtür. Kronik barsak hastalıkları (Crohn vb.), endokrin hastalıklar (Hipertiroidizm, Addison hastalığı veya diabetes mellitus), neoplazmalar ve diğer tüm ağırlık kaybı ile seyreden medikal ve psikiyatrik hastalıklardan ayırıcı tanısının yapılması gerekmektedir. Anoreksiya nervozanın ayırıcı tanısında güçlük oluşturan etkenlerden biri de hastalık sırasında renal (hipokalemi, hipokloremik metabolik asidoz, kanda üre ve nitrojen artışı, böbrek taşı), gastrointestinal (parotitis, mide boşalımının gecikmesi, gastrik dilatasyon, kabızlık, vb.), kardiyovasküler (bradikardi, hipotansiyon, aritmi, kardiyomiyopati), hematolojik (anemi, trombositopeni, hiperkolestrolemi, hiperkarotenemi), kas-iskelet sistemi (miyopati, osteoporoz ve patolojik fraktür), dermatolojik (deri kuruluğu, perioral dermatit), pulmoner (pnömoni), dental (periodontit), sinirsel (nonspesifik EEG değişiklikleri, geriye dönebilir kortikal atrofi) ve nöroendokrin (amonere, oligomenore) komplikasyonların ortaya çıkmasıdır. Klinik seyir ve tedavi Hastaların % 40’ı tamamen, % 30'u kısmen düzelmekte, % 30'u kronikleşmektedir. Mortalite oranı % 22, kronik vakalarda intihar oranı % 2-5 olarak bildirilmiştir (5,7). Tedavinin birinci amacı hastanın vücut ağırlığının düzeltilmesi, ikinci amacı bireyin zayıflamayla ilgili uğraşılarının azaltılması, kendine güvenin ve bireyselliğin sağlanmasıdır. Tedavinin diğer amaçları fiziksel komplikasyonlar (hipokalemi, dehidratasyon) ve birlikte olan psikiyatrik bozuklukların (majör depresyon) tedavisi ve tekrarların önlenmesidir. Hafif olgular ayaktan tedavi edilirse de anoreksiklerin hastaneye yatırılarak tedavileri bazen hayat kurtarıcı olabilir. Hastane tedavisinin en önemli amacı sağlıklı biçimde ağırlık alması için kişinin yemeyi öğrenmesini sağlamaktır.Hastanın vücut ağırlığının düzeltilmesinde kullanılan tedaviler: Hemşire bakımı, yüksek kalorili diyet ve yatak istirahatı, Davranış değiştirme teknikleri, Hiperalimentasyon ve tüple beslenme gibi zorunlu tedaviler, Psikoterapi, Farmakoterapi. Tedavide şu noktalara dikkat edilirse olursa hastaların %80'inde başarılı olunabilir: Ağırlık kazandırma bireysel ve ailesel terapisiyle birlikte olmalı, böylece hasta tedavinin amacının yalnız yemek ve ağırlık almak olmadığını hissetmelidir. Hasta tedavi ekibine güvenmeli ve aşırı ağırlık kazanmasına izin verilmeyeceğine inanmalıdır. Hastanın kontrolünü kaybedeceği korkusu giderilmeli, yemek zamanlarında hasta yemeye teşvik edilmeli, ağırlık kazanma ve aşırı yemeyle ilgili sıkıntı ve korkuları tartışılmalıdır. Ağırlık alımı muntazam izlenmeli ve hastaya vücut ağırlığı su hakkında düzenli bilgi verilmelidir. Yatak istirahatı ve aktivite gibi olumlu ve olumsuz pekiştireçler kullanılarak hastanın davranışları kontrol edilir. Yalnız hasta için olumlu ve olumsuz pekiştireçlerin iyi tayin edilmesi gerekir. Hasta kusma ve purgatif kullanma gibi savunucu davranışlarıyla yüzleştirilir ve bu davranışları kontrol edilir. Fenotiyazinler ve diğer nöroleptikler yaygın olarak kullanılmıştır. Obsesif-kompulsif özelliklerin eşlik ettiği anorektiklerde fenotiyazinlerle, bazı olgularda davranış tedavisi ile birlikte uygulanan pimozidle olumlu sonuçlar alınmıştır. Ancak antipsikotiklerin anoreksiya nervoza tedavisinde özgül bir etkisi yoktur. Bir serotonin antagonisti olan siproheptadinin yüksek dozlarda (32 mg/gün) vücut ağırlığının artışında yararlı olduğu gösterilmiştir. Antidepresanların ve lityum karbonatın kullanımıyla olumlu sonuçlar alınan olgular da vardır (23). Anoreksiya nervozalı hastaların tedavisinde birçok farmakolojik ajan kullanılmışsa da sonuçlar pek iç açıcı değildir. Son Düzenleyen GusinapsE; 09-07-2006 @ 20:41. | |
|
| | #80 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Psikoloji---Zeka Tipleri ve Öğrenme Şekilleri--- İnsanların farklı zeka tipleri ve bunun paralelinde farklı öğrenme tipleri var... Sözel zeka, mantıksal-matematiksel zeka, bedensel-kinetik zeka, müziksel zeka, görsel zeka, sosyal zeka ve içsel zeka. Gardner'a göre her zeka tipinin kendine ait bir sistemi var. Pek çoğumuz farklı zekaları birlikte kullanarak öğreniriz, ama genelde bir yada iki tanesini tercih ederiz.Örneğin sizin zekanız kelimelerle mi daha iyi çalışıyor, sayılarla mı, resimlerle mi, vücut hareketleri ile mi, müzik ile mi, insanlarla iletişim kurarak mı yoksa kişisel gücünüz ile mi? Aşağıdaki açıklamalar öğrenme şekillerine bağlı zeka özelliklerini içeriyor... Sözel yolla öğrenen biriyseniz: Kitaplara değer veriyor ve bunlar hakkında konuşmayı seviyorsunuz. İfade etmeden önce kelimeleri zihninizde duyuyorsunuz. İsimler, yerler, tarihler konusunda iyi bir hafızanız var. Kelime oyunlarını seviyorsunuz. İyi bir grameriniz var. İyi bir kelime hazneniz var. Güzel yazabiliyorsunuz. İnsanlarla iletişimde kelimeler önemli bir araç. Mantıksal-matematiksel yollarla öğrenen biriyseniz: Nesnelerin nasıl çalıştığı konusunda meraklısınız. Zihninizden hesap yapabiliyorsunuz. Bulmaca çözmeyi ve satranç gibi strateji oyunlarını seviyorsunuz. Mantıklı düşünüyorsunuz ve mantıklı yanıtlar bekliyorsunuz. Kavramlar ölçüldüğünde, kategorize edildiğinde, analiz edildiğinde yada bir şekilde sayıldığı zaman kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Karmaşık düzeyde düşünme gerektiren çalışmalar yapmayı seviyorsunuz. Sebep ve sonuçlar konusunda güvenilir yargılarınız var. Resimlerle öğrenen biriyseniz: Dalgınken rastgele şekiller çiziyorsunuz. Harita, tablo, grafik ve şemaları düz yazılardan daha rahat anlıyorsunuz. Artistik uğraşları seviyorsunuz. Zihninizde görsel imgeleri çok net olarak görebiliyorsunuz. Renkler konusunda algılarınız çok güçlü. Çoğunlukla geceleri canlı rüyalar görüyorsunuz. Fotoğraflara bakmaktan ve film seyretmekten keyif alıyorsunuz. Hiç bilmediğiniz bir yerde yönünüzü çok kolay bulabiliyorsunuz. Objelerin farklı açılardan nasıl görüneceğini kolaylıkla gözünüzde canlandırabiliyorsunuz. Bol resimli kitaplar ve yazılar okumayı tercih ediyorsunuz. Puzzle gibi görsel oyunları seviyorsunuz. Vücut hareketleri ile öğrenen biriyseniz: Fiziksel olarak hareketli birisiniz ve açık hava aktivitelerini seviyorsunuz. En az bir sporda başarılısınız. Uzun süre sabit oturmak çok zordur. Ellerinizle çalışmaktan hoşlanıyorsunuz. Nesneleri parçalarına ayırıp sonra tekrar birleştirmeyi seviyorsunuz. Yeni nesneleri dokunarak öğreniyorsunuz. Düzenli ve tertiplisiniz. Pratiğinizi arttırmak için okumak yada dinlemek yerine pratik olarak uygulamayı seviyorsunuz. Müzik ile öğrenen biri iseniz: Çalışırken genelde mırıldanır, şarkı söyler yada parmaklarınızı masaya vurarak sesler yaratıyorsunuz. Müzik dinlemeyi seviyorsunuz. Bir şarkıdaki yanlış notaları fark edebiliyorsunuz. İyi şarkı söyleyebiliyor yada bir müzik aleti çalabiliyorsunuz. Müziği zenginleştirici buluyorsunuz. Pek çok farklı şarkının melodisini biliyorsunuz. Müzik olmadan kendinizi eksik hissediyorsunuz. Hareket ederken yada konuşurken ritmik bir tarzınız var. İnsan ilişkileri ile öğrenen biri iseniz: Başkaları ile sosyalleşmeyi seviyorsunuz. Başkaları sizin yardımınıza ve tavisyelerinize başvuruyor. Grup oyunlarını ve aktivitelerini seviyorsunuz. Sorunları tek başınıza çözmek yerine başkaları ile tartışarak çözmeyi tercih ediyorsunuz. En az 3 yakın arkadaşınız var. İş arkadaşlarınız ile hem iş sırasında hem iş sonrasında görüşmek istiyorsunuz. İnsanlara gönüllü olarak yardım ediyorsunuz. Liderlik özellikleri gösteriyorsunuz. En az bir iki kulübün, komitenin yada organizasyonun aktif üyesisiniz. İçsel gücünüz ile öğrenen biri iseniz: Güçlü ve bağımsız bir karakteriniz var. Kendi kendinizi yönlendiriyorsunuz ve yalnız çalışmayı tercih ediyorsunuz. Kendinizi daha iyi tanımak için çaba sarfediyorsunuz. Bazen söyledikleriniz yada yaptıklarınız başkaları tarafından zorlukla anlaşılıyor. Yalnızsınız. Nesneler, olaylar, kişiler hakkında kesin yargılarınız var. Zengin bir iç dünyanız var. Kendinize güvenininiz çok yüksek. Listeden, tercih ettiğiniz 1-2 tarzı belirledikten sonra, bu bilgiyi öğrenme kabiliyetinizi geliştirmek için kullanabilirsiniz. Örneğin, yabancı bir dil öğrenmek istiyorsanız: Kelimeler ile öğrenen bir kişi kitaplar ve ses kasetleri dinleyerek kelime öğrenmeye yoğunlaşabilir. Mantıksal yolla öğrenen bir kişi gramer kurallarına biraz daha dikkat edebilir. Resimlerle öğrenen birisi mümkün olduğunca çok resim, video ve film seyrederek kendini geliştirmeye çalışabilir. Bedensel hareketlilik arayan bir kişi yoğunlaştırılmış bir kursa yazılmayı deneyebilir. Müzik ile öğrenen birisi çalışırken arkada müzik dinleyerek yada yabancı dildeki şarkıları ve şiirleri öğrenerek başarılı olabilir. İnsan ilişkileri ile öğrenen birisi yabancı kişiler ile arkadaşlık kurarak yada sınıfta aktif olmaya izin veren bir kursa yazılarak hedeflerine ulaşabilirler. İçsel gücü ile öğrenen kişiler muhtemelen tek başına çalışmayı tercih edecektir. Kaynak: Dr.Howard Gardner,"Frames of Mind:The Theory of Multiple Intelligences" (Ruh halleri:Farklı zekalar teorisi) Son Düzenleyen GusinapsE; 19-07-2006 @ 23:42. | |
|
![]() |
| Etiketler |
| Yok |
Psikoloji Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Psikoloji ile ilgili Makaleler | _PaPiLLoN_ | Psikoloji ve Psikiyatri | 156 | 20-09-2009 20:59 |
| Gelişimsel Psikoloji | ThinkerBeLL | Psikoloji ve Psikiyatri | 0 | 23-03-2009 12:51 |
| Bireysel Psikoloji | ThinkerBeLL | Psikoloji ve Psikiyatri | 0 | 26-02-2009 21:40 |
| Hümanist Psikoloji | AeraCura | Psikoloji ve Psikiyatri | 0 | 16-09-2008 00:55 |
| Transpersonel Psikoloji | asla_asla_deme | Psikoloji ve Psikiyatri | 1 | 29-04-2008 17:37 |