Üye Ol

Geri Dön   MsXLabs Hi-Tech Forum > :: Akademik Forumlar :: > Biyografiler > Dünyadan > Sinema ww
Cevap Yeni Konu Aç
 
Konu Araçları
Eski 03-11-2005   #1 (mesaj-linki)
Robert De Niro (Robert De Niro Kimdir? - Robert De Niro Hakkında) Robert De Niro (Robert De Niro Kimdir? - Robert De Niro Hakkında)
Robert De Niro

[Resim]
(1943 New York - )
ABD'li sinema oyuncusu.
17 Ağustos 1943'te New York'da dünyaya gelen ünlü aktörün büyük büyük babası bir İtalyan göçmenidir. Sanatçının babası ise İrlanda doğumlu bir ressamdır. Annesi ise Amerikalı doğumlu bir başka resim meraklısıdır. Sanatçı bir aileden gelen De Niro 16 yaşında oyuncu olmaya karar verir ve anne-babasının izinden gitmez. En başlarda küçük tiyatro atölyelerinde oyunculuk eğitimi almaya başlar: Dramatic Workshop, Stella Adler, Luther James Studıo. Küçük çaplı bazı tiyatro oyunlarından sonra Lee Strasberg'in dikkatini çeker ve en yetenekli öğrencilerin kabul edildiği Actors Studıo'sunda oyunculuk eğitimine devam eder. Bütün oyuncuların hayali olan Broadway'e artık daha yakındır. En başlarda off-Broadway adı verilen küçük çaplı müzikallerde ve tiyatro oyunlarında yer alır. Sonunda Broadway'de ünlü oyuncularla beraber çeşitli tiyatro oyunlarında boy göstermeye başlar. En büyük hayali olan Broadway'e ulaştıktan sonra sinemaya yönelmeye karar verir. Bir çok kaynakta dahi gösterilmeyen ilk oyunculuk denemesi babasının yakın arkadaşı olan Fransız yönetmen Jean Pierre Melville'in 1965'de New York'ta çevirdiği TROIS CHAMBRES A MANHATTAN-Manhattan'da Üç Oda filmidir. Bir taksi şöförünü canlandırdığı filmde 1-2 dakika görülmektedir. Daha sonra o zamanlar yıldızı yeni yeni parlamaya başlıyan ünlü yönetmen Brıan De Palma'nın 1968 yapımı olan GREETINGS filminde ilk önemli rolünü oynadı. Oynadığı kısacık role rağmen hemen dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Brıan De Palma bir sonraki filminde yine De Niro'ya şans veriyor. 1968 yapımı THE WEDDING PARTY-Evlilik Partisi adlı filminde önemli bir rol vererek ona ne kadar güvendiğini gösteriyor.1969 yılında John Broderick, John Shade'in yönetmenliğini yaptığı The Swap adlı belgesel filmde hem seslendirme hemde kısa bir rolle yer aldı. Dördüncü filmi yönetmenliğini J. Leondopoules'un yaptığı Sam s Song-Sam'in Şarkısı filminde yine ufak bir rolle görüldü. 1970 yılında yine Brıan De Palma'yla birlikte çevirdiği HI MOM! Filminde akıllarda kalan en önemli unsurlardan birisiydi.yine yan rollerdeydi ama kendisini her zaman ki gibi hissettiriyordu.. Roger Corman'nın 1970 yapımı olan BLOODY MAMA filminde ayyaş bir serseriyi oynuyordu. O yıl pek fazla ilgi görmiyen bu filmde De Niro adından söz ettirmeyi başarıyordu.1971 yılında 3 küçük bütceli filmde rol aldı. Ülkemizde hiç gösterilmemiş olan bu filmler sırasıyla Noel Black'ın JENNIFER ON MY MIND Ivan Passer'ın BORN TO WIN James Goldstone'nun THE GANG THAT COULDNT SHOOT STRAIGHT filmleriydi. 1973 yılında zamanının ünlü yönetmenlerinden birisi olan John Hancock'un BANG THE DRUM SLOWLY adlı filminde karısını öldürmekten idama mahkum olmuş bir beyzbol oyuncusunu canlandırıyordu. Belkide o zamana kadar çıkardığı en iyi oyunculuktu bu..Filmi bir aralar trt2 vermişti. Bunu belirtiyorum çünkü bu film ne yazıkki sinemalara hiç gelmedi. Ayrıca bu filmle ilgili başka bir notta yönetmen John Hancock'un bu filmden sonra bir daha film çevirmemesi.
1973 yılı hem sinema tarihi hem de Robert De Niro için en önemli olaylardan birisini oluşturuyordu. Evet bir çoğunuzun tahmin edebileceği gibi uzun yıllar sürecek olan ünlü yönetmen Martin Scorsese ve Robert De Niro işbirliği başlıyordu.İkiside İtalyan kokenliydi.İkiside sinemaya aynı çerçeveden bakıyordu. İkiside birbirini çok iyi tamamlıyordu. Bu ortaklığın ilk filminin adı MEAN STREETS 'di. Tony adlı bir zamanların ünlü mafya babasının barını mesken olarak tutan 4 italyan gencin hikayesini anlatan filmde öne çıkan bir diğer isimde Harvey Keitel'dı. Daha sonraları Scorsese Keitel'la da bir çok filminde rol vericektir. MEAN STREETS , De Niro'yu artık tanınan bir aktör haline getirmiştir. Bu filmde küçük işlerle uğraşan gangster bozuntusu itici ve zayıf karakterli genci klişe tarzlardan tümüyle uzakta, şaşırtıcı bir derinlik ve inandırıcılık duygusuyla çizen De Niro bütün eleştirmenlerin de dikkatini çekiyordu. Bu yıl için de yine pek çok kaynakta rastlıyamıyacağınız ünlü Fransız yönetmen Marcel Carne'nin adını hatırlıyamadığım bir filminde küçük bir rolde olsa oynadığını biliyorum. 1974 yılında De Niro'yu bütün dünyaya tanıtacak olan Francis Ford Coppola'nınTHE GODFATHER 2 'si geldi. Oscar'lı bu film De Niro'ya da ilk oscar'ını kazandırıyordu.En iyi yardımcı erkek oyuncu dalında bu ödülü sonuna kadar hak ediyordu. Flash-back bölümlerinde genç Vito Corleone'yi yani birinci bölümde ki Marlon Brandon'nun gençliğini canlandırıyordu. Artık bütün dünyada tanınan bir aktördür. Ve usta yönetmenler onunla çalışmak için sıraya girmiştir. 1976 yılında 3 büyük yönetmenin filminde rol alarak çağının en güçlü aktörleri arasında gösterilmeye başlanıcaktır. Sinema tarihinin en iyi filmlerinden birisi olarak kabul edilen Martin Scorsese'in TAXI DRIVER-Taksi Şöförü De Niro'ya ilk kez en iyi oyuncu dalında bir oscar adaylığı getirir. Karşısında Seven Beauties'la Giancalo Gianini , Network'le Williem Holden ve Peter Finch, Rocky'le Sylvester Stallone vardır.De Niro burada oscar'ı Sıdney Lumet'in Network-Şebeke filminde oynayan Peter Finch'e kaptırır.Aslında bu pek süpriz olmaz. Çünkü bu filmdeki iki başrol oyuncusuda Oscar'a aday olmuş ve ikiside harkulade oynamıştır.Ama hiç biri De Niro'nun TAXI DRIVER 'da ki Travis Bickle karakteri gibi akıllarda kalmamış silinip gitmiştir. De Niro, New York gece yaşamının deliliğe ittiği psikopat taksi şöförü Travis Bickle karakterini ölümsüzleştirdi desek yeridir. Özellikle film de aynanın karşısında
BANA MI DEDİN ?! BANA MI DEDİN HA!?
Repliğini kim unutabilir? Aynı yıl için de bundan 4 gün önce yaşamını yitiren ünlü yönetmen Elia Kazan'nın Scott Fitzgerald romanından uyarladığı THE LAST TYCOON filminde kadınların peşinden koşan ve başına sürekli belalar açan karizmatik yapımcı Monroe Stahr rolüyle yine kendinden bahsettirmeyi bildi. Daha sonra Bernardo Bertolucci'nin baş yapıtlarından birisi olan 1900 filminde köleler üstünde büyük bir baskı kuran ,paranın ve iktidarın yozlaştırdığı acımasız Baron rolündeydi. Aynı yıl içinde oynadığı 3 farklı karakterle ve üç muhteşem oyunculukla 1976 yılında adından çokca bahsettiriyordu.
1977 yılında bir Scorsese-De Niro ortaklığı daha sinemalara geliyordu. NEW YORK,NEW YORK 'da Liza Minnelli gibi bir yıldızın karşısında elinde saksafonuyla nefis bir caz şöleni sunuyordu. Scorsese'sin en parlak filmlerinden olan NEW YORK,NEW YORK Türkiye'de sinemalara yine uğramıyordu. Öyle ki ne video piyasasında ne de dvd pazarında yine bu filmden eser yok. Türkiye'de sadece Cine5 'te bundan 3-4 yıl önce oynadığını hatırlıyorum. 1978 yılında Mıchael Cimino'nun tüm dünyada ses getiren 5 oscarlı filmi THE DEER HUNTER-Avcı filminde De Niro Pennsylvania'lı çelik işçisi Michael Vronsky rolünde yine unutulmaz bir oyunculuk sergiliyor ve en iyi erkek oyuncu dalında birkez daha oscar'a aday oluyordu. O yıl ki rakipleri The Boys From Brazil-Vahşetin Çocukları'yla Laurence Oliver , The Buddy Holly Story'le Gary Busey , Heaven Can Wait-Cennet Beklesin'le Warren Beatty, Coming Home-Eve Dönüş'le Jon Voight oluyordu. O yıl da oscara bu kadar yaklaşmasına rağmen ne tesadüftür ki THE DEER HUNTER gibi savaş karşıtı olan Comıng Home filminde ki rolüyle Jon Voight'ta kaptırıyordu. Ama Chrıstopher Walken bu filmle en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında oscar'a uzanıyordu. THE DEER HUNTER filminde özellikle De Niro'nun rus ruleti oynadığı sahneler gerçekten enfesti. Ayrıca filmin afişinide oluşturan Vietnam'da başına silahı dayayıp intihar etmeyi düşündüğü sahne gerçekten görülmesi gereken sahneler. De Niro filmin her saniyesinde yine klasını konuşturuyordu. Öyleki Scorsese filmlerindeki canlandırdığı tiplerin aksine burada dingin,içinedönük,soğukkanlı bir karakteri çiziyordu.Vietnamdan döndükten sonra savaşın insan üzerinde ki psikolojisini perdeye mükemmel yansıtıyordu. 1980 yılında herhalde hiç kimse De Niro'yu perdede görünce tanıyamadı. Yine Scorsese-De Niro işbirliğiyle sinema tarihinin en iyi filmlerinden birisi olan RAGING BULL-Kızgın Boğa ortaya çıkıyordu. Hiç kimse De Niro'yu tanıyamadı demiştim.Çünkü bu sefer seyircilerin karşısına öyle bir çıkıyor ki onun bu profesyenellik anlayışını ayakta alkışlamamak mümkün değil. Doktor kontrolünde 20 kilo alıp göbekli, kırık burunlu orta siklet dünya boks şampiyonu Jake La Motta suretinde sinema tarihinin en iyi oyunculuklarından birisini sergiliyordu. Onun bu büyük oyunculuğunu oscar'la ödüllendirilmesi belkide oscar tarihinin en rahat kararlarından birisi oluyordu. Gerçi De Niro'nun karşısında bu sefer kaybettiği yıllara göre çok daha zor rakipler vardı. The Elephant Man'le John Hurt , The Great Santini'yle Robert Duvall , The Stunt Man'le Peter O Toole , Tribute'la Jack Lemmon . Ama De Niro öyle bir oyunculuk sergiliyordu ki oscar için ondan başkası düşünülemezdi. Filmin konusu ise 1950'ler de ringlerde fırtına gibi esen Jake La Motta daha sonra içki ve dengesiz hareketleri nedeniyle bir anda kariyerinde bitme noktasına gelir.Ünvanını kaybeder.Sevenlerini kaybeder.Arkadaşlarını kaybeder. Ama ne kadar kötü davranırsa davransın karısı onu hiçbir zaman terk etmez. Günün birinde aynanın karşısında kendisiyle hesaplaşmasını flash backlerle geriye dönerek izleriz. Kariyeri boyunca hiçbir maçında yere düşmeyen Jake La Motta'yı oynayan De Niro'nun filmin finalinde ringte Sugar Ray'den yediği dayaktan sonra ağzı burnu kan içinde onun köşesine gidip
HEY, RAY. HİÇ DÜŞMEDİM. BENİ HİÇ DÜŞÜRMEDİN, RAY. BENİ DUYDUN MU? BENİ HİÇ DÜŞÜRMEDİN. YA. GÖRDÜN MÜ? BAK.
repliği herhalde bu filmin en unutulmaz sahnelerinden birisiydi. Ayrıca şimdiye kadar gördüğüm en iyi boks maçı sahneleriyse tam anlamıyla Scorsese yakışır nitelikteydi. Joe Pesci, Cathy Morıarty, Frank Vıncent gibi oyuncuların müthiş performansıyla hem Scorsese'sin hem de De Niro'nun en iyi filmlerinden birisi oluyordu.
1981 yılında Ulu Grosbard'ın yönettiği TRUE CONFESSIONS-Gerçek İtiraflar filminde Den Spellacey adında bir rahibi canlandıran De Niro bir cinayeti araştıran kardeşi Tom'la(Robert Duvall) fikir ayrılığına düşer ve bir arkadaşı için yalancı şahitlik yapar. Cinayet soruşturması ilerledikce olaylar iki kardeşin arasını dahada gerginleştirir. De niro seksenli yıllara parlak bir giriş yaptığı RAGING BULL 'dan sonra orta halli filmlerinin başlangıcı olan TRUE CONFESSIONS ülkemiz sinemalarında gösterilmeyen ama televizyonlarımızda oynayan bir filmdi. Doğrusunu isterseniz De Niro sıradan filmleri bile seyrettiren bir aktör olduğu için bu filme katlanılabilir diyebilirim. Ve bu orta halli filmden sonra yine Scorsese'in THE KING OF COMEDY filmiyle kaldıkları yerden devam ettiler.Hem de sinema tarihinin en komik adamlarından birisi olan Jerry Lewis'ı de yanlarına alarak. Ama bu sefer bir fark vardı. De Niro'yla Lewis sanki rollerini değiş-tokuş etmişlerdi. O matrak ve kıpır kıpır bir kişilik olan Rupert Pupkin'i, Jerry Lewis ise aksine asık suratlı,bıkkın bir tv yıldızı Jerry Langford'u canlandırıyordu. 1984 yılında De Niro bir başka büyük yönetmenle yine sinema tarihinin en iyi filmlerinden birisine imza atıyordu. Sergio Leone'nun ONCE UPON TİME İN AMERİCA-Bir Zamanlar Amerika'da filminde bir gangsterin uzun yıllara yayılan yaşamını ustalıkla oynuyor izleyenleri bir kez daha kendisine hayran bırakıyordu. New York'un doğu kesimindeki yahudi gençlerin yükseliş ve düşüş öyküsünde Leone gangster dünyasına farklı bir bakış getirerek ne kadar usta bir yönetmen olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu. Ayrıca bu filmle beraber James Woods adıda tüm dünyada daha yakından tanınmaya başlanıyordu. De Niro'nun final sahnesinde afyon içtikten sonra sırt üstü kameraya dönüp gülümsediği sahne herhalde sinema tarihinin en hoş karelerinden birisini oluşturuyordu. Aynı yıl içinde daha önce TRUE CONFESSIONS filminde beraber çalıştığı Ulu Grosbard'ın yönetmenliğinde kadın oyuncuların De Niro'su olarak adlandırılan Meryl Streep 'la beraber FALLING IN LOVE-Geç Gelen Sevgi filminde oynadı . Frank (De Niro) ve Molly (Streep) arasındaki yasak aşkı anlatan filmde Harvey Keitel, Dianne Wıest gibi güçlü oyuncularda yan rollerde gözüküyordu. Ama bu film ne yazık ki eleştirmenler tarafından pek olumlu karşılanmamıştı. Ama iki güçlü oyuncunun karşılıklı oynaması bile bu filmi seyretmek için yeterli bir nedendi.
1985'te sıradışı filmlerin yönetmeni Terry Gilliam'mın BRAZIL'in de elinde silahı, başında kar maskesi ve her an panik olan hareketleriyle tamirci Harry Tuttle rolüyle filmin en ilginç karakterini başarıyla canlandırıyordu. 1986'da Roland Joffe'in Cannes Film Festivali'nde en iyi film ödülünü kazanan filmi THE MISSION da Güney Amerika ormanlarına yerli halkı avrupalı sömürgecilere karşı örgütlemek için gönderilen iki keşişten birisi olan Mendoza rolün de yine harikalar yaratıyordu. Jeremy Irons'da müthiş bir oyunculukla De Niro'ya eşlik ediyordu. 1987 yılında De Niro bu sefer bir Alan Parker filmiyle belkide şimdiye kadar oynadığı rollerden bambaşka bir rolle karşımıza çıkıyordu. ANGEL HEART-Şeytan Çıkmazı'nda Louis Cyphre daha doğrusu Şeytan rolüyle perdede pek alışı gelmemiş bir şeytan portresi çiziyordu. Şeytan De Niro'yla beraber ete tıtnağa bürünüyor ve belkide dünyada ki en karizmatik suretlerden birisi haline geliyordu. Mickey Rourke hafızasını yitirmiş bir savaş gazisidir.Şimdilerde dedektiflik yapıyordur.Yalnız geçmişiyle ilgili hiçbir şey hatırlamıyordur. Sürekli gördüğü kabusları vardır. Günün birinde Louis Cyphre adında gizemli bir adam ondan birisini bulmasını ister. Böylece adamın hayatı bir anda cehenneme döner. Yakın zaman da sinemalarımızda gösterilen MEMENTO adlı filmi beyendiyseniz ondan bir iki gömlek daha üstün olan bu filmi de beyeneceksiniz. Sürpriz finaliyle olsun De Niro ve Rourke 'un müthiş oyunculuklarıyla olsun benim en beyendiğim De Niro filmlerinden birisi diyebilirim. Benim için filmde unutulmayacak De Niro- Rourke repliğiyde unutulmazlar arasında yerini aldı.De Niro Mickey Rourke'a şeytan olduğunu açıkladıktan sonra, şaşırması üzerine;
NE O BİR KUYRUK MU BEKLİYORDUN?
demesi. Aynı yıl içerisinde onu sinemaya kazandıran Brian De Palma'nın THE UNTOUCHABLES-Dokunulmazlar filmiyle belki de afişinde ismini görmesek tanıyamayacağımız bir suretle kamera karşısına geçiyordu. Dünyaya nam salmış olan ünlü gangster Al Capone'u öyle büyük bir ustalıkla sergiliyordu ki filmde ki diğer büyük oyuncular adeta De Niro'nun gölgesinde kalıyordu. Kevın Costner, Sean Connery, Andy Garcia gibi yıldızlarıyla film suç dünyasını gözler önüne seriyordu. De Niro'nun öfke patlaması yaşadığı bir toplantı da önce onu gayet sakin olarak konuşurken görüyor daha sonra eline aldığı beyzbol sopasıyla bir adamın beynini nasıl patlattığına şahit oluyorduk. Belki de De Niro'ya en çok yakışan şey bu öfke patlamalarıydı. Bir çok filminde bu öfke patlamalarına şahit olduk. İnanın bana De Niro'yu De Niro yapan şeylerden birisi onun bu kendine has öfke patlamaları. De Niro serüvenimize devam edelim bakalım. 1988 yılında bana göre en sevimli, en karizmatik De Niro filmi Martın Brest'ın yönetmenliğinde geliyordu. MIDNIGHT RUN-Geceyarısı Av ' da suçluluların peşinden giden bir ödül avcısını canlandırıyordu. Günün birinde zimmetine para geçiren bir muhasebecinin peşine düşer. Yalnız muhasebecinin peşinde ki sadece kendisi değildir. Bir başka ödül avcısı, mafya ve fbı'da muhasebecinin peşindedir. New York'tan Chicago'ya New Mexico'dan Los Angeles'a kadar uzanan maceralı bir yolculuk onları beklemektedir. Diğer rollerde Charles Grodın,Yaphet Kotto,Denis Farina,Joe Pantoliano gibi usta oyuncularla defalarda seyredilecek müthiş bir filmdi bu.Ayrıca bana göre en iyi De Niro filmlerinden bir tanesi. Özellikle De Niro'nun diğer ödül avcısı Martin'i altettiği sahneler tam komedi şöleni.
1989 yılında David Jones'un Vietnam sonrasını anlattığı JACKNIFE ne eleştirmenlerden ne de seyircilerden ilgi görmüyordu. Televizyonlarımızda da oldukca fazla oynayan film Vietnam'dan dönen üç arkadaşın ilişkilerini anlatıyordu. De Niro Meggs karakteriyle ne yazık ki hafızalarımızda hiç yer etmiyordu. Ama aynı yıl içinde Neil Jordan'nın yönetmenliğinde David Mamet'in senaryosunda WE ARE NO ANGELS-Biz Melek Değiliz 'le izleyenleri kahkaya boğuyordu. Hapisten kaçan iki dolandırıcı Kanada'ya kaçmak istemektedir. Ama Kanada sınırında ki kasabada sıkışıp kalırlar. Tesadüfler zinciri sonrası iki dolandırıcıyı beklenen papazlar sanan kilise görevlileri onlara yakından ilgi gösterir. Ama onların tek isteği Kanada'ya yapılacak olan dini yürüyüştür.Sınırı geçmeleri için bundan büyük fırsat yoktur. Ama üst üste gelen aksilikler bu iki kafadarın başını epey derde sokacaktır. De Niro, Sean Penn, Demi Moore gibi güçlü oyuncularıyla en sevilen De Niro filmlerinden birisi oluyordu WE ARE NO ANGELS. De Niro 90'lı yıllara oscar adaylığıyla başlıyordu. Penny Marshall'ın yönetmenliğinde AWAKENINGS-Uyanışlar filmiyle yine bambaşka bir rolle karşımıza çıkıyordu. 1920'li yıllarda görülmeye başlanan ve nedeni anlaşılmayan bir çeşit uyku hastalığı kişiyi hayatla ölüm arasında asılı bırakmaktadır.Dr. Sayer (Robın Wıllıams) Hainbrıdge Hastanesine tayin olmuştur. Hastanede unutulmaya yüz tutmuş uyku hastalığına yakalanan bir grup hastayla karşılaşır. 40-50 yıldır burada bilinçsiz şekilde yatan bu insanları tekrar hayata döndürebilmek için yoğun çaba harcar. Sonununda hastalar yavaş yavaş uyanırlar. Bu hastalardan birisi de De Niro'dur. Gerçek bir öyküden uyarlanan filmde De Niro ne yazık ki Oscar'a uzanamaz. Aynı yıl içinde Martin Ritt'in romantik komedisinde sevdiği kadının peşini bir türlü bırakmayan aşığı oynar. STANLEY AND IRIS isimli film ne yazık ki önceki romantik komedilerinde olduğu gibi yine pek fazla ilgi görmez. Yedi yıl aradan sonra birkez daha Scorsese'le çalışıyor ve sinema tarihinin en iyi suç filmlerinden birisi ortaya çıkıyordu. Mafyanın içinde otuz yıl geçiren ve sonunda kendisini kurtarabilmek için itirafçı olan Henry Hill'in gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan GOODFELLAS-Sıkı Dostlar bazı çevrelerce hem Scorsese'in hem de De Niro'nun en iyi filmi olarak yorumlanıyordu. Bu filmle De Niro yeniden o çok iyi başardığı acımasız gangster kompozisyonlarına geri döndü. Hem de ne dönüş. Joe Pesci ile birlikte barda bir adamı ölderesiye dövmeleri , sinirinden telefon klübesini dağıtması, Ray Lıotta'ya öfkesini kusması... Bunlar unutulacak gibi değildi doğrusu. Kusursuz oyunculukları Scorsese'in unutulmaz anlatımıyla yüz yılımızın klasiklerinden birisi oluyordu GOODFELLAS .
90'lı yıllarla birlikte De Niro'da ki en büyük değişimlerden birisi artık önüne gelen her teklifi kabul etmesi olmuştur. Öyle ki bir zamanlar Scorsese'in THE LAST TEMPTATION OF CHRIST-Günaha Son Çağrı filmini gerekli araştırmaları yapacak zaman olmadığı için reddetmiştir. Oynayacağı karakterleri önce benimseyen ve onlara uyucak araştırmalar yapan De Niro bu özelliğini ne yazık ki 90'lı yıllarda bir yana bırakmıştır. GUILTY BY SUSPICION-Suç Ve İhanet filmi de böyle seçtiği rollerden birisi diye düşünüyorum. Irwin Winkler'in 1991 yapımı filmi gerçek bir olaydan yola çıkar. Hollywood'da patlak veren komünist yönetmen ve yapımcıların polis tarafından göz altına alınmaları ve sorgulanmalarını anlatan politik bir filmdir. Geçen günlerde kaybettiğimiz Elia Kazan da bu soruşturmalar kapsamında göz altına alınmış ve Hollywood'da bir çok yönetmen ve Yapımcıyı ihbar etmiştir. Onun ifadesi kapsamında bir çok ünlü tutuklanmış kimileride Amerika'dan sınır dışı edilmiştir. Tekrar filme dönücek olursak De Niro'da böyle bir yönetmeni canlandırıyordu.Kendisinden diğer komünist çevreleri ihbar etmesi isteniyordu. Ama o arkadaşı olarak benimsediği insanları ele vermiyor ve kendisini ateşe atıyordu. Aslında film konu itibariyle insanın ağzını sulandırıyordu. Ama Irwin Winkler ne yazık ki bu filmin altından kalkamıyordu. Öyleki De Niro'nun varlığı bile bu filmi kurtarmaya yetmiyordu. Filmle ilgili ufak bir not. Martin Scorsese de kısa bir rolle filmde gözüküyordu. Aynı yıl içinde De Niro bu kez bir yan rolle karşımıza itfayeci Gölge lakaplı Donal Rimgale olarak çıkıyordu. Ron Howard'ın BACKDRAFT-Alev Kapanı filmi aslında itfayecilere saygı duruşu niteliğindeydi. Şaşırtıcı görsel efektleri ile iyi bir aksiyon filmiydi. Şehirde çıkan yangınları araştıran De Niro bu yangınların aslında sabotaj sonucu çıktığını anlayınca bunun nedenini araştırmaya başlar. Filmde o kadar çok gözükmesede yine görüldüğü her sahnede izleyenleri kendisine hayran bırakmayı başarıyordu. 1991'in sonuna doğru yine ortalığı kasıp kavuran Scorsese-De Niro ikilisi bir kez daha bir araya geliyordu. CAPE FEAR-Korku Burnu ile birlikte De Niro sinema tarihine en sadist karakterlerden birisi Max Cady'i kazandırıyordu. Kendisinin mahkum olmasına neden olan avukatın hayatını kabusa çeviren De Niro hiç bitmek bilmeyen temposuyla bütün filme tek başına hakim oluyordu. Onun bu mükemmel oyunu yeni bir oscar adaylığı daha getiriyor ama kendisi gibi başka bir sadist karaktere yani Hanniball'a (Anthony Hopkins) kaptırıyordu. 1992'yi iki orta halli filmle geçiriyordu. Bunlardan birincisi Barry Prımus'un Mıstress-Metres. De Niro yine başrolde değildi. Üç arkadaş yazdıkları senaryoyu filme çekebilmek için yapımcı yapımcı dolaşmaktadırlar. Sonunda George (De Niro) adlı iş adamı onların filmi için gerekli finansı sağlıyacağını söyler. Tam film çekilmek üzereyken George karısını adamlardan birisiyle yakalayınca film işi suya düşer. Aslında sağlam oyunculardan kurulu bir film. Danny Aıello, Elı Wallach, Martın Landau gibi isimlerin olmasına rağmen ne yazık ki ne eleştirmenlerden ne de seyircilerden olumlu bir tepki almamıştı. Aynı yıl içinde ki ikinci filmi ise NIGHT AND THE CITY-Gece Ve Şehir.. Irwin Winkler'la bir kez daha bir araya geliyordu. Açıkcası hayal kırıklığı yaratan bir De Niro filmi daha. De Niro yine bildiğimiz De Niro ama ne yazık ki onun usta oyunculuğu bile böyle bir filmi kurtarmaya yetmiyordu. Avukat Harry Fabian rolünde izlediğimiz De Niro bir mafya babasının karısına (Jesıca Lange) aşık olunca herşeyi yüzüne gözüne bulaştırır. Filmin kötülüğüne rağmen De Niro'nun finalde kendisini vurmaya gelen iki tetikcinin karşısında yaptığı konuşma gerçekten görülmeye değer. Ama onca konuşmaya rağmen kendisi yine kurşunlara hedef olup yere düşünce sevgilisine dönerek
NASILDIM AMA?! NASILDIM??
repliği en iyi De Niro repliklerine girmeye aday doğrusu.
De Niro 1993'yılına duygusal komedi ile giriş yapar. John McNaughton'nun MAD DOG AND GLORY-Hediyelik Kadın filmiyle ilginç bir aşk hikayesinin kahramanı oluverir. Chicago'da görevli dedektif Wayne Dobie (De Niro) bir olay sonrası Frank Milo (Bill Muray) adındaki gangsterden ilginç bir hediye alır. Hediyesi onunla bir hafta geçirecek olan bir kadındır. Glory (Uma Thurman) adındaki bu kadınla en başlarda araları pek iyi olmasada sonraları yakın bir ilişki başlar. Eleştirmenler tarafından iyi bulunsada seyircinin pek ilgisini çekmeyen bu filmin yapımcılığınıda Scorsese yapmıştı. 1993 yılının bir değer filmi ise Michael Caton-Jones'un THIS BOYS LIFE-Bu Çocuğun Hayatı.. Syracuse üniversitesinde edebiyat profösörü olan Tobias Wolff'un gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan filmde De Niro hayatta başarılı olamamış ve başkalarının başarılarını kıskanan üvey baba rolünde. Leonardo Dı Caprio'nun henüz çocuk yaşta oynadığı film Ellen Barkın faktörüyle de izlenmeyi hak ediyor. De Niro'nun üvey baba olarak Di Caprio'ya neler çektirdiğini seyrederken yine yeniden bu adam harika diyorsunuz. Ondan öyle nefret ediyorsunuz ki böylece onun rolünü ne kadar iyi oynadığını anlıyorsunuz.1993 yılı De Niro için başka bir önemi daha var. Çünkü hem oynuyor hem de İlk kez kamera arkasına geçiyordu. Vittorio Cecchi Gori ve Silvio Berlusconi'nin yapımcılığında İlk ve son yönetmenlik denemesi olan A BRONX TALE-Günaha Davet 'i çekiyordu. Bütün eleştirmenler tarafından övgü alan filmde Scorsese'sin De Niro üzerinde ki etkileri açıkca görülüyordu. Chazz Palminteri'nin senaryosunda Bronx'da yaşayan italyan göçmenlerinin yaşamlarını bir çocuğun gözünden çok güzel yansıtıyordu. Gangsterler , sokak serserileri ve ailesi. Herşey olağanca güzeldi. 1994 yılını tek bir filmle geçiriyordu. Şeytanı bile insan görünümünde canlandıran De Niro sonunda yaratık olmayıda kabul ediyor ve MARY SHELLEYS FRANKENSTEIN'ı çeviryordu. Kenneth Branagh'ın yönetmenliğinde bu kez canavarı oynamak büyük bir oyuncuya, Robert De Niro'ya düşmüş. De Niro'da ona damgasını vurmuştu beklenebileceği gibi. Ölüm saplantısı kendisini bir hayat yaratmaya iten genç bir doktorun hikayesini anlatan bu çağdaş korku klasiği daha önce defalarca yorumlanmış ama hiç bu film kadar ürkütücü olmamıştı. Günümüzde ki en iyi FRANKENSTEIN uyarlaması olan filmde Kenneth Branagh, Tom Hulce, Helena Bohem Carter, Aidan Quinn, Iam Holm, John Cleese gibi usta oyuncularda rollerini başarıyla canlandırıyordu. Özellikle De Niro'nun ağlamaklı gözlerle Branagh'a intikam için döndüğü sahnede BENİ NEDEN YARATTIN? diye haykırması gerçekten enfes bir sahneydi. Francıs Ford Coppola'nın yapımcılığında günümüzün en özgün korku filmlerinden birisi oluyordu FRANKENSTEIN .
1995 yılında iki baş yapıta imza atıyordu De Niro. Bunlardan birincisi Scorsese-De Niro işbirliği desem yeterli olur sanırım. Evet. Sinema tarihinin en iyi suç filmlerinden birisi daha bu ikili sayesinde ortaya çıkıyordu. Bu tarz filmlerinde kadınlara fazla yer vermeyen Scorsese güzelliğiyle büyüleyecek oyunculuğuyla nefret uyandırabilecek birisini yani Sharon Stone'nu da yanlarına alıyordu. Scorsese'in bir Las Vegas destanını anlattığı CASINO belki de GOODFELLAS'ın devamı niteliğindeydi. 60'ların Sıkı Dostlar'ından sonra Casino 70'lerin sahte ışıltısını simgeleyen küçük bir dünyayı Las Vegas'ı büyüteç altına alıyordu. Scorsese Amerika'nın o engin organize suç ve eğlence tarihinde zengin bir dünya bulmuştu kendine. O tipik italyan mahallelerinden çıkıp bu zengin aynı zamanda karanlık ,karmaşık olan,herşeyin görüntüden ibaret olduğu ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, parıltılar içinde ama kokuşmuş, çölle çevrili bir Babil kentini belgesel tadında ele alıyordu. Hiç kimse bu ışıltıların arkasında ki korkunç dünyayı bu kadar gerçekci bu kadar mükemmel ele alamazdı. GOODFELLAS'ın o öfkeli De Niro'su CASINO'da Sam (Ace) Rothstein karakteriyle yerini daha sakin daha sessiz birisine bırakıyordu. Joe Pesci ise bildiğimiz gibi. Yine vahşi yine acımasız. Sharon Stone ise dişiliğini kullanarak herkesi hükmetmesini çok iyi biliyor. Yozlaşan bir kumar imparatorluğu dekorunda iktidar trajedisi ve aşk üçgeninde kaybeden insanların öyküsü CASINO . Aynı yıl içindeki ikinci başyapıtında ise sinema severlerin bir hayali gerçekleşiyor ve Robert De Niro ile Al Pacino aynı filmde buluşuyordu. Michael Mann'ın HEAT-Büyük Hesaplaşma filminde bir araya getirmeyi başardığı De Niro ve Pacino dışında adeta devler kadrosu bulunuyordu.Val Kilmer, Tom Sizemore, Dıane Venora, Ashley Judd, Jon Voight gibi yıldızlarıyla seyirciyi inanılmaz bir şölen bekliyordu. Neil Mc Cauley (De Niro) ve ekibi için iki dakikada soyamıyacakları yer yoktur. Günün birinde soydukları zırhlı araçta arkalarında iki ölü bırakırlar. Profesyenelce gerçekleştirilen bu soygun dedektif Vincent Hanna (Al Pacino)'nın dikkatini çeker ve ele geçen bir ipucundan sonra ekibin peşine düşer. Vincent Hanna önce soyguncuların kimliğini tek tek belirler. Amacı onları bir sonraki soygunlarında iş üstünde yakalamaktır. Mc Cauley peşinde polislerin olduğunu fark edince onların kimliklerini aynı ustalıkla tek tek belirler. Artık bu iki ekibin arasında nefes kesen bir takip başlar. Tek problem ise Mc Cauley'in tecrübesinin de en az Hanna'nınkine eşit olması. Yönetmen Michael Mann'ı efsaneleştiren film bilinen suçlu-polis senaryolarının çok ötesinde bir sinema şaheseriydi. Sadece De Niro ile Al Pacino'nun birlikte gözüktükleri tek ve oldukca uzun bölümde, nefesleri kesen gösterileri bile bu filmi sinema tarihinin enleri içine koymaya yeterli. Filmdeki unutulmaz banka soygunu sinema tarihinde ki en iyi sokak çatışmalarından birisine sahne oluyordu. Unutulmaz sahnelerle dolu herşeyiyle dört dörtlük bir filmdi.
THE FAN-Fanatik'le 1996 yılında takıntılı bir beyzbol fanatiğini çiziyordu. Ne bir ingiliz holiganı ne de taraftarlıklarıyla her zaman övünen ateşli İtalyan seyircilerinden çok daha farklı bir fanatik seyirciyi Gil Renard'ı inanılmaz ustalıkla sergiliyordu. Ailesini, işini ve yavaş yavaş yaşama gücünü kaybeden Gil Renard hayranı olduğu ünlü beyzbol oyuncusu Bobby Rayburn (Wesley Snipes)'nun takımı içindeki düştüğü kötü duruma engel olmak için onun en büyük rakibi takımın yeni transferi Barrıe (Benicio Del Toro)' i öldürür. Bobby'nin kendisine borçlu olduğunu düşünen Renard onun hayatını bir anda kabusa çevirir. Sürekli onu takip eder. Ona hediyeler gönderir. Onun tek isteği Bobby'nin ona saygı duymasıdır. Tony Scott'ın yönetmenliğinde ilginç bir fanatiklik öyküsü. Yavaş yavaş deliren Gil Renard karakterini çok iyi tahlil eden De Niro belki de filmde akıllarda kalan tek unsur oluyordu. Çünkü eleştirmenlerin ortak görüşü film kötü ama De Niro harika oluyordu. Aynı yıl içinde Barry Levinson'nun mükemmel bir kadroyla çevirdiği SLEEPERS-Kardeş Gibiydiler filminde bir yan rolle karşımıza geliyordu. Brad Pitt, Dustın Hoffman, Kevin Bacon, Jason Patric gibi yıldızlarıyla aslında hayal kırıklığı yaratan bir film oluyordu SLEEPERS.. Hol Angelys Kilisesi'nin rahibi Bobby rolünde De Niro adeta rolün büyüğü küçüğü olmaz diyordu. Yine bildiğimiz gibi bir film de kısada gözükse her zaman en iyi şekilde veriyordu rolünün hakkını. Shakes, Michael, John ve Tommy çok iyi anlaşan dört arkadaştır. Günün birinde sadece gösteriş olsun diye oynadıkları oyunda bir adamın ağır yaralanmasına neden olurlar. Çocuk mahkemesinde yargılandıktan sonra ıslah evinde 18 ay geçirmeye mahküm olurlar. Islah evinde işkence gören ve sadist gardiyanların tecavüzüne uğrayan dört genç yıllar sonra bile unutamayacakları onarılmaz yaralar alırlar. Günün birinde kendilerine tecavüz eden baş gardiyanla karşılaşırlar. Ve iki arkadaş gardiyanı oracıkta öldürür. Sonunda birbirlerini aklamak için dört arkadaş tekrar bir araya gelir. Onlara her zaman destek olan rahip Bobby acaba yine onları koruyacakmıdır? Söylediğim gibi. Böyle bir kadrodan insan daha güzel şeyler bekliyor. Ama ne yazıkk ki film ne eleştirmenlerden ne de seyirciden ilgi görmüyordu. 96'nın sonuna doğru de Niro bir kez daha yan rolle seyircilerin karşısına çıkıyordu. Jerry Zacks'ın yönetmenliğinde MARVINS ROOM-Marvin'in Odası eleştirmenler tarafından oldukca beyenilen duygusal bir aile filmiydi. Filmin güçlü oyuncu kadrosuda cabası. Meryl Streep, Diane Keaton, Hume Cronyn, Leonardo Di Caprio rollerinin hakkını başarıyla veriyorlardı. Ama bunların içinde öyle bir isim vardı ki. Eşi Jessica Tandy'nin ölümünden sonra da oyunculuğa devam eden 1996'da tam 86 yaşında olan emektar Hume Cronyn'in oyununu övgüyle anmak gerekir. Birbirlerini yıllar boyunca görmemiş olan iki kız kardeş Bessie ve Lee yıllar sonra bir araya gelirler. Yalnız alınan bir haber herkesi şok eder. Kardeşlerden Bessie kan kanseridir. Herkes birbirine yakınlaşmayı beklerken iki kardeş arasında birbirlerini yıllarca ayıran olayların gündeme gelmesiyle nefret yeniden ortaya çıkar. De Niro fazla gözükmediği bu filmde Bessie'nin doktoru rolündeydi. Ama bu film De Niro ile birlikte değil usta oyuncu Merly Streep ve Diane Keaton'la anılacaktı. Özellikle filmin sonlarına yaklaştıkca karşımıza çıkan bölümler adeta belleğimize yerleşiyordu. Tam anlamıyla kadınların hakim olduğu bu filmde duygusallık adına ne ararsak fazlasıyla mevcut.
James Mangold'un 1997 yapımı COPLAND-Güçlüler Bölgesi kalabalık kadrosuyla yine iştahları kabartan bir film oluyordu. Sylvester Stallone, Ray Liotta, Harvey Keitel, Peter Berg gibi usta oyuncularla bezinmiş film eleştirmenler tarafından olumlu karşılanmış ama gişede beklediği başarıyı yakalayamamıştı. New York Polis Merkezi'nin, polisten geçilmediği için Güçlüler Bölgesi diye anılan bölgesinde görevli memur Babitch kazayla iki zencinin ölümüne neden olur. Bu olaydan kısa süre önce bir yangında üç çocuğu kurtardığı için kahraman ilan edilmiş olan genç polis bir anda halkın tepkisini çeker. Bunun üstüne görev arkadaşları senaryo yazararak Babitch'in bir kaza sırasında öldüğü süsünü verirler. Kasaba şerifi Freddy Heflin (Sylevester Stallone) devriye gezerken Babitch'i diğer polislerin yanında görür ve bu olaydan şüphelenir. Bu noktada müfettiş Moe Tilden (De Niro) devreye girer. De Niro yine bildiğimiz gibi. Az gözükmesine rağmen harkulade bir oyunculuk. Ama bilmediğimiz bir oyunculuk sergileyen başka birisi vardı. Tartışmasız filmin yıldızı Sylevester Stallone. Şerif Heflin rolü için 20 kilo alan Stallone 50. yaşında izleyenleri kendisine hayran bırakıyordu. Belki de Rocky 1'den bu yana hiç bukadar etkili oynamamıştı. Sırf Stallone için bile seyredilmesi gereken bir film COPLAND. 1997 yılının bir diğer filmi Barry Levınson'un WAG THE DOG-Başkanın Adamları.. Afişinde Amerikanın sırları daima sır olarak kalacak.Çünkü ne zaman bir olay olursa, Başkan ne zaman bir skandala karışırsa, Başkan'ın adamları orada olacak ve gündemi değiştirmek için harekete geçecek. diye yazıyordu. Aslında bütün filmi özetleyen bu cümle getirdiği anlatım tarzıyla olsun müthiş oyunculuklarıyla olsun bana göre mükemmel ötesi bir filmdi. 90'lı yıllarla birlikte oldukca ayyuka çıkan Amerika'nın kendi sistemini eleştirdiği filmler serisine belkide en radikali David Mamet'in senaryosuyla geliyordu. Seçimlere az bir zaman kala Amerika Başkanı Beyaz Saray'da bir seks skandalına karışır (bu film bir zamanlar gündemi meşgul eden Clınton'nın oval ofis skandalından önce çekilmişti). Bunun üstüne Başkan'ın baş danışmanı Halkla İlişkiler uzmanı Conrad Brean (De Niro)'nın yardımı istenir. O da ünlü Hollywood medya kralı Stanley Motss (Dustin Hoffman)'u yanına alarak her ayrıntıyı düşünürler. Sonunda belki Şeytan'nın bile aklına gelmeyecek bir planı uygularlar. Amerika'nın gündemini değiştirmek için olmayan bir savaş yaratırlar. Amerika artık Arnavutluk'la savaşdadır. Son derece hınzır ve alaycı bir politik taşlama. De Niro başrolde olmasına rağmen film yine de senaryosuyla gündeme oturacaktı. Dustin Hoffman'ın bu filmle Oscar'a aday olduğunu da hatırlatalım. 1997 yılında bir rüya daha gerçekleşiyor ve Robert de Niro Tarantino filminde seyircilerin karşısına çıkıyordu. Bu gerçekten büyük sükse yaratan bir olaydı. Sadece 2 filmle ortalığı kasıp kavuran Tarantino 3. filmi JACKIE BROWN'la yine bombayı patlatıyordu. Eskilerin iki ünlü oyuncusunu da tekrar beyaz perdeye getiriyordu. Pam Grier ve Robert Forster gibi eski yıldızların yanında Samuel L. Jackson, Brıdget Fonda, Michael Keaton gibi oyuncularla yarım milyon doların peşinde gelişen ve kimin kiminle oynadığı belli olmayan kara bir filmdi. De Niro tam anlamıyla Tarantino'nun aradığı bir oyuncu. Louıs Gara karakterini De Niro için yazdığını söyleyen Tarantino onun bu rolde sadece vücud dilini kullanmasını istediğini söylüyor. Uzun süresine rağmen insanı sıkmadan ilerleyen temposuyla hem eleştirmenlerden hem de seyircilerden tam puan alıyordu.
1998 yılında tamamı Fransa'da geçen RONIN'le kendisini bu sefer yönetmen John Frankenheimer'a teslim ediyordu. Fransa'da çok gizli bir görev için toplanan bir grup paralı asker eski CIA ajanı Sam'in(De Niro) liderliğinde çok gizli bilgiler içeren bir çantanın peşine düşerler. Yalnız çantanın peşinde sadece kendileri yoktur. Orta halli bir aksiyon filmi olan RONIN bana göre sinema tarihindeki en iyi araba kovalamaca sahnesine sahip. De Niro ise her zaman ki gibi. Yine mükemmel. Jean Reno, Natascha McElhone, Sean Bean, Jonathan Pryce'in filme katkıları üst seviyede. Aynı yıl içinde bir yan rolde daha görülüyordu. Alfonso Cuaron'nun GREAT EXPECTATIONS-Büyük Umutlar filminde hapisten kaçan bir mahkumu oynuyordu. Charles Dickens'ın aynı isimli romanından uyarlanan film müzikleriylede oyunculuklarıyla da eleştirmenlerden olumlu puan almıştı. 1999'da De Niro komediye tekrar dönüyordu. Harold Ramis'in yönetmenliğinde ANALYZE THIS-Anlat Bakalım'la sinir krizinin eşiğindeki bir mafya babasını canlandırıyordu. Paul Vitti (De Niro) Son zamanlarda geçirdiği ruhsal bunalımdan dolayı Psikyatrist Ben Sobel (Bill Crystal)'li tutar. Ama günler geçtikce Sobel'in ruh sağlığı bozulmaya başlar. Ve olaylar geliştikce Sobel işin içinden çıkamaz. Komedi filmlerinin usta yönetmeni Ramis De Niro ile Crystal'ı çok ustaca kullanıyor ve enfes bir komedi ortaya çıkartıyordu. De Niro'nun mafya filmlerinden bildiğimiz sert mizacı komediyle buluşunca ortaya seyretmeye doyamadığımız bir film ortaya çıkıyor. Aynı yıl içinde ülkemiz sinemalarında gösterilmeyen Joel Schumacher'in FLAWLESS'ı geldi. Aslında ülkemizde gösterilen o kadar dandik filmi düşününce bu filmin gelmemesine anlam veremiyorum. Halbuki De Niro ismi bile filmin gelmesini gerektirecek yeterli bir neden değil mi?
George Tillman Jr.'un MEN OF HONOR-Onurlu Bir Adam'ı ile 2000'li yıllara giriş yapıyordu. Yine birinin başına bela olan bir tipti.Deniz Kuvvetleri'n de dalgıç eğitmenliği yapan Çavuş Bill Sunday'ı canlandıran De Niro birkere daha seyirci üstünde nefret uyandırmayı başarıyordu. Ama bu filmin diğerlerinden farkı sonunda sisteme karşı çıkıyor ve yüreğinin sesini dinliyerek doğru yolu bulmasını biliyordu. Oscar'lı oyuncu Cuba Gooding Jr., Powers Boothe, Charlize Thorn, David Keith gibi oyuncularıyla insan azmini anlatan kaliteli filmlerden birisi MEN OF HONOR. Aynı yıl içinde tekrar bir komediyle karşımıza çıkmayı tercih ediyordu. Bugüne kadar çektiği ucuz komedi filmleriyle tanınan yönetmen Jay Roach önce Austin Powers'la bir şöhret yakalamış ardından da MEET THE PARENTS-Zor Baba'yı çevirmişti. Film gişelerde hiç ummadığı bir ilgi görüyor ve sezonun en çok kazanan filmlerinden birisi oluyordu. Tabi bunda De Niro ve Ben Stiller faktörüde büyüktü. Aslında bu filmi ilk olarak Steven Spielberg Jim Carrey'le birlikte çevirmek istemiş ama ikiside özel nedenlerinden dolayı vaz geçmişlerdi. Jay Roach ise bu filmi çekmeyi çok istemiş ve en başından beri De Niro-Stiller ikilisini düşünmüş. Film biz Türklere hiç de yabancı değildi. Kıza aşık bir genç. Kızın zorlu bir babası. Hedef babayı etkilemek ve kızı kapmak. Ama tabi ki baba De Niro olunca işler zorlaşıyor. İzleyenleri kahkahaya boğan eğlenceli bir filmdi doğrusu. Değişik rollere hayat vermeyi seven De Niro 2000 yılında kendinde bir ilki gerçekleştiriyor ve bir animasyon filmde rol alıyordu. Des McAnuff yönetmenliğinde THE ADVENTURES OF ROCKY AND BULLWINKLE filminde De Niro kötü kalpli Nazi Albay'ını oynuyordu. Ama ne yazık ki ülkemizde gösterime girmeyen bir De Niro filmi daha, ama dış basından takip ettiğim kadarıyla sorulan ortak soru şuydu.De Niro'nun bu filmde işi ne? Filmi izlemediğim için ne yazık ki oyunculuk hakkında bir fikir veremiyeceğim. Ama insan De Niro'ya güveniyor doğrusu. 2001'e yine sıkı bir filmle giriş yapıyordu.Fifteen Minutes-15 Dakika John Herzfeld'in ikinci yönetmenlik denemesiydi. İlk filmi Two Days In The Valley'de suç dünyasında geçen gerilim dozu yüksek bir filmdi. Ama beklenen ilgiyi görmemişti. Bir aralar İstanbul Film Festivali'nde de gösterildiğini hatırlatalım. İkinci filmi FIFTEEN MINUTES'le hedefi tam 12'den vuruyordu. Sağlam senaryosunu De Niro gibi güçlü bir oyuncuyla pekiştiriyordu. Amerikan toplumunda (aslında bütün dünyada dersek daha doğru olur) giderek önem kazanan çabuk şöhret olgusundan yola çıkarak son zamanların gözde konularından olan medya-toplum ilişkisini son derece etkili anlatıyordu. Aslında Wag The Dog'da De Niro buna benzer bir konuda oynamıştı. Ama bu filmle rolüne biraz daha hareket getiriyordu. Filmde kameraları seven daima ön planda bulunmayı isteyen müfettiş Eddie Fleming rolünde hiç beklenmedik bir sürpriz bizi bekliyordu. Filmi izlemeyen arkadaşlarımızın olduğunu düşünerek daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ama getirdiği eleştirisel boyutla bile film izlenmeyi hak ediyor. Edward Burns De Niro'nun zıttı olarak medyadan nefret eden müfettiş Jordy Warsaw rolünde çok başarılı. Filmin iki medyatik katili Oleg Taktarov ve Karol Roden usta oyuncuların arasında hiçte sırıtmıyorlar. Edward Burns hakkında ufak bir açıklama. Genelde kendi çektiği filmlerde oynayan Burns'un kendi yazıp yönettiği dört filmi var. Hatta filmlerinden 95 yapımı The Brothers McMullen Sundance Film Festivali'nde Büyük Jüri Ödülü'nü kazanmıştı. Ve o yılın en fazla kar yapan filmlerinden birisi olmuştu. De Niro'nun 2001 yılı içinde çevirdiği bir diğer filmde genelde komedi filmlerinden hatırladığımız Frank Oz'un THE SCORE'u oluyordu. Lıttle Shop Of Horrors, Dirty Rotten Scoundrels, What About Bob? gibi artık klasiklere girmiş olan komedi filmlerine imza attıktan sonra THE SCORE'la herkesi şaşırtmayı başarmıştı Oz . Bir de o müthiş kadroyu görünce insan gözlerine inanamamıştı. Ölümsüz üstad Marlon Brando, gençlerin De Niro'su olarak görülen Edward Norton, güzelliğinin yanında usta oyunculuğunu konuşturan Angela Bassett. Zaten Brando ve De Niro'nun ilk defa karşılıklı oynadıkları film olarak bile yeterli ilgiyi hak ediyor.Yönetmeninden oyuncularına bunca ustanın bulunduğu film seyirciden ilgi görmesine rağmen eleştirmenleri memnun etmiyordu. Ama kim takar eleştirmenleri. Bence harika bir filmdi THE SCORE. Birbirine güvenmeyen insanlardan kurulu bir ekiple soygun nasıl gerçekleştirilir? İşte film bunu bizlere çok iyi sunuyordu. Mükemmel oyunculukların yanında müthiş görselliğiyle son ana kadar heyecan hiç düşmüyor. Herşeyi ile dört dörtlük bir macera.
De Niro komediye iyice ısınmıştır artık. Belki yaşlılığın tadını çıkartıyor da diyebiliriz. Ama aynı de Niro zaten yıllar boyunca komedi filmlerinde rol almadı mı? diyerek kendi tezimi çürüteyim. 2002 yılında bu sefer en iyi komedyenlerden sayılan Eddie Murphy'le kameraların karşısına geçiyordu. SHOWTIME isimli filmin yönetmeni Shanghaı Noon filminden de hatırlayacağımız Tom Dey'di. Dedektif Mitch Preston (De Niro)'nun emekliliğine sayılı zamanlar kalmıştır. Bir olay sonrası gazetecilere saldırınca bir anda kendisini manşetlerde bulur. New york polis teşkilatıda halk üstündeki kötü polis imajını silmek için bir televizyon kanalıyla anlaşır. Kanal polisleri sürekli takip ederek onlar üstüne bir program yapmaya başlar. Tabi ki bu şanslı polislerimiz Mitch Preston ve çaylak Trey Sellars ( Murphy)'dır. Yalnız bir sorun vardır. Preston kameralardan ne kadar nefret ediyorsa Sellars'da o kadar bayılıyordur. Zaten en büyük hayali aktörlük olan Sellars için bu kaçırılmaz bir fırsattır. Bir de bunlara herşeyi şova döndüren program yapımcısı Chase Renzi (Rene Russo)'de katılınca olaylar iyi komik bir hal alır. De Niro'nun önceki komedi filmlerini aratan bir filmdi SHOWTIME. Ama filmden fazla bir beklentiniz yoksa de Niro'nun asık suratıyla oradan oraya koşturması için bile görebilirsiniz. 2002'de ülkemiz sinemalarına gelmeyen CITY BY THE SEA Michael Caton-Jones'un yönetmenliğinde ekranlara geliyordu. De Niro'nun 93 yılında THIS BOYS LIFE'da beraber çalıştığı Caton-Jones bu sefer bir polisiye filmle karşımıza çıkıyordu. New York şehri cinayet masası dedektifi Vincent La Marca (De Niro) bir cinayet soruşturmasında eski karısından olan oğlunu bir numaralı cinayet zanlısı olarak bulur. Mesleğiyle, duyguları arasında sıkışıp kalan La Marca artık ne yapacağını bilememektedir. Yurt dışında oldukca övgü alan polisiye ne yazık ki ülkemizde gösterilmediği için oyuncular hakkında bir yorum yapamıyacağım. Eee De niro hakkında şimdiye kadar kötü konuşmadığım için bu saatten sonrada konuşamam herhalde. Bu arada unutmadan. Filmde oscarlı oyuncu Frances McDormand, William Forsythe ve De Niro'nun kızı Drena De Niro'da oynuyor. Şimdilik son filmi ise ANALYZE THIS filminin devamı olan 2002 yapımı ANALYZE THAT-Anlatamadım mı? Yönetmenliğini yine Harold Ramis'in yaptığı filmde kahramanlarımız kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bu arada yakında De Niro'nun MEET THE PARENTS-Zor Baba filminin devamınında geleceğini hatırlatalım.

Ödüllerinden Bazıları
  • 1973: New York Film Eleştirmenleri Birliği, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Mean Streets
  • 1973: Ulusal Film Eleştirmenleri Birliği: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Mean Streets
  • 1974 - Oskar - En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: The Godfather Part II
  • 1976: Los Angeles Film Eleştirmenleri Birliği: En İyi Erkek Oyuncu: Taxi Driver
  • 1976: New York Film Eleştirmenleri Birliği: En İyi Erkek Oyuncu: Taxi Driver
  • 1976: Ulusal Film Eleştirmenleri Birliği: En İyi Erkek Oyuncu: Taxi Driver
  • 1980: New York Film Eleştirmenleri Birliği: En İyi Erkek Oyuncu: Raging Bull
  • 1980: Los Angeles Film Eleştirmenleri Birliği: En İyi Erkek Oyuncu: Raging Bull
  • 1980: Ulusal Eleştiri Masası: En İyi Erkek Oyuncu: Raging Bull
  • 1980: Altın Küre: Bir Sinema Filmindeki En İyi Erkek Oyuncu (drama) : Raging Bull 1980 - Oskar - En İyi Erkek Oyuncu: Raging Bull
  • 1987: Tiyatro Dünyası Ödülü: Cuba and His Teddy Bear
  • 1990: New York Film Eleştirmenleri Birliği: En İyi Erkek Oyuncu: Goodfellas
  • 1990: Ulusal Eleştiri Masası: En İyi Erkek Oyuncu: Awakenings
  • 1993: Venedik Film Festivali: Kariyer Ödülü
Önemli Adaylıkları
  • 1977: Oskar - En İyi Erkek Oyuncu: Taxi Driver
  • 1977: Altın Küre: En İyi Erkek Oyuncu (Drama): Taxi Driver
  • 1978: Altın Küre: En İyi Erkek Oyuncu (Komedi ya da Müzikal): New York, New York
  • 1979: Altın Küre: En İyi Erkek Oyuncu, Deer Hunter
  • 1979: Oskar: En İyi Erkek Oyuncu: Deer Hunter
  • 1989: Altın Küre: En İyi Erkek Oyuncu (Komedi ya da Müzikal): Midnight Run
  • 1991: Oskar: En İyi Erkek Oyuncu: Awakenings
  • 1992: Oskar: En İyi Erkek Oyuncu: Cape Fear
  • 1992: Altın Küre: En İyi Erkek Oyuncu (Drama) : Cape Fear
  • 1999: Altın Küre: En İyi Erkek Oyuncu (Komedi ya da Müzikal): Analyze This
Meraklısına...
New York ta Nobu ve Layla dahil bir çok restoranın ortağı
1998: Paris te bir fuhuş baskınında yakalandı. Olayla ilgisi olmadığını söyledi ve bir daha Fransa ya gitmeme kararını açıkladı
Ekim 1997: Empire dergisinin Tüm Zamanların En İyi 100 Yıldızı listesinde 5. sıraya oturdu
1988: The Last Temptation of Christ filmindeki İsa rolünü reddetti
1980 deki Oskar konuşmasında (Raging Bull filmindeki rolüyle aldığı) Jake La Motta ya teşekkür etti fakat o sırada Jake La Motta United Artists firmasını filmde kendisini yanlış canlandırdıklarından dolayı mahkemeye vermiş bulunuyordu.
1989 da kendi yapım şirketi TriBeCa Productions ı kurdu.
Batı Hollywood da Ago adında bir restoranı var.
De Niro bir solak.
Ailesinin köklerinin İrlanda ya dayanmasına rağmen çoğu zaman yanlışlıkla İtalyan-Amerikan aktör olarak anılıyor.
Vito Carloeone yi canlandırarak Oskar alan ikinci aktör. İlki Marlon Brando ydu.
Ashley Judd la kısa bir birlikteliği oldu.
Bir film için en fazla kilo alan aktör olma ünvanını taşıyor. (Raging Bull için 30 kilo almıştı.)

Tüm Filmleri

  • Chaos (2004)
  • The Good Shepherd (2005)
  • Hide and Seek (2004)
  • Shark Tale (2004) (seslendirme)
  • Godsend (2004)
  • Meet the Fockers (2004)
  • Bridge of San Luis Rey, The (2004)
  • Analyze That (2002)
  • City by the Sea (2002)
  • Showtime (2002)
  • Score, The (2001)
  • 15 Minutes (2001)
  • The Adventures of Rocky and Bullwinkle (2000)
  • Meet the Parents (2000)
  • Men of Honor (2000)
  • Analyze This (1999)
  • Flawless (1999)
  • Great Expectations (1998)
  • Wag the Dog (1998)
  • Ases Em AçãO (1998)
  • Cop Land (1997)
  • Jackie Brown (1997)
  • The Fan (1996)
  • Sleepers (1996)
  • Superstars of Action - Robert De Niro (1996)
  • Marvin s Room (1996)
  • Casino (1995)
  • Heat (1995)
  • Mary Shelley s Frankenstein (1994)
  • Mad Dog and Glory (1993)
  • This Boy s Life (1993)
  • A Bronx Tale (1993)
  • Mistress (1992)
  • Night and The City (1992)
  • Blast Em (1992)
  • Guilty by Suspicion (1991)
  • Backdraft (1991)
  • Cape Fear (1991)
  • Stanley and Iris (1990)
  • GoodFellas (1990)
  • Awakenings (1990)
  • Jacknife (1989)
  • We re No Angels (1989)
  • Midnight Run (1988)
  • Angel Heart (1987)
  • The Untouchables (1987)
  • The Mission (1986)
  • Brazil (1985)
  • Falling in Love (1984)
  • Once Upon a Time in America (1984)
  • The King of Comedy (1983)
  • True Confessions (1981)
  • Raging Bull (1980)
  • Line of Fire (1979)
  • The Deer Hunter (1978)
  • New York, New York (1977)
  • 1900 (1976)
  • The Last Tycoon (1976)
  • Taxi Driver (1976)
  • The Godfather, Part II (1974)
  • Bang the Drum Slowly (1973)
  • Mean Streets (1973)
  • The Godfather (1972)
  • Born to Win (1971)
  • The Gang That Couldn t Shoot Straight (1971)
  • Bloody Mama (1970)
  • Hi, Mom (1970)
  • The Swap (1969)
  • The Wedding Party (1969)
  • Greetings (1968)
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et   Alıntı ile Cevapla
Eski 02-10-2006   #2 (mesaj-linki)
Robert De Niro (Robert De Niro Kimdir? - Robert De Niro Hakkında) Robert De Niro (Robert De Niro Kimdir? - Robert De Niro Hakkında)
Robert De Niro



(1943 New York - )


ABD'li sinema oyuncusu.



Günümüzün en iyi kompozisyon oyuncusu. Her türlü karaktere rahatlıkla bürünen, sinemanın binbir yüzlü adamı. Rolünü oynamayı değil,onu yaşamayı benimseyen bir oyunculuk üstadı.Özellikle,kendi psikolojik sorunlarıyla boğuşan marjinal kişilikleri en iyi ve en etkili şekilde canlandıran bir virtüoz.Sadece oyunculuk gücüyle,sinema efsanesi olmayı başaran bir yıldız.



16 yaşından itibaren,çeşitli oyunculuk atölyelerine katıldı.Oyunculuktaki başarısı sayesinde Lee Strasberg'in ünlü "Actors' Studio"suna kabul edildi. "Off-Broadway" oyunlarında rol aldı. Sinemaya,Fransız yönetmen Jean-Pierre Melville'in New York'ta çektiği "Manhattan'da Üç Oda" filminde üstlendiği küçük bir rolle adım attı.(1965)Ama gerçek anlamda sinemaya başlaması,Brian de Palma'nın üç küçük bütçeli filmiyle oldu.(Greetings,The Wedding Party ve Hi Mom!) 1973 yılında kanser hastası bir beyzbol oyuncusunu oynadığı "Bang The Drum Slowly" filmindeki başarısıyla dikkat çekti.Martin Scorsese ile karşılaşması ise sinema tarihinin en başarılı oyuncu-yönetmen ilişkilerinden birinin başlangıcı olacaktı. Kendisi gibi 'Italo-American' kökenli bu yönetmenle beraber önemli filmlere imza atacaklardı.Bu birlikteliğin ilk ürünü,New York mafyasının alt düzeylerinde kendilerine yer bulmaya çalışan iki italyan asıllı sokak kabadayısının(De Niro ve Harvey Keitel) öykülerinin çarpıcı bir şekilde anlatıldığı "Mean Streets (Sokaklar)" filmi oldu.(1973) Bu filmdeki başarılı oyunculuğu sayesinde,Francis Coppola'nın "BABA-2" filminde,ilk filmde Marlon Brando'nun oynadığı mafya babası 'Don Carleone'in gençlik yıllarını, Brando'dan aşağı kalmayan bir performansla canlandırıp, 'en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarı'nı kazanmayı başardı.(1974)



1976 yılında,Scorsese'nin unutulmaz filmi "Taksi Şoförü"nde,New York sokaklarında taksisiyle dolaşırken gördüğü ahlaksızlardan tiksinerek,çocuk yaştaki bir ******yi (Jodie Foster)bataktan çıkarabilmek için pezevengini(Harvey Keitel) ve müşterilerini öldüren,taksi şoförü rolündeki unutulmaz kompozisyonuyla,oscar adayı oluyor ve sinema yıldızı mertebesine yükseliyordu. Aynı yıl,Elia Kazan'ın "The Last Tycoon" ve Bertolucci'nin "1900" filmlerinde başrolü üstlendi. 1978 yılında Micheal Cimino filmi "The Deer Hunter(Avcı)"da,Vietnam'da savaşan Ukrayna asıllı çelik işçisi rolüyle bir oscar adaylığı daha kazanıyordu.



En iyi erkek oyuncu oscarını,orta siklet boks şampiyonlarından Jake La Motta'nın fır- tınalı yaşam öyküsünün anlatıldığı,Scorsese'nin "Kızgın Boğa" filmiyle kazandı.(1980) De Niro,rolün hakkını verebilmek için yaklaşık otuz kilo almaktan çekinmemişti!Sine- mada daha önce görülmemiş bu olağanüstü performansıyla dünya çapında beğeni topladı.Aktör,oyunculuğun sınırlarını adetan baştan çiziyordu.



80'li yıllardaki başlıca filmleri olarak;Jerry Lewis'le oynadığı "King Of Comedy",bir gangsterin hayatının değişik dönemlerini oynadığı Sergio Leone'nin görkemli yapıtı "Bir Zamanlar Amerika'da",De Palma'nın "Dokunulmazlar"ı sayılabilir. 1990 yılında,Robin Williams'la birlikte rol aldığı ve yıllar sonra bitkisel uykusundan dönen bir hastayı canlandırdığı Penny Marshall filmi "Uyanışlar"daki performansıyla uzun bir ardan sonra tekrar oscar adayı oluyordu.Yine bu yıl,Scorsese ile beraber "Goodfellas(Sıkı Dostlar)" filminde acımasız bir gangster rolündeydi. Ertesi yıl Scorsese ile tekrar biraraya geldikleri "Korku Burnu" filmindeki sadist katil rolüyle üst üste ikinci kez oscar adaylığı kazanıyordu.



1993 yılında ilk ve şimdilik tek yönetmenlik denemesi olan "A Bronx Tale" filmini çevirdi. 90'lı yıllardaki başlıca filmleri;Frankenstein'ı oynadığı "Mary Shelley's Frankestein", Scorsese ile şimdilik son filmleri olan "Casino",Al Pacino ile ilk kez beraber oynadıkları ve bu yüzden büyük ilgi gören polisiye film "Heat(Büyük Hesaplaşma)",Brad Pitt ve Dustin Hoffman'la beraber oynadığı ve bir pederi canlandırdığı "Sleepers",Slyvester Stallone ile beraber rol aldığı "Cop Land",politik bir taşlama olan "Wag The Dog", kariyerindeki en pasif ama en etkili performanslarından biri olan,Quentin Tarantino filmi "Jackie Brown",beyazperdede canlandırdığı mafya tiplerinin bir paradosi olan ve Billy Crystal'le beraber komediyi denediği "Analyze This" oldu.



Son olarak yine bir komedi filmi olan "Zor Baba" çalışmasıyla seyircilerin karşısına çıktı.Bu senede,aralarında Marlon Brando ve Edward Norton ile beraber rol aldığı "The Score" filminin de olduğu üç filmle filmografisini zenginleştirmeye devam ediyor.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et   Alıntı ile Cevapla
Eski 16-02-2008   #3 (mesaj-linki)
Cvp: Robert De Niro (Robert De Niro Kimdir? - Robert De Niro Hakkında) Cvp: Robert De Niro (Robert De Niro Kimdir? - Robert De Niro Hakkında)
[Resim]
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et   Alıntı ile Cevapla
Eski 16-03-2008   #4 (mesaj-linki)
Cvp: Robert De Niro (Robert De Niro Kimdir? - Robert De Niro Hakkında) Cvp: Robert De Niro (Robert De Niro Kimdir? - Robert De Niro Hakkında)
Robert De Niro
[Resim]

Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et   Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008   #5 (mesaj-linki)
Cvp: Robert De Niro (Robert De Niro Kimdir? - Robert De Niro Hakkında) Cvp: Robert De Niro (Robert De Niro Kimdir? - Robert De Niro Hakkında)
Robert De Niro
[Resim]
[Resim]
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et   Alıntı ile Cevapla
Cevap Yeni Konu Aç
Konu Araçları

Robert De Niro (Robert De Niro Kimdir? - Robert De Niro Hakkında) Konusuna Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Manga (Manga Kimdir? - Manga Hakkında) ThinkerBeLL Türkçe Rock - Yabancı Rock - Metal Müzik 12 08-04-2008 22:18
Galois (Galois Kimdir? - Galois Hakkında) NoRanynn Bilim ww 1 25-11-2007 16:28
Robert Wise (Robert Wise Kimdir? - Robert Wise Hakkında) estudiantes Sinema ww 0 22-10-2007 22:16
Robert Huth (Robert Huth Kimdir? - Robert Huth Hakkında) estudiantes Spor ww 0 15-10-2007 22:25
Robert Boyle (Robert Boyle Kimdir? - Robert Boyle Hakkında) kamyon Felsefe ww 0 06-08-2006 04:45
En çok yapılan 50 arama
Sitede Arananlar
+18 video 18+ video ares 2.0.8 bit cep msn cinema bizarre directx 10 download format atma format atmak gifler gut gülen bebek hareketli arka planlar hareketli masaüstü ibretlik görüntüler kaspersky 7.0 key korkunç korkunç resimler kurt adam kurtadam kız resimleri mavi karanlık medusa msn adresi al msn adresi alma msn adresi almak msn adresi aç msn engelleyenler msn göz kırpmaları msn hata kodları msn kapatma msn şifre değiştirme msxlabs nick plates rap şarkılar rap şarkıları rock grupları sihirbazlık sokak kadını su maymunu uzay nedir uzaylılar vampir xp temaları yazı tipleri çantalar şahmaran şanışer şeytan
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 13:06
Bir site yetkilisine ulaşınBize Ulaşın - Contact Us
vBulletin®, Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd. ~ SEO by vBSEO ©2007, Crawlability, Inc.
Bazı Bölümler:  Çoklu Oturum Açma - Göz Kırpmaları - Messenger İfadeleri - Görüntü Resimleri - MSN Eklentileri
Başka adreslerde içeriğimizi paylaştığınızda lütfen kaynak belirtmeyi unutmayınız, duyarlılığınız için teşekkürler.
Forum veya site tasarımımızın kısmen ya da tamamen kopyalanması durumunda yasal yaptırım uygulanacaktır.
Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz / sorunuz varsa bize ulaşmak için tıklayınız.
If you OWN the copyrights to any content we publish or offer for download & you want them to be REMOVED from our web site, please contact us with some proof of ownership of copyright and they will be removed immediately.
Creative Commons License
MsXLabs Directory
Sayfa 0.36665106 saniyede (88.64% PHP - 11.36% MySQL) 9 sorgu ile oluşturuldu
Top Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun ~ MaviKaranlik.com Have Fun @ MsXLabs! Designed by LC aka NeutralizeR