Hoş geldiniz sayın ziyaretçi Neredeyim ben?!

Web sitemiz; forum, günlük, video ve sohbet bölümlerinin yanı sıra; Skype ile ilgili Türkçe teknik destek makaleleri, resim galerileri, geniş içerikli ansiklopedik bilgiler ve çeşitli soru-cevap konuları sunmaktadır. Daima faydalı olmayı ilke edinmiş sitemize sizin de katkıda bulunmanız bizi son derece memnun eder :) Üye olmak için tıklayınız...


Sohbet (Flash Chat) Forumda Ara

Türklerin Anadolu'yu yurt edinme nedenleri nedir?

Bu konu Soru-Cevap forumunda serra8 tarafından 9 Kasım 2008 (16:15) tarihinde açılmıştır.FacebookFacebook'ta Paylaş
64035 kez görüntülenmiş, 54 cevap yazılmış ve son mesaj 14 Kasım 2013 (20:40) tarihinde gönderilmiştir.
  • 5 üzerinden 2.33  |  Oy Veren: 12      
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın:    « Önceki Konu | Sonraki Konu »      Yazdırılabilir Sürümü GösterYazdırılabilir Sürümü Göster    AramaBu Konuda Ara  
Eski 17 Aralık 2008, 20:20

Türklerin ilk anayurdunun sınırlarının kesin olarak çizilmesinin nedenleri nelerdir?

#11 (link)
Ziyaretçi
Ziyaretçi
Ziyaretçi - avatarı
Türklerin İlk Anayurdunun Sınırlarının Kesin Olarak Çizilememesinin Nedenleri? nelerdir...
Rapor Et
Reklam
Eski 18 Aralık 2008, 00:06

Türklerin Anadolu'yu yurt edinme nedenleri nedir?

#12 (link)
MsXLabs Üyesi
Keten Prenses - avatarı
Türklerin anavatanı anadolumudur?
Türklerin atası olduğu iddia edilen iskitler aslında bir anadolu kavimidir."Ruslarda öyle"...İskitler tarihte yaşadıkları yer olan,gümüşane bayburt ve erzincan bölgelerinden kuzeye göç etmiş,kırıma yerleşmişlerdir.Burada yaşayan kimmerlileri çok kısa sürede itehatleri altına almışlar,onların soyluları olmuşlardır.Bulgaristandan,bu günkü çin sınırlarına kadar büyük bir imparatorluk kurmuşlardır.Daha sonra aradaki bir anlaşmazlık sebebi ile kırımda yaşayan kimmerleri topraklarından anadolu üzerlerine sürmüşlerdir.Kimmerlerin yeni bir vatan bulma umuduyla yaptıkları mücadele sonucunda zayıflayan,o devrin süper güçleri olan urartulular asurlular medler,likyalılar frigyalılar ve başkaları kimmerleri takip eden iskitliler tarafından ,ya harab oldular ,yada tarihten silindiler.
Büyük iskenderin bulgaristanda en iyi komutanının ordusunu yok edenlerde iskitlilerdi.Pers imparatoru daryusun ordusunu bu günkü türkmenistanda yok olma durumuna getirenlerde onlardı.
Bu konularda tartışabiliriz....Aşağıda ilginç bir alıntı var,fikir jimlastiği açısından kaydettim.ilginç.

Tarım Mumyaları

Tarih: İÖ I800 - İS 400
Yer: Batı Çin

Kurumuş derisi ve çökük göz boşlukları dışında uyuyan bir adama benzeyen kişiye bakarken garip bir duyguya kapıldım ve böylece çağımızın çok eski yüzyıllarında bu kasvetli Lop bölgesine yerleşmiş ve herhalde buradan hoşlanmış olan yerli halkın bir temsilcisiyle karşı karşıya olduğumu hissettim.
AUREL STEIN, 1928.



Dünyanın en îyi korunmuş mumyaları Mısır'da ya da Peru'da değil, Batı Çin'de Tarım Havzası'nın büyük bir kısmını oluşturan Taklamakan Çölü'nde bulunmuştur, insanın biçimini öldükten sonra yapay olarak korumayı isteyen eski Mısır ve İnka uygarlıkları ile seleflerinin mumyalarının aksine Tarım mumyaları, Avrasya'nın ikinci büyük çölünün kuru ve tuzlu kumları arasında son derece doğal olarak korunmuştur.

Tarım mumyaları ilk olarak 20. yüzyılın başında İsveçli Sven Hedin, Alman Albert Von La Coq ve İngiliz Aurel Stein'in Çin'i batıya bağlayan İpek Yolu'nun kuzey ve güney omurgalarını oluşturan vaha kentlerini ortaya çıkarma seferlerinde bulunmuştur. Bu ilk seferlerde mumyalar çıkarılmış, fotoğrafları çekilmiş ve tarifleri yapılmıştı. Ancak bunları koruyacak ya da Batı müzelerine nakledecek tesisler yoktu.

Çinli ve Uygur arkeologlar ancak son zamanlarda bölgenin daha bilimsel araştırmalarım gerçekleştirmişlerdir. Uluslararası ilgiyi uyandıran da, onların daha sonra buldukları mumyalardır. Şu anda Batı Çin'de İÖ 1800 yıllarından Han Hanedanı'nın gücünü batıya doğru yaydığı İÖ ilk yüzyıllara kadar uzanan dönemden kalma en az 300 mumya vardır. Bundan sonraki tarihi döneme ait oldukları bilinenlerin sayısıysa daha fazladır.

MEZARLAR VE KUMAŞLAR

Tarım mumyaları arasında belirli bir mumya insanı yoktur: Mumyalar çeşitli yer ve kültürlerden, özellikle de eski İpek Yolu'nun güneybatı ve kuzeybatı boylarındandır. Arkeologlar mumyaları sığ çukur mezarlarda, kat kat saz, kütük ve hayvan postu altında derin çukurlarda ve tuğla odalarda bulmuşlardır.

Kurumuş olan Lobnur tuz gölü yakınlarındaki yerlerde ve Kavrighul mezarlığında bulunan en eski mumyalar en basit örtülerle, yünlü battaniyelere sarılıdırlar ama İÖ 1000 yılından sonra kalanlar giyimli ve tüylü şapkalı (bir adam on şapkayla gömülmüştü), gömlekli, pelerinli, pantolonlu, renkli çoraplıdırlar ve hatta ekose kumaşlara sarınmışlar-dır. İpek Yolu'nun kuzeyindeki Subeshi'de başlarında cadıların sivri başlıklarını andıran çok uzun şapkalı üç kadın mumyası da bulunmuştur.

Mumyalar dokuma uzmanları için çok büyük bir tarih öncesi kumaş kaynağıdır ve bu uzmanlar, kalıntıları ancak yeni yeni derinlemesine analiz etmeye başlamışlardır. Ancak bu mumyaların en büyük esrarı yüzlerindedir. Bu mumyalanmış insanlar, günümüzde Doğu Asya'ya hâkim olan Mongoloit tiplerden değillerdir.

Açık renk saç ve sakalları Tarım havzasının bu ilk yerleşimcilerinin Kafkasya'dan ya da Avrupa'dan gelmiş olacaklarını göstermektedir. Batının bu yabancılarını teşhis etmek, son zamanların arkeolojik keşiflerinin en büyük muammalarından biridir.


BU İNSANLAR KİMDİ?

Sincan'ın Tunç Çağı, yani İÖ 1800'den öncesi arkeolojisi hakkında çok az bilgi vardır ve bölgeye ilk kez ne zaman yerleşildiği bilinmediği için Tarım Havzası'nın bu hiç de çekici olmayan dünyasına ilk yerleşenler hakkında ancak bir tahmin yürütebiliriz. Ancak Tunç ve Demir çağları için varolan aşırı miktardaki kanıtlar, bunların ya batı sıradağlarından ya da kuzey steplerinden gelen Kafkas ırkından insanlar olduğunu göstermiştir.

Mumyaların yanı sıra mezarlarda iskeletler de vardır ve incelenen tarih öncesi 300 kaf atasından yalnızca yüzde 11'i Mongoloit fizik tipine uygundur ve bunlar da Sincan'ın doğusunda bulunmuşlardır. Sincan'ın hemen batısında olan Gansu bölgesinin ilk Çinli çiftçilerinin kendilerini çöl vahalarına çekecek bir şey bulamadıkları anlaşılmaktadır.

Kaderin bu kadar iyi koruduğu bu insanlar kimlerdi? Eğer yazılı tarihe geçecek kadar yaşamayan meçhul bir grup iseler o zaman bu konuda hiçbir şey öğrenemeyeceğiz demektir ve yapabileceğimiz ancak bunlara Sincan'ın Tunç ve Demir çağlarının bilinen çeşitli arkeolojik kültürlerinin adlarını vermektir. Ancak bu insanların haleflerinin yazılı belge dönemine erişebildiklerini inanmak için bazı nedenler vardır. Hatta pek çok kimse, bunların soyundan gelenlerin kendi varlıklarının hikâyesini bıraktıklarına inanmaktadır.

Tarım Havzası yalnızca çok sayıda insanı ve diğer organik kalıntıları korumakla kalmamış, çok geniş bir ilk elyazmaları koleksiyonu da korumuştur: Burası Çin'in Budizmi benimseyen ilk bölgelerinden biriydi ve Budizm de yazılı söze büyük değer veren bir dindi. Elyazmalarının çoğu Sanskrit gibi Hindistan'ın daha yakın zamanlarda ithal ettiği dillerde yazılmış olup Budist manastırlarında bulunmaktadır. Yerli halkın dillerinde yazılmış olanlar ise iki gruba ayrılabilir.

Birincisi Hotanca ya da Hotan-Sakaca olup Güney Tarım'ın eski Hotan kentinde ve çevresinde ve Tarım Havzası'nın kuzeybatısındaki bazı vahalarda konuşulan dildir. Dil, Farsça ve Orta Asya'nın batısının pek çok dilini içeren İran grubuna dahildir. Saka Dili'ne en yakın dil, Avrupa'da İskitler olarak tanınan bozkır göçebelerinin dilidir.

Bu dil, Tarım Havzası'nın güneyinde ve batısında temsil edilmekteyse de, mumyalar genelde Hotanca'nın izine rastlanılmadığı güneydoğu ve kuzeydoğuda toplanmışlardır. Bu bölgelerde İran dilleri izleri varsa da, bunlar genelde ticaret dili olup halkın kullandığı dil değildi.

TOHARLAR

Mumyaların en çoğunun bulunduğu Tarım ve Turpan havzalarıyla Lobnur çevresindeki bölge, Tohar dillerinin daha sonraki dağılımıyla daha uyumludur. Toharca, Hint-Avrupa dilleri grubundandır, yani Avrupa'nın pek çok diliyle Asya'nın Iran ve Hint dilleriyle aynı tarih öncesi dilden kaynaklanmaktadır.

Toharcada pacer, mâcer, procer, ser, keu, okso, âu, twere, nuwe sözcükleri İngilizce'de sırasıyla father, mother, brother, sister, cow, ox, ewe, door ve new sözcükleriyle aynı Hint-Avrupa atasını paylaşır.

İpek Yolu'nun güney bölgesinden saf Toharca metin kalmamasına rağmen Hint belgelerinde o dilden alınmış kelimeler ve kişi adları bulunmaktadır. Toharlar erken Orta Çağ'dan kalma Budist mağaralarındaki resimlerde Kafkas ırkı yüz hatları ve gözlerle, açık renkli saç ve sakallarla çizilmişlerdir. Tarih öncesi mumyalardan birinin DNA analizinde mumyanın çağdaş Avrupalılar'ın yüzde 40'ında tipik olan aynı genetik mirası paylaşmakta olduğu görülmüştür.

İÖ 1000 yılından sonra kalma mumyalarda bulunan ekose kumaşlar da, Avrupa'nın Avusturya Alpleri'nde Hallstatt'ta bulunan en eski ekoselerine şaşırtıcı bir benzerlik göstermektedir. Elizabeth Barber, Avrupa ve Tarım ekoselerinin bu tür kumaşların en eski örneklerinin bulunduğu Kafkaslar'ın kuzeyinde ortak bir uzak kökeni paylaştıklarını ileri sürmüştür.

Toharlar, Hindikuş Dağları ile Ceyhun Irmağı arasında eski bir ülke olan Toharistan'a (Baktriane: Bugün Afganistan'ın ve Özbekistan ile Tacikistan topraklarının bir bölümü) adını veren eski bir halk olarak bilinir. Toharlar, Hunlar tarafından İÖ 3. yüzyılda batıya sürülen ve Çinlilerdin Yüeçi dediği halkla birlikte, kendi adlarını verdikleri bölgeye yerleştiler, buralara egemen oldular ve egemenliklerini Kushanlar olarak bilinen toplulukla birlikte Kuzeybatı Hindistan'a doğru genişlettiler.

Kushanlar'ın etkisiyle Budacılığı benimseyen Toharlar'ın egemenliği, 5. yüzyılda bölgeye Akhunlar'ın gelmesiyle son buldu. Tarım vahalarının en eski topluluklarından olan Toharlar, gelenekleriyle kendilerinden sonra Toharistan'da kurulan Kushan ve Akhun devletleri ile Türk hanlıklarını da etkilemişlerdir.

Tohar dillerinin diğer Hint-Avrupa dillerinden çok erken bir tarihte ayrıldığı, Hint ve İran dilleri konuşan komşularından ayrı olarak geliştikleri anlaşılmaktadır. Bu Toharların atalarının ÎÖ 4. binyılın ortalarında Kafkas ırkından bir grubun Volga-Ural bölgesinden doğuya doğru yapılan büyük göçün bir parçası olduğu iddia edilmiştir.

Afanasevanlar olarak bilinen bu insanlar, Sincan'ın kuzeyindeki Altay Dağları ile Minusinsk Havzası'na yerleşmişlerdir. Afanasevanlar'ın Tarım Havzası'na yerleşmek üzere İÖ 2000 yıllarında güneye göç etmiş olduklarını gösteren bazı kanıtlar da vardır.

Bu model her ne kadar kanıtlanmamışsa da, aslında Avrupa'dan gelen bir halk tarafından konuşulan bir Hint-Avrupa dilinin, Tarım Havzası'nın batısına kadar nasıl gittiğini gösteren ilginç bir açıklamadır. Böyle bir hareket en eski mumyalar için de bir dil kimliği sağlayacaktır.

Resimlede var ama kopyalayamadım.
Yani anlatmak istediğim şu,tarihte neler oldu acaba?.Hepimizin bildiği hunların önlerine katdığı uluslar avrupayı işgal etdiler.Normanlar,vizigotlar,ostragotlar,franklar,germenler,vandallar,sakso nlar ve başka barbar kavimler,daha önce nerelerde yaşıyorlardı.
Bu günkü orta asya türkleri acaba gerçek orjinmidirler.Yoksa çinlilerle ,moğollarla kaynaşıp genetik bozulmuşlarmıdır.Mesela gözlerin çekikliği gibi.Bizi çinlilerden ,korelilerden ayıran fark ,dil farklılığıdır.Bu farklılık bizi japonlarla akraba yapıyor.Dil farklılığı yeterli bir ayrımmıdır
Rapor Et
Eski 28 Aralık 2008, 21:27

Türklerin ilk ana yurdu neden Orta Asyadır?

#13 (link)
ede
Ziyaretçi
ede - avatarı
niçin türklerin ana yudu orta asya
Rapor Et
Eski 7 Ocak 2009, 21:38

Göçün neden ve sonuçları nedir?

#14 (link)
Ziyaretçi
Ziyaretçi
Ziyaretçi - avatarı
GÖÇÜN NEDENLERİ VE SONUÇLARI NELERDİR?
Rapor Et
Eski 7 Ocak 2009, 21:45

Türklerin Anadolu'yu yurt edinme nedenleri nedir?

#15 (link)
fadedliver
Ziyaretçi
fadedliver - avatarı
İnsanların nüfusları artınca doğal kaynaklar artan nüfusu beslemekte yetersiz olduğu yerlerden, tarım hayvancılık potansiyeli fazla olan yerlere doğru gitmektedirler.Göçler bireysel veya toplu olabilir. Bu olay sürekli veya geçici olabilir. Göç olayları bazen gönüllü, bazen de zorunlu olabilir. Göçler bazen kısa mesafeli olduğu gibi, bazen de uzun mesafelerde gerçekleşebilir.
Göç İle ilgili kavramlar:
İç göç: Ülke sınırları içindeki belirli alanlar (il, bölge v.b.) arasındaki nüfus hareketliliği iç göç olarak tanımlanmaktadır.
Mevsimlik Göç:Kırsal kesimdeki bazı ailelerin büyük şehirlere, tarımın yoğun olarak yapıldığı yerlere, yaz turizminin geliştiği yerlere bir müddet çalışmak üzere göç etmeleri ile gerçekleşir.
Dış Göç: Bir ülkeden diğer bir ülkeye yapılan göçlere dış göç denir.
Göçlerin coğrafya açısından önemi:
1- Nüfusu artırma ve azaltma etkisi vardır. Bir bölgedeki nüfusun, artmasında veya azalmasında göçlerin büyük etkisi vardır.
2- Nüfusun dağılışını etkileyerek coğrafyayı değiştirmektedir. Bu yüzden de coğrafyanın konusunu oluşturur.
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE GÖÇ HİKAYELERİ
1-Türklerin Anayurdu Orta Asya’dan Göçü:
Türklerin ilk yurdu: Türklerin ilk ve anayurdu Orta Asya’dır. Orta Asya’nın sınırları şöyledir: Doğuda Kingan ( Kadırgan ) Dağları, Güneyde Hindikuş, Karanlık dağları, Batıda Hazar Gölü, Kuzeyde Sibirya ovaları ile çevrili toprak parçasıdır.
Türklerin burada yaşayışları
Türklerin Orta Asya‘da ki yaşayışlarının, bulundukları yerin iklimi, bitki örtüsü ve yeryüzü şekilleri belirlemişti. Bu nedenle Türkler, ana yurtta, tarım ticaret ve daha çok hayvancılıkla geçinirlerdi.
Türklerin Yerleştikleri Bölgeler
Orta Asya ‘da yaşayan Türkler çeşitli nedenlerle ana yurtlarından göç ettiler. Tarihte buna Büyük Göçler diyoruz. Göçlerin en büyük nedeni ekonomik nedenlerdir. Dünyada iklim şarlarının değişmeye başlaması ile Buzulların kuzeye ekilmesi ile Orta Asya da sıcaklığın artması kuraklık ve çölleşmeye yol açmıştır. Yurtlarında iklim değişikliği sonucu oluşan kuraklık, toprakları verimsizleştirdi. Ortaya çıkan geçim sıkıntısı ve artan nüfusa toprakların yetmemesi göçe neden olmuştur. Çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu insan grupları çeşitli yönlere doğru göç etmişlerdir.
Türk Göçlerinin nedenlerini;
1-İklim koşulları ve ekonomik güçlükler,
2-Türk boyları arasındaki mücadeleler ve dış baskılar şeklinde özetleyebiliriz.
3-Atın evcilleştirilmiş olması, araba ve tekerleğin bilinmesi göçleri kolaylaştırmıştır.

turkler%20harita

www.karalahana.net/resimler/turkler%20harita.jpg

Göç Yolları:
1.Göç eden Türklerin bir kısmı Maveraünnehir'e ( Seyhun – Ceyhun arası ),
2.Bir kısmı Ural dağları ile Volga ( İtil ) ırmağı boylarına gittiler.
3.Doğuya gidenler ise Altay dağları taraflarına, başkaları da Çin’de Kansu bölgesine ve
4.Uzak doğu ülkelerine,
5.Güneye gidenler ise Hindistan, Afganistan ve Çin’e yerleştiler.
6.Kuzeye gidenler Sibirya’ya,
7.Batıya gidenlerin bir kısmı Hazar denizi’nin kuzeyinden Karadeniz’in kuzeyi ve Avrupa’ya, Bir kısmı da Hazar Denizi’nin Güneyinden İran, Irak, Suriye, Mısır, Anadolu’ya doğru oldu.
8.Göçler uygarlıkların yayılmasına yeni kültürlerin doğmasına neden oldu. Göç etmeyen Türk boyları yurtta kaldılar, burada devletler kurdular.
9.Göç eden kavimler ise gittikleri bölgelerdeki kavimleri sıkıştırarak onları da göçe zorladılar.
Kavimler Göçü:
Asya Hun Devleti’nin yıkılmasından sonra Hunlar dağıldı. Hunlar’ın bir bölümü Balkaş gölü ile Aral gölü arasındaki topraklarda yaşamaya devam etti. Aral gölü civarında 200 sene kadar hayatlarını sürdüren Batı Hunlarının nüfusları arttı. Toprakları yetersiz kalmaya başladı. Başka Türk Boylarının katılmasıyla güçlendiler. MS. 374 yılında Volga (İtil) nehrini aşarak Batı'ya (Avrupa'ya) doğru ilerlemeye başladılar.
Bu yıllarda, Karpat Dağlarının kuzeyinde Lombardlar, Güney Rusya`da Ostrogotlar ve Vizigotlar, Macaristan’da Vandallar Ren ve Elbe arasında Angıllar ve Saksonlar Yukarı Ren boylannda Franklar Tuna ve Ren nehrinin kesiştiği mıntıkada ise Almanlar yaşamakta idiler.
Türklerin bu ilerlemeleri karşısında önlerinde bulunan Vizigot, Ostrogot, Vandal, Sakson, Frank, Germen gibi birçok kavim hareketlenerek Türklerden kaçmaya başladılar. Hun baskısı karşısında bu saydığımız gruplar Roma topraklarına girdiler. Romalılar kendilerinden olmayan bu insanlara barbar diyorlardı. Barbar akınları Roma’da büyük bir yıkıma yol açtı.
Böylece Batı Hun Türklerinin, sebep olduğu Avrupa’nın siyasi haritasının değişmesine neden olan ve toplumları etkileyen bu olaya tarihte Kavimler Göçü denir ( 375 ).
Bu arada Angıllar ve Saksonlar Büyük Britanya adasına, Franklar Fransa`ya, Gotlar İspanya' ya, diğer kavimler de uygun yerlere giderek batının bugünkü etnik ve siyasal yapışını oluşturmaya başladılar. Yurt bulmak isteyen büyük nüfus hareketlerinin yarattığı siyasal istikrarsızlık ve terör uzun yıllar etkinliğini sürdürdü. İnsanlığın en uzun dönemi olan ilk çağ, bu karmaşa içinde sessizce kapanırken tüm Orta Çağ boyunca etkinliğini sürdürecek olan Feodalizm kökleşmeye başladı.
22-4_6_yy_kadar_kavimler_gocu
Rapor Et
Eski 7 Ocak 2009, 21:49

Türklerin Anadolu'yu yurt edinme nedenleri nedir?

#16 (link)
MsXLabs Üyesi
Keten Prenses - avatarı
Alıntı:
Keten Prenses adlı kullanıcıdan alıntı Mesajı Görüntüle

Türkler anavatanları olan Orta Asya'da büyük devletler kurmuşlar, kültürel, sosyal ve siyasal bazı sonuçlara ulaşmışlardır. Özellikle siyasal yapılanma bakımından dünyanın en büyük devletlerini, imparatorluklarını (Büyük Hun İmparatorluğu ve Göktürk Devleti) kurduklarını biliyoruz. Orta Asya’nın “Anayurt” olarak değerlendirilmesi her ne kadar bugün bazı tarihçiler tarafından benimsenmese de, genel ekseriyet bu fikri kabul eder. Zaten tarihi olaylar ve gerçekler de bunun doğru olduğunu teyid eder. Çünkü bugün anadoluda yaşayan boy ve oymakların, aşiret ve grupların tarihsel izlerini aradıklarında karşılarına çıkacak yer “ortaasya”dır.

Orta Asya'da Türklerin yaşadıkları bölge Altay dağlarından Çin seddine; Baykal gölünün kuzeyinden Tibet yaylasına kadar olan yerlerdir. Türkler yüzyıllarca burada yaşamışlar, burada çeşitli devletler ve imparatorluklar kurmuşlar, kültürel çalışmalar yapmışlardır. Bir bakıma Türklerin dünyayı ve evreni ilk yorumlamaya çalıştıkları ve dünyaya ilk baktıkları yerdir Orta Asya.

Orta Asya'da böylesine devletler ve imparatorluklar kurarak başarılar elde etmiş olan Türkler, daha sonra çeşitli siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel sebeplerden dolayı zayıflamışlar, düşmanlarına ve dış güçlere karşı olan üstünlüklerini yitirmeye başlamışlardır. Devlet içinde kardeş kavgaları başlamış, iç bunalımlar gün geçtikçe artmaya yüz tutmuştur. Bütün bunların tabii neticesi olarak da Türkler yekpare yaşama biçimini yavaş yavaş kaybetmeye başlamışlardır. Zaten tarih boyunca ortada bir gerçektir ki, Türkler ne zaman kendi iç kavgalarına başlamışlar işte o zaman bozulmaya, dağılmaya, zayıflamaya yüz tutmuşlardır. Ki bize göre bu alışkanlık hala da devam etmektedir. Ne zaman ki inandıkları değerlere karşı olan mesuliyetleri ve samimiyetleri ikinci planda kalmıştır, işte o zaman ferdi ve nefsi gaye ve değerler ön plana çıkmış ve topluluk olarak gerilemeye, başkalarının egemenliğine girmeye başlamışlardır.

Orta Asya'da birlik ve beraberliklerini yitiren Türkler, iktisadi yönden de pek iyi değillerdi. Orta Asya'nın Bozkır iklimi, coğrafi durumun müsait olmaması, iklimin sıcak ve kurak olması da Türkleri rahatsız eden, onları yeni arayışlara ve hal çareleri bulmaya sevkeden amiller olarak zikredilmektedir.

Nitekim Kafesoğlu'nun da belirttiği gibi tarihi kayıtlarda Türk göçlerinin de iktisadi sıkıntı, yani Türk anayurt topraklarının geçim bakımından yetersiz kalması dolayısıyla olduğu bir gerçektir. Büyük ölçüde kuraklık, nüfus kalabalıklığı ve otlak darlığı Türkleri göçe mecbur etmiştir.

İçinde bulundukları siyasi ve iktisadi durumun bu zorluklarını gözönünde bulunduran Türkler, kendilerine daha iyi ve daha uygun yerler aramak gayesiyle anavatanlarından bir bir ayrılmaya başladılar. Türklerin bır kısmı Hazar denizinin kuzeyinden Avrupa'ya doğru, diğer bir kısmı da Hazar denizinin güneyinden İran ve İran üzerinden de Anadolu'ya doğru göç ettiler.

Oğuz göçleri, hem uzun mesafeler katetmek suretiyle yapılmış hem de çok önemli tarihi sonuçlar vermiştir. Bu göçleri, vatan kurma maksadını güden fütuhat karakterize eder. Türk göçlerini belirli gayelerden yoksun ve sonu birer meçhul birer macera hareketi olmaktan kurtarıp başarılı şekilde hedefine ulaştıran başlıca sebep de hemen bütün göçlerin Türk hükümdar ailesi mensupları tarafından büyük bir disiplin içinde sevk ve idare edilmesidir. Eski Türk hükümranlık anlayışına göre kutsal sayılan hanedan üyelerinin başta bulunması, onlara karşı duyulan saygı ve bağlılık dolayısıyla Türk kütlelerinin umumiyetle birliklerini muhafaza ederek çeşitli iklimlerde tarihi misyonlarını gerçkleştirmelerini mümkün kılmıştır. Ancak yine de bu Türklerin çok uzun süreç bir göçebelik hayat yaşadığı gerçeğini ve modern dönemlere kadar bu özelliğini pek yitirmediğini de göstermektedir. Nitekim bugün modernleştiği ve batılılaştığı söylenen Türkiye toplumunun bile göçebelik ve şehirlilik hususunda nereye konulacağı pek çok bilim adamı ve sosyal bilimci tarafından tartışılmaktadır. Tabir yerindeyse hala modernliğin en önemli sembollerinden biri olan otomobile bile ata biner gibi binen ve onu adeta şahlandıran insanların bilinçaltındaki göçebelik ruhunun devam ettiği tezi hiçte yabana atılır bir tez değildir. Diğer deyimle İstanbul ve benzeri şehirler hala Türkiye’nin en fazla göç alan kesimleri ise ve bu göçler çok hızlı bir şekilde devam ediyorsa, büyük kentlerimizin önemli bir bölümü varoşlardan oluşuyorsa göçebelik-modernlik hususu dikkatli değerlendirilmelidir.

Anadolu'ya doğru olan bu göçlerin, Anadolu içlerine ilk olarak ne zaman başladığı hususunda değişik görüşler mevcuttur. Ama genel olarak X. yüzyılın ilk yarısı olarak kabul edilir.

Kafesoğlu'na göre, Oğuz ve Türkmen boylarının önemli bir kısmı Selçuklular zamanında Anadolu'ya yerleşmeye başlamışlardır. Ona göre X. yüzyılın birinci yarısında Oğuzlar Hazar denizinden Sir (seyhun- İnci) ırmağının orta yatağındaki Farab (XI. yüzyıldaki Türkçe adıyla Karaçuk) ve İsficab yörelerine kadar olan yer ile bu ırmağın kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı.

Faruk Sümer de Kafesoğlu'nu teyit etmektedir. Yine Türklerin Anadolu'ya girişlerinin az ve seyrek de olsa X. yüzyılda olduğunu belirtmektedir. Zaten Türklere Anadolu'nun kapıları 1071 Malazgirt Zaferi ile açılmıştır denilmesi de bunu teyid eder mahiyettedir. Malazgirt Zaferi Türklerin Anadolu'ya girmelerinin bir bakıma resmi başlangıcıdır.

Fakat bu savaştan önce Anadolu'ya Türk akınlarının sürekli şekilde yapıldığını, Tekke ve Tasavvuf şeyhlerinin fetihten önce bu yörelere kadar gelip yerleştiklerini biliyoruz. Bu olaylar fetihten önce olduğuna göre Anadolu'da Malazgirt zaferinden önce yaşayan çok sayıda Türk vardı diyebiliriz. Hatta çoğu tarihçiye göre bunlar bir bakıma Malazgirt zaferinin ve anadolunun fethinin hazırlayıcıları olmuştur.

Osman Turan'a göre ise, fetihten önce Anadolu'ya çok sayıda Türk gelmiş, kimisi içerilere kadar girmiş, kimisi ise karıncalar gibi sınır boyunca yığılmıştı. Nitekim ona göre, Büyük Selçuklular için Anadolu, göçebe Türk kitlelerinin iskanına yarayan ve Bizans imparatorluğuna karşı İslam hudutlarını koruyan bir uç beyliği mevkiinde idi. Hatta bu ülke bazan asi şehzade, boy ve boyların da bir sürgün yurdu sayılıyordu. Fakat Anadolu'da teşekkül eden bu uç beyliği Türk milletinin müstakbel tarihini yapmış; Türk cihan hakimiyetinin doğuşunu ve en yüksek dereceye erişen Osmanlı dünya nizamını yaratan maddi- manevi kuvvetlerin de kaynağı olmuştur.

Büyük selçuklular yıkıldıktan ve müthiş bir kasırga ile başlayan Moğol cihan hakimiyeti bir asır sürdükten sonra Türkler sözünü artık Orta Asya'da değil, küçük Asya'da söylemeye başlamıştır. Türkler Malazgirt Zaferine kadar, yarım asır zarfında, Anadolu hudutlarına "karıncalar" gibi yığılıyor, Bizans topraklarına girerek kendilerine yurt arıyorlardı. Onlar Abbasiler zamanında bu devletin askerleri ve Türkistan'dan gelip din uğrunda savaşan gaziler olarak bu ülkeyi daha eski devirlerde de tanımaya başlamışlardı. İslam bizans hudut teşkilatında gaza yapan bir kısım Türkler de buralarda yerleşmişti. Bizanslılar da Balkanlardan getirdikleri gayri müslim türkleri, aynı askeri maksatla, islamlara karşı kendi hudutlarında tutuyorlardı. Bizanslıların islam dünyasına taarruza geçtiği ve şarkta hudutlarını genişlettiği sıralarda, yani XI. asrın birinci yarılarındadır ki Oğuzlar da Anadolu hudutlarına dayanmış ve akınlara başlamışlardı. Türklerin gönüllü gazilerinin verdiği bilgilere dayanan Çağrı Bey 1018 yılında, Karahanlı ve Gaznelilerin baskıları karşısında şarki Anadolu içlerine kadar gelip tekrar Türkistana dönmüş, kendileri için zaruret halinde bu uzak diyarda bir yurt aramış ve dolayısıyla müstakbel Türk vatanının keşfetmiştir. Çağrı bey 3000 suvarisi ile Horasan'a dönünce kardeşi Tuğrul beye "Buralarda bize karşı koyacak bir kimseye rastlamadım" derken hem Bizanslılara karşı üstünlük duygularını belirtiyor ve hem de istikbal için ümidli olduğunu ifade ediyordu. Bundan sonra yurt arayan Türkmenler gittikçe çoğalan kabileler halinde Anadolu hudutlarına yığılmış ve sık sık gazalara girişmişlerdi.

Fakat yine de Türklerin Anadolu'ya girmeleri pek kolay olmuyordu Çeşitli zorluklarla karşılaşacakları muhakkaktı. Yine Osman Turan'ın belirttiğine göre, Türk akınları yarım asır sürdüğü halde Bizans’ın devamlı mukabeleleri ve göçebeler için zaptı güç olan kalelerin çokluğu dolayısıyla boy beyleri idaresinde bulunan Türkmenler Anadolu'da emniyet bulamamış ve yerleşememiştir; tehlike zamanlarında ya Azarbeycan'a dönmüşler veya Anadolu'da sığınak bulmak ümidi ile dolaşmış ve Bizans ordularından kaçmışlardı.

Bu zorluklar ve zor şartlar altındaki mücadeleler Malazgirt zaferine kadar devam etti. Fatihten sonra Anadolunun büyük ve önemli bir kısmı Oğuzlarla ve diğer göçebe Türklerle dolmaya başladı. Nitekim Faruk Sümer'in belirttiği gibi, fethi müteakip ülkenin her tarafı Oğuz kümeleri ile doldu. Bunlar Türkistan ve İran'da yaşayan eldaşları tarafından daima besleniyor ve yeni gelenler ile sayıları da bir göç kanalı meydana gelmişti. Fetihten sonra Anadolu ile Türkistan arasında bir göç kanalı meydana gelmişti. XIII. yüzyılın birinci yarısının ortalarına doğru Türkistan, Horasan ve Azerbaycan'dan Anadolu'ya birbiri arkasından kalabalık Türkmen kümeleri gelmeye başladı.

Anadolu'ya gelen bu Türk boylarının tamamı Oğuzlara ait değildi. Elbette çoğunluğu Oğuzlardı ama yine de Oğuzların dışında çok sayıda Türk soy ve oymakları da vardı. Ahmet Uğur'un belirttiğine göre, Anadoluya hemen hemen bütün Oğuz boyları ve Türk oymaklarından insanlar gelmiştir. Fakat nüfus yönünden çok olan boy Selçukluların bağlı olduğu Kınık boyu idi. Bayındır, Afşar, Kayı, Çepni, Salur, Bayat, Yıva bunlar da sırasıyla gelirler. Oğuz boyları dışında Anadolu'ya göç eden Türk grupları da şunlardır: Karluk, Kalaç, Çığıl, Kanglı, Uygur, Kıpçak. Bunların lehçeleri Oğuz lehçelerinden ayrı ise de Oğuzlar arasında eriyip gitmişlerdir. Yani Anadolu'ya hemen hemen bütün Oğuz boyları ve Türk oymaklarından insanla gelmiştir.

Anadolu'ya Selçuklular samanında gelen Türklerin sayısında da çeşitli görüş ayrılıkları vardır. Bunun yüz bin, ikiyüz bin, üçyüz bin olduğunu söyleyenler vardır. Selçuklunun dörtyüzbin kayıtlı askeri vardır. Gaza ülkesi olan Anadoluya en az yüzelli bini gönderilmiştir. Bu askerlerin boy ve birlikleri, hayvanları, aile ve çocukları, ordunun arkasından gelmekteydi. Aşağı yukarı altıyüzbine yakın nüfus eder. Bunların dışında yaylak, kışlak kurmak, çobanlık, çiftçilik ve ticaret için gelenlerle bu nüfus bir milyonu aşar.

Göçebe Türklerin Anadolu'daki yayılış tarzları da dikkat çekicidir. Anadoluya gelen Türkmenler, geliş kaynağı olarak Bozkır halkıdırlar. Onların hayvanlarının otlağı Asya-Step bozkırıdır. İşte gelenler de daha çok bu gibi yerleri tercih ettiklerinden, bunlar Kızılırmak havzasına, Doğu dan Kütahya’ya kadar yerleşmişlerdir.

Yine Faruk Sümer'in bildirdiğine göre, fetihler ve ondan sonra gelen Oğuz kümeleri umumiyetle Sivas bölgesinden batıdaki Selçuklu ucuna kadar olan geniş bölgede yerleşmişlerdi.

Anadoluya yavaş yavaş yerleşen Türkler, boş durmamışlar, yeni yerleşim merkezleri oluşturmaya çalışmışlar, eski mesleklerinin yanı sıra burada da geçimlerini sağlamak için yeni meslekler ve iş alanları tespit etmişlerdir. Fakat onların hiçbir zaman unutmadıkları en önemli mesele Anadolunun Türkleştirilmesi meselesiydi. Çünkü onlar da biliyordu ki Anadolu Türkleşmediği müddetçe kendileri ne rahat edebilecekler, ne de bir yurda sahip olabileceklerdi. Selçuklular zamanında başlayan bu Türkleştirme ve İslamlaştırma hareketleri hemen hemen Osmanlıların zamanına kadar sürmüştür. Nitektim Osmanlı devletinin kuruluşu sırasında dikkati çeken en önemli vakalardan birini Cengiz Orhonlu, yollar boyunca tekke ve zaviyelerin çokluğu olarak tespit eder.

Tekkeler ve zaviyeler, dervişler ve onların talebeleri bu yerlerde insan sevgisini esas alarak, yabancıların kalbini islama, doğruluğa ve hakka ısındırmak şartıyla faaliyet gösteriyorlar ve bunda da oldukça başarılı oluyorlardı.

Osmanlı Devletinin kuruluş devrinde de Türkleştirme ve İslamlaştırma faaliyetlerinin hızla devam ettiğini biliyoruz. Cengiz Orhonlu'nun da belirttiğine göre, kuruluş devirlerinde aşiretler bir iskan unsuru olarak yeni ele geçen memleketlerin Türkleştirilmesinde kullanılmışlardır. Onlar muhariplik vasıfları ve yerleşik halka nazaran bir teşkilat ve disiplin içinde kabiliyetleri bakımından Osmanlı devleti için askeri bir kıymet de ifade etmekte idiler.

Türklerin Anadoluya girmeleri ve Anadoluyu islamlaştırarak bir yurt edinmeleri için geçen zaman zarfını X. yüzyılla XIV. yüzyıl arası olarak gösterebiliriz. Yani Türklerin Anadolu'ya girip yerleşmeleri ve orasını kendilerine bir yurt ve vatan edinmeleri tam 4 asırlık bir zaman zarfında gerçekleşmiştir.

İşte bu dört asırlık zaman zarfğında Türk boy, kabile, aşiret ve oymakları Anadolu'ya akın akın gelmişler, yerleşmişler ve Anadolu'nun dört bir yanına dağılarak burasını kendilerine yurt ve mekan edinmişlerdir. Araştırma konumuzu teşkil eden Tülekler (tölekler) de bu zaman zarfında Anadoluya gelmişler ve yerleşmişlerdir. Fakat sözkonusu boy veya oymak ilk göçler esnasında mı gelmişlerdir, oğuzlarla beraber mi gelmişlerdir, yoksa Oğuzların Anadoluya yerleşmelerinden sonra mı gelmişlerdir bu hususta yeterince olmamakla birlikte ileride geniş bilgi verilecektir.

Zaten bu husus bir bakıma Tüleklerin bir oğuz boyu veya oymağı olup olmaması meselesiyle ilgilidir. Biz bu hususu Tüleklerin menşeini yani bağlı oldukları kolu anlatırken vermeye çalışacağız.

Burada şunu belirtmekte fayda vardır ki, Tüleklerin Anadolunun çeşitli yörelerinde gruplar ve kitleler halinde önemli ölçüde fazla miktarda olması; kendilerinin daha çok Orta Anadolu Türk kültürü izlerini taşıması onların Arta Asya Menşeili bir Türk boyu olduğunu ortaya koymaktadır. kanaatimizce Tülekler fetihten sonra Anadoluya gelmişler ve onlar da diğer Müslüman Türk boy, kabile ve aşiretleri gibi islamlaştırma ve Türkleştirme faaliyetlerine katılışlardır.
..
Rapor Et
Eski 10 Ocak 2009, 13:36

TURKLERIN ANA YURTLARINDAN GOC EDISLERININ COĞRAFI SARTLARI

#17 (link)
Ziyaretçi
Ziyaretçi
Ziyaretçi - avatarı
BASLIKDAKI KONUYU BULAMADIM BULAN WARSA SOYLERSENIZ SEWNIRIM:d:d
Rapor Et
Eski 10 Kasım 2009, 14:38

Türklerin Anadolu'yu yurt edinme nedenleri nedir?

#18 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
türklerin andoluya yurt edinmelerinin nedeninin kısa ve öz bir şekilde anlatırmısınız acill
Rapor Et
Eski 10 Kasım 2009, 16:06

Türklerin Anadolu'yu yurt edinme nedenleri nedir?

#19 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
türklerin anadoluya geliş nedenleri nelerdr?
Rapor Et
Eski 14 Kasım 2009, 19:45

Türklerin Anadolu'yu yurt edinme nedenleri nedir?

#20 (link)
Misafir
Ziyaretçi
Misafir - avatarı
Türklerin Anadolu’yu Yurt Edinmelerinin sebepleri

Türkler anavatanları olan Orta Asya'da büyük devletler kurmuşlar, kültürel, sosyal ve siyasal bazı sonuçlara ulaşmışlardır. Özellikle siyasal yapılanma bakımından dünyanın en büyük devletlerini, imparatorluklarını (Büyük Hun İmparatorluğu ve Göktürk Devleti) kurduklarını biliyoruz. Orta Asya’nın “Anayurt” olarak değerlendirilmesi her ne kadar bugün bazı tarihçiler tarafından benimsenmese de, genel ekseriyet bu fikri kabul eder. Zaten tarihi olaylar ve gerçekler de bunun doğru olduğunu teyid eder. Çünkü bugün anadoluda yaşayan boy ve oymakların, aşiret ve grupların tarihsel izlerini aradıklarında karşılarına çıkacak yer “ortaasya”dır.

Orta Asya'da Türklerin yaşadıkları bölge Altay dağlarından Çin seddine; Baykal gölünün kuzeyinden Tibet yaylasına kadar olan yerlerdir. Türkler yüzyıllarca burada yaşamışlar, burada çeşitli devletler ve imparatorluklar kurmuşlar, kültürel çalışmalar yapmışlardır. Bir bakıma Türklerin dünyayı ve evreni ilk yorumlamaya çalıştıkları ve dünyaya ilk baktıkları yerdir Orta Asya.

Orta Asya'da böylesine devletler ve imparatorluklar kurarak başarılar elde etmiş olan Türkler, daha sonra çeşitli siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel sebeplerden dolayı zayıflamışlar, düşmanlarına ve dış güçlere karşı olan üstünlüklerini yitirmeye başlamışlardır. Devlet içinde kardeş kavgaları başlamış, iç bunalımlar gün geçtikçe artmaya yüz tutmuştur. Bütün bunların tabii neticesi olarak da Türkler yekpare yaşama biçimini yavaş yavaş kaybetmeye başlamışlardır. Zaten tarih boyunca ortada bir gerçektir ki, Türkler ne zaman kendi iç kavgalarına başlamışlar işte o zaman bozulmaya, dağılmaya, zayıflamaya yüz tutmuşlardır. Ki bize göre bu alışkanlık hala da devam etmektedir. Ne zaman ki inandıkları değerlere karşı olan mesuliyetleri ve samimiyetleri ikinci planda kalmıştır, işte o zaman ferdi ve nefsi gaye ve değerler ön plana çıkmış ve topluluk olarak gerilemeye, başkalarının egemenliğine girmeye başlamışlardır.

Orta Asya'da birlik ve beraberliklerini yitiren Türkler, iktisadi yönden de pek iyi değillerdi. Orta Asya'nın Bozkır iklimi, coğrafi durumun müsait olmaması, iklimin sıcak ve kurak olması da Türkleri rahatsız eden, onları yeni arayışlara ve hal çareleri bulmaya sevkeden amiller olarak zikredilmektedir.

Nitekim Kafesoğlu'nun da belirttiği gibi tarihi kayıtlarda Türk göçlerinin de iktisadi sıkıntı, yani Türk anayurt topraklarının geçim bakımından yetersiz kalması dolayısıyla olduğu bir gerçektir. Büyük ölçüde kuraklık, nüfus kalabalıklığı ve otlak darlığı Türkleri göçe mecbur etmiştir.

İçinde bulundukları siyasi ve iktisadi durumun bu zorluklarını gözönünde bulunduran Türkler, kendilerine daha iyi ve daha uygun yerler aramak gayesiyle anavatanlarından bir bir ayrılmaya başladılar. Türklerin bır kısmı Hazar denizinin kuzeyinden Avrupa'ya doğru, diğer bir kısmı da Hazar denizinin güneyinden İran ve İran üzerinden de Anadolu'ya doğru göç ettiler.

Oğuz göçleri, hem uzun mesafeler katetmek suretiyle yapılmış hem de çok önemli tarihi sonuçlar vermiştir. Bu göçleri, vatan kurma maksadını güden fütuhat karakterize eder. Türk göçlerini belirli gayelerden yoksun ve sonu birer meçhul birer macera hareketi olmaktan kurtarıp başarılı şekilde hedefine ulaştıran başlıca sebep de hemen bütün göçlerin Türk hükümdar ailesi mensupları tarafından büyük bir disiplin içinde sevk ve idare edilmesidir. Eski Türk hükümranlık anlayışına göre kutsal sayılan hanedan üyelerinin başta bulunması, onlara karşı duyulan saygı ve bağlılık dolayısıyla Türk kütlelerinin umumiyetle birliklerini muhafaza ederek çeşitli iklimlerde tarihi misyonlarını gerçkleştirmelerini mümkün kılmıştır. Ancak yine de bu Türklerin çok uzun süreç bir göçebelik hayat yaşadığı gerçeğini ve modern dönemlere kadar bu özelliğini pek yitirmediğini de göstermektedir. Nitekim bugün modernleştiği ve batılılaştığı söylenen Türkiye toplumunun bile göçebelik ve şehirlilik hususunda nereye konulacağı pek çok bilim adamı ve sosyal bilimci tarafından tartışılmaktadır. Tabir yerindeyse hala modernliğin en önemli sembollerinden biri olan otomobile bile ata biner gibi binen ve onu adeta şahlandıran insanların bilinçaltındaki göçebelik ruhunun devam ettiği tezi hiçte yabana atılır bir tez değildir. Diğer deyimle İstanbul ve benzeri şehirler hala Türkiye’nin en fazla göç alan kesimleri ise ve bu göçler çok hızlı bir şekilde devam ediyorsa, büyük kentlerimizin önemli bir bölümü varoşlardan oluşuyorsa göçebelik-modernlik hususu dikkatli değerlendirilmelidir.

Anadolu'ya doğru olan bu göçlerin, Anadolu içlerine ilk olarak ne zaman başladığı hususunda değişik görüşler mevcuttur. Ama genel olarak X. yüzyılın ilk yarısı olarak kabul edilir.

Kafesoğlu'na göre, Oğuz ve Türkmen boylarının önemli bir kısmı Selçuklular zamanında Anadolu'ya yerleşmeye başlamışlardır. Ona göre X. yüzyılın birinci yarısında Oğuzlar Hazar denizinden Sir (seyhun- İnci) ırmağının orta yatağındaki Farab (XI. yüzyıldaki Türkçe adıyla Karaçuk) ve İsficab yörelerine kadar olan yer ile bu ırmağın kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı.

Faruk Sümer de Kafesoğlu'nu teyit etmektedir. Yine Türklerin Anadolu'ya girişlerinin az ve seyrek de olsa X. yüzyılda olduğunu belirtmektedir. Zaten Türklere Anadolu'nun kapıları 1071 Malazgirt Zaferi ile açılmıştır denilmesi de bunu teyid eder mahiyettedir. Malazgirt Zaferi Türklerin Anadolu'ya girmelerinin bir bakıma resmi başlangıcıdır.

Fakat bu savaştan önce Anadolu'ya Türk akınlarının sürekli şekilde yapıldığını, Tekke ve Tasavvuf şeyhlerinin fetihten önce bu yörelere kadar gelip yerleştiklerini biliyoruz. Bu olaylar fetihten önce olduğuna göre Anadolu'da Malazgirt zaferinden önce yaşayan çok sayıda Türk vardı diyebiliriz. Hatta çoğu tarihçiye göre bunlar bir bakıma Malazgirt zaferinin ve anadolunun fethinin hazırlayıcıları olmuştur.

Osman Turan'a göre ise, fetihten önce Anadolu'ya çok sayıda Türk gelmiş, kimisi içerilere kadar girmiş, kimisi ise karıncalar gibi sınır boyunca yığılmıştı. Nitekim ona göre, Büyük Selçuklular için Anadolu, göçebe Türk kitlelerinin iskanına yarayan ve Bizans imparatorluğuna karşı İslam hudutlarını koruyan bir uç beyliği mevkiinde idi. Hatta bu ülke bazan asi şehzade, boy ve boyların da bir sürgün yurdu sayılıyordu. Fakat Anadolu'da teşekkül eden bu uç beyliği Türk milletinin müstakbel tarihini yapmış; Türk cihan hakimiyetinin doğuşunu ve en yüksek dereceye erişen Osmanlı dünya nizamını yaratan maddi- manevi kuvvetlerin de kaynağı olmuştur.

Büyük selçuklular yıkıldıktan ve müthiş bir kasırga ile başlayan Moğol cihan hakimiyeti bir asır sürdükten sonra Türkler sözünü artık Orta Asya'da değil, küçük Asya'da söylemeye başlamıştır. Türkler Malazgirt Zaferine kadar, yarım asır zarfında, Anadolu hudutlarına "karıncalar" gibi yığılıyor, Bizans topraklarına girerek kendilerine yurt arıyorlardı. Onlar Abbasiler zamanında bu devletin askerleri ve Türkistan'dan gelip din uğrunda savaşan gaziler olarak bu ülkeyi daha eski devirlerde de tanımaya başlamışlardı. İslam bizans hudut teşkilatında gaza yapan bir kısım Türkler de buralarda yerleşmişti. Bizanslılar da Balkanlardan getirdikleri gayri müslim türkleri, aynı askeri maksatla, islamlara karşı kendi hudutlarında tutuyorlardı. Bizanslıların islam dünyasına taarruza geçtiği ve şarkta hudutlarını genişlettiği sıralarda, yani XI. asrın birinci yarılarındadır ki Oğuzlar da Anadolu hudutlarına dayanmış ve akınlara başlamışlardı. Türklerin gönüllü gazilerinin verdiği bilgilere dayanan Çağrı Bey 1018 yılında, Karahanlı ve Gaznelilerin baskıları karşısında şarki Anadolu içlerine kadar gelip tekrar Türkistana dönmüş, kendileri için zaruret halinde bu uzak diyarda bir yurt aramış ve dolayısıyla müstakbel Türk vatanının keşfetmiştir. Çağrı bey 3000 suvarisi ile Horasan'a dönünce kardeşi Tuğrul beye "Buralarda bize karşı koyacak bir kimseye rastlamadım" derken hem Bizanslılara karşı üstünlük duygularını belirtiyor ve hem de istikbal için ümidli olduğunu ifade ediyordu. Bundan sonra yurt arayan Türkmenler gittikçe çoğalan kabileler halinde Anadolu hudutlarına yığılmış ve sık sık gazalara girişmişlerdi.

Fakat yine de Türklerin Anadolu'ya girmeleri pek kolay olmuyordu Çeşitli zorluklarla karşılaşacakları muhakkaktı. Yine Osman Turan'ın belirttiğine göre, Türk akınları yarım asır sürdüğü halde Bizans’ın devamlı mukabeleleri ve göçebeler için zaptı güç olan kalelerin çokluğu dolayısıyla boy beyleri idaresinde bulunan Türkmenler Anadolu'da emniyet bulamamış ve yerleşememiştir; tehlike zamanlarında ya Azarbeycan'a dönmüşler veya Anadolu'da sığınak bulmak ümidi ile dolaşmış ve Bizans ordularından kaçmışlardı.

Bu zorluklar ve zor şartlar altındaki mücadeleler Malazgirt zaferine kadar devam etti. Fatihten sonra Anadolunun büyük ve önemli bir kısmı Oğuzlarla ve diğer göçebe Türklerle dolmaya başladı. Nitekim Faruk Sümer'in belirttiği gibi, fethi müteakip ülkenin her tarafı Oğuz kümeleri ile doldu. Bunlar Türkistan ve İran'da yaşayan eldaşları tarafından daima besleniyor ve yeni gelenler ile sayıları da bir göç kanalı meydana gelmişti. Fetihten sonra Anadolu ile Türkistan arasında bir göç kanalı meydana gelmişti. XIII. yüzyılın birinci yarısının ortalarına doğru Türkistan, Horasan ve Azerbaycan'dan Anadolu'ya birbiri arkasından kalabalık Türkmen kümeleri gelmeye başladı.

Anadolu'ya gelen bu Türk boylarının tamamı Oğuzlara ait değildi. Elbette çoğunluğu Oğuzlardı ama yine de Oğuzların dışında çok sayıda Türk soy ve oymakları da vardı. Ahmet Uğur'un belirttiğine göre, Anadoluya hemen hemen bütün Oğuz boyları ve Türk oymaklarından insanlar gelmiştir. Fakat nüfus yönünden çok olan boy Selçukluların bağlı olduğu Kınık boyu idi. Bayındır, Afşar, Kayı, Çepni, Salur, Bayat, Yıva bunlar da sırasıyla gelirler. Oğuz boyları dışında Anadolu'ya göç eden Türk grupları da şunlardır: Karluk, Kalaç, Çığıl, Kanglı, Uygur, Kıpçak. Bunların lehçeleri Oğuz lehçelerinden ayrı ise de Oğuzlar arasında eriyip gitmişlerdir. Yani Anadolu'ya hemen hemen bütün Oğuz boyları ve Türk oymaklarından insanla gelmiştir.

Anadolu'ya Selçuklular samanında gelen Türklerin sayısında da çeşitli görüş ayrılıkları vardır. Bunun yüz bin, ikiyüz bin, üçyüz bin olduğunu söyleyenler vardır. Selçuklunun dörtyüzbin kayıtlı askeri vardır. Gaza ülkesi olan Anadoluya en az yüzelli bini gönderilmiştir. Bu askerlerin boy ve birlikleri, hayvanları, aile ve çocukları, ordunun arkasından gelmekteydi. Aşağı yukarı altıyüzbine yakın nüfus eder. Bunların dışında yaylak, kışlak kurmak, çobanlık, çiftçilik ve ticaret için gelenlerle bu nüfus bir milyonu aşar.

Göçebe Türklerin Anadolu'daki yayılış tarzları da dikkat çekicidir. Anadoluya gelen Türkmenler, geliş kaynağı olarak Bozkır halkıdırlar. Onların hayvanlarının otlağı Asya-Step bozkırıdır. İşte gelenler de daha çok bu gibi yerleri tercih ettiklerinden, bunlar Kızılırmak havzasına, Doğu dan Kütahya’ya kadar yerleşmişlerdir.

Yine Faruk Sümer'in bildirdiğine göre, fetihler ve ondan sonra gelen Oğuz kümeleri umumiyetle Sivas bölgesinden batıdaki Selçuklu ucuna kadar olan geniş bölgede yerleşmişlerdi.

Anadoluya yavaş yavaş yerleşen Türkler, boş durmamışlar, yeni yerleşim merkezleri oluşturmaya çalışmışlar, eski mesleklerinin yanı sıra burada da geçimlerini sağlamak için yeni meslekler ve iş alanları tespit etmişlerdir. Fakat onların hiçbir zaman unutmadıkları en önemli mesele Anadolunun Türkleştirilmesi meselesiydi. Çünkü onlar da biliyordu ki Anadolu Türkleşmediği müddetçe kendileri ne rahat edebilecekler, ne de bir yurda sahip olabileceklerdi. Selçuklular zamanında başlayan bu Türkleştirme ve İslamlaştırma hareketleri hemen hemen Osmanlıların zamanına kadar sürmüştür. Nitektim Osmanlı devletinin kuruluşu sırasında dikkati çeken en önemli vakalardan birini Cengiz Orhonlu, yollar boyunca tekke ve zaviyelerin çokluğu olarak tespit eder.

Tekkeler ve zaviyeler, dervişler ve onların talebeleri bu yerlerde insan sevgisini esas alarak, yabancıların kalbini islama, doğruluğa ve hakka ısındırmak şartıyla faaliyet gösteriyorlar ve bunda da oldukça başarılı oluyorlardı.

Osmanlı Devletinin kuruluş devrinde de Türkleştirme ve İslamlaştırma faaliyetlerinin hızla devam ettiğini biliyoruz. Cengiz Orhonlu'nun da belirttiğine göre, kuruluş devirlerinde aşiretler bir iskan unsuru olarak yeni ele geçen memleketlerin Türkleştirilmesinde kullanılmışlardır. Onlar muhariplik vasıfları ve yerleşik halka nazaran bir teşkilat ve disiplin içinde kabiliyetleri bakımından Osmanlı devleti için askeri bir kıymet de ifade etmekte idiler.

Türklerin Anadoluya girmeleri ve Anadoluyu islamlaştırarak bir yurt edinmeleri için geçen zaman zarfını X. yüzyılla XIV. yüzyıl arası olarak gösterebiliriz. Yani Türklerin Anadolu'ya girip yerleşmeleri ve orasını kendilerine bir yurt ve vatan edinmeleri tam 4 asırlık bir zaman zarfında gerçekleşmiştir.

İşte bu dört asırlık zaman zarfğında Türk boy, kabile, aşiret ve oymakları Anadolu'ya akın akın gelmişler, yerleşmişler ve Anadolu'nun dört bir yanına dağılarak burasını kendilerine yurt ve mekan edinmişlerdir. Araştırma konumuzu teşkil eden Tülekler (tölekler) de bu zaman zarfında Anadoluya gelmişler ve yerleşmişlerdir. Fakat sözkonusu boy veya oymak ilk göçler esnasında mı gelmişlerdir, oğuzlarla beraber mi gelmişlerdir, yoksa Oğuzların Anadoluya yerleşmelerinden sonra mı gelmişlerdir bu hususta yeterince olmamakla birlikte ileride geniş bilgi verilecektir.

Zaten bu husus bir bakıma Tüleklerin bir oğuz boyu veya oymağı olup olmaması meselesiyle ilgilidir. Biz bu hususu Tüleklerin menşeini yani bağlı oldukları kolu anlatırken vermeye çalışacağız.

Burada şunu belirtmekte fayda vardır ki, Tüleklerin Anadolunun çeşitli yörelerinde gruplar ve kitleler halinde önemli ölçüde fazla miktarda olması; kendilerinin daha çok Orta Anadolu Türk kültürü izlerini taşıması onların Arta Asya Menşeili bir Türk boyu olduğunu ortaya koymaktadır. kanaatimizce Tülekler fetihten sonra Anadoluya gelmişler ve onlar da diğer Müslüman Türk boy, kabile ve aşiretleri gibi islamlaştırma ve Türkleştirme faaliyetlerine katılışlardır.
Rapor Et
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Türklerin Anadolu'yu yurt edinme nedenleri nedir? Konusuna Benzer Konular
Gönderen: Ziyaretçi Forum: Soru-Cevap
Cevap: 20
Son Mesaj: 16 Ocak 2014 00:25
Gönderen: Misafir Forum: Soru-Cevap
Cevap: 7
Son Mesaj: 13 Şubat 2013 21:41
Gönderen: Misafir Forum: Soru-Cevap
Cevap: 1
Son Mesaj: 16 Kasım 2012 10:30
Gönderen: Misafir Forum: Soru-Cevap
Cevap: 5
Son Mesaj: 10 Kasım 2011 18:38
Gönderen: Ziyaretçi Forum: Soru-Cevap
Cevap: 2
Son Mesaj: 2 Aralık 2009 16:01
Hızlı Cevap
Kullanıcı Adı:
Önce bu soruyu cevaplayın
Mesaj:








Yeni Soru
Sayfa 0.441 saniyede (88.95% PHP - 11.05% MySQL) 16 sorgu ile oluşturuldu
Şimdi ücretsiz üye olun!
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 08:10
  • YASAL BİLGİ

  • İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan MsXLabs.org forum adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre tüm kullanıcılarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. MsXLabs.org hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) iş günü içerisinde MsXLabs.org yönetimi olarak tarafımızdan gerekli işlemler yapıldıktan sonra size dönüş yapılacaktır.
  • » Site ve Forum Kuralları
  • » Gizlilik Sözleşmesi