Cevap Yaz Yazdır
En İyi Cevap Var|Gösterim: 238.856|Cevap: 13|Güncelleme: 3 Aralık 2010

Milli kültür nedir? Ögeleri nelerdir?

2 Aralık 2009 16:52   |   Mesaj #11   |   
Avatarı yok
Ziyaretçi
Kültür; en genel anlamıyla bir toplumun maddi ve manevi değerlerinin tamamı olarak tanımlanır. Söz konusu kültürü kuşaktan kuşağa aktararak korumak ve sürekliliğini sağlamak, aile ve diğer toplumsal kurumlar yanında, eğitim ve eğitim kurumlarına düşen bir görevdir. Her toplumun eğitim kurumları, var olan kültürünü genç kuşaklara kazandırmak, aynı zamanda değişen şartlara ve ihtiyaçlara göre yeni kültürel değerler oluşturmak; yani kültürü zenginleştirmekle görevlidir.

Kültürü korumak ve zenginleştirmek, tarihi derinliklerden beri sosyal hayatımızı düzenleyen, gelenek, görenek, töre, örf ve adetlerimizin korunması ve değişen şartlara göre bunlara yeni değerlerin ilave edilmesi anlamına gelmektedir. İnsanları kaynaştıran, yakınlaştıran ve ilişkilerini sağlam bir zemine oturtan; kısacası millet olarak varlığını devam ettirmesini sağlayan, kültür ve kültürel değerlerdir. Türk milletini, diğer milletlerden ayıran özellikler ve güzelliklerde kendi kültüründe yani değerlerinde saklıdır. Bu değerler; dilden edebiyata, sanattan mimariye, gelenekten göreneklere, folklordan kıyafete, barınmadan süslenmeye kadar birçok alanı kapsamaktadır.
Sponsorlu Bağlantılar

Sanayileşme ve şehirleşme sonucu giderek değişen hayat tarzımız, bu değerlerin birçoğunun bozulması, unutulması ve yok olması gibi sonuçları da beraberinde getirmiştir. Özellikle şehirleşme ile birlikte aile yapısının geniş aileden çekirdek aileye dönüşmesi, değerlerin yitirilmesinde önemli etkenlerden biri olarak görülmektedir. Toplumsal değişme, manevi güzelliklerimizin kaybolmasına, buna bağlı olarak da maddi unsurların bozulmasını beraberinde getirmektedir. Bilindiği gibi maddi kültürel unsurlar manevi kültürel unsurların dışa yansımasıdır.

Maddi olmayan kültürel değerlerimiz, daha çok davranışlarımızı düzenleyen bir takım norm ve standartlardan oluşmaktadır. Bunları görmek ve gözlemlemek için insanlarla ilişkiye girmemiz ve onlarla bazı şeyleri paylaşmamız gerekir. Maddi olan kültürel değerlerimiz ise manevi değerlere göre oluşturduğumuz eşya, araç ve gereçlerden meydana gelmektedir. Mesela, Türk milleti misafirperverdir; bu bir davranış biçimidir. Bu anlayış, evlerimizde bir misafir odası düzenlemek ve eski ev mimarimizde bir ölçüde bağımsız bir bölüm oluşturmak anlayışını beraberinde getirerek söz konusu manevi değerimizi, maddi kültürel unsurlarımıza yansıtmıştır.

Milli kültürü korumak ve genç kuşaklara aktarmak, toplum tarafından eğitim kurumlarına resmen verilmiş bir görevdir. Gerçekten de eğitim kurumları bunu ne ölçüde başarabilmektedir. Kültürümüzü kuşaktan kuşağa aktararak ve geliştirerek, milli birliğimizin ve bütünlüğümüzün sağlanmasında kendisine verilen sorumluluğu yerine getirebiliyor mu? Bunların istenilen şekilde yerine getirildiğini söylemek oldukça zor görünmektedir. Mevcut toplumsal yapıyı koru***** milli bilinci oluşturmak ve geliştirmek yine eğitim kurumlarına verilen önemli görevlerden biridir.

Günümüzün gelişmiş toplumları eğitimi bir devlet politikası olarak ele alıp düzenlemektedir. Türkiye'de ise eğitim, henüz bir devlet politikası haline dönüştürülememiştir. Her ne kadar yazılı belgelerde bu yönde bazı düzenlemeler söz konusu olsa bile, iktidara gelen siyasal partiler bu anlayışın gereklerini yerine getirememektedirler. Özellikle eğitimin milli bir niteliğinin olduğu gerçeği konusunda yeterli bir bilincin oluşmadığı gözlenmektedir. Bugünkü eğitim programlarında milli kültürümüzü genç kuşaklara kazandıracak dersler ve konulara gereği kadar yer ve önem verilmediği görülmektedir. Öncelikle yapılması gereken, kültürümüzü koruyucu ve geliştirici derslere eğitim programlarında yer verilmesinin sağlanmasıdır. Diğer yandan da derslerde, kendi kültürümüze ilişkin konulara daha fazla ağırlık verilmelidir.

Bir Avrupa ülkesi olan Fransa'da, Fransızca'dan başka bir dil kullanıldığı zaman hiçbir Fransızın konuşmadığı çoğumuz tarafından bilinen bir gerçektir. Maalesef eğitim kurumlarımız, Türkçe'miz konusunda gerekli bilinci oluşturmakta yeterli olamadığı için, şehirlerimizdeki iş yeri tabelalarına baktığımızda kendimizi başka bir ülkenin sokaklarında hissedebiliyoruz. Yine gençlerimizin birçoğu günlük konuşmalarında yabancı kelimeler kullanmayı bir ayrıcalık olarak görmektedirler. Bu anlamda, eğitim programlarının düzenlenmesi yanında özellikle öğretmenlerin milli hassasiyetlerimiz konusunda bilinçlendirilmesi ve öğrencileri bu yönde yetiştirmeleri de önem taşımaktadır.

Her Türk vatandaşının, milli kültürü korumada ve geliştirmede sorumlulukları vardır. Özellikle herkesin ilişkili olduğu eğitim kurumlarına, sorumluluklarını yerine getirmesinde katkı sağlamak zorundayız. Eğitimden resmen sorumlu kuruluş, okullar olmasına rağmen; ailenin de yapması ve yerine getirmesi gereken bazı görevler vardır. Öncelikle çocuğunu yetiştirmede okulla iş birliği içinde olmalıdır. Bir veli olarak kendi sorumluluklarının yanında, gördüğü eksiklik ve aksaklıkları giderilmesi için ilgili kurumlarla iş birliği yapmak ve gerektiğinde onları uyarmak görevleri arasındadır.




__________________

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak... NFK
elastiklik
17 Şubat 2010 15:56   |   Mesaj #12   |   
Avatarı yok
Ziyaretçi
Kültür kelimesi Türkçe'ye Fransızca'dan girmiştir. Toprağı sürmek, ürün elde etmek ve onları geliştirmek anlamındadır. Kelime daha sonra insan vücudunu ve ruhunu terbiye etme, sanat ve fikir eserlerini geliştirme anlamlarım da içine alan geniş bir mana kazanmıştır. Kültür maddî ve manevî her şeyi işlemek ve geliştirmek demektir.

Millî kültür ise bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirilen o millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan millî kültürdür.

Tarih bir milletin bütün fertlerinin bilmesi, benimsemesi koruması ve geliştirmesi gereken kültür hazinelerinden biridir. Tarih, milletin geçmişteki varlığı, onun mirası ve bugüne kalan hatırasıdır. Türk Milleti'nin bugün üzerinde yaşadığı topraklar, onu vatan yapmak için şehit olan, koruyan, işleyen atalarımızın, yani tarihindir. Bunların bilinmesi ve korunması her Türk için bir vazifedir.

Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir ve bir milletin temelini oluşturur. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, duygu ve düşünce birliği dil ile gelişir. Kendi milletinin tarih ve kültürünü öğrenmek ve incelemek isteyen her Türk, dilini bilmek zorundadır. Türkiye'de Türkçe bilmeyen hiçbir vatandaş kalmamalıdır.

Atatürk, Türkiye için ekonomik kalkınma yanında sosyal ve kültürel kalkınmaya da aynı ölçüde yer verilmesi gerektiğine inanmıştır. Bir milletin haysiyetli bir şekilde varlığını devam ettirmesinde, bir toplumun millî şuura erişmesinde en büyük rolü kültür oynar. Bunu çok iyi bilen Atatürk, "Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz." diyerek millî şuur konusunda ne kadar duyarlı olduğunu ortaya koymuştur . Yine Atatürk, kültür birliğinin bir milleti millet yapan, ona yaşama gücü veren, diğer milletler arasında kişilik kazandıran başlıca unsur olduğunu çok iyi bilmekteydi. Bununla ilgili şu sözleri çok önemlidir: "Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel direği olarak temin edeceğiz".
"Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli Türk kahramanlığı ve Türk kültürüdür."
Bu sözler, Cumhuriyet Türkiye'sinin millî kültüre dayalı olarak yükselip gelişeceğinin bir ifadesidir.

Atatürk, millî kültür konusunda hedeflerin neler olduğunu da şöyle belirtmiştir: "Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti'nin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.

Bunun içindir ki milletimin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaratıcı zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlar sevgisini ve millî birlik duygusunu sürekli ve her türlü incelemelerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür."
alinti

__________________
30 Nisan 2010 15:47   |   Mesaj #13   |   
_Yağmur_ - avatarı
SMD MsXTeam
Bu mesaj 'en iyi cevap' seçilmiştir.
Milli Kültür nedir ?

Kültür farklı anlamları olan bir terimdir.
İnsana ilişkin bir kavram olarak kültür, tarih içerisinde yaratılan bir anlam ve önem sistemidir. Bir grup insanın bireysel ve toplu yaşamlarını anlamada, düzenlemede ve yapılandırmada kullandıkları bir inançlar ve adetler sistemidir
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ise, kültür (ekin, eski dilde hars) kavramının tanımı şu şekildedir:
“"Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.
Sosyolojik olarak, kültür bizi saran, insanlardan öğrendiğimiz toplumsal mirastır. Kültürün oluşmasında ikili bir süreç vardır; birinci süreçte insan pasif ve alıcı konumdadır. Belli bir coğrafi çevrede yaşıyor, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını orada gideriyordur. Doğayla kurulan bu öncül ilişki, yani ihtiyaçları doğrultusunda edindiği bilgi, dili, davranışları ve maddi üretim ve tüketim aletleri kültürün yaratılmasında birinci aşama olarak karşımıza çıkar. İkinci aşamada ise insan alıcı konumdan çıkar ve üretmeye başlar; yani yaşadığı çevreye etkin ve aktif bir güç olarak katılır. Bu süreç ilk aletlerin yaratılmasıyla sınırlı olarak başlayıp Neolitik Çağ’la birlikte hız kazanmıştır. Kültür birikimle birlikte ivmesi artan bir toplumsal yapı bileşenidir. Giderek her nesil miras aldığı kültüre maddi ve manevi bir katkı yapar ve onu kendinden sonrakilere miras bırakır.
Bireyler için ise yargılama, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenme ve tecrübeler yoluyla geliştirilmiş olan biçimine o kişinin kültürü denir. Bireyin edindiği bilgileri anlatmak için de kültür sözcüğü kullanılır.

Kültürler kavramı
Kültürler, kültür kavramına ilişkin olarak bir sıfat halini ifade etmektedir. Tek başına kullanıldığında kültür, aşağı yukarı insan yaşamının tümünü ifade eder. Kültürler kavramı ise, kültürün oluşum yönüne atıfta bulunmaktadır. İş kültürü, uyuşturucu kültürü, ahlaki, siyasi, akademik ve cinsel kültür terimleri yaşamın ilgi alanlarını, kavramlaştırma, sınırlama, yapılanma ve düzenlenme biçimleri de dahil denetleyen inanç ve adetler için kullanılır. Eşcinsel, gençlik, kitle ve çalışan sınıf kültürü gibi terimler bu grupların toplum içindeki yerlerini ve iç ve dış ilişkilerini yürütme biçimlerini ifade eder.[4Mesleki branşlaşma ve uzmanlık alanlarına, herhangi bir sektöre yönelik bir atıfla kültür kavramı da yerleşik kullanım halindedir.

Bir kültürü incelemek ve kültürler arası farklılığı belirlemek için kültürü oluşturan unsurların bilinmesi gerekir. Bu unsurlar toplumda kültürün oluşumunda ve şekillenmesinde rol oynar.

Ayrıca Bakınız

Milli Kültür Nedir? Milli Kültürün Önem ve Unsurları
Son düzenleyen Safi; 9 Şubat 2016 01:52
ßy ZaZa
3 Aralık 2010 19:38   |   Mesaj #14   |   
Avatarı yok
Ziyaretçi
(M.Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım kitabının aynı başlıklı bölümü)
"Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir." diyen Atatürk öğretim ve eğitim meselelerine çok önem vermiştir.
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" dediği zaman ilmin yol gösterebileceğini hayatı aydınlatacağını mürşit (doğru yol gösterici) kelimesiyle ifade eden M. Kemal acaba niçin bununla yetinmeyerek "en hakiki" sıfatlarını eklemek lüzumunu hissetmiştir? insan bu cümleyi okurken ve üzerinde düşünürken mutlaka "en hakiki" kelimeleri üzerinde duraklamadan geçemeyecektir.
Sponsorlu Bağlantılar
M. Kemal kendi yetiştiği devrin müspet ilimlerini mesleki ihtisası bakımından öğrendiği vakitberrak ve müspet bir görüşe sahip olabildiğini ve herhangi bir mesleği riyazî (matematiksel) bir katiyetle halletmeyi hedef tuttuğunu söylerdi.
M. Kemal'in yetişme tarzı öğrenim hayatı ve sosyal çevresinin tesirleri O'nu okumaya çok teşvik etmiştir. Hayatının her devresinde kitap O'nun için en değerli bir varlıktır.
"Milletimizin siyasi içtimai hayatında milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır." dediği zaman hep aynı prensiplerin telkini üzerinde durmuştur.
Nutukları ve sözlerinin her zaman için bir fikir hareketine yol açması zamanının neşriyatından faydalandığı ve daima bir entelektüel muhitin tartışmalarını sevdiği içindir.
Atatürk'ün okuduğu kitaplar üzerindeki işaretleri incelemek pek ilgi çekici sonuçlar verir.
Kitabımın bu bölümünde vereceğim örnekler Atatürk'ün belirli konular üzerindeki çalışmalarıdır.
Bu vesile ile Atatürk'ün çevresinde konuşulan konular ve çeşitli meseleler üzerindeki düşünceleri de tespit etmek istiyorum.
Atatürk'ün etrafındaki toplantılardan daima bahsedilmektedir. Burada bulunanlar hatıralarını kendi görüşlerine göre yazmışlardır. Tarihçi ve ediplerimiz ise bu toplantıları işittikleri veya okuduklarından çıkardıkları neticeye göre yazmak istemektedirler.
Benim şahit olduğuma göre Atatürk'ün etrafında toplanmalar çok çeşitlidir. Gündüzleri çoğunlukla hususi kütüphanesinde daima birkaç kişi ile ya çalışır veya belirli bir konu üzerinde konuşmalar yapardı. Bunlar otomobil veya motor gezintilerinde devam eder ve çoğunlukla Ankara'da çiftlik evlerinde ya davetliler veyahut oraya toplanmış olan halk ile doğrudan doğruya belirli meseleleri konuşur ve fikirlerini sorardı.
Bu hal memleket içi seyahatlerinde daha kesif (yoğun) olarak uygulanır trende vapurda ve uğradığı her yerde daima yeni konular ve yurt sorunları üzerinde yapılan tetkikler açıklanarak münakaşalar yaptırmasını severdi.
Atatürk'ün günlük entelektüel yaşantısı her zaman her millette tatbikat sahası bulur ve karşısında imtihana çekilenler eksik olmazdı.
Bir örnek vermek için şu olayı anlatmalıyım. Bir gün dişlerini tedavi etmek için gelen hekime o sırada benim elimde okuduğum sosyoloji kitabından sorular sormaya başladı. Tabii buna derhal cevap verecek durumda olmayan diş hekimi mahcup olmuştur. Ben buna müdahale ederek hemen kitabı getirdim ve bunun pek yeni neşriyat olduğunu söyledim. Atatürk bir taraftan da işi şakaya getirerek diş hekimine şöyle dedi: "Biliyorum siz kendi mesleğinizde en büyük başarıyı gösteriyorsunuz fakat bunun yanıbaşında başka meselelerle de ilgilenerek okumanızı teşvik etmek istedim ve bu kadar aykırı bir konuyu bilhassa seçtim." dedi. Diş hekimi ertesi gelişinde bu konuya ait birçok kitap tedarik ederek (sağlayarak) okumuş ve bu sefer o Atatürk'e bunlardan bazı sorular sormuştu. Buna benzer daha pek çok verilecek örnekler vardır.
Yine mesela Atatürk'ün motor ile mutad Boğaz gezintilerinde mutlaka bir kitap veya bir mesele konuşma konusu olur ve o gezintinin sonunda herkes bir şeyler öğrenirdi.
Bir de bunlara eklenen Atatürk'ün akşam toplantıları vardır. Buraya davet edilenler bulunulan çevreye göre değişir. Ankara'da bulunduğu zaman âdet şöyle idi: Atatürk'e her gün genel sekreter gelen evrak üzerinde bilgi verir ve emirlerini alır. Duruma göre memleket meseleleri ve dış olaylar için kendisi direktifler verir bazen de meseleleri derinlemesine soruşturur bilgi alırdı. Bu arada Başbakan ve bakanlardan bazıları lüzum gördükleri zaman yine hükümet meselelerini görüşmeye gelirlerdi.
Akşam üzeri başyaver yanına gelir ve sofraya kimlerin davet edilmesini emrettiklerini sorardı. Atatürk bu listenin o günkü çalıştığı ve okuduğu kitaplarla ilgili olmasını ister ve ona göre yazdırırdı. derhal burada şuna da işaret etmeliyim ki Atatürk devrinin mesleklerinde isim yapmış şahısları daima onun etrafında toplanmıştır. Onun için memleketin aydın kişilerini o muhitte tanımak ve konuşmak daima mümkün olmuştur. Bu sadece Ankara ve İstanbul'da değil memleketin çeşitli yerlerine gidildiği vakit de böyle olur o çevrenin tanınmış aydın kişileri bu toplantılara çağırılırdı. Ancak her akşam başyaverin yazdığı listedeki kimseler; bazen mazeretleri olur gelemezler veya orada bulunamazlar onun için listelerde yazılı olanlar her zaman bir araya gelemezler veyahut toplandıktan sonra da çağırılanlar olurdu. Devlet adamları bilhassa Başbakan İç ve Dışişleri Bakanları ise istedikleri zaman gelebilirlerdi.
Şimdi bu kitabımda bazı el yazısı ile olan belgeleri yayınlama vesilesiyle şahidi olduğum olaylar hakkında bilgi vermek istiyorum. Ancak kendi mesleki hayatımdan bahsetmemin mazur görülmesini rica ederim.
1929-1930 yılında Ankara Musiki Muallim Mektebi'nde öğretmenlik görevime yurt bilgisi ve tarih derslerini vermek üzere başlamıştım. Yurt bilgisi için okutacağım ders kitabını Atatürk gördüğü zaman bunu yeterli bulmamıştı. Kitabın konuları ise kendisini de ilgilendirdiği için evvela benim Fransız lisesinde okuduğum "Instruction Civique" kitabından bazı tercümeler yapmamı istedi. Aynı zamanda bu konulara ait çeşitli kitapları genel sekreteri Tevfik Bıyıkoğlu'na araştırtarak Almancadan tercümeler yaptırmıştı. Kendisi Fransızcadan ve Türkçeden okuduklarına bu tercümelerden de istifade ederek bazı konuları bizzat yazmış veya bizlere yani bana ve genel sekretere dikte ettirmiştir. Benim o zamanki çalışmalarım bu konulara ait kitapları aramak okumak ve icap ederse tercüme ederek notlar almak idi. Bu suretle yurt bilgisi derslerimi program uyarıncabu yeni incelemelere göre veriyordum. Okulda kız ve erkek öğrenciler beraber okuyorlardı; o tarihte yürürlükte olan kanunlarımızda kadınlara seçim hakkı tanınmış değildi.
Bir ders tatbikatı olarak bütün ders verdiğim sınıflarda Belediye Kanunu'na göre seçim denemesi yaptırdım. Öğrenciler heyecanla bu işte çalıştılar rey kutuları hazırladılar. O zaman yürürlükte olan Belediye Kanunu tam manasıyla tatbik edildi ve belediye başkanı olarak da bir kız arkadaşlarını seçtiler. Bunun üzerine bir erkek öğrencinin itirazı ile karşılaştım. Diyordu ki: "Mevcut kanunun bize öğrettiğine göre kadınların rey verme hakları olmadığı gibi; seçilemezler de". Öğrenci itirazında haklı idi ama ben öğretmen olarak şu telkinde bulunmayı uygun buldum. "Bu öğrendikleriniz ilerisi için sizlere lüzumlu olacaktır. Kadınlarımız da yakında rey hakkı kazanacaktır." dedim. Fakat bu sözlerimin erkek öğrenci karşısında öğretmenlik otoritesinin ötesine geçmeyeceği muhakkaktı.
İşte böylece öğrencilerimden birinin bu itirazı ve soruları beni kadın hakları üzerinde çalışmaya teşvik etti.
Aynı gün Gazi Orman Çiftliği'ndeki Marmara Köşkü'nde Atatürk ile İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya bu olayı ve Türk kadını olarak rey hakkına malik olmadığımızdan duyduğum üzüntüyü anlattım.
Atatürk bana bu konuda çalışmamı ve başka memleketlerde meselelerin nasıl halledilmiş olduğunu tetkik etmemi tavsiye etti. İtiraf edeyim ki o sıralarda ben bu hususta hemen hiç bilgi sahibi değildim. Fakat kız ve erkek öğrencilerimin karşısına bu haklardan mahrum olan bir öğretmen olarak da çıkmak istemiyordum. Çok severek başladığım öğretmenlik hayatından ve vazifesinden ayrılmak da bana ağır gelecekti. Bununla beraber Atatürk'e şunu söylemekten de kendimi alamadım: ''Hiç olmazsa erkek öğrencim kadar bir hak sahibi olmadan o sınıfa ders veremeyeceğim'' dedim. Bu sırada İçişleri Bakanı Şükrü Kaya; BM Meclisi'nde bir yıldan beri müzakere edilmekte olan Belediye Kanunu'nda bu işin ele alınabileceğini ifade etti. Atatürk düşünüyordu. Birden ''Başvekille konuşuruz fakat bu meselede hazırlıklı olmak ve münakaşa etmek lazımdır'' dedi. Kendisi o akşam Çankaya Köşkü'ne devlet adamlarından Hukuk Mektebi (o zaman henüz fakülte değildi) hocalarından ve daha başka bu meseleleri konuşabilecek kimseleri davet ettirdi. Konu açıldığı vakitkadınların rey hakkına taraftar olanlar bulunduğu gibi buna karşı olanların fikirleri de tartışılmaya başlandı. Ben heyecanlı idim ama tam inandırıcı deliller bulamıyordum. Fakat o günden sonra birçok kitap okumaya başladım. Diğer memleketlerdeki durum hakkında bilgi sahibi oldukça bu münakaşalar benim için daha istifadeli oluyordu. Şimdi BM Meclisi zabıtlarında bu meseleyi tetkik edecek olursak durumu şöyle tespit edebiliriz: 20 Mart 1929 tarihinde Başvekil İsmet (İnönü) imzasıyla hükümet teklifi olarak BM Meclisi'ne verilen tezkerede şunlar yazılıdır: ''Dahiliye Vekâleti'nce hazırlanan ve İcra Vekilleri Heyeti'nin 6.3.1929 tarihli içtimaında yüksek Meclis'e arzı kararlaştırılan Belediye Kanun layihası (tasarısı) esbabı mucibesiyle (gerekçesiyle) birlikte takdim olunmuştur.''
Bu kanun tasarısının uzun gerekçe kısmında kadınların rey verme meselesi teklif edilmemiştir.
Fakat tam bir yıl sonra 20 Mart 1930'da kanunun müzakeresi için BM Meclisi'nde müstaceliyet (ivedilik) kararı alınıyor. 22 Mart 1930 Cumartesi 24 Pazartesi 27 Perşembe 29 Cumartesi ve 31 Mart Pazartesi bu kanun üzerine çeşitli yönlerden münakaşa ve müzakereler oluyor. Nihayet 3 Nisan 1930 Perşembe günü 164 maddeli Belediye Kanunu kadınlara da rey verme ve seçme hakkı vererek kabul edilmiş oluyor. Aynı gün Türkocağı salonunda Atatürk'ün de hazır bulunduğu bir toplantıda ilk konferansımı Kadın Hakları üzerine vermiştim.
Yurt Bilgisi'nin programına göre diğer konular da bu yukarıda açıkladığım tarzda hazırlanırdı. Ben bunları ders planıma uygun olarak tertip ederdim (düzenlerdim). Bir kısmını ise broşür olarak bastırır öğrencilerime dağıtırdım. Fakat bu konuların asıl ilgi çekici yönü Atatürk'ün toplantılarında bulunanların arasında tartışmaların yapılması idi. Devlet adamları askeri erkân hukukçular edipler ve günün diğer aydın kişileri arasında konu ortaya atılır herkes fikrini ve bilgisini açıklamak fırsatını bulurdu.
Kara tahta yemek odasının başlıca mobilyalarından biri idi. Bunun üzerine konuşanlar icap ederse (gerekirse) yazarak veya çizgilerle fikirlerini anlatma yolunu tutarlardı. Konuşmalar muntazam ve usulüne göre ya Atatürk tarafından idare edilir veyahut bu idareyi başka bir arkadaşına verirdi. Bu konuşmalar çok faydalı ve bilhassa benim için çok öğretici idi. Elimde daima kâğıt kalem bulunduğu için de hemen her şeyi not ederdim. Ayrıca bir tarif veya bir mesele üzerinde daha etraflı konuşulmasını temin için sorular yazdırılır ve davetlilerin ertesi akşama hazırlıklı gelmeleri temin edilirdi. Devlet adamlarımızın Atatürk'ün özel kütüphanesinden okumaları için birer kitapla çıktıkları çok olurdu. Bu vesile ile devlet teşkilatımız ve kanunlar üzerinde konuşulur ve günün ihtiyaçları göz önünde tutulduğu gibi medeni icapların sosyal bünyemizdeki yararlı olabilecek prensipleri görüşülürdü. Tabii bu arada günün siyasi olayları memleket meseleleri tarihi konular da konuşma konusu olurdu. Şimdi bu açıklamalardan sonra ''Medeni Bilgiler'' adını verdiğimiz Yurt Bilgisi'ne ait belgelerin elimde olanlarını şöyle sıralayabilirim:
1- Tercümeler ve çeşitli notlar.
2- El yazılarıyla ilk müsveddeler (Bunlar Atatürk'ün Tevfik Bıyıkoğlu ve benim) üzerinde düzeltmeler ilaveler ve çıkarmalar vardır.
3- Tape edildikten sonra yeniden ilave düzeltmeler olan kısımlar.
4- Bütün devlet ve hükümet teşkilatından toplanmış olan bilgileri içine alan dosyalar (Bunlar sonradan Recep Peker'e verilmiş ve onun hazırlamasıyla Medeni Bilgiler'in II. cildi basılmıştır.
İşte bütün bu yazılardan sonra yayımlanan broşür ve kitaplar ise şöyle sıralanabilir.
1- Broşür ve risale şeklinde ''Türk Çocuklarına Yurt Bilgisi Notları'' Ankara 1929.
2- Her konu için ayrı kitap olarak: İntihap 72 sayfa Askerlik Vazifesi 77 sayfa Şirketler ve Bankalar 172 sayfa Vergi Bilgisi 98 safya. Bu dört kitap 1930 yılından İstanbul'da basılmıştır (3).
3- Bütün bu konuların toplu olarak bir arada basılmış kitabı (141 sayfa) ''Vatandaş için Medeni Bilgiler'' adını taşır. İstanbul 1930.
4- ''Vatandaş İçin Medeni Bilgiler'' adı altında orta okullara okutulmak üzere basılmış olanlar ise şu tarihlerdedir: Mariif Vekâleti Milli Talim ve Terbiye Dairesi'nin 7.IX.1931 tarih ve 2297 sayılı emriyle 7.VI.1932 ve 1908 (191 sayfa).
27.VI.1933 tarih ve 3113 sayılı emriyle (302 sayfa). Bu kitaplar pek çok adette basılmıştır. Ancak her basılışta yeniden üzerinde düzeltmeler ilaveler yapılmış veyahut bazı kelimeler çıkarılmıştır. Mesela 1930'da çıkan kitapta ''Mutedil Devletçilik'' (s. 79) konmuş iken sonradan ''mutedil'' kelimesi silinmiştir. Bu kitabın ilk sayfasında ''Vatandaş için medeni bilgiler neden bahseder?'' başlığı altında Atatürk'ün el yazısı ile ilaveler vardır. ''İşte vatandaşlara gerek devlet ve hükümetle ve gerek aralarındaki münasebete nazaran mevcut vazifeleri ve hakları ve umumiyetle devlet teşkilatını öğreten bilgiler medeni Bilgiler namı altında toplanmıştır.'' S. 11 İstanbul 1930.
Yukarıda da izah ettiğim gibi bütün bu konular üzerindeki çalışmalar ve Atatürk'ün muhitinde olan münakaşalar daima çok ilgi çekici olmuştur. Ancak bu kitabın didaktik yani öğretim usulüne uygun bir tertip içinde olması ve üslubunun sadeleştirilmesi lazımdı. Bu bakımdan okullarda okutulmasına devam için bazı çalışmalarım oldu ise de zamanımı tamamen tarihi konulara ve Cenevre'de üniversite tahsiline verdiğim için bu iş neticelenmemiştir.
Bu kitaplar için hazırlanan müsveddelerde Atatürk'ün el yazıları vardır. Bunların hemen hepsini bir kitabımda yayımladım (4). Bu kitapta birkaçını örnek olarak veriyorum. Şimdi bazı meseleler üzerinde durmak istiyorum. Mesela ''Millet'' bahsi için toplanan notlar şöyledir: Hukuku Esasiye: 1. Siyasi varlıkta birlik 2. Irk birliği 3. Lisan birliği 4. Din birliği.
Mehmet Emin Bey: 1. Mazi birliği 2. Lisan birliği 3. His birliği 4. Gaye birliği 5. Menfaat birliği 6. Irk birliği 7. Toprak ve iklim birliği.
Ansiklopedi: 1. Menşe birliği 2. Cismani benzeyiş 3. Ahlak karabeti 4. Tarih yauht siyasi karabet 5. Aynı memlekette sakin olmak.
Bütün bu notlardan ve daha başka okunan kitaplardan çıkan netice şöyle formüle edilmiştir: ''Millet dil kültür ve mefkûre (ülkü) ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği siyasi ve içtimai bir heyettir.'' Bu münasebetle o tarihte yürürlükte olan anayasamıza (Teşkilatı Esasiye) dayanarak Atatürk'ün notu şudur: ''Bizim telakkimize göre siyasi kuvvet milli irade ve hakimiyet milletin vahdet (birlik) halinde müşterek (ortak) şahsiyetine aittir birdir taksim ve tefrik (ayrılmaz) ve ferağ olunamaz.
Hâkimiyet bahsinde ise şu cümlelerin önemine işaret etmeden geçemeyeceğim: ''Artık bugün demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır. XX. asır birçok müstebit hükümetlerin bu denizde boğulduğunu göstermiştir. Demokrasi prensibi hâkimiyeti istimal eden (kullanan) vasıta ne olursa olsun esas olarak milletin hâkimiyete sahip olmasını ve sahip kılınmasını icap ettirir.'' (gerektirir).
Hak ve vazife üzerine olan yazılar ayrı bir başlık altında yazılmıştır. Atatürk diyor ki: ''Hakların en birincisi yaşamak hakkıdır'' diğer bütün haklar ve bu haklara mukabil vazifeler hep yaşamak hakkına dayanır. Şüphe yok ki insanın yaşamak hakkı onu diğerlerinin yaşamak hakkına riayet etmek vazifesiyle bağlar. Bir insanın hakkı diğer bir insan için vazife olur. Hakkın bulunduğu yerde vazife ve vazifenin bulunduğu yerde hak vardır... İnsanlar içtimai hayatta haklardan ve vazifelerden örülmüş bir şebeke içinde tasavvur olunabilir.'' Bu ifadelerden sonra diğer önemli bir izah da hak ve vazifeyi hukuk kaidelerinin tayin ettiği ve bunun devlet tarafından tatbik edildiğidir. Atatürk'ün yazısı aynen şöyle:
''Tabiaten her insan içinde yaşadığı cemiyette hayatın en mesut en kolay en tatlı taraflarının kendisine düşmesini ister ve en kuvvetli olan kendisinden zayıf olanları hiçe sayar. Bunun neticesi huzur sükûn emniyet ve intizam içinde yaşamak imkânsızdır. İşte insanlar arasında kavga yerine birbirine yardım karşılıklı hürmet intizam koyan herkese haklarını ve vazifelerini tanıtan hukuk kaideleri ve kuvvetin bulunması sayesinde kabildir. Devlet herkesin hakkını ve vazifelerini tayin eder. Hiç kimse tayin edilen hudut haricinde bir hak iddia edemez. Bunun gibi kendisi de fazla hiçbir vazife ile mükellef tutulamaz.''
Bu bahsin sonuna eklenen fikir ise bu hakların ihlali ve vazifelerin ihmali halinde zarara uğrayan hem fert hem de cemiyet olduğuna göre bunun tatbiki ve kontrolünün devlet müessesesine ait olacağıdır.
Bu münasebetle Atatürk'ün üzerinde en çok kitap okuduğu ve bizleri çalıştırdığı mefhum (kavram) da ''Hürriyet'' kelimesi olduğuna işaret etmeliyim. Bunun için kitapta yayımlananlardan gayri elimdeki notların mahiyeti çok ilgi çekicidir. Hürriyet bahsi için tercümeler olduğu gibi ayrıca da Atatürk bazı arkadaşlarından hürriyetin tarifini istemiş. Mesela Erzurum mebusu Tahsin (Uzer) 25.1.1930 tarihindeki yazısında şöyle bir tarif veriyor: ''Ferdin memleketinde bütün hukukuna malikiyetidir.''
Diğer bir kâğıtta yazısını tanıyamadığım bir şahsın şu izahı var:
''Fertlerin cemiyete ihtiyarlarıyla terk ettikleri haklarından mütebakisini (kalanı) diledikleri gibi kullanabilmeleridir.'' Aynı kâğıdın arkasında başka bir yazı ile şu not var:
1- Hürriyet kendini bizzat kendi içinde yok eden bir mefhumdur.
Bu küçük kâğıtların içinde Atatürk'ün el yazısı ile olan tarif ise çok kısa ''Hürriyet insanın mutlak olarak düşündüğünü yapabilmesidir.''
Bu notlardan sonra Atatürk'ün ''Hürriyet'' üzerine uzun yazıları vardır. Bu yazıların kaleme alındığı tarih 1930 yılının Ocak ve Şubat aylarıdır.
Bu notlardan hürriyete ait geniş izahat verilmiştir. ''Hürriyet insanının düşündüğünü ve dilediğini başka birinin hiçbir tesir ve müdahalesi olmaksızın mutlak olarak yapabilmesidir. Bu hürriyet kelimesinin en geniş tarifidir. İnsanlar bu manada hürriyete hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki insan tabiatın mahlukudur. Tabiatın kendisi dahi mutlak hür değildir. Kainatın kanunlarına tabidir.''
Bundan sonraki açıklamalarda ise tarihi seyre göre mutlak idarelerde fertlerin hüriyetlerinin tamamen hükümdarın elinde olduğu ve asırlar boyunca fertlerin şahsi hürriyetleri için mücadele ettikleri anlatılır. Atatürk'ün yazısında netice olarak şu hüküm var:
''Ferdi haklar nazariyesinin temeli şöyle kuruldu: Her türlü hakkın menşei (kökeni) ferttir. Çünkü şe'ni (kötü) hür ve mes'ul olan mahluk yalnız insandır. Fakat diğer taraftan insanların içtimai ve siyasi teşekküller halinde bulunması da tabii ve lüzumludur. Bu teşekküler ise kısmen zaruri mukadder kanunlar ahkamına göre tekabül eder'' diye kaydedildikten sonra ferdi hürriyeti ve hakkı temin eden devletin mütekâmil (gelişmiş) bir müessese (kurum) olacağı ileri sürülüyor. Bununla beraber Atatürk'ün bundan sonraki açıklamalarında ferdi hürriyete dayanan içtimai ve medeni insan hürriyetini temin eden kuvvetin ise devlet bünyesinde mevcut olması lazım geldiği ve devletin millete karşı esas vazifesinin bu olduğu kabul ediliyor.
Diğer taraftan ''Ferdi hürriyet derecesi devlet faaliyetini zaafa (zayıf) düşürmemek lazımdır. Devletsiz bir cemiyet veyahut zayıf bir devlet hayatının neticesi herkesin herkese karşı mücadelesidir. Bu mücadele ekseriyetin hürriyetini boğmayacak şekilde tadil olmak (değiştirmek) lazımdır. Tadil keyfiyeti ferdin mesuliyeti teşebbüsüne ve inkişafına halel verecek dereceye götürülmemelidir. Teşkilatı Esasiye m. 68'de ''Her Türk hür doğar hür yaşar'' maddesinin tekrarından sonra Atatürk şu hükmü veriyor:
''Türkler demokrat hür ve mesul vatandaşlardır.'' ''Türk cumhuriyetinin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir.''
Bu cümlesiyle Atatürk millet bütününe değer vermenin önemine işaret ediyor.
''Hürriyet mefhumu içinde ''medeni vatandaş'' olmanın esasları ve prensipleri böylece açıklanmış oluyor. Mesela yine ''Bir milletin kültürü (hars) yükseldikçe ferdi hürriyetin tatbikat safhaları (uygulama evreleri) genişler ve çoğalır. Muhtelif şekilde birbirinden ayrı ve müstakil ferdi hürriyetler meydana çıkar. Bu hürriyetler mahiyet (nitelik) ve tabiatlarına göre iki grubu ayrılırlar:
1- Şahsi hürriyet.
2- İçtimai hürriyet. Bu ikinci grupta bilhassa basın hürriyeti ve basının efkârı umumiye üzerindeki rolü oldukça uzun bir şekilde izah edilmiştir. Ancak esas fikir şu cümlede özetlenmiştir:
''En büyük hakikatler ve terakkiler fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi (karşılıklı alınması verilmesi) ile meydana çıkar ve yükselir.''
Fakat yine bütün bu yazılarda vatandaşın her türlü medeni hakları karşısında vazife mesuliyetinin olduğu fikri paralel olarak ifadesini bulmuştur. Onun için ''Vatandaşların teşebbüs ve mesuliyet hisleri ne kadar inkişaf ederse (gelişirse) devlet için o kadar iyidir'' diyor Atatürk.
Hürriyetin bir neticesi olarak vatandaşların eşit haklara sahip olmalarını anayasanın esaslı bir hükmü olarak kabul eden Atatürk ''Eşitlikten maksat; kanun önündeki haklarda eşitliktir.''
Atatürk'ün bu ''medeni bilgiler'' vesilesiyle kaleme aldığı ve bizleri de çalıştırdığı konulardacumhuriyetimize temel olan prensiplerinde kanuna ve asrımızın umumi hukuk kaidelerine uyan esaslar bulunmaktadır. O Türk vatandaşlarına hak tanıdığı yerde bir vazife karşılığını koymak istemiştir. ''Tembellik bütün fenalıkların anasıdır'' atasözü karşısında çalışmanın ferdi ve içtimai vazife olduğunu belirtmiştir.
Vatandaş milletin bir ferdi olarak aile ve cemiyete karşı vazifelidir. ''Milletin medeni beşeriyetin bir ailesi olması bakımından bütün insanlığa karşı vazifeleri'' olduğu üzerinde bilhassa durulmuştur.
Böylece Atatürk Türk vatandaşının medeni âlemde hür eşit vazife ve hak sahibi mesuliyetlerini müdrik kişiler topluluğu olarak millet bütününü teşkil etmesinde en büyük medeni vasfı bulmuştur.
İşte bundan sonraki konularda K. Atatürk'ün hem bu çalışmalarından ve el yazılarından bazı örnekler verirken hem de onun çeşitli konular için söylemiş olduğu cümleleri bir araya getirdim. Bu örneklerle bir devlet adamının entelektüel yaşantısından bazı örnekleri vermiş oluyorum.

M. KEMAL ATATÜRK'ÜN FİKİR HAYATI

Prof.Dr. Affet İnan

(M.Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım kitabının aynı başlıklı bölümü)
"Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir." diyen Atatürk öğretim ve eğitim meselelerine çok önem vermiştir.
"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" dediği zaman ilmin yol gösterebileceğini hayatı aydınlatacağını mürşit (doğru yol gösterici) kelimesiyle ifade eden M. Kemal acaba niçin bununla yetinmeyerek "en hakiki" sıfatlarını eklemek lüzumunu hissetmiştir? insan bu cümleyi okurken ve üzerinde düşünürken mutlaka "en hakiki" kelimeleri üzerinde duraklamadan geçemeyecektir.
M. Kemal kendi yetiştiği devrin müspet ilimlerini mesleki ihtisası bakımından öğrendiği vakitberrak ve müspet bir görüşe sahip olabildiğini ve herhangi bir mesleği riyazî (matematiksel) bir katiyetle halletmeyi hedef tuttuğunu söylerdi.
M. Kemal'in yetişme tarzı öğrenim hayatı ve sosyal çevresinin tesirleri O'nu okumaya çok teşvik etmiştir. Hayatının her devresinde kitap O'nun için en değerli bir varlıktır.
"Milletimizin siyasi içtimai hayatında milletimizin fikri terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır." dediği zaman hep aynı prensiplerin telkini üzerinde durmuştur.
Nutukları ve sözlerinin her zaman için bir fikir hareketine yol açması zamanının neşriyatından faydalandığı ve daima bir entelektüel muhitin tartışmalarını sevdiği içindir.
Atatürk'ün okuduğu kitaplar üzerindeki işaretleri incelemek pek ilgi çekici sonuçlar verir.
Kitabımın bu bölümünde vereceğim örnekler Atatürk'ün belirli konular üzerindeki çalışmalarıdır.
Bu vesile ile Atatürk'ün çevresinde konuşulan konular ve çeşitli meseleler üzerindeki düşünceleri de tespit etmek istiyorum.
Atatürk'ün etrafındaki toplantılardan daima bahsedilmektedir. Burada bulunanlar hatıralarını kendi görüşlerine göre yazmışlardır. Tarihçi ve ediplerimiz ise bu toplantıları işittikleri veya okuduklarından çıkardıkları neticeye göre yazmak istemektedirler.
Benim şahit olduğuma göre Atatürk'ün etrafında toplanmalar çok çeşitlidir. Gündüzleri çoğunlukla hususi kütüphanesinde daima birkaç kişi ile ya çalışır veya belirli bir konu üzerinde konuşmalar yapardı. Bunlar otomobil veya motor gezintilerinde devam eder ve çoğunlukla Ankara'da çiftlik evlerinde ya davetliler veyahut oraya toplanmış olan halk ile doğrudan doğruya belirli meseleleri konuşur ve fikirlerini sorardı.
Bu hal memleket içi seyahatlerinde daha kesif (yoğun) olarak uygulanır trende vapurda ve uğradığı her yerde daima yeni konular ve yurt sorunları üzerinde yapılan tetkikler açıklanarak münakaşalar yaptırmasını severdi.
Atatürk'ün günlük entelektüel yaşantısı her zaman her millette tatbikat sahası bulur ve karşısında imtihana çekilenler eksik olmazdı.
Bir örnek vermek için şu olayı anlatmalıyım. Bir gün dişlerini tedavi etmek için gelen hekime o sırada benim elimde okuduğum sosyoloji kitabından sorular sormaya başladı. Tabii buna derhal cevap verecek durumda olmayan diş hekimi mahcup olmuştur. Ben buna müdahale ederek hemen kitabı getirdim ve bunun pek yeni neşriyat olduğunu söyledim. Atatürk bir taraftan da işi şakaya getirerek diş hekimine şöyle dedi: "Biliyorum siz kendi mesleğinizde en büyük başarıyı gösteriyorsunuz fakat bunun yanıbaşında başka meselelerle de ilgilenerek okumanızı teşvik etmek istedim ve bu kadar aykırı bir konuyu bilhassa seçtim." dedi. Diş hekimi ertesi gelişinde bu konuya ait birçok kitap tedarik ederek (sağlayarak) okumuş ve bu sefer o Atatürk'e bunlardan bazı sorular sormuştu. Buna benzer daha pek çok verilecek örnekler vardır.
Yine mesela Atatürk'ün motor ile mutad Boğaz gezintilerinde mutlaka bir kitap veya bir mesele konuşma konusu olur ve o gezintinin sonunda herkes bir şeyler öğrenirdi.
Bir de bunlara eklenen Atatürk'ün akşam toplantıları vardır. Buraya davet edilenler bulunulan çevreye göre değişir. Ankara'da bulunduğu zaman âdet şöyle idi: Atatürk'e her gün genel sekreter gelen evrak üzerinde bilgi verir ve emirlerini alır. Duruma göre memleket meseleleri ve dış olaylar için kendisi direktifler verir bazen de meseleleri derinlemesine soruşturur bilgi alırdı. Bu arada Başbakan ve bakanlardan bazıları lüzum gördükleri zaman yine hükümet meselelerini görüşmeye gelirlerdi.
Akşam üzeri başyaver yanına gelir ve sofraya kimlerin davet edilmesini emrettiklerini sorardı. Atatürk bu listenin o günkü çalıştığı ve okuduğu kitaplarla ilgili olmasını ister ve ona göre yazdırırdı. derhal burada şuna da işaret etmeliyim ki Atatürk devrinin mesleklerinde isim yapmış şahısları daima onun etrafında toplanmıştır. Onun için memleketin aydın kişilerini o muhitte tanımak ve konuşmak daima mümkün olmuştur. Bu sadece Ankara ve İstanbul'da değil memleketin çeşitli yerlerine gidildiği vakit de böyle olur o çevrenin tanınmış aydın kişileri bu toplantılara çağırılırdı. Ancak her akşam başyaverin yazdığı listedeki kimseler; bazen mazeretleri olur gelemezler veya orada bulunamazlar onun için listelerde yazılı olanlar her zaman bir araya gelemezler veyahut toplandıktan sonra da çağırılanlar olurdu. Devlet adamları bilhassa Başbakan İç ve Dışişleri Bakanları ise istedikleri zaman gelebilirlerdi.
Şimdi bu kitabımda bazı el yazısı ile olan belgeleri yayınlama vesilesiyle şahidi olduğum olaylar hakkında bilgi vermek istiyorum. Ancak kendi mesleki hayatımdan bahsetmemin mazur görülmesini rica ederim.
1929-1930 yılında Ankara Musiki Muallim Mektebi'nde öğretmenlik görevime yurt bilgisi ve tarih derslerini vermek üzere başlamıştım. Yurt bilgisi için okutacağım ders kitabını Atatürk gördüğü zaman bunu yeterli bulmamıştı. Kitabın konuları ise kendisini de ilgilendirdiği için evvela benim Fransız lisesinde okuduğum "Instruction Civique" kitabından bazı tercümeler yapmamı istedi. Aynı zamanda bu konulara ait çeşitli kitapları genel sekreteri Tevfik Bıyıkoğlu'na araştırtarak Almancadan tercümeler yaptırmıştı. Kendisi Fransızcadan ve Türkçeden okuduklarına bu tercümelerden de istifade ederek bazı konuları bizzat yazmış veya bizlere yani bana ve genel sekretere dikte ettirmiştir. Benim o zamanki çalışmalarım bu konulara ait kitapları aramak okumak ve icap ederse tercüme ederek notlar almak idi. Bu suretle yurt bilgisi derslerimi program uyarıncabu yeni incelemelere göre veriyordum. Okulda kız ve erkek öğrenciler beraber okuyorlardı; o tarihte yürürlükte olan kanunlarımızda kadınlara seçim hakkı tanınmış değildi.
Bir ders tatbikatı olarak bütün ders verdiğim sınıflarda Belediye Kanunu'na göre seçim denemesi yaptırdım. Öğrenciler heyecanla bu işte çalıştılar rey kutuları hazırladılar. O zaman yürürlükte olan Belediye Kanunu tam manasıyla tatbik edildi ve belediye başkanı olarak da bir kız arkadaşlarını seçtiler. Bunun üzerine bir erkek öğrencinin itirazı ile karşılaştım. Diyordu ki: "Mevcut kanunun bize öğrettiğine göre kadınların rey verme hakları olmadığı gibi; seçilemezler de". Öğrenci itirazında haklı idi ama ben öğretmen olarak şu telkinde bulunmayı uygun buldum. "Bu öğrendikleriniz ilerisi için sizlere lüzumlu olacaktır. Kadınlarımız da yakında rey hakkı kazanacaktır." dedim. Fakat bu sözlerimin erkek öğrenci karşısında öğretmenlik otoritesinin ötesine geçmeyeceği muhakkaktı.
İşte böylece öğrencilerimden birinin bu itirazı ve soruları beni kadın hakları üzerinde çalışmaya teşvik etti.
Aynı gün Gazi Orman Çiftliği'ndeki Marmara Köşkü'nde Atatürk ile İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya bu olayı ve Türk kadını olarak rey hakkına malik olmadığımızdan duyduğum üzüntüyü anlattım.
Atatürk bana bu konuda çalışmamı ve başka memleketlerde meselelerin nasıl halledilmiş olduğunu tetkik etmemi tavsiye etti. İtiraf edeyim ki o sıralarda ben bu hususta hemen hiç bilgi sahibi değildim. Fakat kız ve erkek öğrencilerimin karşısına bu haklardan mahrum olan bir öğretmen olarak da çıkmak istemiyordum. Çok severek başladığım öğretmenlik hayatından ve vazifesinden ayrılmak da bana ağır gelecekti. Bununla beraber Atatürk'e şunu söylemekten de kendimi alamadım: ''Hiç olmazsa erkek öğrencim kadar bir hak sahibi olmadan o sınıfa ders veremeyeceğim'' dedim. Bu sırada İçişleri Bakanı Şükrü Kaya; BM Meclisi'nde bir yıldan beri müzakere edilmekte olan Belediye Kanunu'nda bu işin ele alınabileceğini ifade etti. Atatürk düşünüyordu. Birden ''Başvekille konuşuruz fakat bu meselede hazırlıklı olmak ve münakaşa etmek lazımdır'' dedi. Kendisi o akşam Çankaya Köşkü'ne devlet adamlarından Hukuk Mektebi (o zaman henüz fakülte değildi) hocalarından ve daha başka bu meseleleri konuşabilecek kimseleri davet ettirdi. Konu açıldığı vakitkadınların rey hakkına taraftar olanlar bulunduğu gibi buna karşı olanların fikirleri de tartışılmaya başlandı. Ben heyecanlı idim ama tam inandırıcı deliller bulamıyordum. Fakat o günden sonra birçok kitap okumaya başladım. Diğer memleketlerdeki durum hakkında bilgi sahibi oldukça bu münakaşalar benim için daha istifadeli oluyordu. Şimdi BM Meclisi zabıtlarında bu meseleyi tetkik edecek olursak durumu şöyle tespit edebiliriz: 20 Mart 1929 tarihinde Başvekil İsmet (İnönü) imzasıyla hükümet teklifi olarak BM Meclisi'ne verilen tezkerede şunlar yazılıdır: ''Dahiliye Vekâleti'nce hazırlanan ve İcra Vekilleri Heyeti'nin 6.3.1929 tarihli içtimaında yüksek Meclis'e arzı kararlaştırılan Belediye Kanun layihası (tasarısı) esbabı mucibesiyle (gerekçesiyle) birlikte takdim olunmuştur.''
Bu kanun tasarısının uzun gerekçe kısmında kadınların rey verme meselesi teklif edilmemiştir.
Fakat tam bir yıl sonra 20 Mart 1930'da kanunun müzakeresi için BM Meclisi'nde müstaceliyet (ivedilik) kararı alınıyor. 22 Mart 1930 Cumartesi 24 Pazartesi 27 Perşembe 29 Cumartesi ve 31 Mart Pazartesi bu kanun üzerine çeşitli yönlerden münakaşa ve müzakereler oluyor. Nihayet 3 Nisan 1930 Perşembe günü 164 maddeli Belediye Kanunu kadınlara da rey verme ve seçme hakkı vererek kabul edilmiş oluyor. Aynı gün Türkocağı salonunda Atatürk'ün de hazır bulunduğu bir toplantıda ilk konferansımı Kadın Hakları üzerine vermiştim.
Yurt Bilgisi'nin programına göre diğer konular da bu yukarıda açıkladığım tarzda hazırlanırdı. Ben bunları ders planıma uygun olarak tertip ederdim (düzenlerdim). Bir kısmını ise broşür olarak bastırır öğrencilerime dağıtırdım. Fakat bu konuların asıl ilgi çekici yönü Atatürk'ün toplantılarında bulunanların arasında tartışmaların yapılması idi. Devlet adamları askeri erkân hukukçular edipler ve günün diğer aydın kişileri arasında konu ortaya atılır herkes fikrini ve bilgisini açıklamak fırsatını bulurdu.
Kara tahta yemek odasının başlıca mobilyalarından biri idi. Bunun üzerine konuşanlar icap ederse (gerekirse) yazarak veya çizgilerle fikirlerini anlatma yolunu tutarlardı. Konuşmalar muntazam ve usulüne göre ya Atatürk tarafından idare edilir veyahut bu idareyi başka bir arkadaşına verirdi. Bu konuşmalar çok faydalı ve bilhassa benim için çok öğretici idi. Elimde daima kâğıt kalem bulunduğu için de hemen her şeyi not ederdim. Ayrıca bir tarif veya bir mesele üzerinde daha etraflı konuşulmasını temin için sorular yazdırılır ve davetlilerin ertesi akşama hazırlıklı gelmeleri temin edilirdi. Devlet adamlarımızın Atatürk'ün özel kütüphanesinden okumaları için birer kitapla çıktıkları çok olurdu. Bu vesile ile devlet teşkilatımız ve kanunlar üzerinde konuşulur ve günün ihtiyaçları göz önünde tutulduğu gibi medeni icapların sosyal bünyemizdeki yararlı olabilecek prensipleri görüşülürdü. Tabii bu arada günün siyasi olayları memleket meseleleri tarihi konular da konuşma konusu olurdu. Şimdi bu açıklamalardan sonra ''Medeni Bilgiler'' adını verdiğimiz Yurt Bilgisi'ne ait belgelerin elimde olanlarını şöyle sıralayabilirim:
1- Tercümeler ve çeşitli notlar.
2- El yazılarıyla ilk müsveddeler (Bunlar Atatürk'ün Tevfik Bıyıkoğlu ve benim) üzerinde düzeltmeler ilaveler ve çıkarmalar vardır.
3- Tape edildikten sonra yeniden ilave düzeltmeler olan kısımlar.
4- Bütün devlet ve hükümet teşkilatından toplanmış olan bilgileri içine alan dosyalar (Bunlar sonradan Recep Peker'e verilmiş ve onun hazırlamasıyla Medeni Bilgiler'in II. cildi basılmıştır.
İşte bütün bu yazılardan sonra yayımlanan broşür ve kitaplar ise şöyle sıralanabilir.
1- Broşür ve risale şeklinde ''Türk Çocuklarına Yurt Bilgisi Notları'' Ankara 1929.
2- Her konu için ayrı kitap olarak: İntihap 72 sayfa Askerlik Vazifesi 77 sayfa Şirketler ve Bankalar 172 sayfa Vergi Bilgisi 98 safya. Bu dört kitap 1930 yılından İstanbul'da basılmıştır (3).
3- Bütün bu konuların toplu olarak bir arada basılmış kitabı (141 sayfa) ''Vatandaş için Medeni Bilgiler'' adını taşır. İstanbul 1930.
4- ''Vatandaş İçin Medeni Bilgiler'' adı altında orta okullara okutulmak üzere basılmış olanlar ise şu tarihlerdedir: Mariif Vekâleti Milli Talim ve Terbiye Dairesi'nin 7.IX.1931 tarih ve 2297 sayılı emriyle 7.VI.1932 ve 1908 (191 sayfa).
27.VI.1933 tarih ve 3113 sayılı emriyle (302 sayfa). Bu kitaplar pek çok adette basılmıştır. Ancak her basılışta yeniden üzerinde düzeltmeler ilaveler yapılmış veyahut bazı kelimeler çıkarılmıştır. Mesela 1930'da çıkan kitapta ''Mutedil Devletçilik'' (s. 79) konmuş iken sonradan ''mutedil'' kelimesi silinmiştir. Bu kitabın ilk sayfasında ''Vatandaş için medeni bilgiler neden bahseder?'' başlığı altında Atatürk'ün el yazısı ile ilaveler vardır. ''İşte vatandaşlara gerek devlet ve hükümetle ve gerek aralarındaki münasebete nazaran mevcut vazifeleri ve hakları ve umumiyetle devlet teşkilatını öğreten bilgiler medeni Bilgiler namı altında toplanmıştır.'' S. 11 İstanbul 1930.
Yukarıda da izah ettiğim gibi bütün bu konular üzerindeki çalışmalar ve Atatürk'ün muhitinde olan münakaşalar daima çok ilgi çekici olmuştur. Ancak bu kitabın didaktik yani öğretim usulüne uygun bir tertip içinde olması ve üslubunun sadeleştirilmesi lazımdı. Bu bakımdan okullarda okutulmasına devam için bazı çalışmalarım oldu ise de zamanımı tamamen tarihi konulara ve Cenevre'de üniversite tahsiline verdiğim için bu iş neticelenmemiştir.
Bu kitaplar için hazırlanan müsveddelerde Atatürk'ün el yazıları vardır. Bunların hemen hepsini bir kitabımda yayımladım (4). Bu kitapta birkaçını örnek olarak veriyorum. Şimdi bazı meseleler üzerinde durmak istiyorum. Mesela ''Millet'' bahsi için toplanan notlar şöyledir: Hukuku Esasiye: 1. Siyasi varlıkta birlik 2. Irk birliği 3. Lisan birliği 4. Din birliği.
Mehmet Emin Bey: 1. Mazi birliği 2. Lisan birliği 3. His birliği 4. Gaye birliği 5. Menfaat birliği 6. Irk birliği 7. Toprak ve iklim birliği.
Ansiklopedi: 1. Menşe birliği 2. Cismani benzeyiş 3. Ahlak karabeti 4. Tarih yauht siyasi karabet 5. Aynı memlekette sakin olmak.
Bütün bu notlardan ve daha başka okunan kitaplardan çıkan netice şöyle formüle edilmiştir: ''Millet dil kültür ve mefkûre (ülkü) ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği siyasi ve içtimai bir heyettir.'' Bu münasebetle o tarihte yürürlükte olan anayasamıza (Teşkilatı Esasiye) dayanarak Atatürk'ün notu şudur: ''Bizim telakkimize göre siyasi kuvvet milli irade ve hakimiyet milletin vahdet (birlik) halinde müşterek (ortak) şahsiyetine aittir birdir taksim ve tefrik (ayrılmaz) ve ferağ olunamaz.
Hâkimiyet bahsinde ise şu cümlelerin önemine işaret etmeden geçemeyeceğim: ''Artık bugün demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır. XX. asır birçok müstebit hükümetlerin bu denizde boğulduğunu göstermiştir. Demokrasi prensibi hâkimiyeti istimal eden (kullanan) vasıta ne olursa olsun esas olarak milletin hâkimiyete sahip olmasını ve sahip kılınmasını icap ettirir.'' (gerektirir).
Hak ve vazife üzerine olan yazılar ayrı bir başlık altında yazılmıştır. Atatürk diyor ki: ''Hakların en birincisi yaşamak hakkıdır'' diğer bütün haklar ve bu haklara mukabil vazifeler hep yaşamak hakkına dayanır. Şüphe yok ki insanın yaşamak hakkı onu diğerlerinin yaşamak hakkına riayet etmek vazifesiyle bağlar. Bir insanın hakkı diğer bir insan için vazife olur. Hakkın bulunduğu yerde vazife ve vazifenin bulunduğu yerde hak vardır... İnsanlar içtimai hayatta haklardan ve vazifelerden örülmüş bir şebeke içinde tasavvur olunabilir.'' Bu ifadelerden sonra diğer önemli bir izah da hak ve vazifeyi hukuk kaidelerinin tayin ettiği ve bunun devlet tarafından tatbik edildiğidir. Atatürk'ün yazısı aynen şöyle:
''Tabiaten her insan içinde yaşadığı cemiyette hayatın en mesut en kolay en tatlı taraflarının kendisine düşmesini ister ve en kuvvetli olan kendisinden zayıf olanları hiçe sayar. Bunun neticesi huzur sükûn emniyet ve intizam içinde yaşamak imkânsızdır. İşte insanlar arasında kavga yerine birbirine yardım karşılıklı hürmet intizam koyan herkese haklarını ve vazifelerini tanıtan hukuk kaideleri ve kuvvetin bulunması sayesinde kabildir. Devlet herkesin hakkını ve vazifelerini tayin eder. Hiç kimse tayin edilen hudut haricinde bir hak iddia edemez. Bunun gibi kendisi de fazla hiçbir vazife ile mükellef tutulamaz.''
Bu bahsin sonuna eklenen fikir ise bu hakların ihlali ve vazifelerin ihmali halinde zarara uğrayan hem fert hem de cemiyet olduğuna göre bunun tatbiki ve kontrolünün devlet müessesesine ait olacağıdır.
Bu münasebetle Atatürk'ün üzerinde en çok kitap okuduğu ve bizleri çalıştırdığı mefhum (kavram) da ''Hürriyet'' kelimesi olduğuna işaret etmeliyim. Bunun için kitapta yayımlananlardan gayri elimdeki notların mahiyeti çok ilgi çekicidir. Hürriyet bahsi için tercümeler olduğu gibi ayrıca da Atatürk bazı arkadaşlarından hürriyetin tarifini istemiş. Mesela Erzurum mebusu Tahsin (Uzer) 25.1.1930 tarihindeki yazısında şöyle bir tarif veriyor: ''Ferdin memleketinde bütün hukukuna malikiyetidir.''
Diğer bir kâğıtta yazısını tanıyamadığım bir şahsın şu izahı var:
''Fertlerin cemiyete ihtiyarlarıyla terk ettikleri haklarından mütebakisini (kalanı) diledikleri gibi kullanabilmeleridir.'' Aynı kâğıdın arkasında başka bir yazı ile şu not var:
1- Hürriyet kendini bizzat kendi içinde yok eden bir mefhumdur.
Bu küçük kâğıtların içinde Atatürk'ün el yazısı ile olan tarif ise çok kısa ''Hürriyet insanın mutlak olarak düşündüğünü yapabilmesidir.''
Bu notlardan sonra Atatürk'ün ''Hürriyet'' üzerine uzun yazıları vardır. Bu yazıların kaleme alındığı tarih 1930 yılının Ocak ve Şubat aylarıdır.
Bu notlardan hürriyete ait geniş izahat verilmiştir. ''Hürriyet insanının düşündüğünü ve dilediğini başka birinin hiçbir tesir ve müdahalesi olmaksızın mutlak olarak yapabilmesidir. Bu hürriyet kelimesinin en geniş tarifidir. İnsanlar bu manada hürriyete hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki insan tabiatın mahlukudur. Tabiatın kendisi dahi mutlak hür değildir. Kainatın kanunlarına tabidir.''
Bundan sonraki açıklamalarda ise tarihi seyre göre mutlak idarelerde fertlerin hüriyetlerinin tamamen hükümdarın elinde olduğu ve asırlar boyunca fertlerin şahsi hürriyetleri için mücadele ettikleri anlatılır. Atatürk'ün yazısında netice olarak şu hüküm var:
''Ferdi haklar nazariyesinin temeli şöyle kuruldu: Her türlü hakkın menşei (kökeni) ferttir. Çünkü şe'ni (kötü) hür ve mes'ul olan mahluk yalnız insandır. Fakat diğer taraftan insanların içtimai ve siyasi teşekküller halinde bulunması da tabii ve lüzumludur. Bu teşekküler ise kısmen zaruri mukadder kanunlar ahkamına göre tekabül eder'' diye kaydedildikten sonra ferdi hürriyeti ve hakkı temin eden devletin mütekâmil (gelişmiş) bir müessese (kurum) olacağı ileri sürülüyor. Bununla beraber Atatürk'ün bundan sonraki açıklamalarında ferdi hürriyete dayanan içtimai ve medeni insan hürriyetini temin eden kuvvetin ise devlet bünyesinde mevcut olması lazım geldiği ve devletin millete karşı esas vazifesinin bu olduğu kabul ediliyor.
Diğer taraftan ''Ferdi hürriyet derecesi devlet faaliyetini zaafa (zayıf) düşürmemek lazımdır. Devletsiz bir cemiyet veyahut zayıf bir devlet hayatının neticesi herkesin herkese karşı mücadelesidir. Bu mücadele ekseriyetin hürriyetini boğmayacak şekilde tadil olmak (değiştirmek) lazımdır. Tadil keyfiyeti ferdin mesuliyeti teşebbüsüne ve inkişafına halel verecek dereceye götürülmemelidir. Teşkilatı Esasiye m. 68'de ''Her Türk hür doğar hür yaşar'' maddesinin tekrarından sonra Atatürk şu hükmü veriyor:
''Türkler demokrat hür ve mesul vatandaşlardır.'' ''Türk cumhuriyetinin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir.''
Bu cümlesiyle Atatürk millet bütününe değer vermenin önemine işaret ediyor.
''Hürriyet mefhumu içinde ''medeni vatandaş'' olmanın esasları ve prensipleri böylece açıklanmış oluyor. Mesela yine ''Bir milletin kültürü (hars) yükseldikçe ferdi hürriyetin tatbikat safhaları (uygulama evreleri) genişler ve çoğalır. Muhtelif şekilde birbirinden ayrı ve müstakil ferdi hürriyetler meydana çıkar. Bu hürriyetler mahiyet (nitelik) ve tabiatlarına göre iki grubu ayrılırlar:
1- Şahsi hürriyet.
2- İçtimai hürriyet. Bu ikinci grupta bilhassa basın hürriyeti ve basının efkârı umumiye üzerindeki rolü oldukça uzun bir şekilde izah edilmiştir. Ancak esas fikir şu cümlede özetlenmiştir:
''En büyük hakikatler ve terakkiler fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi (karşılıklı alınması verilmesi) ile meydana çıkar ve yükselir.''
Fakat yine bütün bu yazılarda vatandaşın her türlü medeni hakları karşısında vazife mesuliyetinin olduğu fikri paralel olarak ifadesini bulmuştur. Onun için ''Vatandaşların teşebbüs ve mesuliyet hisleri ne kadar inkişaf ederse (gelişirse) devlet için o kadar iyidir'' diyor Atatürk.
Hürriyetin bir neticesi olarak vatandaşların eşit haklara sahip olmalarını anayasanın esaslı bir hükmü olarak kabul eden Atatürk ''Eşitlikten maksat; kanun önündeki haklarda eşitliktir.''
Atatürk'ün bu ''medeni bilgiler'' vesilesiyle kaleme aldığı ve bizleri de çalıştırdığı konulardacumhuriyetimize temel olan prensiplerinde kanuna ve asrımızın umumi hukuk kaidelerine uyan esaslar bulunmaktadır. O Türk vatandaşlarına hak tanıdığı yerde bir vazife karşılığını koymak istemiştir. ''Tembellik bütün fenalıkların anasıdır'' atasözü karşısında çalışmanın ferdi ve içtimai vazife olduğunu belirtmiştir.
Vatandaş milletin bir ferdi olarak aile ve cemiyete karşı vazifelidir. ''Milletin medeni beşeriyetin bir ailesi olması bakımından bütün insanlığa karşı vazifeleri'' olduğu üzerinde bilhassa durulmuştur.
Böylece Atatürk Türk vatandaşının medeni âlemde hür eşit vazife ve hak sahibi mesuliyetlerini müdrik kişiler topluluğu olarak millet bütününü teşkil etmesinde en büyük medeni vasfı bulmuştur.
İşte bundan sonraki konularda K. Atatürk'ün hem bu çalışmalarından ve el yazılarından bazı örnekler verirken hem de onun çeşitli konular için söylemiş olduğu cümleleri bir araya getirdim. Bu örneklerle bir devlet adamının entelektüel yaşantısından bazı örnekleri vermiş oluyorum.
Cevap Yaz En İyi Cevabı Gör