Arama

Arap müziği hangi müzik türüne girer?

En İyi Cevap Var Güncelleme: 5 Kasım 2013 Gösterim: 9.977 Cevap: 1
Ziyaretçi - avatarı
Ziyaretçi
Ziyaretçi
18 Aralık 2008       Mesaj #1
Ziyaretçi - avatarı
Ziyaretçi
Arap kültürünün içine hangi tür müzikler girer, Arap müzik formları nelerdir?
EN İYİ CEVABI Keten Prenses verdi
Arap (Arab)" İsminin Kökeni "Arap (Arab)" isminin nereden geldiği ve kelime olarak kökeni hakkında fazla bir bilgi yoktur. Anlamı ve ortaya çıkışı üzerine öne sürülen çeşitli fikirlerden hangisinin tam olarak gerçeği yansıttığı bilinmemektedir.

Sponsorlu Bağlantılar
Mezopotamya'daki arkeolojik kazılarda çıkan eski tabletlerden ve kitabelerden elde edilen bilgiler ışığında; "Arap" kelimesinin, bu yörede yaşayan "Sami" kültüründen geldiği düşünülmektedir. Bu kaynaklarda (eski kitabelerde) geçen ve "Arap" isminin kökeni, "çöl ve çıplak ova" anlamına gelen "Urbe" kelimesidir. Diğer bir düşünceye göre ise; yine Sami dilinde aslı "İrab" olan "Arab" sözcüğü; "ferahlık" veya "hakimiyet" anlamına gelmektedir.[1]

TARİHÇE
Ancak günümüzde, Arabistan'ın Sami kökenli ulusların doğum yeri ve anayurdu olduğu teorisi pek fazla yandaş bulmamaktadır. Bu durumda, Araplar kısaca; Sami dilini konuşan, geçimini ticaretle sağlayan halk olarak tanımlanabilir. Müslüman Araplar'ın tarihteki büyük imparatorlukllardan birini kurması; "Arap" kelimesinin, Arabistan'da (Arap Yarımadası) yaşayan herkesi tanımlamak için kullanılmasına yol açmıştır.[2]

Sami Alfabesinin bulunması, develerin evcilleştirilerek kabîlelerin Arabistan'a göç etmeleri M.Ö. 2000'lere rastlamaktadır. (Araz: 196, 199) Arap Kabîleleri, Suriye ve Mezopotamya'ya akınlar yaparak buralara yerleşmiş; devecilikle geçimlerini sağlamışlardır. Asur kaynaklarında, M.Ö. 853 yılından itibaren zaman zaman saldırıya geçen Arap kral ve kraliçelerinden bahsedilmektedir.

Araplar'ın gelişimi ve krallıklar kurmaları, daha çok elde ettikleri ticarî kazançlarla açıklanabilir. Babil Kralı Nabunaid (M.Ö. 556-539), "Baharat Yolu"nun geçtiği Kuzey Arabistan'ı alabilmek için, sekiz yılını Tema'da (Teyma) geçirmiştir.

Kuzeybatıda Kedar (M.Ö.VII. ve IV.yüzyıllar), yerini daha sonra Nabatiler'e bırakır (M.Ö. IV.yüzyıl - M.S. II.yüzyıl). (Doğrul 1973: 196) Güneybatıda Saba, Maan, Kataban ve Hadramut, kabîle aşamasını geride bırakarak siyasî bir birlik kurarlar. M.Ö. V.yüzyılda oluşturdukları yerel alfabe ile (Güney-Arap Alfabesi), yazılı anıtlar dikmeye, yerleştikleri alanı kitabelerle donatmaya başladılar.

Yahudilik ve Hıristiyanlığın ortaya çıkması nedeniyle buralarda bir çok savaşlar olmuş ve bunlar, Hıristiyan Habeşler'in VI.yüzyıl başında ülkeyi istila etmesi ile son bulmuştur. 575'te Persler tarafından yıkılmıştır.

Araplar'ın tarihi, İslâm'ın doğuşunun, yayılışının kısaca; İslâm Tarihi'nin aurılmaz bir parçasıdır. Araplar'ın fetihleri, bu noktada 3 ana dönemde incelenebilir:
1. Hz. Muhammed (s.a.v.) Dönemi Fetihleri: Peygamber hayattayken asıl Arabistanı egemenlik altına almak amaçlanmıştır.
2. Hz. Muhammed (s.a.v.)'in vefatından sonra yapılan fetihler: Bu dönemde yarımadada yaşayan Araplar, Arabistan'ın kuzeyi ve doğusundaki bölgeleri fethetmeyi amaçladılar. Batıya ilerleyip Afraika'ya girdiler. Suriye ve Mezopotamya, İran ve Mısır, iki halîfe döneminde; Afrika'nın kuzeyi Üçüncü Halîfe Döneminde fethedildi.
3. Emevîler zamanında yapılan fetihler: Bu dönemde, Bizans ve Pers İmparatorlukları'nın yerini alarak, Kuzey Afrika, İspanya, Maveraünnehir, Sind ve Kafkasya'ya kadar Müslüman Devlet sınırları genişlletilmiştir. Arap akınları, 717'de İstanbul önünde ve 732'de Poitiers önünde durdurulmuştur.
Böylece İslamiyet, Araplar'a ait ulusal bir din kimliğinden çıkarak fethedilen ülkelerin halkları tarafından da benimsenmiştir. İslamiyet ile birlikte giderek bu ülkeler arasında Arapça, (ana dillerinin yanısıra) ortak bir dil halini almıştır. Bütün bu gelişmeler onucunda ise; İslâm Medeniyeti'nin doğmuştur.

Emevîler Dönemi ile Abbasiler Dönemi'nin başında bir bütün olan Arap İmparatorluğu, çok geçmeden parçalanmaya başlamıştır. Abbasiler'in yönetime gelmesinden kısa süre sonra, İspanya'da ayrı bir Emevî Emirliği kurulmuş ve bu, daha sonra X.yüzyılın başında Halîfelik olmuştur. IX.yüzyılda Mağrib'de bağımsız krallıklar kurulmuştur. Yine IX.yüzyıl ile X.yüzyıl arasında Mısır Halîfelik ile olan bağlarını gevşetmiş; Fatımîler ise; X.yüzyıl'dan XII.yüzyıla dek olan süre içerisinde burada bir karşı halîfelik kurmuşlardır. Bu arada doğuda yarı bağımsız hanedanlıklar ortaya çıkar.

Selçuklu Türkleri'nin gelişi ile birlikte, X.yüzyıldan beri gerçek bir iktidardan yoksun olan Bağdat Halîfesi yalnızca dînî bir rolle yetinmek durumunda kalmıştır. Endülüs Emevî Devleti'nin yıkılmasından sonra Araplar kısa bir dönem kendi başlarına birer devletçik halinde yaşamaya başladılar. Türkler'in İslamiyet'i kabul ettikleri dönemden, Cumhuriyet'in ilanına kadar Arap toprakları, hep Türkler'in egemenliği altında bulunmuştur (XI.yüzyıl - XX.yüzyıl başı). Osmanlı İmparatorluğu'nun parlak dönemi padişahlarından Yavuz Sultan Selim, Mısır'a yaptığı seferle Arap topraklarını eline geçirmiş ve Mekke ile Medîne'den gelen "Kutsal Emanetler"i İstanbul'a getirirek, "Halîfelik" unvanının Türkler'e geçmesini sağlamıştır.

Araplar, İlk Halîfeler ve Emevîler Dönemi'nde önemli bir rol sahibi olmuşlardır. Abbasi İmparatorluğu'nun kuruluşuyla, bu rolleri sınırlanmıştır. Bunda, Abbasi Halîfeleri'nin Kureyş asıllı Arap olmalarına rağmen, İran törelerine bağlı kalmaları ve eyalet valilerinin pek Araplar'dan seçilmemesinin payı büyüktür. Orduda da Araplar'dan çok Türk ve İranlılar gibi yabancılar görev almaktaydılar. Bundan sonra XIX.yüzyılın başına kadar sürecek olan bir gerileme dönemine girmişlerdir. Bu dönem bir kültürel bir yenilik, devrim (en-Nahda) hareketinin belirdiği XIX.yüzyıl başında sona ermiştir. XX.yüzyılın başında ise; siyasî bir yenilik hareketinin sonucunda Bağımsız Arap Devletleri kurulmuştur.

Aslında gerçek anlamda katışıksız, saf bir Arap Uygarlığı yoktur. Pek çoğu aslen Arap olmamakla birlikte; iyiden iyiye Araplaşmış yazarlar, bilimadamları, hukukçular, tanrıbilimciler, filozof ve sanatçılar tarafından meydana getirilen ve temsil edilen, İslâm'ı kabul etmiş farklı kültürlerin birbirini etkileyerek oluşturduğu bir İslâm Uygarlığı'ndan söz etmek daha doğru olacaktır. Bu uygarlık, Araplar'ın Suriye, Mezopotamya, Mısır, İran ve İspanya ile ilişki kurmasından doğmuş ve Ortaçağ'ın büyük bir bölümü boyunca dünyanın en parlak uygarlıklarından biri olarak, Batı Dünyası'nı önemli ölçüde etkilemiştir.

Arap ülkelerinin siyasî birliğini sağlamak amacıyla, II. Dünya Savaşı sonrası bu ülkeler arasında bir anlaşma imzalanmıştır (1945). Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan, Suriye ve Yemen, söz konusu anlaşmayı imzalayan ve Arap Birliği içerisinde yer alan ülkelerdir. Diğer Arap Devletleri de bağımsızlıklarını kazanmaya başladıkça, bu birliğine katılmışlardır. Libya 1953, Sudan 1956, Fas ve Tunus 1958 Kuveyt ve Cezayir 1961, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri 1971 Bahreyn ve Katar 1971 ve en son olan Filistin 1976'da bağımsızlığını ilan edip Arap Birliği'ne katılmıştır.

ARAP KÜLTÜRÜ
Arap İmparatorluğu zamanında Araplar, egemen oldukları topraklarda önemli bir din ve kültür mirası bırakmışlardır. Kuzey Afrika, Mısır, Suriye, Mezopotamya ve Arabistan halkları gibi farklı halkların Müslüman olmaları ve Arapça'yı ortak bir dil olarak kabul etmeleri, bu ülkeler ve Arap kültürü arasında karşılıklı bir etkileşim doğmasına neden olmuştur. Araplar'ın İslamiyet'i yaymak amacıyla çeşitli akınlar yaparak sınırlarını genişletmeleri sonucu; İspanya, Arap-Yunan uygarlığı ile Batı uygarlığının kültür alışverişin yapıldığı yer olmuştur. Araplar, Suriye ve İran'ı işgal ettikleri zaman, Yunan düşüncesi ve Hint bilgeliğinin buluşması sonucu zenginleşmiş, ileri bir uygarlıkla temas kurmuşlardır. Özellikle; Yunan kültüründen etkilenip gibi , medreseler kurmuşlardır. Medreselerde, Din, Tarih, Söz Söyleme Sanatı (Kelam), Matematik, Astronomi ve Müzik eğitimi verilmiştir. Bağdat, Kahire ve Kordona şehirleri, en büyük kültür merkezleri olmuştur. Arap Alfabesi[3], Latin Alfabesinden sonra, dünyada en çok kullanılan alfabetik yazım sistemidir. Kuzey Sami Alfabesinin Arami koluna bağlıdır. Aslında Arapça'nın yazımı için geliştirilmiş, İslâm'ın kabul edilip yayıldığı hemen bütün bölgelerde resmî alfabe olarak benimsenmiştir. (AnaBritannica, 1986: 437)

Başta Abbasi Dönemi olmak üzere İslâm aydınları, edebiyatın gelişmesi için zemin hazırlamıştır. Araplar'ın en meşhur filozofu İbni Rüşd (1226-1198)'dür.
Araplar, daha çok şiir ve düşünce alanında çalışmayı tercih etmişlerdir. Bağdat'ın parlak devrinde öykü ve masal yazarlarının sayısında bir artış görülür (Örnek: "1001 Gece Masalları"). Arap edebiyatında, şiir de çok önemli bir yer tutar.

Araplar İslâm'ın ortaya çıkışı ve yayılmasından sonra, hukuk sistemini İslâmi öğretilere göre yeniden düzenlemişlerdir. Hukuk sisteminde Hz. Muhammed'in koyduğu kurallara uyulmuştur.

ARAP MÜZİĞİ
Arap Müziği'ni İslamiyet ile birlikte ortaya çıkan büyük inanç ve toplumsal yaşam değişimine uygun olarak incelemek ve bu bağlamda iki ana döneme ayırmak uygun olacaktır:
1. İslamiyet öncesi dönem (MÖ.1000-MS.622)
2. İslamiyet sonrası dönem (MS.622'den günümüze kadar)
Tarihsel olayların etkileri göz ardı edilemeyeceğinden; Arap Müziği'ni bu iki ana dönemi de unutmadan kronolojik olarak dört dönemde incelemek en doğrusu olacaktır:

1. İslamiyet öncesi dönem; Cahilliye dönemi (MÖ.1000 – MS.622)
2. İslamiyet sonrası dönem
a. Gelişme dönemi (M.S. 622'den, XIII.yy veya; XV.yüzyıla kadar)
b. Duraklama dönemi (XIII.yy. veya XVyy.'dan, XIX.yüzyıla kadar)
c. Modern dönem (XIX.yy.'dan günümüze kadar)

1. İslamiyet Öncesi Dönem: Cahilliye Dönemi (MÖ.1000 – MS.622)
İslamiyet Öncesi Arap Müziği hakkında günümüze çok az bir bilgi ulaşmıştır. Arap Yarımadası, Mezopotamya Medeniyeti'nin etkisi altında gelişerek Sami Kültürü'nün merkezi konumuna gelmiştir.

Cahilliye Dönemi'nde Araplar, Arabistan Çölleri'nde göçebe hayatı yaşamaktaydılar. Araplar, monoton geçen yaşamlarını renklendirmek ve deve kervanlarını yürütmek amacıyla, basit ezgilerden oluşan şarkılar söylerlerdi. Arap Kültürü'nün içinde yer alan toplumların san'at ve edebiyata olan meraklı oldukları görülür. Özellikle müzik, sosyal yaşamın önemli bir parçasıdır.

Başlangıçta vokal (sözlü müzik) müzik gelişmiş ve müziğin icrası şiirle yakın bir paralellik içermiştir. Bu bakımdan Arap Dünyası'nda şarkıcıya önem verilmiş ve el üstünde tutulmuşlardır. Cahilliye Dönemi'nde "Kayne" adı verilen kadın şarkıcılar, sosyal yaşam içerisinde önemli bir yer tutmuşlardır. Müzik, "Kâinatın Kabîleleri" olarak bilinen kadın şarkıcılar ile nadiren "Mugannî" adı verilen erkek müzisyenler tarafından icra edilmiştir.

Bu dönemde Araplar henüz İslamiyet'i kabul etmedikleri için, kadınların sosyal yaşamda etkin oldukları ve kadın şarkıcıların müzikte etkin bir rolü olduğu görülür. İçkili toplantı ve eğlencelerde kadın şarkıcılar, hem Arap Şarkılarını hem de Arapça söz yazılmış başka toplumlara (milletlere) ait şarkıları seslendirmişlerdir. İslamiyet sonrası dönemde ise; müzik daha çok erkek şarkıcılar tarafından icra edilmiş ve kadın şarkıcıların önemi azalmıştır. İslamiyet'in kabulünden sonra kadınlar müzik geleneğini, toplum içinde değil aile içerisinde sürdürmüşlerdir.

En eski vokal müzik formu "Hûda (Allah)"'tır. Bu geleneksel form, develerin adımlarından çıkan seslerin oluşturduğu ritmik bir yapıya sahiptir. Hayatlarının her bölümünde çöl yaşantısının etkin bir yer tutması, bu formun gelişme nedenidir. Yaz-Kış her daim deve kervanları ile yapılan uzun çöl yolculuklarına şarkıcılar da eşlik ederek; Hû da formundaki ezgileri seslendirmişlerdir. Bir devenin adımlarının çıkardığı seslerin oluşumuna "Ritim", bir şiirin ezgiyle söylenmesine ise; "Gınci" adı verilmiştir.

Cahilliye Dönemi'nde Arap Şarkılarının makamsal yapısı ve besteler çok sadedir. Her beyit ve/ya mısrada bir satırı aşmayan bir müzik cümlesi yer alır. Hâtta bazen iki, dört ya da beş nota, sesin genel melodisini oluşturur.

Cahilliye Dönemi sırasında Araplar, İslam öncesinde Sasani İran'ı olarak bilinen bölge ile Kuzey Hint ve Kuzey Afrika bölgelerinden etkilenmişlerdir. VI. yüzyılda, Kâbe'nin onarımında çalışan İranlı ustalar ve işçiler aracılığıyla İran Müziği ile tanışmışlardır. Tahmin edileceği üzere bu tanışma sadece folklorik düzeyde olmuştur.

2. İslamiyet Sonrası Dönem
a) Gelişme Dönemi (MS.622 – XIII.yüzyıl veya; MS.622 - XV.yüzyıl)
Araplar İslamiyet'in kabulünden sonra, bilim ve edebiyat alanında bir çok gelişme göstermişlerdir. İslâm Medeniyeti, İslâm İmparatorluğu çevresinde gelişme göstermiştir. VI. yüzyılda ortaya çıkan sağlam politik bir güç, sadece Yakın Doğu değil, batıda İspanya ile doğuda Hindistan'a ve Asya'nın ortalarına kadar yayılmıştır. Bu çok milletli imparatorluğun oluşumunda başlıca iki kültürel unsur birleştirici bir rol oynamıştır. Bunlar: Din (İslâm) ve Lisan (Arapça)dır. İslâm Kültürü oluşumu ve yayılmasında Araplar'ın yanı sıra İranlılar, Türkler ve Bizanslılar'ın da katkısı olmuştur.

Arap Müzik Geleneği, İslamiyet'in ilk dönemlerinde büyük bir gelişme göstermeye başlar. Bunda İslamiyet'in doğuşu ve kabulünün etkin bir rol oynar. Müzik diğer milletlerden gelen kültürel unsurlarla zenginleşir. Yakın Doğu'daki sanatsal (klasik) müziğin temelleri bu soydan gelen İslam İmparatorluğu Sarayı'nda ilerleme göstermiştir. Dolayısıyla söz konusu gelişme dinsel kaynaklıdır.

İslamiyet'in yayılmasıyla beraber o dönemde yapılan ve icra edilen müziğe, karşıt bir tutum da oluşmuştur. Bunun en büyük nedeni, müziğin şiirle olan ilişkisidir. Çünkü o dönemlerde altın çağını yaşayan şiir, İslamiyet öncesinin en önemli kültür özelliğiydi. Bu sebeple İslâm'ın ilk yıllarında müzisyenler, yenilikçi olarak tasvir edilmişlerdir. Arap Müziği bu dönemde, özellikle İran'ın etkisiyle, eski sadeliğinden uzaklaşarak; keskin, kuvvetli bir nitelik kazanmaya başlar.

İlk Arap Devleti olan Emevîler zamanında Şam ve Bağdat, sanat, kültür ve bilimin merkezi haline gelmiştir. Sanatsal (klasik) müzik anlayışı, Emevî Halifeliği zamanında (661-750) gelişmeye başlar. Emevî Sarayı bir müzik merkezi olur ve burada müzik, farklı kültürlerin de etkisiyle zenginleşir. Kadınlardan oluşan "Gaynacılar" tarafından icra edilen eğlence müziği, "Mugannî" adı verilen erkekler tarafından icra edilmeye başlar. Kadınların sanatsal alanda ünlü ve başarılı olmaları, İslâmî ahlâka ters düştüğünden, kadın müzik grupları yerini erkeklere bırakmıştır.

Zamanın en önemli müzisyenleri İbn-i Misah, İbn-i Süradi ve Ma'bad'dır. Bu müzisyenler İran'a giderek yeni melodiler ve müzik bilgileri öğrenmişlerdir. O dönemde, İran Müziği'nin daha popüler olması nedeniyle, Arap Müziği'nde de İran etkileri kendini göstermiştir.

Bu dönemin Arap Müziği Abbasi Hanedanlığı (750-1258) zamanında ortaya çıkmış; Al-Mahdi, Harun Al-Reşid ve Ma'mun'un saraylarında gelişmiştir. Bu dönem gelişme dönemidir ve "Altın Çağ" olarak kabul edilir (803). (Ve Müzik .s.57)

Abbasi döneminin en önemli müzisyenleri eski Arap tarzının temsilcileri olan Zalzal, Yahya el Maki ve İbn-i Hami'dir. Bu dönemdeki ritim anlayışları kurallara bağlı, ezgi ise Kur'an okumaya uyarlıdır. Arap şiirlerinde olduğu gibi her dize kendine uygun bir melodi bütünlüğünü oluşturmuştur. VIII.yüzyıldan itibaren, Kuzey Afrika, İspanya ve Akdeniz ülkelerinden gelen Haçlı orduları da Araplar'ın bilim ve tekniklerinden yararlanmışlardır. Aynı dönemde Arap Müziği İspanya'ya kadar yayılmış ve Endülüs, Arap Müziği'nin merkezi durumuna gelmiştir.

Endülüs Müzik Okulu:
Araplar'ın ilk müzik ekolleri "Endülüs" diye adlandırır ve müzik okulu ikincisi de klasik okul olan Büyük Selçuklu Devleti Dönemi'dir.("Ve Müzik", S.2/97, s.66)

Ishak el-Musuli ve İbrahim El-Mehdi, bu dönem Arap Müziği'nin ilk büyük kuramcı ve bestecileridir. Bağdat, bu dönemde bir kültür ve sanat merkezi olarak en parlak çağını yaşamıştır. Ishak el-Musuli'nin öğrencisi ve Endülüs Müzik Okulu'nu kuran Ziryap (Al İbn Nafaâ) hocasıyla olan bir anlaşmazlık nedeniyle Irak'ı terk etmiş ve Endülüs'ün Kurtuba (Kordoba) şehrine yerleşmiştir. Kurtuba'ya vardığında Halîfe Abdurrahman İbn Al-Hakan (822-852) tarafından karşılanmış ve kendisine bütün olanaklar sağlanarak İslâm Alemi'nin ilk müzik konservatuvarını kurmuştur. Tunus'un başkenti Kayruvan'da, Tunus Müziği'ni incelemiş ve sonradan İspanyol Müziğiyle tanışmıştır. Endülüs'te bulunduğu dönemlerde doğudan edindiği müzik geleneğini batıya taşımış ve dönemin ünlü bestecilerinden biri olmuştur.

XI.yüzyıldandan itibaren Selçuklu Türkleri'nin Bağdat'daki etkisinin hızla artması sonucu Arap İmparatorluğu zayıflamaya başlamıştır. Politik sorunlar müzik ve sanat üzerinde de etkili olmuş; saray müzisyenlerden desteğini çekmiştir. 1258'de Moğol istilasıyla bir sanat ve kültür merkezi olan Bağdat yıkılmış ve müzikal kültür duraklama devrine geçmiştir.

b) Duraklama Dönemi (XIII.yüzyıl -XIX.yüzyıl veya XV.yüzyıl.-XIX.yüzyıl)
Bağdat'ın düşmesi ve Abbasi Halîfeliği'nin sonu, kültürel ve bilimsel alanda bir durgunluğa neden olur. Kültürel merkezler daha çok Fas ile Asya'nın merkezine taşınır. Böylece Moğollar'ın himayesindeki Buhara ve Semerkant da birer kültür ve eğitim merkezi haline gelip gelişmeye başlar.

Hıristiyanlar tarafından tehdit edilmeye başlayınca, İspanya'da yaşayan son Müslümanlar'ın da buradan kovulması ile Endülüs Dönemi'nin "Altın Çağ"ı sona erer. Kültürlerini de beraberinde götüren Müslümanlar; Kuzey Afrika, Moroko, Tunus ve Cezayir'e yerleşirler. Bu dönem Araplar'ın büyük bir kültürel yıkım yaşadıkları dönemdir.
Kültürel birikimleri ve dolayısıyla müzikleri çevrelerindeki kültürel yapıdan etkilenmeye başlar ve eskilerin unutulduğu görülür.

Aynı dönemlerde Türk hakimiyeti yükselmekte, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları genişlemektedir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun parlak çağlarında, Yakın Doğu'da Türk Müziği hakim konumdadır. İşte bu dönemden XIX.yüzyıla kadar olan süre içerisinde, Araplar'ın Türk Müziği öğeleriyle yoğrulduğu görülmektedir.

c. Modern Dönem (XIX. yüzyıldan günümüze kadar)
Napolyon'un 1789'daki Mısır seferi Yakın Doğu'da karşı konulmaz değişimlere yol açmıştır. Avrupa'yla kurulan yeni ilişkiler hayatın bütün alanlarında değişimler getirmiştir. Batı kültürünün hızla yayılması, matbaanın gelişmesi, modern üniversitelerin kurulması, Arapların kültürel ve politik görüşlerine yeni bir sayfa açmıştır. Uzun süre Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetinde kalan Araplar, 19.yy başlarından itibaren yeni bir gelişim sürecine girmişlerdir. Özellikle II. Dünya Savaşından sonra Mısır'dan oluşan milliyetçilik akımıyla besteciler Batı müziği ve Arap müziği sentezleriyle yeni bir müzik türü yaratmaya başlamışlardır. Ve buna "Modern Dönem Müziği" adı verilmiştir.

Modern dönem müziği bir ihtiyaçtı. Çünkü Gramofonların icadı ve yayılması müzisyenler ile dinleyicisi arasında ilişkiyi farklılaştırdı. Teori ve icradaki gelenek daha fark edilir oldu. Doğaçlama teknikleri kayıt edilen, daha sonra dinlenip fikir yürütülen icra eksikliği fark edildi. Bu eksiklikler müzikolog ve teorisyenler arasındaki tartışmalarına neden olmuştur. Kahire'de Arap müziği hakkında 1932 yılında bir kongre organize edilmiştir. Bu kongreye Arap ve Avrupa'nın büyük müzik otoriteleri katılmıştır.[4]

İslâm'ın Arap Müziği'ne Etkileri
İslâm'ın başlangıcından itibâren tegannîye karşı gösterilen direnç sonucu müzik tartışılır bir konu olmaya başlamıştır. Bu devrede müziğin Araplar arasında uygulanışı genelde Kur'an tilâveti ile kendini göstermeye başlar. İslâm'ın ilk çağında Kur'an, şarkıya benzemeyen, hüzünlü bir tazda, sade bir elhan (melodi) ile okunmakta idi (M. Tayyib Okiç, Kurân-ı Kerîm'in Üslûb ve Kıraatı, s.19). Tarihte Kur'an'ı melodi ile ilk defa okuyan kimse, Abdullah İbn-i Ebî Bakra olarak kabul edilmiştir. (İbn-i Kuteybe, Kitabu'l Maarif, s.180) İslâm'ın ilk yıllarında ve dört halîfe döneminde yalnız Kur'an Kıraati ile sınırlı kalan müzik, Emevî ve Abbasiler döneminde gittikçe yaygınlaşarak, özellikle eğlence müziği tarzında gelişir. Daha sonra müziğin kuramsal olarak incelenmeye başlandığı görülür.[5]

Arap filozof ve bilim adamlarına ait müziği teorik olarak inceleyen ve anlatan eserler ortaya çıkmaya başlar. XIX. ve X. yüzyıllardan başlayarak kaleme alınmış, bu kuramsal çalışmalarda ses sistemini anlatmak amacıyla harf notasına dayalı bir nota sistemi kullandıkları görülür. Bu nota sisteminde, Arap alfabesi kökenli Ebced harfleri kullanılmıştır. Söz konusu müzik teorisi çalışmalarının elde mevcut en eski örneği, IX. yüzyıldan kalma "Risale-i fî Hubri Telif'il Elhan" adlı Kindî'ye (790-874) teorik ait bir eserdir. Kindî, ses sisteminde yer alan perdeleri gösterebilmek için; Arap alfabesindeki harflerden yararlanmıştır. Bunlar daha çok kromatik diziyi göstermek için seçtiği ve Arap Ebced Alfabesinin ilk 12 harfi olan: A, B, C, D, H, V, Z, H, T, Y, K, L'dir. Kindî'nin nota sistemi Tabulatur'un harf notasına uyarlanmış bir şeklidir yani her bir harf, parmakların çalgıda üzerindeki poziyonunu (hangi perdeye basılması gerektiğini) gösterir.

Günümüzde, Araplar'ın IX. yüzyılın ortalarından önceleri de enstrümantal müzik için, fonetik bir nota sistemi kullandıkları, akademik çevrelerce kabul edilmektedir. Ancak, fonetik nota sistemini yazılı bir müzik parçasını icra etmek için değil, müzik teorisi uygulamalarında kullanmışlardır.

Arap Müziği Kongresi (Kahire 1932)
İlk Arap Müziği Kongresi, 1932'de, 28.Mart–3.Nisan tarihleri arasında, Kahire'de yapılmıştır. Sanatsal konulara ilgi duyan Mısır Kralı I. Fuat tarafından düzenlenen kongre, Batı müziğinin dışında tutulmuştur. Bu kongrenin toplanma amacı; "Arap Sanatı ve Arap Rönesansı" adı verilen "Nadha" sürecinde yapılan Arap Müziği'ni incelemekti. Uluslararası bir nitelik taşıyan kongreye, müzik dünyasından Bella Bartok, Paul Hindemith, Alois Habin ve Henri Rabavd gibi besteciler, Emile Voillermoz ve Erich Moritz von Hornbostel, Robert Lachmann, Curt Sachs ve Egon Welesz gibi müzik eleştirmenleri ve müzikologlar katılmıştır. Kongreyi yönetenler Baron Carra de Vaux, papaz Xavier Collangettes, Henry George Farmer ve Elexis Chottin ve kongre başkanı Baron Rodolphe'd Erlenger'dır.

Kongreye ayrıca Ali al-Khula'i, Safar Ali, Mustafa Rida Bey, Mısır'dan Muhammed Abdul al-Wahap, Türkiye'den Mehmet Rauf Yekta Bey ve Mesut Cemil Bey'in dahil olduğu icracılar davet edilmişlerdir.

Ozan Ahmed Sawgi, Kıptılog Kaghip Mugtah, müzikolog Muhammed Kamil al-Hajjaj,Ahmed al-Dik, Mahmud Ahmed al-Higni, konuşmalara, al-Arabi İbn Sari'nin Cezayir Grubu, Muhammed al-Qabbanzi'nin Irak grubu Wadia Sabra'nın Lübnan Grubu, Umar Fa'id al-Du'aydi'nin Fas Grubu, Ahmed al-Uburi ve Salim al-Hanafî'nin Suriye Grupları ve Muhammed Ghanni'nin Tunus Grubu gibi müzisyenler ve müzikologlar ise; kongreye katılan diğer kişilerdir.

Kongre tutanakları 1933'te Arapça, 1934'te Fransızca ve Arapça olarak yayınlanmıştır. Tutanaklarda, müzik dizilerinin problemlerine ve sanat biçiminin moderleştirilmesine yer verilmiştir. Aynı zamanda d'Erlenger tarafından yazılan "La Musıg ve Arabe"nin (Arap Müziği) 5. ve 6. ciltlerinin Arapça çevirileri de bu söz konusu tutanaklarda bulunmaktadır. İlk olarak geçmişten günümüze kadar gelen, geleneksel müziğin gelişiminin incelenmesi hedeflenmiştir. Böylelikle var olan sistemin yeni Arap müziğine pratik çözümler kazandırmaktır.

Alexandre Chalfoun'a (1881-1934) göre; disiplinsiz müzik öğretimi, verimsiz bir uygulamadır ve sadece sözlü uygulamalarla müzik gelişemez. Bu düşünceden yola çıkarak 1919'da College de Musique'i (Müzik Koleji) kurmuş ve eğitim öğretim metotlarının gerekliliği ve önemini vurgulamıştır.

Muhammed Kamil al-Hajjaj (1877-1943) ise; 1924 yılında "Arap Müziği – Geçmiş, Bugün ve Gelecekteki Gelişim" adını verdiği eserinde, Arap Müziği kaynaklarını ve yayılmasını anlatmış ve Arap Müziği'ni, Batı Müziği ile karşılaştırmıştır. Modernleşme yolunda savunduğu sistem için ise; Rus Okulu ve Rus Beşleri'ni örnek olarak seçmiştir. Yerel renklerin Batılı besteleme teknikleri içerisinde ele alınması gerektiği sonucuna varmıştır.

Alfred Berner'in ,1937 yılında yayınlanan, "Studien zur Arabıschen Musik (Arap Müziği Öğretimi)" adlı çalışmalarında Arap Sanat Müziği'nin özellikleri betimlenmektedir. Bu eserde, daha çok çalgı müziğine dayalı doğaçlamalar ve 1910-1930 arasında Kahire'de ortaya çıkan (ve Avrupalı olmayan) ticarî kayıtlara ait bir dizi müzik yazısına yer verilmektedir. Yazar, Arap Sanat Müziği'nin tüm yabancı etkilerden arınmış olmasının, onun ortaya çıkmasına neden olan şey olduğunu fikrindedir. Savunduğu bu modernleşme düşüncesi Araplar açısından farklı bir bakış açısıdır.

Lübnanlı Wadia Sabra (1876-1952) ise; uyum eksikliği ile, zihnini meşgul eden farklı sistemlere sahip iki dünya için ortak teorik düşünceyi savunmuştur. Sabra, 1938'li yıllarda çok karmaşık ve hızlı bir şekilde matematik hesaplarını tamamladıktan sonra tümüyle farklı bir buluşla; Arap ve Batı müziği ile uyum içerisinde olan evrensel bir dizinin teorik varlığını öne sürmüştür. 1943 yılında yayınlanan "La Musique Arabe Base de l'art Occidental (Doğu Sanatına Dayalı Arap Müziği)" adını taşıyan çalışmasında, gelişimi ve modernleşmeyi savunmuştur. Araplar'ın Altın Çağı'nı yaşadıkları dönemde, klasik eserlerin armonik kuralları hakkında bilgi vererek, konuyla ilgili fikirlerini ortaya koymuştur.

Bu kongre ile amaçlanan; Arap Müziği'ne ait önemli problemleri tespit ederek ortaya çıkarmak ve üzerinde tartışmak, olası yeni çözümleri gözden geçirmekti. Arap Müziği'ni, içinde bulunduğu metotsuzluk ve disiplinsizlikten kaynaklanan olumsuz durumdan kurtarmak; yeniliklerle, eğitim metotları geliştirerek modernleştirerek daha çağdaş ve kalıcı bir hale getirmekti. Bu bakımdan 1932 yılı Arap Müziği'nde bir dönüm noktası olmuştur. Bu kongre tarihsel süreç içinde oluşan sistemi sözlü ve yazılı bir şekilde ifade ederek karşımıza çıkarmayı başarmıştır. Söz konusu sistem içerisinde çeşitli müzik okulları, akademi ve üniversiteler kurularak Arap geleneksel formları Batı tekniğiyle birleştirilmiştir. Bölgesel ve yöresel keşiflerle genişletilmiş, bir bütünlük içindeki Arap Müziği Dünyası bugün, beklenmedik zenginlikleri ortaya çıkmıştır. Böylelikle geçmişin müzik değerleri XX.yüzyıl Arap Dünyası için yeni modeller oluşturmuşlardır. 1932 yılında yapılan bu kongre, Arap Müziği'nde Modern Dönem'in başlangıcı olarak düşünülmekte ve kabul edilmektedir.

Özellikle Mısır, Arap Müziği genelinde Popülerlik kavramını daha elverişli bir hale getirerek, halkı bu konuda etkilemiştir. Kırsal bölgeyle, kent arasındaki tarzlar da bir bütünlük göstermiştir. Arap Dünyasının duayeni Muhammed'Abdu'l-Wahap (1917-1991) bu sistemin öncüsüdür. Ardından onu Farid Al-Atlar (1974) izlemiştir. Teknolojinin gelişmesi, özellikle de plâk ve radyo, televizyon gibi iletişim araçları aracılığıyla bu kişilerin popülerliği artmıştır. Ses sanatından dolayı tüm Arap ülkelerinde tanınan ve yeni icranın öncüsü olan Ümmü Gülsüm (1904-1975) Şehirci – Halkçı Geleneğin gelişimine büyük katkıda bulunmuştur. Ümmü Gülsüm ulusal geleneklerini koruyarak Mısır Müziği'ne katkıda bulunmuştur. Bu yeni akım Arap Müzik Hayatında bir hareketlenme başlamıştır. Özellikle Kahire ve İskenderi'ye olmak üzere bir çok Arap şehirlerinde müzik gösterilerinin sahnelenbilmesi için salonlar kurulmaya başlanmıştır. Bu salonlarda tiyatrolar, operetler ve dönemin ünlü bestecileri ve şarkıcıları konserler vermiştir.

Bugün Arap Müziği, Popüler Müziğin vazgeçilmez bir kültürü durumuna gelerek Dünya müziğinde bir yer edinmeye başlamış ve saygın bir konuma ulaşmıştır.

Arap Müziği Formları
Cahilliye Dönemi'nden bu yana, günümüze gelen Arap Müziği formları (alfabetik düzende) şu şekilde sıralanabilir:
Amel:
Genellikle İranlılar tarafından ve XVI.yüzyıl ile XVIII.yüzyıllarda kullanılmış bir Arap Müziği formudur. Bu form Matla, Cedvel, Savt'ul-Vasat ve Teşyia adlı bölümlerden oluşur. Giriş kısmı olan Matla, Beyt-i Duhul ya da Tarika adını alır. Savt-ul Vasat, Meyan görevi yapar ve çift olarak bestelenir. İstenildiği takdirde Savt-ul Vasat'ın kullanılmadığı da olur, ancak teşyianın bulunması zorunlıdur. Muhammes, Remel veya Hezec gibi kısa usûllerle bestelenirler. (Murat Bardakçı, Maragalı Abdülkadir, 1986: 93)

Basît:
Sakıyl-i Evvel veya Sakıyl-i Sanî usûllarinde bestelenen Arapça bir kıt'adan oluşur. Tarika veya Pişrev adını alan, sazla çalınan bir giriş kısmından sonra, Bazgeşt ya da Teşyia denilen bir nakarat ve daha sonra da meyan görevi yapan Savt'ul Vasat kısmı gelir. Bazen Savt'ul Vasat'a yer verilmeyebilir. Genellikle Edvar-ı Sitte (Altı Devir) şeklinde anılan dizilerden yapılır. (Bardakçı. 1986: 92)

Darbeyn:
Aynı anda iki usûl kullanılır ve birinci usûl sağ, ikinci usûl sol elle vurulur. Sağ el 24 zamanlı Sakıyl-i Remel'i, sol el ise 16 zamanlı Sakıyl-i Evvel'i vurur. Muttehid ve Muhtelif adlarıyla anılan iki çeşit olan darbeynde, aynı anda dört ika' devri de icra edilebilir. (Bardakçı. 1986: 93)

Gın'a:
"Tegannî etmek, şarkı söylemek" demek olan Gın'a, genellikle "Müzik" anlamında da kullanılmaktadır. Büyük bir olasılıkla güfteleri halk dilinde olan bir şiir söyleminden gelmektedir. Halk şarkılarının makamsal yapısının basitliği nedeniyle genel olarak tek bir makamsal cümle kullanılır. Bu cümle, her beyit ve mısrada tekrar edilir.

Hevayî:
Bu formu, yalnız erkekler tarafından seslendirilir. Bunlara "Merdomzad" da denir. Belirli bir kuralı yoktur, istenildiği şekilde icra edilir. (Bardakçı. 1986: 94)

Kulli'd-durub:
Bütün usûllerin ardarda kullanıldığı bir formdur. "Tarik" adı verilen bir saz girişi ile onun ardından nakaratı teşkil eden olan Teşyia gelir. Eser, tüm ika' devirlerinin peşpeşe kullanılması ve karara gidilirken, tekrar başlangıçtaki devire dönülmesiyle tamamlanır. (Bardakçı. 1986: 92)

Kulli'n-nagam:
Bu formun iki biçimde olur:
1) 6 avaze ve 24 Şûbenin tamamı, bir kıt'a içerisinde kullanılır. İstenildiği takdirde Terkîb'lere de yer verilebilir ve böylece eser 91 diziyi birden ihtiva eder.
2) Yine bir kıt'a içerisinde, oktavı meydana getiren 17 sesin tamamında dolaşır. Ancak bu iş yapılırken Mütenafir yani Uyumsuz Ezgiler meydana getirmemeye dikkat edilmesi gerekir. (Bardakçı. 1986: 93)

Kulli'd Durub ve Nagam:
Aynı eser içerisinde, hem Kulli'd-durub ve hem de Kulli'n-nagam formlarının birlikte kullanılmasından oluşan bileşik bir formdur. (Bardakçı. 1986: 92)

Longa :
Balkan Müzik Kültürü'nden gelen bu müzik formu, Osmanlılar'dan Araplar'a geçmiştir. Kolay bir ritimde bestelenmiş sürükleyici bir ezgiden meydana gelir. Arap Fasılları'nın sonunda yer alır.

Maval:
Arap Müziği'nin eski dönemlerinden bugüne ulaşmış bir uzun hava türüdür. Günümüzde Arap Müziği'nin vazgeçilmez bir parçasıdır. Terennüm içeren bu form, belli bir usûlde başlar ve değişik usûllerle devam eder. En fazla bir saat sürmektedir.

Muhasebe:
Kuzey Afrika'da "Raddan El-Cavab (Cevap verme)" anlamına gelen bu form, bir kaç şarkıcı tarafından söylenen sözlü parçaların ezgilerini sazların tekrar etmesine dayanır.

Murassa':
Güftelerinde Farsça, Arapça ve Türkçe'nin birlikte kullanıldığı eserlerdir. (Bardakçı: 94)

Nash:
Ölülerin arkasından okunan bir çeşit ağıttır. Cahilliye Dönemi'nde kullanılmış bir formdur. Bu formdaki eserlerden günümüzde bir örnek bulunmamaktadır.

Nevbet-i Mürettebet:
Formların en uzunu ve bestelenmesi en güç olanıdır. Kavl, Gazel, Terane ya da Ferudaşt adı verilen dört bölümden meydana gelir. Kavl, Arapça bir şiirdir, gazel ise; Farsça beyitlerden oluşur. Terane kısmı, Rubai vezinlerinden meydana gelir. Ferudaşt bölümü, kavl biçiminde bestelenmiştir. (Bardakçı: 92)

Neşid-i Arab:
Usûllu ve usûlsuz bölümlerden meydana gelir. Bölümlere "Şatr" adı verilir. İki tür Neşid vardır:
1- Neşr-i Nagamat: İki beyitten oluşur.
2- Nazm-al Nagamat: Ritmik bir bestedir.
İlk önce "Neşr'i Nagamat" adı verilen Arapça bir Dubeyt (Rubai) okunur .Ardından "Nazm'un Nagamat" denilen bir beyit icra edilir. Genellikle Remel ve Muhammes usûlleri kullanılıyor olsa da istenilen başka usûller de kullanılabilmektedir. (Bardakçı: 91, 92)

Nakş:
Gazel'lerden meydana gelir. Beste biçimi Amel'in girişini oluşturan Matla gibidir. Savt'ul Vasat ve Teşkiya kısımları yer almaz. Bir gazel bittiğinde bir diğerine geçilir. (Bardakçı: 93)

Neşk:
Neşk sözcük olarak; "Ölü için dövünme" anlamına gelir. Ölülerin arkasından söylenir. Günümüze kadar gelmiş örnekleri yoktur.

Tahınika:
Bütün sazlar tarafından çalınan, uzunluğu bir ölçüyü geçmeyen, cümlelerinden biri tekrarlanabilen, bir çalgı müziği formudur. Doğaçlama yapılarak çalınır.

Teşviye:
2/4 ve ya 4/4'lük ölçüde bestelenen, güftesi olmayan bir formdur. Bazen İstihbar'ın iki ritminin araya sokulduğuda olur.

Pişrev:
Bir çalgı müziği formudur. Sayısı 15'e kadar çıkabilen 'Hane'lerden (Bölüm) meydana gelir. Her Hane'nin sonunda tekrar edilen "Serbend-i Pişrev" adlı bir kısım bulunur. (Bardakçı: 94)

Savt:
"Elvaz-ı Nakarat" adı verilen ve Terennüme yer verilmeyen bir formdur. Meyanhane ve Teşyia kısımları da bulunmaz.

Sinat:
"Biga" formunun bir alt formudur. Güçlü ve keskin bir üslubla icra edildiği bilinen bu form hakkında, günümüzde ulaşmış çok fazla detaylı bir bilgi yoktur.

Vasla:
Sazlı ve sözlü parçaların bir arada çalınmasına Arap Dünyası'nda "Vasla" adı verilir. Vasla, Kuzey Afrika'da "Nevbe", Türkiye'de ise "Fasıl" olarak bilnir. Genel olarak aşağıdaki gibi tanımlanabilir:
1- Bir Peşrev, yani enstrümantal parça ile başlanır.
2- Dinleyici ve ortamına göre seçilen eserlerden oluşur.
3- Semaî'ler,10/8 ile başlayıp 6/4, 3/4 ya da 6/8'lik usûllerle bitirilir.
4- "Taksim" denilen ritimsiz bir doğaçlama ve daha sonra Leyali ve Maval, adlarıyla bilinen vokal kısımlarla devam edilir.
5- Taksim'den sonra "Vahdet" ya da "Kasid Mauz'un" adı verilen bölümler gelir. Bu bölümlerde usûl, 4/4'lüktür.
6- Daha sonra halk türküleri veya folklorik parçalara yer verilir.
Son düzenleyen nötrino; 5 Kasım 2013 10:53
Keten Prenses - avatarı
Keten Prenses
Kayıtlı Üye
18 Aralık 2008       Mesaj #2
Keten Prenses - avatarı
Kayıtlı Üye
Bu mesaj 'en iyi cevap' seçilmiştir.
Arap (Arab)" İsminin Kökeni "Arap (Arab)" isminin nereden geldiği ve kelime olarak kökeni hakkında fazla bir bilgi yoktur. Anlamı ve ortaya çıkışı üzerine öne sürülen çeşitli fikirlerden hangisinin tam olarak gerçeği yansıttığı bilinmemektedir.

Sponsorlu Bağlantılar
Mezopotamya'daki arkeolojik kazılarda çıkan eski tabletlerden ve kitabelerden elde edilen bilgiler ışığında; "Arap" kelimesinin, bu yörede yaşayan "Sami" kültüründen geldiği düşünülmektedir. Bu kaynaklarda (eski kitabelerde) geçen ve "Arap" isminin kökeni, "çöl ve çıplak ova" anlamına gelen "Urbe" kelimesidir. Diğer bir düşünceye göre ise; yine Sami dilinde aslı "İrab" olan "Arab" sözcüğü; "ferahlık" veya "hakimiyet" anlamına gelmektedir.[1]

TARİHÇE
Ancak günümüzde, Arabistan'ın Sami kökenli ulusların doğum yeri ve anayurdu olduğu teorisi pek fazla yandaş bulmamaktadır. Bu durumda, Araplar kısaca; Sami dilini konuşan, geçimini ticaretle sağlayan halk olarak tanımlanabilir. Müslüman Araplar'ın tarihteki büyük imparatorlukllardan birini kurması; "Arap" kelimesinin, Arabistan'da (Arap Yarımadası) yaşayan herkesi tanımlamak için kullanılmasına yol açmıştır.[2]

Sami Alfabesinin bulunması, develerin evcilleştirilerek kabîlelerin Arabistan'a göç etmeleri M.Ö. 2000'lere rastlamaktadır. (Araz: 196, 199) Arap Kabîleleri, Suriye ve Mezopotamya'ya akınlar yaparak buralara yerleşmiş; devecilikle geçimlerini sağlamışlardır. Asur kaynaklarında, M.Ö. 853 yılından itibaren zaman zaman saldırıya geçen Arap kral ve kraliçelerinden bahsedilmektedir.

Araplar'ın gelişimi ve krallıklar kurmaları, daha çok elde ettikleri ticarî kazançlarla açıklanabilir. Babil Kralı Nabunaid (M.Ö. 556-539), "Baharat Yolu"nun geçtiği Kuzey Arabistan'ı alabilmek için, sekiz yılını Tema'da (Teyma) geçirmiştir.

Kuzeybatıda Kedar (M.Ö.VII. ve IV.yüzyıllar), yerini daha sonra Nabatiler'e bırakır (M.Ö. IV.yüzyıl - M.S. II.yüzyıl). (Doğrul 1973: 196) Güneybatıda Saba, Maan, Kataban ve Hadramut, kabîle aşamasını geride bırakarak siyasî bir birlik kurarlar. M.Ö. V.yüzyılda oluşturdukları yerel alfabe ile (Güney-Arap Alfabesi), yazılı anıtlar dikmeye, yerleştikleri alanı kitabelerle donatmaya başladılar.

Yahudilik ve Hıristiyanlığın ortaya çıkması nedeniyle buralarda bir çok savaşlar olmuş ve bunlar, Hıristiyan Habeşler'in VI.yüzyıl başında ülkeyi istila etmesi ile son bulmuştur. 575'te Persler tarafından yıkılmıştır.

Araplar'ın tarihi, İslâm'ın doğuşunun, yayılışının kısaca; İslâm Tarihi'nin aurılmaz bir parçasıdır. Araplar'ın fetihleri, bu noktada 3 ana dönemde incelenebilir:
1. Hz. Muhammed (s.a.v.) Dönemi Fetihleri: Peygamber hayattayken asıl Arabistanı egemenlik altına almak amaçlanmıştır.
2. Hz. Muhammed (s.a.v.)'in vefatından sonra yapılan fetihler: Bu dönemde yarımadada yaşayan Araplar, Arabistan'ın kuzeyi ve doğusundaki bölgeleri fethetmeyi amaçladılar. Batıya ilerleyip Afraika'ya girdiler. Suriye ve Mezopotamya, İran ve Mısır, iki halîfe döneminde; Afrika'nın kuzeyi Üçüncü Halîfe Döneminde fethedildi.
3. Emevîler zamanında yapılan fetihler: Bu dönemde, Bizans ve Pers İmparatorlukları'nın yerini alarak, Kuzey Afrika, İspanya, Maveraünnehir, Sind ve Kafkasya'ya kadar Müslüman Devlet sınırları genişlletilmiştir. Arap akınları, 717'de İstanbul önünde ve 732'de Poitiers önünde durdurulmuştur.
Böylece İslamiyet, Araplar'a ait ulusal bir din kimliğinden çıkarak fethedilen ülkelerin halkları tarafından da benimsenmiştir. İslamiyet ile birlikte giderek bu ülkeler arasında Arapça, (ana dillerinin yanısıra) ortak bir dil halini almıştır. Bütün bu gelişmeler onucunda ise; İslâm Medeniyeti'nin doğmuştur.

Emevîler Dönemi ile Abbasiler Dönemi'nin başında bir bütün olan Arap İmparatorluğu, çok geçmeden parçalanmaya başlamıştır. Abbasiler'in yönetime gelmesinden kısa süre sonra, İspanya'da ayrı bir Emevî Emirliği kurulmuş ve bu, daha sonra X.yüzyılın başında Halîfelik olmuştur. IX.yüzyılda Mağrib'de bağımsız krallıklar kurulmuştur. Yine IX.yüzyıl ile X.yüzyıl arasında Mısır Halîfelik ile olan bağlarını gevşetmiş; Fatımîler ise; X.yüzyıl'dan XII.yüzyıla dek olan süre içerisinde burada bir karşı halîfelik kurmuşlardır. Bu arada doğuda yarı bağımsız hanedanlıklar ortaya çıkar.

Selçuklu Türkleri'nin gelişi ile birlikte, X.yüzyıldan beri gerçek bir iktidardan yoksun olan Bağdat Halîfesi yalnızca dînî bir rolle yetinmek durumunda kalmıştır. Endülüs Emevî Devleti'nin yıkılmasından sonra Araplar kısa bir dönem kendi başlarına birer devletçik halinde yaşamaya başladılar. Türkler'in İslamiyet'i kabul ettikleri dönemden, Cumhuriyet'in ilanına kadar Arap toprakları, hep Türkler'in egemenliği altında bulunmuştur (XI.yüzyıl - XX.yüzyıl başı). Osmanlı İmparatorluğu'nun parlak dönemi padişahlarından Yavuz Sultan Selim, Mısır'a yaptığı seferle Arap topraklarını eline geçirmiş ve Mekke ile Medîne'den gelen "Kutsal Emanetler"i İstanbul'a getirirek, "Halîfelik" unvanının Türkler'e geçmesini sağlamıştır.

Araplar, İlk Halîfeler ve Emevîler Dönemi'nde önemli bir rol sahibi olmuşlardır. Abbasi İmparatorluğu'nun kuruluşuyla, bu rolleri sınırlanmıştır. Bunda, Abbasi Halîfeleri'nin Kureyş asıllı Arap olmalarına rağmen, İran törelerine bağlı kalmaları ve eyalet valilerinin pek Araplar'dan seçilmemesinin payı büyüktür. Orduda da Araplar'dan çok Türk ve İranlılar gibi yabancılar görev almaktaydılar. Bundan sonra XIX.yüzyılın başına kadar sürecek olan bir gerileme dönemine girmişlerdir. Bu dönem bir kültürel bir yenilik, devrim (en-Nahda) hareketinin belirdiği XIX.yüzyıl başında sona ermiştir. XX.yüzyılın başında ise; siyasî bir yenilik hareketinin sonucunda Bağımsız Arap Devletleri kurulmuştur.

Aslında gerçek anlamda katışıksız, saf bir Arap Uygarlığı yoktur. Pek çoğu aslen Arap olmamakla birlikte; iyiden iyiye Araplaşmış yazarlar, bilimadamları, hukukçular, tanrıbilimciler, filozof ve sanatçılar tarafından meydana getirilen ve temsil edilen, İslâm'ı kabul etmiş farklı kültürlerin birbirini etkileyerek oluşturduğu bir İslâm Uygarlığı'ndan söz etmek daha doğru olacaktır. Bu uygarlık, Araplar'ın Suriye, Mezopotamya, Mısır, İran ve İspanya ile ilişki kurmasından doğmuş ve Ortaçağ'ın büyük bir bölümü boyunca dünyanın en parlak uygarlıklarından biri olarak, Batı Dünyası'nı önemli ölçüde etkilemiştir.

Arap ülkelerinin siyasî birliğini sağlamak amacıyla, II. Dünya Savaşı sonrası bu ülkeler arasında bir anlaşma imzalanmıştır (1945). Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan, Suriye ve Yemen, söz konusu anlaşmayı imzalayan ve Arap Birliği içerisinde yer alan ülkelerdir. Diğer Arap Devletleri de bağımsızlıklarını kazanmaya başladıkça, bu birliğine katılmışlardır. Libya 1953, Sudan 1956, Fas ve Tunus 1958 Kuveyt ve Cezayir 1961, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri 1971 Bahreyn ve Katar 1971 ve en son olan Filistin 1976'da bağımsızlığını ilan edip Arap Birliği'ne katılmıştır.

ARAP KÜLTÜRÜ
Arap İmparatorluğu zamanında Araplar, egemen oldukları topraklarda önemli bir din ve kültür mirası bırakmışlardır. Kuzey Afrika, Mısır, Suriye, Mezopotamya ve Arabistan halkları gibi farklı halkların Müslüman olmaları ve Arapça'yı ortak bir dil olarak kabul etmeleri, bu ülkeler ve Arap kültürü arasında karşılıklı bir etkileşim doğmasına neden olmuştur. Araplar'ın İslamiyet'i yaymak amacıyla çeşitli akınlar yaparak sınırlarını genişletmeleri sonucu; İspanya, Arap-Yunan uygarlığı ile Batı uygarlığının kültür alışverişin yapıldığı yer olmuştur. Araplar, Suriye ve İran'ı işgal ettikleri zaman, Yunan düşüncesi ve Hint bilgeliğinin buluşması sonucu zenginleşmiş, ileri bir uygarlıkla temas kurmuşlardır. Özellikle; Yunan kültüründen etkilenip gibi , medreseler kurmuşlardır. Medreselerde, Din, Tarih, Söz Söyleme Sanatı (Kelam), Matematik, Astronomi ve Müzik eğitimi verilmiştir. Bağdat, Kahire ve Kordona şehirleri, en büyük kültür merkezleri olmuştur. Arap Alfabesi[3], Latin Alfabesinden sonra, dünyada en çok kullanılan alfabetik yazım sistemidir. Kuzey Sami Alfabesinin Arami koluna bağlıdır. Aslında Arapça'nın yazımı için geliştirilmiş, İslâm'ın kabul edilip yayıldığı hemen bütün bölgelerde resmî alfabe olarak benimsenmiştir. (AnaBritannica, 1986: 437)

Başta Abbasi Dönemi olmak üzere İslâm aydınları, edebiyatın gelişmesi için zemin hazırlamıştır. Araplar'ın en meşhur filozofu İbni Rüşd (1226-1198)'dür.
Araplar, daha çok şiir ve düşünce alanında çalışmayı tercih etmişlerdir. Bağdat'ın parlak devrinde öykü ve masal yazarlarının sayısında bir artış görülür (Örnek: "1001 Gece Masalları"). Arap edebiyatında, şiir de çok önemli bir yer tutar.

Araplar İslâm'ın ortaya çıkışı ve yayılmasından sonra, hukuk sistemini İslâmi öğretilere göre yeniden düzenlemişlerdir. Hukuk sisteminde Hz. Muhammed'in koyduğu kurallara uyulmuştur.

ARAP MÜZİĞİ
Arap Müziği'ni İslamiyet ile birlikte ortaya çıkan büyük inanç ve toplumsal yaşam değişimine uygun olarak incelemek ve bu bağlamda iki ana döneme ayırmak uygun olacaktır:
1. İslamiyet öncesi dönem (MÖ.1000-MS.622)
2. İslamiyet sonrası dönem (MS.622'den günümüze kadar)
Tarihsel olayların etkileri göz ardı edilemeyeceğinden; Arap Müziği'ni bu iki ana dönemi de unutmadan kronolojik olarak dört dönemde incelemek en doğrusu olacaktır:

1. İslamiyet öncesi dönem; Cahilliye dönemi (MÖ.1000 – MS.622)
2. İslamiyet sonrası dönem
a. Gelişme dönemi (M.S. 622'den, XIII.yy veya; XV.yüzyıla kadar)
b. Duraklama dönemi (XIII.yy. veya XVyy.'dan, XIX.yüzyıla kadar)
c. Modern dönem (XIX.yy.'dan günümüze kadar)

1. İslamiyet Öncesi Dönem: Cahilliye Dönemi (MÖ.1000 – MS.622)
İslamiyet Öncesi Arap Müziği hakkında günümüze çok az bir bilgi ulaşmıştır. Arap Yarımadası, Mezopotamya Medeniyeti'nin etkisi altında gelişerek Sami Kültürü'nün merkezi konumuna gelmiştir.

Cahilliye Dönemi'nde Araplar, Arabistan Çölleri'nde göçebe hayatı yaşamaktaydılar. Araplar, monoton geçen yaşamlarını renklendirmek ve deve kervanlarını yürütmek amacıyla, basit ezgilerden oluşan şarkılar söylerlerdi. Arap Kültürü'nün içinde yer alan toplumların san'at ve edebiyata olan meraklı oldukları görülür. Özellikle müzik, sosyal yaşamın önemli bir parçasıdır.

Başlangıçta vokal (sözlü müzik) müzik gelişmiş ve müziğin icrası şiirle yakın bir paralellik içermiştir. Bu bakımdan Arap Dünyası'nda şarkıcıya önem verilmiş ve el üstünde tutulmuşlardır. Cahilliye Dönemi'nde "Kayne" adı verilen kadın şarkıcılar, sosyal yaşam içerisinde önemli bir yer tutmuşlardır. Müzik, "Kâinatın Kabîleleri" olarak bilinen kadın şarkıcılar ile nadiren "Mugannî" adı verilen erkek müzisyenler tarafından icra edilmiştir.

Bu dönemde Araplar henüz İslamiyet'i kabul etmedikleri için, kadınların sosyal yaşamda etkin oldukları ve kadın şarkıcıların müzikte etkin bir rolü olduğu görülür. İçkili toplantı ve eğlencelerde kadın şarkıcılar, hem Arap Şarkılarını hem de Arapça söz yazılmış başka toplumlara (milletlere) ait şarkıları seslendirmişlerdir. İslamiyet sonrası dönemde ise; müzik daha çok erkek şarkıcılar tarafından icra edilmiş ve kadın şarkıcıların önemi azalmıştır. İslamiyet'in kabulünden sonra kadınlar müzik geleneğini, toplum içinde değil aile içerisinde sürdürmüşlerdir.

En eski vokal müzik formu "Hûda (Allah)"'tır. Bu geleneksel form, develerin adımlarından çıkan seslerin oluşturduğu ritmik bir yapıya sahiptir. Hayatlarının her bölümünde çöl yaşantısının etkin bir yer tutması, bu formun gelişme nedenidir. Yaz-Kış her daim deve kervanları ile yapılan uzun çöl yolculuklarına şarkıcılar da eşlik ederek; Hû da formundaki ezgileri seslendirmişlerdir. Bir devenin adımlarının çıkardığı seslerin oluşumuna "Ritim", bir şiirin ezgiyle söylenmesine ise; "Gınci" adı verilmiştir.

Cahilliye Dönemi'nde Arap Şarkılarının makamsal yapısı ve besteler çok sadedir. Her beyit ve/ya mısrada bir satırı aşmayan bir müzik cümlesi yer alır. Hâtta bazen iki, dört ya da beş nota, sesin genel melodisini oluşturur.

Cahilliye Dönemi sırasında Araplar, İslam öncesinde Sasani İran'ı olarak bilinen bölge ile Kuzey Hint ve Kuzey Afrika bölgelerinden etkilenmişlerdir. VI. yüzyılda, Kâbe'nin onarımında çalışan İranlı ustalar ve işçiler aracılığıyla İran Müziği ile tanışmışlardır. Tahmin edileceği üzere bu tanışma sadece folklorik düzeyde olmuştur.

2. İslamiyet Sonrası Dönem
a) Gelişme Dönemi (MS.622 – XIII.yüzyıl veya; MS.622 - XV.yüzyıl)
Araplar İslamiyet'in kabulünden sonra, bilim ve edebiyat alanında bir çok gelişme göstermişlerdir. İslâm Medeniyeti, İslâm İmparatorluğu çevresinde gelişme göstermiştir. VI. yüzyılda ortaya çıkan sağlam politik bir güç, sadece Yakın Doğu değil, batıda İspanya ile doğuda Hindistan'a ve Asya'nın ortalarına kadar yayılmıştır. Bu çok milletli imparatorluğun oluşumunda başlıca iki kültürel unsur birleştirici bir rol oynamıştır. Bunlar: Din (İslâm) ve Lisan (Arapça)dır. İslâm Kültürü oluşumu ve yayılmasında Araplar'ın yanı sıra İranlılar, Türkler ve Bizanslılar'ın da katkısı olmuştur.

Arap Müzik Geleneği, İslamiyet'in ilk dönemlerinde büyük bir gelişme göstermeye başlar. Bunda İslamiyet'in doğuşu ve kabulünün etkin bir rol oynar. Müzik diğer milletlerden gelen kültürel unsurlarla zenginleşir. Yakın Doğu'daki sanatsal (klasik) müziğin temelleri bu soydan gelen İslam İmparatorluğu Sarayı'nda ilerleme göstermiştir. Dolayısıyla söz konusu gelişme dinsel kaynaklıdır.

İslamiyet'in yayılmasıyla beraber o dönemde yapılan ve icra edilen müziğe, karşıt bir tutum da oluşmuştur. Bunun en büyük nedeni, müziğin şiirle olan ilişkisidir. Çünkü o dönemlerde altın çağını yaşayan şiir, İslamiyet öncesinin en önemli kültür özelliğiydi. Bu sebeple İslâm'ın ilk yıllarında müzisyenler, yenilikçi olarak tasvir edilmişlerdir. Arap Müziği bu dönemde, özellikle İran'ın etkisiyle, eski sadeliğinden uzaklaşarak; keskin, kuvvetli bir nitelik kazanmaya başlar.

İlk Arap Devleti olan Emevîler zamanında Şam ve Bağdat, sanat, kültür ve bilimin merkezi haline gelmiştir. Sanatsal (klasik) müzik anlayışı, Emevî Halifeliği zamanında (661-750) gelişmeye başlar. Emevî Sarayı bir müzik merkezi olur ve burada müzik, farklı kültürlerin de etkisiyle zenginleşir. Kadınlardan oluşan "Gaynacılar" tarafından icra edilen eğlence müziği, "Mugannî" adı verilen erkekler tarafından icra edilmeye başlar. Kadınların sanatsal alanda ünlü ve başarılı olmaları, İslâmî ahlâka ters düştüğünden, kadın müzik grupları yerini erkeklere bırakmıştır.

Zamanın en önemli müzisyenleri İbn-i Misah, İbn-i Süradi ve Ma'bad'dır. Bu müzisyenler İran'a giderek yeni melodiler ve müzik bilgileri öğrenmişlerdir. O dönemde, İran Müziği'nin daha popüler olması nedeniyle, Arap Müziği'nde de İran etkileri kendini göstermiştir.

Bu dönemin Arap Müziği Abbasi Hanedanlığı (750-1258) zamanında ortaya çıkmış; Al-Mahdi, Harun Al-Reşid ve Ma'mun'un saraylarında gelişmiştir. Bu dönem gelişme dönemidir ve "Altın Çağ" olarak kabul edilir (803). (Ve Müzik .s.57)

Abbasi döneminin en önemli müzisyenleri eski Arap tarzının temsilcileri olan Zalzal, Yahya el Maki ve İbn-i Hami'dir. Bu dönemdeki ritim anlayışları kurallara bağlı, ezgi ise Kur'an okumaya uyarlıdır. Arap şiirlerinde olduğu gibi her dize kendine uygun bir melodi bütünlüğünü oluşturmuştur. VIII.yüzyıldan itibaren, Kuzey Afrika, İspanya ve Akdeniz ülkelerinden gelen Haçlı orduları da Araplar'ın bilim ve tekniklerinden yararlanmışlardır. Aynı dönemde Arap Müziği İspanya'ya kadar yayılmış ve Endülüs, Arap Müziği'nin merkezi durumuna gelmiştir.

Endülüs Müzik Okulu:
Araplar'ın ilk müzik ekolleri "Endülüs" diye adlandırır ve müzik okulu ikincisi de klasik okul olan Büyük Selçuklu Devleti Dönemi'dir.("Ve Müzik", S.2/97, s.66)

Ishak el-Musuli ve İbrahim El-Mehdi, bu dönem Arap Müziği'nin ilk büyük kuramcı ve bestecileridir. Bağdat, bu dönemde bir kültür ve sanat merkezi olarak en parlak çağını yaşamıştır. Ishak el-Musuli'nin öğrencisi ve Endülüs Müzik Okulu'nu kuran Ziryap (Al İbn Nafaâ) hocasıyla olan bir anlaşmazlık nedeniyle Irak'ı terk etmiş ve Endülüs'ün Kurtuba (Kordoba) şehrine yerleşmiştir. Kurtuba'ya vardığında Halîfe Abdurrahman İbn Al-Hakan (822-852) tarafından karşılanmış ve kendisine bütün olanaklar sağlanarak İslâm Alemi'nin ilk müzik konservatuvarını kurmuştur. Tunus'un başkenti Kayruvan'da, Tunus Müziği'ni incelemiş ve sonradan İspanyol Müziğiyle tanışmıştır. Endülüs'te bulunduğu dönemlerde doğudan edindiği müzik geleneğini batıya taşımış ve dönemin ünlü bestecilerinden biri olmuştur.

XI.yüzyıldandan itibaren Selçuklu Türkleri'nin Bağdat'daki etkisinin hızla artması sonucu Arap İmparatorluğu zayıflamaya başlamıştır. Politik sorunlar müzik ve sanat üzerinde de etkili olmuş; saray müzisyenlerden desteğini çekmiştir. 1258'de Moğol istilasıyla bir sanat ve kültür merkezi olan Bağdat yıkılmış ve müzikal kültür duraklama devrine geçmiştir.

b) Duraklama Dönemi (XIII.yüzyıl -XIX.yüzyıl veya XV.yüzyıl.-XIX.yüzyıl)
Bağdat'ın düşmesi ve Abbasi Halîfeliği'nin sonu, kültürel ve bilimsel alanda bir durgunluğa neden olur. Kültürel merkezler daha çok Fas ile Asya'nın merkezine taşınır. Böylece Moğollar'ın himayesindeki Buhara ve Semerkant da birer kültür ve eğitim merkezi haline gelip gelişmeye başlar.

Hıristiyanlar tarafından tehdit edilmeye başlayınca, İspanya'da yaşayan son Müslümanlar'ın da buradan kovulması ile Endülüs Dönemi'nin "Altın Çağ"ı sona erer. Kültürlerini de beraberinde götüren Müslümanlar; Kuzey Afrika, Moroko, Tunus ve Cezayir'e yerleşirler. Bu dönem Araplar'ın büyük bir kültürel yıkım yaşadıkları dönemdir.
Kültürel birikimleri ve dolayısıyla müzikleri çevrelerindeki kültürel yapıdan etkilenmeye başlar ve eskilerin unutulduğu görülür.

Aynı dönemlerde Türk hakimiyeti yükselmekte, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları genişlemektedir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun parlak çağlarında, Yakın Doğu'da Türk Müziği hakim konumdadır. İşte bu dönemden XIX.yüzyıla kadar olan süre içerisinde, Araplar'ın Türk Müziği öğeleriyle yoğrulduğu görülmektedir.

c. Modern Dönem (XIX. yüzyıldan günümüze kadar)
Napolyon'un 1789'daki Mısır seferi Yakın Doğu'da karşı konulmaz değişimlere yol açmıştır. Avrupa'yla kurulan yeni ilişkiler hayatın bütün alanlarında değişimler getirmiştir. Batı kültürünün hızla yayılması, matbaanın gelişmesi, modern üniversitelerin kurulması, Arapların kültürel ve politik görüşlerine yeni bir sayfa açmıştır. Uzun süre Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetinde kalan Araplar, 19.yy başlarından itibaren yeni bir gelişim sürecine girmişlerdir. Özellikle II. Dünya Savaşından sonra Mısır'dan oluşan milliyetçilik akımıyla besteciler Batı müziği ve Arap müziği sentezleriyle yeni bir müzik türü yaratmaya başlamışlardır. Ve buna "Modern Dönem Müziği" adı verilmiştir.

Modern dönem müziği bir ihtiyaçtı. Çünkü Gramofonların icadı ve yayılması müzisyenler ile dinleyicisi arasında ilişkiyi farklılaştırdı. Teori ve icradaki gelenek daha fark edilir oldu. Doğaçlama teknikleri kayıt edilen, daha sonra dinlenip fikir yürütülen icra eksikliği fark edildi. Bu eksiklikler müzikolog ve teorisyenler arasındaki tartışmalarına neden olmuştur. Kahire'de Arap müziği hakkında 1932 yılında bir kongre organize edilmiştir. Bu kongreye Arap ve Avrupa'nın büyük müzik otoriteleri katılmıştır.[4]

İslâm'ın Arap Müziği'ne Etkileri
İslâm'ın başlangıcından itibâren tegannîye karşı gösterilen direnç sonucu müzik tartışılır bir konu olmaya başlamıştır. Bu devrede müziğin Araplar arasında uygulanışı genelde Kur'an tilâveti ile kendini göstermeye başlar. İslâm'ın ilk çağında Kur'an, şarkıya benzemeyen, hüzünlü bir tazda, sade bir elhan (melodi) ile okunmakta idi (M. Tayyib Okiç, Kurân-ı Kerîm'in Üslûb ve Kıraatı, s.19). Tarihte Kur'an'ı melodi ile ilk defa okuyan kimse, Abdullah İbn-i Ebî Bakra olarak kabul edilmiştir. (İbn-i Kuteybe, Kitabu'l Maarif, s.180) İslâm'ın ilk yıllarında ve dört halîfe döneminde yalnız Kur'an Kıraati ile sınırlı kalan müzik, Emevî ve Abbasiler döneminde gittikçe yaygınlaşarak, özellikle eğlence müziği tarzında gelişir. Daha sonra müziğin kuramsal olarak incelenmeye başlandığı görülür.[5]

Arap filozof ve bilim adamlarına ait müziği teorik olarak inceleyen ve anlatan eserler ortaya çıkmaya başlar. XIX. ve X. yüzyıllardan başlayarak kaleme alınmış, bu kuramsal çalışmalarda ses sistemini anlatmak amacıyla harf notasına dayalı bir nota sistemi kullandıkları görülür. Bu nota sisteminde, Arap alfabesi kökenli Ebced harfleri kullanılmıştır. Söz konusu müzik teorisi çalışmalarının elde mevcut en eski örneği, IX. yüzyıldan kalma "Risale-i fî Hubri Telif'il Elhan" adlı Kindî'ye (790-874) teorik ait bir eserdir. Kindî, ses sisteminde yer alan perdeleri gösterebilmek için; Arap alfabesindeki harflerden yararlanmıştır. Bunlar daha çok kromatik diziyi göstermek için seçtiği ve Arap Ebced Alfabesinin ilk 12 harfi olan: A, B, C, D, H, V, Z, H, T, Y, K, L'dir. Kindî'nin nota sistemi Tabulatur'un harf notasına uyarlanmış bir şeklidir yani her bir harf, parmakların çalgıda üzerindeki poziyonunu (hangi perdeye basılması gerektiğini) gösterir.

Günümüzde, Araplar'ın IX. yüzyılın ortalarından önceleri de enstrümantal müzik için, fonetik bir nota sistemi kullandıkları, akademik çevrelerce kabul edilmektedir. Ancak, fonetik nota sistemini yazılı bir müzik parçasını icra etmek için değil, müzik teorisi uygulamalarında kullanmışlardır.

Arap Müziği Kongresi (Kahire 1932)
İlk Arap Müziği Kongresi, 1932'de, 28.Mart–3.Nisan tarihleri arasında, Kahire'de yapılmıştır. Sanatsal konulara ilgi duyan Mısır Kralı I. Fuat tarafından düzenlenen kongre, Batı müziğinin dışında tutulmuştur. Bu kongrenin toplanma amacı; "Arap Sanatı ve Arap Rönesansı" adı verilen "Nadha" sürecinde yapılan Arap Müziği'ni incelemekti. Uluslararası bir nitelik taşıyan kongreye, müzik dünyasından Bella Bartok, Paul Hindemith, Alois Habin ve Henri Rabavd gibi besteciler, Emile Voillermoz ve Erich Moritz von Hornbostel, Robert Lachmann, Curt Sachs ve Egon Welesz gibi müzik eleştirmenleri ve müzikologlar katılmıştır. Kongreyi yönetenler Baron Carra de Vaux, papaz Xavier Collangettes, Henry George Farmer ve Elexis Chottin ve kongre başkanı Baron Rodolphe'd Erlenger'dır.

Kongreye ayrıca Ali al-Khula'i, Safar Ali, Mustafa Rida Bey, Mısır'dan Muhammed Abdul al-Wahap, Türkiye'den Mehmet Rauf Yekta Bey ve Mesut Cemil Bey'in dahil olduğu icracılar davet edilmişlerdir.

Ozan Ahmed Sawgi, Kıptılog Kaghip Mugtah, müzikolog Muhammed Kamil al-Hajjaj,Ahmed al-Dik, Mahmud Ahmed al-Higni, konuşmalara, al-Arabi İbn Sari'nin Cezayir Grubu, Muhammed al-Qabbanzi'nin Irak grubu Wadia Sabra'nın Lübnan Grubu, Umar Fa'id al-Du'aydi'nin Fas Grubu, Ahmed al-Uburi ve Salim al-Hanafî'nin Suriye Grupları ve Muhammed Ghanni'nin Tunus Grubu gibi müzisyenler ve müzikologlar ise; kongreye katılan diğer kişilerdir.

Kongre tutanakları 1933'te Arapça, 1934'te Fransızca ve Arapça olarak yayınlanmıştır. Tutanaklarda, müzik dizilerinin problemlerine ve sanat biçiminin moderleştirilmesine yer verilmiştir. Aynı zamanda d'Erlenger tarafından yazılan "La Musıg ve Arabe"nin (Arap Müziği) 5. ve 6. ciltlerinin Arapça çevirileri de bu söz konusu tutanaklarda bulunmaktadır. İlk olarak geçmişten günümüze kadar gelen, geleneksel müziğin gelişiminin incelenmesi hedeflenmiştir. Böylelikle var olan sistemin yeni Arap müziğine pratik çözümler kazandırmaktır.

Alexandre Chalfoun'a (1881-1934) göre; disiplinsiz müzik öğretimi, verimsiz bir uygulamadır ve sadece sözlü uygulamalarla müzik gelişemez. Bu düşünceden yola çıkarak 1919'da College de Musique'i (Müzik Koleji) kurmuş ve eğitim öğretim metotlarının gerekliliği ve önemini vurgulamıştır.

Muhammed Kamil al-Hajjaj (1877-1943) ise; 1924 yılında "Arap Müziği – Geçmiş, Bugün ve Gelecekteki Gelişim" adını verdiği eserinde, Arap Müziği kaynaklarını ve yayılmasını anlatmış ve Arap Müziği'ni, Batı Müziği ile karşılaştırmıştır. Modernleşme yolunda savunduğu sistem için ise; Rus Okulu ve Rus Beşleri'ni örnek olarak seçmiştir. Yerel renklerin Batılı besteleme teknikleri içerisinde ele alınması gerektiği sonucuna varmıştır.

Alfred Berner'in ,1937 yılında yayınlanan, "Studien zur Arabıschen Musik (Arap Müziği Öğretimi)" adlı çalışmalarında Arap Sanat Müziği'nin özellikleri betimlenmektedir. Bu eserde, daha çok çalgı müziğine dayalı doğaçlamalar ve 1910-1930 arasında Kahire'de ortaya çıkan (ve Avrupalı olmayan) ticarî kayıtlara ait bir dizi müzik yazısına yer verilmektedir. Yazar, Arap Sanat Müziği'nin tüm yabancı etkilerden arınmış olmasının, onun ortaya çıkmasına neden olan şey olduğunu fikrindedir. Savunduğu bu modernleşme düşüncesi Araplar açısından farklı bir bakış açısıdır.

Lübnanlı Wadia Sabra (1876-1952) ise; uyum eksikliği ile, zihnini meşgul eden farklı sistemlere sahip iki dünya için ortak teorik düşünceyi savunmuştur. Sabra, 1938'li yıllarda çok karmaşık ve hızlı bir şekilde matematik hesaplarını tamamladıktan sonra tümüyle farklı bir buluşla; Arap ve Batı müziği ile uyum içerisinde olan evrensel bir dizinin teorik varlığını öne sürmüştür. 1943 yılında yayınlanan "La Musique Arabe Base de l'art Occidental (Doğu Sanatına Dayalı Arap Müziği)" adını taşıyan çalışmasında, gelişimi ve modernleşmeyi savunmuştur. Araplar'ın Altın Çağı'nı yaşadıkları dönemde, klasik eserlerin armonik kuralları hakkında bilgi vererek, konuyla ilgili fikirlerini ortaya koymuştur.

Bu kongre ile amaçlanan; Arap Müziği'ne ait önemli problemleri tespit ederek ortaya çıkarmak ve üzerinde tartışmak, olası yeni çözümleri gözden geçirmekti. Arap Müziği'ni, içinde bulunduğu metotsuzluk ve disiplinsizlikten kaynaklanan olumsuz durumdan kurtarmak; yeniliklerle, eğitim metotları geliştirerek modernleştirerek daha çağdaş ve kalıcı bir hale getirmekti. Bu bakımdan 1932 yılı Arap Müziği'nde bir dönüm noktası olmuştur. Bu kongre tarihsel süreç içinde oluşan sistemi sözlü ve yazılı bir şekilde ifade ederek karşımıza çıkarmayı başarmıştır. Söz konusu sistem içerisinde çeşitli müzik okulları, akademi ve üniversiteler kurularak Arap geleneksel formları Batı tekniğiyle birleştirilmiştir. Bölgesel ve yöresel keşiflerle genişletilmiş, bir bütünlük içindeki Arap Müziği Dünyası bugün, beklenmedik zenginlikleri ortaya çıkmıştır. Böylelikle geçmişin müzik değerleri XX.yüzyıl Arap Dünyası için yeni modeller oluşturmuşlardır. 1932 yılında yapılan bu kongre, Arap Müziği'nde Modern Dönem'in başlangıcı olarak düşünülmekte ve kabul edilmektedir.

Özellikle Mısır, Arap Müziği genelinde Popülerlik kavramını daha elverişli bir hale getirerek, halkı bu konuda etkilemiştir. Kırsal bölgeyle, kent arasındaki tarzlar da bir bütünlük göstermiştir. Arap Dünyasının duayeni Muhammed'Abdu'l-Wahap (1917-1991) bu sistemin öncüsüdür. Ardından onu Farid Al-Atlar (1974) izlemiştir. Teknolojinin gelişmesi, özellikle de plâk ve radyo, televizyon gibi iletişim araçları aracılığıyla bu kişilerin popülerliği artmıştır. Ses sanatından dolayı tüm Arap ülkelerinde tanınan ve yeni icranın öncüsü olan Ümmü Gülsüm (1904-1975) Şehirci – Halkçı Geleneğin gelişimine büyük katkıda bulunmuştur. Ümmü Gülsüm ulusal geleneklerini koruyarak Mısır Müziği'ne katkıda bulunmuştur. Bu yeni akım Arap Müzik Hayatında bir hareketlenme başlamıştır. Özellikle Kahire ve İskenderi'ye olmak üzere bir çok Arap şehirlerinde müzik gösterilerinin sahnelenbilmesi için salonlar kurulmaya başlanmıştır. Bu salonlarda tiyatrolar, operetler ve dönemin ünlü bestecileri ve şarkıcıları konserler vermiştir.

Bugün Arap Müziği, Popüler Müziğin vazgeçilmez bir kültürü durumuna gelerek Dünya müziğinde bir yer edinmeye başlamış ve saygın bir konuma ulaşmıştır.

Arap Müziği Formları
Cahilliye Dönemi'nden bu yana, günümüze gelen Arap Müziği formları (alfabetik düzende) şu şekilde sıralanabilir:
Amel:
Genellikle İranlılar tarafından ve XVI.yüzyıl ile XVIII.yüzyıllarda kullanılmış bir Arap Müziği formudur. Bu form Matla, Cedvel, Savt'ul-Vasat ve Teşyia adlı bölümlerden oluşur. Giriş kısmı olan Matla, Beyt-i Duhul ya da Tarika adını alır. Savt-ul Vasat, Meyan görevi yapar ve çift olarak bestelenir. İstenildiği takdirde Savt-ul Vasat'ın kullanılmadığı da olur, ancak teşyianın bulunması zorunlıdur. Muhammes, Remel veya Hezec gibi kısa usûllerle bestelenirler. (Murat Bardakçı, Maragalı Abdülkadir, 1986: 93)

Basît:
Sakıyl-i Evvel veya Sakıyl-i Sanî usûllarinde bestelenen Arapça bir kıt'adan oluşur. Tarika veya Pişrev adını alan, sazla çalınan bir giriş kısmından sonra, Bazgeşt ya da Teşyia denilen bir nakarat ve daha sonra da meyan görevi yapan Savt'ul Vasat kısmı gelir. Bazen Savt'ul Vasat'a yer verilmeyebilir. Genellikle Edvar-ı Sitte (Altı Devir) şeklinde anılan dizilerden yapılır. (Bardakçı. 1986: 92)

Darbeyn:
Aynı anda iki usûl kullanılır ve birinci usûl sağ, ikinci usûl sol elle vurulur. Sağ el 24 zamanlı Sakıyl-i Remel'i, sol el ise 16 zamanlı Sakıyl-i Evvel'i vurur. Muttehid ve Muhtelif adlarıyla anılan iki çeşit olan darbeynde, aynı anda dört ika' devri de icra edilebilir. (Bardakçı. 1986: 93)

Gın'a:
"Tegannî etmek, şarkı söylemek" demek olan Gın'a, genellikle "Müzik" anlamında da kullanılmaktadır. Büyük bir olasılıkla güfteleri halk dilinde olan bir şiir söyleminden gelmektedir. Halk şarkılarının makamsal yapısının basitliği nedeniyle genel olarak tek bir makamsal cümle kullanılır. Bu cümle, her beyit ve mısrada tekrar edilir.

Hevayî:
Bu formu, yalnız erkekler tarafından seslendirilir. Bunlara "Merdomzad" da denir. Belirli bir kuralı yoktur, istenildiği şekilde icra edilir. (Bardakçı. 1986: 94)

Kulli'd-durub:
Bütün usûllerin ardarda kullanıldığı bir formdur. "Tarik" adı verilen bir saz girişi ile onun ardından nakaratı teşkil eden olan Teşyia gelir. Eser, tüm ika' devirlerinin peşpeşe kullanılması ve karara gidilirken, tekrar başlangıçtaki devire dönülmesiyle tamamlanır. (Bardakçı. 1986: 92)

Kulli'n-nagam:
Bu formun iki biçimde olur:
1) 6 avaze ve 24 Şûbenin tamamı, bir kıt'a içerisinde kullanılır. İstenildiği takdirde Terkîb'lere de yer verilebilir ve böylece eser 91 diziyi birden ihtiva eder.
2) Yine bir kıt'a içerisinde, oktavı meydana getiren 17 sesin tamamında dolaşır. Ancak bu iş yapılırken Mütenafir yani Uyumsuz Ezgiler meydana getirmemeye dikkat edilmesi gerekir. (Bardakçı. 1986: 93)

Kulli'd Durub ve Nagam:
Aynı eser içerisinde, hem Kulli'd-durub ve hem de Kulli'n-nagam formlarının birlikte kullanılmasından oluşan bileşik bir formdur. (Bardakçı. 1986: 92)

Longa :
Balkan Müzik Kültürü'nden gelen bu müzik formu, Osmanlılar'dan Araplar'a geçmiştir. Kolay bir ritimde bestelenmiş sürükleyici bir ezgiden meydana gelir. Arap Fasılları'nın sonunda yer alır.

Maval:
Arap Müziği'nin eski dönemlerinden bugüne ulaşmış bir uzun hava türüdür. Günümüzde Arap Müziği'nin vazgeçilmez bir parçasıdır. Terennüm içeren bu form, belli bir usûlde başlar ve değişik usûllerle devam eder. En fazla bir saat sürmektedir.

Muhasebe:
Kuzey Afrika'da "Raddan El-Cavab (Cevap verme)" anlamına gelen bu form, bir kaç şarkıcı tarafından söylenen sözlü parçaların ezgilerini sazların tekrar etmesine dayanır.

Murassa':
Güftelerinde Farsça, Arapça ve Türkçe'nin birlikte kullanıldığı eserlerdir. (Bardakçı: 94)

Nash:
Ölülerin arkasından okunan bir çeşit ağıttır. Cahilliye Dönemi'nde kullanılmış bir formdur. Bu formdaki eserlerden günümüzde bir örnek bulunmamaktadır.

Nevbet-i Mürettebet:
Formların en uzunu ve bestelenmesi en güç olanıdır. Kavl, Gazel, Terane ya da Ferudaşt adı verilen dört bölümden meydana gelir. Kavl, Arapça bir şiirdir, gazel ise; Farsça beyitlerden oluşur. Terane kısmı, Rubai vezinlerinden meydana gelir. Ferudaşt bölümü, kavl biçiminde bestelenmiştir. (Bardakçı: 92)

Neşid-i Arab:
Usûllu ve usûlsuz bölümlerden meydana gelir. Bölümlere "Şatr" adı verilir. İki tür Neşid vardır:
1- Neşr-i Nagamat: İki beyitten oluşur.
2- Nazm-al Nagamat: Ritmik bir bestedir.
İlk önce "Neşr'i Nagamat" adı verilen Arapça bir Dubeyt (Rubai) okunur .Ardından "Nazm'un Nagamat" denilen bir beyit icra edilir. Genellikle Remel ve Muhammes usûlleri kullanılıyor olsa da istenilen başka usûller de kullanılabilmektedir. (Bardakçı: 91, 92)

Nakş:
Gazel'lerden meydana gelir. Beste biçimi Amel'in girişini oluşturan Matla gibidir. Savt'ul Vasat ve Teşkiya kısımları yer almaz. Bir gazel bittiğinde bir diğerine geçilir. (Bardakçı: 93)

Neşk:
Neşk sözcük olarak; "Ölü için dövünme" anlamına gelir. Ölülerin arkasından söylenir. Günümüze kadar gelmiş örnekleri yoktur.

Tahınika:
Bütün sazlar tarafından çalınan, uzunluğu bir ölçüyü geçmeyen, cümlelerinden biri tekrarlanabilen, bir çalgı müziği formudur. Doğaçlama yapılarak çalınır.

Teşviye:
2/4 ve ya 4/4'lük ölçüde bestelenen, güftesi olmayan bir formdur. Bazen İstihbar'ın iki ritminin araya sokulduğuda olur.

Pişrev:
Bir çalgı müziği formudur. Sayısı 15'e kadar çıkabilen 'Hane'lerden (Bölüm) meydana gelir. Her Hane'nin sonunda tekrar edilen "Serbend-i Pişrev" adlı bir kısım bulunur. (Bardakçı: 94)

Savt:
"Elvaz-ı Nakarat" adı verilen ve Terennüme yer verilmeyen bir formdur. Meyanhane ve Teşyia kısımları da bulunmaz.

Sinat:
"Biga" formunun bir alt formudur. Güçlü ve keskin bir üslubla icra edildiği bilinen bu form hakkında, günümüzde ulaşmış çok fazla detaylı bir bilgi yoktur.

Vasla:
Sazlı ve sözlü parçaların bir arada çalınmasına Arap Dünyası'nda "Vasla" adı verilir. Vasla, Kuzey Afrika'da "Nevbe", Türkiye'de ise "Fasıl" olarak bilnir. Genel olarak aşağıdaki gibi tanımlanabilir:
1- Bir Peşrev, yani enstrümantal parça ile başlanır.
2- Dinleyici ve ortamına göre seçilen eserlerden oluşur.
3- Semaî'ler,10/8 ile başlayıp 6/4, 3/4 ya da 6/8'lik usûllerle bitirilir.
4- "Taksim" denilen ritimsiz bir doğaçlama ve daha sonra Leyali ve Maval, adlarıyla bilinen vokal kısımlarla devam edilir.
5- Taksim'den sonra "Vahdet" ya da "Kasid Mauz'un" adı verilen bölümler gelir. Bu bölümlerde usûl, 4/4'lüktür.
6- Daha sonra halk türküleri veya folklorik parçalara yer verilir.
Son düzenleyen nötrino; 5 Kasım 2013 10:55 Sebep: Kırık link!
Quo vadis?

Benzer Konular

27 Aralık 2015 / ßeyza Soru-Cevap
13 Aralık 2012 / Misafir Soru-Cevap
12 Mayıs 2009 / ROMEOMEMO Soru-Cevap
8 Temmuz 2009 / ThinkerBeLL Sanat
7 Ağustos 2014 / Misafir Cevaplanmış