Arama

Nietzsche'nin ahlak anlayışı nedir?

En İyi Cevap Var Güncelleme: 18 Ocak 2009 Gösterim: 13.243 Cevap: 1
yaerdmm - avatarı
yaerdmm
Ziyaretçi
18 Ocak 2009       Mesaj #1
yaerdmm - avatarı
Ziyaretçi
NİETZSCHE NİN AHLAK ANLAYIŞI NASILDIR??
EN İYİ CEVABI Keten Prenses verdi

NİETZCHE VE AHLAK


(Nietzsche'nin yazdığı kitaplardan, çeşitli konu başlıkları halinde alınmış metinler
Reklamlar
den derlenmiştir)

Üç olumlama.
Bayağı olan, üstündür ("Bayağı adam" itiraz eder). Doğaya aykırı olan, üstündür. (Dejenere itiraz eder). Orta olan, üstündür (Sürü "aşağılık"lar itiraz eder). Ahlâk tarihinde bir kudret iradesi böylece ifade edilmiş olur ki, bununla bazen köleler, bazen de orta değerdekiler, kendi işlerine gelen yargı değerlerini üstün kılmaya uğraşırlar.

Bu ölçüde, ahlâk olayı biyoloji açısından çok tehlikelidir. Ahlâk şimdiye dek -bu sözlere verilen anlam ne olursa olsun- egemenlerin ve onların özgül içgüdülerinin zararına olarak, başarılı ve güzel mizaçların zararına olarak, bağımsızlarla ayrıcalık sahiplerinin olarak gelişmiştir.

Demek ki ahlâk, üstün bir tiper ulaşmak için doğanın yaptığı çabalara karşı bir tepkidir; ahlâkın etkisi şunlardır: Yaşamın eğilimleri özellikle ahlâka aykırı görüldüğü ölçüde, yaşama karşı kuşku -(üstün değerler üstün içgüdülere aykırı görüldüğü ölçüde) saçmalık ve mantıksızlık; "üstünmizaçlar"da çatışma bilinçli hâle geldiğinden bunların soysuzlaşması ve intiharı.

Ahlâk dünyasıda yuvarlaktır! Ahlâk dünyasının da kutupları vardır! Kutupların da var olmaya hakları vardır! İş kalıyor bir başka dünyayı -ve daha bir çoklarını- keşfetmeye! Hadi bakalım, sizler de yola çıkın, filozoflar!

Gizemsel izahlar derin sanılır; doğrusu şu ki, yüzeysel bile değildir onlar.
"Doğru" deyince bu zihnimde kesinlikle yanlışın tersini değil, fakat sadece en esaslı hallerde çeşitli yanlışların birbirlerine oranladurumlarını gösteriyor...

Ahlakın kendi kendini yok etmesi hangi ölçüde hâlâ kendi gücünün kanıtıdır? Biz Avrupalılar; içimizde inançları için ölen kişilerin kanı var: Ahlakı korkunç bir biçimde ciddiye aldık: Ona feda etmeyeceğimiz hiçbir şey yoktur. Diğer taraftan entellektüel titizliğimiz bilinçlerin yarılıp açılmasına dayanmaktadır. Eski toprakları bir kez terk ettikten sonra hangi yöne gideceğimizi bilmiyoruz. Ama bu toprak bile bize, şimdi bizi uzaklarda serüvene, hâlâ keşfedilmemeş ve sömürülmemeş uzak ülkelerdoğru iten gücü vermiştir: Tercih hakkımız yok, fethedenler olmamız gerekir, çünkü artık "kalmayı" umduğumuz bir vatana sahip değiliz. Gizli bir olumlama, tüm olumsuzlamalarımızdan daha güçlü bir olumlama bizi itiyor. Gücümüzün kendisi bize, bu eski ve parçalanmış toprakta kalmamıza izin vermiyor: Çıkışı tehlikeye atıyoruz, kendimizi de tehlikeye atıyoruz, kendimizi de tehlikeye atıyoruz: Dünya hâlâ zengin ve bilinmezdir ve cılız ve zehirli hale gelmektense batmak daha iyidir. Gücümüz bizi yukarı denize, bugüne kadar tüm güneşlerin battığı noktaya doğru iter: Yeni bir dünyanın varolduğunu biliyoruz...

Dış görünüşe göre gerçeğin daha değerli olduğunu düşünmek sadece ahlâksal bir ön yargıdır; en esassız bir var sayımdır hatta. Şunu kendimize itiraf gerek: Yaşam temel olarak perspektif değerlendirmelerine ve perspektif görünüşlerine sahip olmasaydı, yaşam diye bir şey olmazdı. "Dış görünüşler âlemi" (kimi filozofların erdemli heyecanları ve hödükleriyle) tümden yokedilmeye kalkışılsaydı (bunun mümkün olduğunu varsaymak koşuluyla). "Gerçek" diye bir şey kalmazdı artık. Hatta "gerçek"le "doğru" arasında esaslı bir çelişme olduğunu var saymaya kim zorluyor bizi?

Düşünüldüğünde ne kadar çok yeni ideal mümkün olur! İşte, aşağı yukarı beş haftada bir, yabanıl ve yalnız bir gezinti sırasında, suçlu bir mutluluğun mavi saatinde yakaladığım küçük bir ideal. Yaşamı kırılgan saçma şeylerin arasında geçirmek; gerçeğe yabancı kalmak! Yarı-sanatçı, yarı-kuş veya metafizikçi; zaman zaman, bir dansçı gibi gerçeği parmak ucuyla yoklamak dışında, gerçeğe ne evet ne de hayır diyebilmek: Mutluluk güneşinin ışınlarıyla gururunun okşandığını her zaman hissetmek; neşeli olmak, acının uyardığını hissetmek, çünkü acı mutlu insanı besler; tonlarca ağır bir kafanın, yerçekimini kafasının ideali tabii ki budur.

Tüm eski ahlakın mirasçıları olmak istiyoruz, yeniden başlamamalıyız. Tüm etkinliğimiz eski biçiminin aleyhine dönen ahlaktır.
Ve insan türü zaman zaman şunu ilan etmekten hiç geri kalmamıştır: "Gülmeye asla hakkımız olmayan şeyler vardır!" Ve insanseverlerin en ileri görüşlüsü şunu ekleyecektir: "Yalnızca gülüş ve coşkulu bilgelik değil, aynı zamanda trajik olanla onun yüce akıldaşlığı da türün korunma araç ve gereksinimlerine dahildir" - Ve o halde! o halde!

Ahlak, bıkkınlıktır.
Ve tüm bunlara inanıldı! Ve ahlak adı verildi! Bu iğrençliği yok edin!

Beni anladınız! Dionysos Çarmıhtaki İsa'ya karşı...
Bugüne değin iyi ve kötü üzerine en berbat düşünceler ortaya kondu. Bu, her zaman çok tehlikeli bir şey oldu. Vicdan, iyi bir şöhret, cehennem; durumuna göre polisin bizzat kendisi önyargısızlığa izin vermiyordu ve vermiyor. İşte günümüz ahlakı üzerine, her otorite karşısında alınan tavırda olduğu gibi, düşünmemek, pek de konuşmamak gerekiyor. Burada itaat edilir! Dünya var olduğundan bu yana hiçbir otorite kendisinin eleştiri konusu yapılmasına istekli görünmemiştir. Hele ahlakı eleştirmek, ahlakı bir sorun, sorunlu bir şey olarak ele almak: Nasıl olur? Bu ahlak dışı değil miydi -şimdi değil mi?- Ama ahlak, kendisinden eleştiren elleri ve işkence aletlerini uzak tutmak için sadece her türlü korku aracına hükmetmekle kalmaz: Onun güvencesi, kullanmasını çok iyi bildiği bir tür göz boyama sanatında yatar, -nasıl "coşturacağını" bilir. Sık sık, tek bir bakışla eleştirici iradeyi felç etmeyi, hatta kendi tarafına çekmeyi başarır. Onun kendine karşı tavır almasını başardığı durumlar da var: Bunun sonucunda irade, tıpkı bir akrep gibi kendini sokar. Ahlak, ta başlangıçtan veri ikna etme sanatındaki bütün şeytanlıkları bilir. Bugün bile onun yardımına başvurmayan hiçbir konuşmacı yoktur.

Hâlâ günaha inanıyor olmak korkunçtur, aksine, binlerce kez yinelemek zorunda kalsak da yaptığımız her şey masumdur.

Yıldız Ahlâkı. - Sen ki yörüngene bağlısın, nene gerek gece, a yıldız! Zamanın içinde mutlulukla dön git! Aldırma zamanın güçlüğüne, çetinliğine! Dünyaların en uzağına gidecek ışığın: Acımak, günah olsa gerek senin için. Tek bir yasan var: Temiz olmak, duru olmak!

Bir yargının yanlışlığı bizim için bu yargıya karşı çıkma değildir; en acayip düşüncemiz de belki budur işte. Tek sorun bu yargının yaşamı hangi ölçüde sürdürdüğünü ve hatta belki de geliştirdiğini bilmektir.

Bir inancı sırf âdettir diye kabullenmeye namussuzluk, korkaklık, tembellik denir. Şu hâlde namussuzluk, korkaklık, tembellik ahlâkın önsel'i olsalar gerek.

Soylu insan, bir değerler yaratıcısıdır.

Ben Yunan ahlâkını o zamana kadarkinin en yükseği sayıyorum. Onun bedensel ifadeyi en yüksek noktaya ulaştırması da bunu kanıtlıyor bana. Fakat Yunan ahlâkı derken ben, filozoflarınkini değil de, halkın gerçek ahlâkını söylemek istiyorum.

Son olarak da, suçlu ne yaptığını gerçekten bilseydi, ancak suçlamaya ve cezalandırmaya hakkımız olduğu takdirde bağışlamaya da hakkımız olacaktı. Fakat bu hakka sahip değiliz.

Bu romantiklerin inançları yok artık. Şimdi de hiç değilse her şeyin nasıl geçip gittiğini gözlemek istiyorlar. Bunu da "sanat sanat içindir", "nesnellik" vb... diye adlandırıyorlar.

Bugünün Avrupalısının bilincini inceleyen herkes, bir manevi kıvrımdan, bir manevî kıyı bucaktan hep aynı buyruğu çıkaracaktır: Korkunun buyruğu, sürünün buyruğudur bu: "Biz istiyoruz ki bir gün artık korkulacak hiçbir şey olmasın!"

Bir gün -bugüne götüren irade ile yola Avrupa'nın her yanında "ilerleme" deniyor şimdi.
Vurun, kırın iyilerle doğruları! Ey benim kardeşlerim, anladınız mı bu sözü?
İyilere bakın! Doğrulara bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Değer verdikleri şeylerin yazılı olduğu levhayı kırandan, kırıcıdan, caniden: -ama bu, yaratıcıdır.

Tüm inançların inananlarına bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Değer verdikleri şeylerin yazılı olduğu levhayı kırandan, kırıcıdan, caniden: -ama bu, yaratıcıdır.

Ruhun artık efendi ve tanrı saymak istemediği o büyük ejder nedir? Bu ejderin adı "Yapmalısın"dır. Oysa aslanın ruhu "istiyorum" der.
"Yapmalısın," altında parıl parıl durur onun yolunda, -pullarla kaplı bir hayvan, her pulun üstünde de altından bir "Yapmalısın" parıldar.

Binlerce yıllık değerler bu pulların üstünde parıldar ve şöyle der ejderlerin en zorlusu: "Nesnelerin bütün değerleri bende parıldar.
Bütün değerler çoktan yaratılmış ve bütün yaratılmış değerlerim ben. Gerçek, "İstiyorum" diye bir şey olamayacak artık." Böyle der ejder.
Kardeşlerim, ruhta aslanın ne gereği var? Gönlü tok ve saygılı yük hayvanı neden yetmez?
Yeni değerler çoktan yaratılmış ve bütün yaratılmış değerlerim ben. Gerçek, "İstiyorum" diye bir şey olamayacak artık." Böyle der ejder.
Kardeşlerim, ruhta aslanın ne gereği var? Gönlü tok ve saygılı yük hayvanı neden yetmez?
Yeni değerler yaratmak, -aslanın dahi elinden gelmez bu: ama yeni bir yaratma için kendine özgürlük yaratmak, -işte buna yeter aslanın gücü.
Yeni bir gurur öğretti bana ben'im, insanlara öğretiyorum bunu: başımı artık göksel nesnelerin kumuna gömmeyi, yeryüzüne anlam veren, yersel bir baş olarak özgür taşımayı onu!
Yeni bir istem öğretiyorum insanlara: insanın körü körüne yürüdüğü o yolu istemeyi ve ona iyi demeyi, sayrılar ve ölenler gibi sıvışmamayı ondan!
Peki siz bana, dostlar, beğeni ve beğenme tartışılmaz mı diyorsunuz? Fakat bütün hayat beğeni ve beğenme üstüne bir tartışmadır.
-Odur insanın ereğini yaratan ve yeryüzüne anlamını, geleceğini veren: bir şeyin iyi ya da kötü olması onun yaratmasıdır.
Kardeşlerim! Bütün insan geleceği için en büyük tehlike kimlerdir? İyilerle doğrular değil mi?-
-şöyle diyenler, yüreklerinde şöyle duyanlar: "Biz iyi ile doğrunun ne olduğunu çoktan biliyoruz, hem ondan bizde var da; daha arayanlara yazıklar olsun!"
Ve kötüler ne denli zarar verirlerse versinler, iyilerin verdiği zarar en zararlı zarardır!

Ve dünyaya karakaçanlar ne denli zarar verirlerse versinler, iyilerin verdiği zarar en zararlı zarardır!
Kardeşlerim, bir zamanlar biri iyilerle doğruların yüreklerini okumuştu da, demişti: "Bunlar Ferisîdirler." Fakat onu anlamamışlardı.
İyilerle doğrudur: iyiler Ferisî olmak zorundadırlar, -ellerinden başka şey gelmez ki!
iyiler, kendi erdemini bulanı çarmıha germek zorundadırlar!

Her bilgi tedirgin vicdanın dibinde yeşermiştir şimdiye dek! Parçalayın, ey gören kişiler, parçalayın eski levhaları!
Eski bir kuruntu vardır, -buna iyi ile kötü denir. Bu kuruntunun çarkı, falcılarla yıldız yorumcuların çevresinde dönmüştür şimdiye dek.
Eskiden inanılırdı falcılarla yıldız yorumcularına; işte bunun için inanıldı ya: "Her şey yazgıdır: yapacaksın, çünkü yapmalısın!"
Derken yine güvenilmez oldu falcılarla yıldız yorumcularına; işte bunun için inanıldı ya: "Her şey özgürlüktür: yapabilirsin, çünkü istiyorsun!"
Dünyanın Ahlaksal Düzeninin Çılgınlığı. - Her suçun cezası çekilecek ya da ödenecek diye sonsuz bir gereklilik yoktur... böyle bir şeyin var olması, korkunç, küçük çapta yararlı bir çılgınlıkolmuştur... tıpkı o şekilde duyumsanan her şeyin suç olmasının bir çılgınlık olması gibi. Şeyler değil, ama şeylerle hiç ilgili olmayan fikirler insanları tahrip etti!

Ama Biz Size İnanmıyoruz! - Kendinizi zevkle insan sarrafı olarak tanıtmak istiyorsunuz, ama böyle yapmanıza izin vermeyiz! Kendinizi olduğunuzdan daha deneyimli, daha derin, daha heyecanlı, daha eksiksiz gösterdiğimizi fark etmeyelim mi? Tıpkı daha ressamın fırçasını kullanışındaki ölçüsüzlüğü hissettiğimiz gibi: Tıpkı müzisyenin giriş tarzı ile konuyu olduğundan daha yüce sunmak istediğini duyduğumuz gibi. Kendinizde tarihi yaşadınız mı, sarsıntıları, depremleri, uzun hüzünleri ve ani mutlulukları? Büyük ve küçük delilerle deli oldunuz mu? İyi insanların saçmalıklarına ve acılarına gerçekten katlandınız mı? Ve aynı şekilde en kötülerin acılarına ve mutluluk tarzlarına? Eğer öyleyse, bana ahlaktan söz et, başka şeylerden değil!

Ahlaksal Boşluk. - Günün birinde ahlaksal duyguların ve yargıların yerine neyin geçeceğini şimdi kim tarif edecek durumdadır! -Binanın temellerinin tümüyle yanlış konduğu ve tamir edilemeyeceği çok kesin şekilde anlaşılsa bile: Aklın bağlayacağı azalmadığı sürece, onun bağlayıcılığı günden güne hep azalacaktır! Yaşamın ve eylemin yasalarını yeniden inşa etmek... bu görev için fizyoloji, tıp, sosyoloji ve yalnızlık öğretisi bilimlerimiz, kendi başlarına henüz yeterli değil: Sadece onlardan yeni ideallerin (bizzat yeni idealler olmasa bile) temel taşları çıkarılabilir. Böylece zevk ve yeteneğe göre şimdilik bir varlığı ya da sonralık bir varlığı yaşarız ve bu ikisi arasındaki boşlukta mümkün olduğunca çok, kendi kralımız olmak ve küçük deney devletleri kurmak için en iyisini yaparız. Bizler deneyiz: Öyle de olmak istiyoruz!

En koyu vicdanlılığa en çok değer veren insanların ne tür olduğuna dikkat ettiniz mi? Birçok acınacak duygular içinde olduklarının bilincinde olan kendileri hakkında korkulu şeyler düşünen, başkalarından korkan ve içlerini mümkün olduğunca gizlemek isteyen insanlar... bunlar, başkalarının onlardan sert ve katı etki sayesinde alacakları (özellikle altları) vicdanlılığın sertliğiyle ve görevin katılığıyla kendi kendilerini etkilemek isterler.

Ahlaksal şeylerle ilgili duygular şimdilerde öyle karışık ki, kimi insanlar için bir ahlak, yararlılığı ise ispatlanırken, kimileri için yararlılığı ile çürütülüyor.

Bir halkın kendine sürekli öğütlenip anlattırdığı ahlaksal temel buyruklar, o halkın ana hatalarıyla ilintili olup bundan dolayı canını sıkmazlar. Ilımlılığı, soğukkanlı cesareti, makul düşünüşü ya da genelde akılcılığı sık sık yitiren Yunanlılar, Sokratçı dört erdeme kulak verirlerdi... çünkü onlara ihtiyaç duyuluyordu, ama insanın onlara karşı da çok az yeteneği vardı!

Ahlaksal yargılar baştan başa nasıl da değişti! Antik ahlaklılığın en büyük mucizelerinin, örneğin Epiktet'in, şimdi geçerli olan başkalarını düşünmenin, başkaları için yaşamanın övülmesinden haberleri hiç mi hiç yoktu; onların bizim ahlak modamıza göre, deyim yerindeyse, ahlaksız diye nitelendirilmesi gerekirdi, çünkü onlar bütün güçleriyle kendi egoları için çalışıp başkalarına merhamete karşı (özellikle başkalarının acıları ve ahlaksal suçlarıyla) koydular. Bize cevap verselerdi belki de şunu derlerdi: "Eğer siz kendinize çok sıkıcı ya da çirkin bir nesne geliyorsanız o zaman kendinizden çok başkalarını düşünün! Bunu yaparsanız iyi edersiniz!

Geleneğin Ahlaklılığı Kavramı. - İnsanoğlunun binlerce yıllık yaşam tarzı ile karşılaştırıldığında, bugünün insanları olarak biz, çok ahlaksız bir zamanda yaşıyoruz: Ahlakın gücü şaşılacak ölçüde zayıfladı ve ahlaklılık duygusu öylesine nazikleştirildi ve öylesine yükseltildi ki, onu neredeyse uçup gitmiş sayabiliriz. Bundan dolayı dünyaya geç gelen bizler için ahlak oluşumunun temel bilgilerini anlamak zor oluyor, buna rağmen onları bulursak, dilimize yapışıp kalıyor ve dışarı çıkmak istemiyorlar: Çünkü kulağa kaba tınlama veriyorlar! Ya da çünkü ahlaklılığa iftira eder gibi görünüyorlar! Örneğin şu temel ilkede olduğu gibi: Ahlaklılık törelere itaat etmekten başka birşey değildir (özellikle artık değildir), töreler ne tür olurlarsa olsunlar bu ilke değişmez; bununla birlikte töreler geleneksel tarzda davranmak ve değerlendirmelerde bulunmaktır. Geleneğin emretmediği şeylerde ahlak yoktur; ve gelenek yaşamı ne denli az belirlerse, ahlaklılık çemberi de o denli küçülür. Özgür insan ahlaksızdır, çünkü o her bakımdan geleneğe değil, kendisine bağlı olmak ister: "Kötü", insanoğlunun ilk zamanlarındaki bütün durumlarında "bireysel", "bağımsız", "keyfi", "alışılmamış", "öngörülmemiş", "hesaplanamaz" anlamalarına gelir. Hep bu tür durumların ölçütleriyle ölçülür: Gelenek emrettiği için değil, başka güdülerle eylemde bulunulur (örneğin kişisel çıkardan dolayı), hatta geleneğin vaktiyle oluşturduğu güdülerden dolayı da yapılır; o zaman buna ahlaksızlık denir ve yapan kişi tarafından da öyle anlaşılır: Çünkü geleneğe boyun eğildiği için yapılmamıştır. Gelenek nedir? Bize yararlı olan şeyleri emrettiğinden dolayı değil, bize emrettiğinden dolayı itaat ettiğimiz yüksek bir otoritedir. -Gelenek duygusuyla korku duygusu birbirinden nerede ayrılır? O emredici yüksek bir akıldan, kavranılamayan, somut olmayan bir güçten, kişiselden daha fazla bir şey olandan korkmadır... bu korkuda batıl inanç var. -Kökende sağlığın, evliliğin, tedavi sanatının, ziraatın, savaşın, konuşmanın ve susmanın, insanların birbirleriyle ve tanrılarla olan ilişkilerinin bütün eğitim ve bakımı ahlak alanına giriyordu. Ahlak, insanın kendisini birey olarak düşünmeden, kurallara uymasını istiyordu. Başlangıçta her şey gelenekti ve onu aşmak isteyen kimse ya kanun koyucu, ya büyücü, ya da bir çeşit yarı tanrı olmak zorundaydı: Yani örfve adetler koymak zorundaydı... korkunç, hayati tehlike yaratan bir şey! -En ahlaklı olan kim? Önce yasaya en çok boyun eğen kimse: Yani bilincini sağa sola ve her küçük zaman dilimine taşıyarak hep yasaya uyacak işlere katlanan Brahman gibi biri. Sonra ona en zor durumlarda bile boyun eğen kimse. En ahlaklı olan kimse, kendini töreye en çok feda eden kimsedir. Peki en büyük özveri hangisidir? Bu sorunun yanıtlanmasından sonra birbirinden farklı çok sayıda ahlaklılık kavramları ortaya çıkmaktadır; ama hâlâ en önemli fark olarak ahlaklılığı en zor boyun eğmeden en çok boyun eğmeyi ayıran fark olmaya devam ediyor. Geleneğe en zor boyun eğmeyi ahlaklılığın bir belirtisi olarak isteyen ahlak güdüsü sizi yanıltmasın! Bireyin kendini aşması, bireye sağlayacağı yararlı sonuçlardan dolayı değil, bireysel olan bütün karşı zevklere ve çıkarlara rağmen ahlak, gelenek egemen görünsün diye talep edilir: Birey kendini feda etmelidir... geleneğe bağlı ahlaklılık bunu gerektirir. -Öte yandan Sokrates'in ayak izlerinden giden ahlakçılar gibi ahlakçılar, kendine hâkim olmayı ve yetingenliği bireyin kendi yararı için, mutluluğu için çok kişisel anahtar olarak tavsiye ederler ki, bunlar bir istisna oluşturur... ve eğer bu bize başka türlü görünürse, nedeni, onların etkisi altında yetiştirilmiş olmamızdır: Onların hepsi, töre ahlaklılığının bütün temsilcileri hiç de tavsiye etmedikleri halde, yeni bir yolda yürüyorlar... ahlaksız olarak kendilerini cemaatten ayırıyorlar ve bunlar kötünün de kötüsüdürler. Aynı şekilde, erdemli bir Romalıya "her şeyden önce kendisi için ikbal peşinde olan" her Hıristiyan... kötü olarak görünürdü. -Bir cemaatın ve dolayısıyla töresel ahlaklılığın bulunduğu her yerde, törenin çiğnenmesi halinde ceza verme görevinin her şeyden önce cemaate ait olduğu düşüncesi egemendir: İfadesi ve sınırı çok zor kavranan ve batıl inanç korkusuyla araştırılmış doğa üstü bir cezadır bu. Cemaat bireyi işlediği fiilin sonucunda yakınlarına ya da cemaate verdiği zararı tekrar düzeltmesi için zorlayabilir; işlediği fiilin sözde etkisi olarak cemaatin üzerinde tanrısal öfke bulutlarının ve hiddet fırtınalarının toplanmasına neden olduğu için kişiden bir çeşit intikam da alabilir... ama kişinin suçunu her şeyden önce kendi suçuymuş gibi duyumsar... "Eğer bu tür fiiller mümkün olmaya başladıysa, töreler gevşedi diye herkesin ruhunda feryatlar başlar." Her bireysel eylem, her bireysel düşünce şekli dehşet uyandırır; tam olarak da, en nadir, en seçkin, en köklü ruhların tarihin akışı içinde hep kötü ve tehlikeli olarak algılanmış olmaktan dolayı ne tür acılara katlandıklarını tahmin etmek mümkün değildir, hatta bunlar kendi kendilerini böyle algılıyorlardı. Töresel ahlaklılığın egemenliği altında her türlü özgünlük vicdansızlaştı; bu ana kadar en iyi kimselerin ufku, olması gerektiğinden daha da çok karardı.

En Eski Ahlak Yargıları. - Yakınımızdakibir insanın eylemleri karşısında nasıl davranırız? -Önce onun eylemlerindenbizim için ortaya ne çıktığına bakarız... onu sadece bu bakış açısından görürüz. Bu etkiyi eylemin amacı olarak değerlendiririz... ve nihayet bu tür amaçlara sahip oluşu, ona sürekli özellik olarak isnat ederiz. Ve örneğin, o andan itibaren o kimseyi "zararlı bir insan" diye niteleriz. Üçlü hata! Üçlü hatalı yaklaşımın en eskisi! Belki de hayvanların ve onların yargı gücünden devraldığımız miras! Bütün ahlakların kökenlerinin iğrenç küçük çıkarımlarda aranması gerekmez mi: "Bana zararı olan şey kötü bir şeydir (kendi halinde zarar vericidir); bana yararı olan şey iyi bir şeydir (kendi halinde iyilik yapan ve yararlıdır). Bana bir kez ya da birkaç kez zarar veren şey, kendi halinde ve kendiliğinden düşmandır; bana bir kez veya birkaç kez yararlı olan şey, kendi halinde ve kendiliğinden dosttur." O pudenda origo! Bu, bir başkasının bizimle olan acınacak, arada sırada gerçekleşen ve genellikle rastlantısal ilişkisini kendi özü olarak ortaya koyması ve bütün dünyaya karşı olduğunu ve kendisine karşı sadecebu tür münasebete yeteneği bulunduğunu, ki benzerini bir veya birçok kez biz de yaşadık, iddia etmesi değil mi? Ve bu gerçek deliliğin arkasında, iyi ve kötü bizim tepkilerimize göre ölçüldükleri için, bizim iyinin prensibi olmamız gerektiğini söyleyen bütün art düşüncelerin en mütevazısı yok mudur?

Ahlakın Değişimi. - Ahlakta sürekli bir değişme ve onu değiştirme çabası var... buna, başarıyla biten suçlar etki etmektedir. (Bunların içinde örneğin ahlaksal düşünüşteki bütün yenileştirmeler bulunur.)

Ahlaka boyun eğme, bir hükümdara boyun eğme gibi kölece ya da mağrur ya da çıkarcı ya da teslimiyetçi ya da budala bir heyecan ya da düşüncesizlik ya da umutsuzluk eylemi biçiminde olabilir. Bu tür boyun eğme aslında ahlaksal değil.

Zavallı İnsanlık! - Beyindeki kanın bir damla fazla ya da az olması, yaşamımızı tarif edilemeyecek kadar perişan ve zor hale sokabilir. Öyle ki, Prometheus'un akbabadan çektiği acıdan daha fazlasını bu bir damla kandan çekeriz. Ama insan nedenin damla olduğunu bile bilmeyip, "şeytan!" ya da "günah!" diye düşünürse, en korkunç durum işte o zaman ortaya çıkar.

Gelenek ve Güzellik. - Gelenek lehine şunlar söylenebilir: Kendisini tamamen ve bütün kalbiyle ve ta başlangıçtan beri onun emrine veren herkesin saldırı ve savunma organları, fiziksel ve ruhsal olarak... körelir: Yani gittikçe güzelleşir! Çünkü bu organların çalışması ve bu uygulamayla oluşan zihniyet, çirkin kalmayı sağlar ve çirkinleştirir. Yaşlı şebek bu yüzden genç olandan daha çirkindir ve insan en çok genç dişi şebeğe benzer. Yani en güzel şebek. -Buna göre, kadının güzelliğinin kaynağı hakkında sonuç çıkarılabilir!

Ahlaklılık ve Aptallaştırma. - Töre, eski insanların yararlı ve zararlı sanılan deneyimlerini yansıtır... ama töre (ahlaklılık) duygusu bu tür deneyimlerle değil, ahlakın eski oluşuyla, kutsallığıyla, tartışılmazlığıyla bağıntılıdır. ve bu duygu, böylelikle insanın yeni deneyimler oluşturmasına ve gelenekleri düzeltmesine karşı koyar: Yani ahlaklılık yeni ve daha iyi geleneklerin ortaya çıkmasına karşı direnir: aptallaştırır.

BAKINIZ Friedrich Wilhelm Nietzsche
Keten Prenses - avatarı
Keten Prenses
Kayıtlı Üye
18 Ocak 2009       Mesaj #2
Keten Prenses - avatarı
Kayıtlı Üye
Bu mesaj 'en iyi cevap' seçilmiştir.

NİETZCHE VE AHLAK


(Nietzsche'nin yazdığı kitaplardan, çeşitli konu başlıkları halinde alınmış metinler
Sponsorlu Bağlantılar
den derlenmiştir)

Üç olumlama.
Bayağı olan, üstündür ("Bayağı adam" itiraz eder). Doğaya aykırı olan, üstündür. (Dejenere itiraz eder). Orta olan, üstündür (Sürü "aşağılık"lar itiraz eder). Ahlâk tarihinde bir kudret iradesi böylece ifade edilmiş olur ki, bununla bazen köleler, bazen de orta değerdekiler, kendi işlerine gelen yargı değerlerini üstün kılmaya uğraşırlar.

Bu ölçüde, ahlâk olayı biyoloji açısından çok tehlikelidir. Ahlâk şimdiye dek -bu sözlere verilen anlam ne olursa olsun- egemenlerin ve onların özgül içgüdülerinin zararına olarak, başarılı ve güzel mizaçların zararına olarak, bağımsızlarla ayrıcalık sahiplerinin olarak gelişmiştir.

Demek ki ahlâk, üstün bir tiper ulaşmak için doğanın yaptığı çabalara karşı bir tepkidir; ahlâkın etkisi şunlardır: Yaşamın eğilimleri özellikle ahlâka aykırı görüldüğü ölçüde, yaşama karşı kuşku -(üstün değerler üstün içgüdülere aykırı görüldüğü ölçüde) saçmalık ve mantıksızlık; "üstünmizaçlar"da çatışma bilinçli hâle geldiğinden bunların soysuzlaşması ve intiharı.

Ahlâk dünyasıda yuvarlaktır! Ahlâk dünyasının da kutupları vardır! Kutupların da var olmaya hakları vardır! İş kalıyor bir başka dünyayı -ve daha bir çoklarını- keşfetmeye! Hadi bakalım, sizler de yola çıkın, filozoflar!

Gizemsel izahlar derin sanılır; doğrusu şu ki, yüzeysel bile değildir onlar.
"Doğru" deyince bu zihnimde kesinlikle yanlışın tersini değil, fakat sadece en esaslı hallerde çeşitli yanlışların birbirlerine oranladurumlarını gösteriyor...

Ahlakın kendi kendini yok etmesi hangi ölçüde hâlâ kendi gücünün kanıtıdır? Biz Avrupalılar; içimizde inançları için ölen kişilerin kanı var: Ahlakı korkunç bir biçimde ciddiye aldık: Ona feda etmeyeceğimiz hiçbir şey yoktur. Diğer taraftan entellektüel titizliğimiz bilinçlerin yarılıp açılmasına dayanmaktadır. Eski toprakları bir kez terk ettikten sonra hangi yöne gideceğimizi bilmiyoruz. Ama bu toprak bile bize, şimdi bizi uzaklarda serüvene, hâlâ keşfedilmemeş ve sömürülmemeş uzak ülkelerdoğru iten gücü vermiştir: Tercih hakkımız yok, fethedenler olmamız gerekir, çünkü artık "kalmayı" umduğumuz bir vatana sahip değiliz. Gizli bir olumlama, tüm olumsuzlamalarımızdan daha güçlü bir olumlama bizi itiyor. Gücümüzün kendisi bize, bu eski ve parçalanmış toprakta kalmamıza izin vermiyor: Çıkışı tehlikeye atıyoruz, kendimizi de tehlikeye atıyoruz, kendimizi de tehlikeye atıyoruz: Dünya hâlâ zengin ve bilinmezdir ve cılız ve zehirli hale gelmektense batmak daha iyidir. Gücümüz bizi yukarı denize, bugüne kadar tüm güneşlerin battığı noktaya doğru iter: Yeni bir dünyanın varolduğunu biliyoruz...

Dış görünüşe göre gerçeğin daha değerli olduğunu düşünmek sadece ahlâksal bir ön yargıdır; en esassız bir var sayımdır hatta. Şunu kendimize itiraf gerek: Yaşam temel olarak perspektif değerlendirmelerine ve perspektif görünüşlerine sahip olmasaydı, yaşam diye bir şey olmazdı. "Dış görünüşler âlemi" (kimi filozofların erdemli heyecanları ve hödükleriyle) tümden yokedilmeye kalkışılsaydı (bunun mümkün olduğunu varsaymak koşuluyla). "Gerçek" diye bir şey kalmazdı artık. Hatta "gerçek"le "doğru" arasında esaslı bir çelişme olduğunu var saymaya kim zorluyor bizi?

Düşünüldüğünde ne kadar çok yeni ideal mümkün olur! İşte, aşağı yukarı beş haftada bir, yabanıl ve yalnız bir gezinti sırasında, suçlu bir mutluluğun mavi saatinde yakaladığım küçük bir ideal. Yaşamı kırılgan saçma şeylerin arasında geçirmek; gerçeğe yabancı kalmak! Yarı-sanatçı, yarı-kuş veya metafizikçi; zaman zaman, bir dansçı gibi gerçeği parmak ucuyla yoklamak dışında, gerçeğe ne evet ne de hayır diyebilmek: Mutluluk güneşinin ışınlarıyla gururunun okşandığını her zaman hissetmek; neşeli olmak, acının uyardığını hissetmek, çünkü acı mutlu insanı besler; tonlarca ağır bir kafanın, yerçekimini kafasının ideali tabii ki budur.

Tüm eski ahlakın mirasçıları olmak istiyoruz, yeniden başlamamalıyız. Tüm etkinliğimiz eski biçiminin aleyhine dönen ahlaktır.
Ve insan türü zaman zaman şunu ilan etmekten hiç geri kalmamıştır: "Gülmeye asla hakkımız olmayan şeyler vardır!" Ve insanseverlerin en ileri görüşlüsü şunu ekleyecektir: "Yalnızca gülüş ve coşkulu bilgelik değil, aynı zamanda trajik olanla onun yüce akıldaşlığı da türün korunma araç ve gereksinimlerine dahildir" - Ve o halde! o halde!

Ahlak, bıkkınlıktır.
Ve tüm bunlara inanıldı! Ve ahlak adı verildi! Bu iğrençliği yok edin!

Beni anladınız! Dionysos Çarmıhtaki İsa'ya karşı...
Bugüne değin iyi ve kötü üzerine en berbat düşünceler ortaya kondu. Bu, her zaman çok tehlikeli bir şey oldu. Vicdan, iyi bir şöhret, cehennem; durumuna göre polisin bizzat kendisi önyargısızlığa izin vermiyordu ve vermiyor. İşte günümüz ahlakı üzerine, her otorite karşısında alınan tavırda olduğu gibi, düşünmemek, pek de konuşmamak gerekiyor. Burada itaat edilir! Dünya var olduğundan bu yana hiçbir otorite kendisinin eleştiri konusu yapılmasına istekli görünmemiştir. Hele ahlakı eleştirmek, ahlakı bir sorun, sorunlu bir şey olarak ele almak: Nasıl olur? Bu ahlak dışı değil miydi -şimdi değil mi?- Ama ahlak, kendisinden eleştiren elleri ve işkence aletlerini uzak tutmak için sadece her türlü korku aracına hükmetmekle kalmaz: Onun güvencesi, kullanmasını çok iyi bildiği bir tür göz boyama sanatında yatar, -nasıl "coşturacağını" bilir. Sık sık, tek bir bakışla eleştirici iradeyi felç etmeyi, hatta kendi tarafına çekmeyi başarır. Onun kendine karşı tavır almasını başardığı durumlar da var: Bunun sonucunda irade, tıpkı bir akrep gibi kendini sokar. Ahlak, ta başlangıçtan veri ikna etme sanatındaki bütün şeytanlıkları bilir. Bugün bile onun yardımına başvurmayan hiçbir konuşmacı yoktur.

Hâlâ günaha inanıyor olmak korkunçtur, aksine, binlerce kez yinelemek zorunda kalsak da yaptığımız her şey masumdur.

Yıldız Ahlâkı. - Sen ki yörüngene bağlısın, nene gerek gece, a yıldız! Zamanın içinde mutlulukla dön git! Aldırma zamanın güçlüğüne, çetinliğine! Dünyaların en uzağına gidecek ışığın: Acımak, günah olsa gerek senin için. Tek bir yasan var: Temiz olmak, duru olmak!

Bir yargının yanlışlığı bizim için bu yargıya karşı çıkma değildir; en acayip düşüncemiz de belki budur işte. Tek sorun bu yargının yaşamı hangi ölçüde sürdürdüğünü ve hatta belki de geliştirdiğini bilmektir.

Bir inancı sırf âdettir diye kabullenmeye namussuzluk, korkaklık, tembellik denir. Şu hâlde namussuzluk, korkaklık, tembellik ahlâkın önsel'i olsalar gerek.

Soylu insan, bir değerler yaratıcısıdır.

Ben Yunan ahlâkını o zamana kadarkinin en yükseği sayıyorum. Onun bedensel ifadeyi en yüksek noktaya ulaştırması da bunu kanıtlıyor bana. Fakat Yunan ahlâkı derken ben, filozoflarınkini değil de, halkın gerçek ahlâkını söylemek istiyorum.

Son olarak da, suçlu ne yaptığını gerçekten bilseydi, ancak suçlamaya ve cezalandırmaya hakkımız olduğu takdirde bağışlamaya da hakkımız olacaktı. Fakat bu hakka sahip değiliz.

Bu romantiklerin inançları yok artık. Şimdi de hiç değilse her şeyin nasıl geçip gittiğini gözlemek istiyorlar. Bunu da "sanat sanat içindir", "nesnellik" vb... diye adlandırıyorlar.

Bugünün Avrupalısının bilincini inceleyen herkes, bir manevi kıvrımdan, bir manevî kıyı bucaktan hep aynı buyruğu çıkaracaktır: Korkunun buyruğu, sürünün buyruğudur bu: "Biz istiyoruz ki bir gün artık korkulacak hiçbir şey olmasın!"

Bir gün -bugüne götüren irade ile yola Avrupa'nın her yanında "ilerleme" deniyor şimdi.
Vurun, kırın iyilerle doğruları! Ey benim kardeşlerim, anladınız mı bu sözü?
İyilere bakın! Doğrulara bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Değer verdikleri şeylerin yazılı olduğu levhayı kırandan, kırıcıdan, caniden: -ama bu, yaratıcıdır.

Tüm inançların inananlarına bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Değer verdikleri şeylerin yazılı olduğu levhayı kırandan, kırıcıdan, caniden: -ama bu, yaratıcıdır.

Ruhun artık efendi ve tanrı saymak istemediği o büyük ejder nedir? Bu ejderin adı "Yapmalısın"dır. Oysa aslanın ruhu "istiyorum" der.
"Yapmalısın," altında parıl parıl durur onun yolunda, -pullarla kaplı bir hayvan, her pulun üstünde de altından bir "Yapmalısın" parıldar.

Binlerce yıllık değerler bu pulların üstünde parıldar ve şöyle der ejderlerin en zorlusu: "Nesnelerin bütün değerleri bende parıldar.
Bütün değerler çoktan yaratılmış ve bütün yaratılmış değerlerim ben. Gerçek, "İstiyorum" diye bir şey olamayacak artık." Böyle der ejder.
Kardeşlerim, ruhta aslanın ne gereği var? Gönlü tok ve saygılı yük hayvanı neden yetmez?
Yeni değerler çoktan yaratılmış ve bütün yaratılmış değerlerim ben. Gerçek, "İstiyorum" diye bir şey olamayacak artık." Böyle der ejder.
Kardeşlerim, ruhta aslanın ne gereği var? Gönlü tok ve saygılı yük hayvanı neden yetmez?
Yeni değerler yaratmak, -aslanın dahi elinden gelmez bu: ama yeni bir yaratma için kendine özgürlük yaratmak, -işte buna yeter aslanın gücü.
Yeni bir gurur öğretti bana ben'im, insanlara öğretiyorum bunu: başımı artık göksel nesnelerin kumuna gömmeyi, yeryüzüne anlam veren, yersel bir baş olarak özgür taşımayı onu!
Yeni bir istem öğretiyorum insanlara: insanın körü körüne yürüdüğü o yolu istemeyi ve ona iyi demeyi, sayrılar ve ölenler gibi sıvışmamayı ondan!
Peki siz bana, dostlar, beğeni ve beğenme tartışılmaz mı diyorsunuz? Fakat bütün hayat beğeni ve beğenme üstüne bir tartışmadır.
-Odur insanın ereğini yaratan ve yeryüzüne anlamını, geleceğini veren: bir şeyin iyi ya da kötü olması onun yaratmasıdır.
Kardeşlerim! Bütün insan geleceği için en büyük tehlike kimlerdir? İyilerle doğrular değil mi?-
-şöyle diyenler, yüreklerinde şöyle duyanlar: "Biz iyi ile doğrunun ne olduğunu çoktan biliyoruz, hem ondan bizde var da; daha arayanlara yazıklar olsun!"
Ve kötüler ne denli zarar verirlerse versinler, iyilerin verdiği zarar en zararlı zarardır!

Ve dünyaya karakaçanlar ne denli zarar verirlerse versinler, iyilerin verdiği zarar en zararlı zarardır!
Kardeşlerim, bir zamanlar biri iyilerle doğruların yüreklerini okumuştu da, demişti: "Bunlar Ferisîdirler." Fakat onu anlamamışlardı.
İyilerle doğrudur: iyiler Ferisî olmak zorundadırlar, -ellerinden başka şey gelmez ki!
iyiler, kendi erdemini bulanı çarmıha germek zorundadırlar!

Her bilgi tedirgin vicdanın dibinde yeşermiştir şimdiye dek! Parçalayın, ey gören kişiler, parçalayın eski levhaları!
Eski bir kuruntu vardır, -buna iyi ile kötü denir. Bu kuruntunun çarkı, falcılarla yıldız yorumcuların çevresinde dönmüştür şimdiye dek.
Eskiden inanılırdı falcılarla yıldız yorumcularına; işte bunun için inanıldı ya: "Her şey yazgıdır: yapacaksın, çünkü yapmalısın!"
Derken yine güvenilmez oldu falcılarla yıldız yorumcularına; işte bunun için inanıldı ya: "Her şey özgürlüktür: yapabilirsin, çünkü istiyorsun!"
Dünyanın Ahlaksal Düzeninin Çılgınlığı. - Her suçun cezası çekilecek ya da ödenecek diye sonsuz bir gereklilik yoktur... böyle bir şeyin var olması, korkunç, küçük çapta yararlı bir çılgınlıkolmuştur... tıpkı o şekilde duyumsanan her şeyin suç olmasının bir çılgınlık olması gibi. Şeyler değil, ama şeylerle hiç ilgili olmayan fikirler insanları tahrip etti!

Ama Biz Size İnanmıyoruz! - Kendinizi zevkle insan sarrafı olarak tanıtmak istiyorsunuz, ama böyle yapmanıza izin vermeyiz! Kendinizi olduğunuzdan daha deneyimli, daha derin, daha heyecanlı, daha eksiksiz gösterdiğimizi fark etmeyelim mi? Tıpkı daha ressamın fırçasını kullanışındaki ölçüsüzlüğü hissettiğimiz gibi: Tıpkı müzisyenin giriş tarzı ile konuyu olduğundan daha yüce sunmak istediğini duyduğumuz gibi. Kendinizde tarihi yaşadınız mı, sarsıntıları, depremleri, uzun hüzünleri ve ani mutlulukları? Büyük ve küçük delilerle deli oldunuz mu? İyi insanların saçmalıklarına ve acılarına gerçekten katlandınız mı? Ve aynı şekilde en kötülerin acılarına ve mutluluk tarzlarına? Eğer öyleyse, bana ahlaktan söz et, başka şeylerden değil!

Ahlaksal Boşluk. - Günün birinde ahlaksal duyguların ve yargıların yerine neyin geçeceğini şimdi kim tarif edecek durumdadır! -Binanın temellerinin tümüyle yanlış konduğu ve tamir edilemeyeceği çok kesin şekilde anlaşılsa bile: Aklın bağlayacağı azalmadığı sürece, onun bağlayıcılığı günden güne hep azalacaktır! Yaşamın ve eylemin yasalarını yeniden inşa etmek... bu görev için fizyoloji, tıp, sosyoloji ve yalnızlık öğretisi bilimlerimiz, kendi başlarına henüz yeterli değil: Sadece onlardan yeni ideallerin (bizzat yeni idealler olmasa bile) temel taşları çıkarılabilir. Böylece zevk ve yeteneğe göre şimdilik bir varlığı ya da sonralık bir varlığı yaşarız ve bu ikisi arasındaki boşlukta mümkün olduğunca çok, kendi kralımız olmak ve küçük deney devletleri kurmak için en iyisini yaparız. Bizler deneyiz: Öyle de olmak istiyoruz!

En koyu vicdanlılığa en çok değer veren insanların ne tür olduğuna dikkat ettiniz mi? Birçok acınacak duygular içinde olduklarının bilincinde olan kendileri hakkında korkulu şeyler düşünen, başkalarından korkan ve içlerini mümkün olduğunca gizlemek isteyen insanlar... bunlar, başkalarının onlardan sert ve katı etki sayesinde alacakları (özellikle altları) vicdanlılığın sertliğiyle ve görevin katılığıyla kendi kendilerini etkilemek isterler.

Ahlaksal şeylerle ilgili duygular şimdilerde öyle karışık ki, kimi insanlar için bir ahlak, yararlılığı ise ispatlanırken, kimileri için yararlılığı ile çürütülüyor.

Bir halkın kendine sürekli öğütlenip anlattırdığı ahlaksal temel buyruklar, o halkın ana hatalarıyla ilintili olup bundan dolayı canını sıkmazlar. Ilımlılığı, soğukkanlı cesareti, makul düşünüşü ya da genelde akılcılığı sık sık yitiren Yunanlılar, Sokratçı dört erdeme kulak verirlerdi... çünkü onlara ihtiyaç duyuluyordu, ama insanın onlara karşı da çok az yeteneği vardı!

Ahlaksal yargılar baştan başa nasıl da değişti! Antik ahlaklılığın en büyük mucizelerinin, örneğin Epiktet'in, şimdi geçerli olan başkalarını düşünmenin, başkaları için yaşamanın övülmesinden haberleri hiç mi hiç yoktu; onların bizim ahlak modamıza göre, deyim yerindeyse, ahlaksız diye nitelendirilmesi gerekirdi, çünkü onlar bütün güçleriyle kendi egoları için çalışıp başkalarına merhamete karşı (özellikle başkalarının acıları ve ahlaksal suçlarıyla) koydular. Bize cevap verselerdi belki de şunu derlerdi: "Eğer siz kendinize çok sıkıcı ya da çirkin bir nesne geliyorsanız o zaman kendinizden çok başkalarını düşünün! Bunu yaparsanız iyi edersiniz!

Geleneğin Ahlaklılığı Kavramı. - İnsanoğlunun binlerce yıllık yaşam tarzı ile karşılaştırıldığında, bugünün insanları olarak biz, çok ahlaksız bir zamanda yaşıyoruz: Ahlakın gücü şaşılacak ölçüde zayıfladı ve ahlaklılık duygusu öylesine nazikleştirildi ve öylesine yükseltildi ki, onu neredeyse uçup gitmiş sayabiliriz. Bundan dolayı dünyaya geç gelen bizler için ahlak oluşumunun temel bilgilerini anlamak zor oluyor, buna rağmen onları bulursak, dilimize yapışıp kalıyor ve dışarı çıkmak istemiyorlar: Çünkü kulağa kaba tınlama veriyorlar! Ya da çünkü ahlaklılığa iftira eder gibi görünüyorlar! Örneğin şu temel ilkede olduğu gibi: Ahlaklılık törelere itaat etmekten başka birşey değildir (özellikle artık değildir), töreler ne tür olurlarsa olsunlar bu ilke değişmez; bununla birlikte töreler geleneksel tarzda davranmak ve değerlendirmelerde bulunmaktır. Geleneğin emretmediği şeylerde ahlak yoktur; ve gelenek yaşamı ne denli az belirlerse, ahlaklılık çemberi de o denli küçülür. Özgür insan ahlaksızdır, çünkü o her bakımdan geleneğe değil, kendisine bağlı olmak ister: "Kötü", insanoğlunun ilk zamanlarındaki bütün durumlarında "bireysel", "bağımsız", "keyfi", "alışılmamış", "öngörülmemiş", "hesaplanamaz" anlamalarına gelir. Hep bu tür durumların ölçütleriyle ölçülür: Gelenek emrettiği için değil, başka güdülerle eylemde bulunulur (örneğin kişisel çıkardan dolayı), hatta geleneğin vaktiyle oluşturduğu güdülerden dolayı da yapılır; o zaman buna ahlaksızlık denir ve yapan kişi tarafından da öyle anlaşılır: Çünkü geleneğe boyun eğildiği için yapılmamıştır. Gelenek nedir? Bize yararlı olan şeyleri emrettiğinden dolayı değil, bize emrettiğinden dolayı itaat ettiğimiz yüksek bir otoritedir. -Gelenek duygusuyla korku duygusu birbirinden nerede ayrılır? O emredici yüksek bir akıldan, kavranılamayan, somut olmayan bir güçten, kişiselden daha fazla bir şey olandan korkmadır... bu korkuda batıl inanç var. -Kökende sağlığın, evliliğin, tedavi sanatının, ziraatın, savaşın, konuşmanın ve susmanın, insanların birbirleriyle ve tanrılarla olan ilişkilerinin bütün eğitim ve bakımı ahlak alanına giriyordu. Ahlak, insanın kendisini birey olarak düşünmeden, kurallara uymasını istiyordu. Başlangıçta her şey gelenekti ve onu aşmak isteyen kimse ya kanun koyucu, ya büyücü, ya da bir çeşit yarı tanrı olmak zorundaydı: Yani örfve adetler koymak zorundaydı... korkunç, hayati tehlike yaratan bir şey! -En ahlaklı olan kim? Önce yasaya en çok boyun eğen kimse: Yani bilincini sağa sola ve her küçük zaman dilimine taşıyarak hep yasaya uyacak işlere katlanan Brahman gibi biri. Sonra ona en zor durumlarda bile boyun eğen kimse. En ahlaklı olan kimse, kendini töreye en çok feda eden kimsedir. Peki en büyük özveri hangisidir? Bu sorunun yanıtlanmasından sonra birbirinden farklı çok sayıda ahlaklılık kavramları ortaya çıkmaktadır; ama hâlâ en önemli fark olarak ahlaklılığı en zor boyun eğmeden en çok boyun eğmeyi ayıran fark olmaya devam ediyor. Geleneğe en zor boyun eğmeyi ahlaklılığın bir belirtisi olarak isteyen ahlak güdüsü sizi yanıltmasın! Bireyin kendini aşması, bireye sağlayacağı yararlı sonuçlardan dolayı değil, bireysel olan bütün karşı zevklere ve çıkarlara rağmen ahlak, gelenek egemen görünsün diye talep edilir: Birey kendini feda etmelidir... geleneğe bağlı ahlaklılık bunu gerektirir. -Öte yandan Sokrates'in ayak izlerinden giden ahlakçılar gibi ahlakçılar, kendine hâkim olmayı ve yetingenliği bireyin kendi yararı için, mutluluğu için çok kişisel anahtar olarak tavsiye ederler ki, bunlar bir istisna oluşturur... ve eğer bu bize başka türlü görünürse, nedeni, onların etkisi altında yetiştirilmiş olmamızdır: Onların hepsi, töre ahlaklılığının bütün temsilcileri hiç de tavsiye etmedikleri halde, yeni bir yolda yürüyorlar... ahlaksız olarak kendilerini cemaatten ayırıyorlar ve bunlar kötünün de kötüsüdürler. Aynı şekilde, erdemli bir Romalıya "her şeyden önce kendisi için ikbal peşinde olan" her Hıristiyan... kötü olarak görünürdü. -Bir cemaatın ve dolayısıyla töresel ahlaklılığın bulunduğu her yerde, törenin çiğnenmesi halinde ceza verme görevinin her şeyden önce cemaate ait olduğu düşüncesi egemendir: İfadesi ve sınırı çok zor kavranan ve batıl inanç korkusuyla araştırılmış doğa üstü bir cezadır bu. Cemaat bireyi işlediği fiilin sonucunda yakınlarına ya da cemaate verdiği zararı tekrar düzeltmesi için zorlayabilir; işlediği fiilin sözde etkisi olarak cemaatin üzerinde tanrısal öfke bulutlarının ve hiddet fırtınalarının toplanmasına neden olduğu için kişiden bir çeşit intikam da alabilir... ama kişinin suçunu her şeyden önce kendi suçuymuş gibi duyumsar... "Eğer bu tür fiiller mümkün olmaya başladıysa, töreler gevşedi diye herkesin ruhunda feryatlar başlar." Her bireysel eylem, her bireysel düşünce şekli dehşet uyandırır; tam olarak da, en nadir, en seçkin, en köklü ruhların tarihin akışı içinde hep kötü ve tehlikeli olarak algılanmış olmaktan dolayı ne tür acılara katlandıklarını tahmin etmek mümkün değildir, hatta bunlar kendi kendilerini böyle algılıyorlardı. Töresel ahlaklılığın egemenliği altında her türlü özgünlük vicdansızlaştı; bu ana kadar en iyi kimselerin ufku, olması gerektiğinden daha da çok karardı.

En Eski Ahlak Yargıları. - Yakınımızdakibir insanın eylemleri karşısında nasıl davranırız? -Önce onun eylemlerindenbizim için ortaya ne çıktığına bakarız... onu sadece bu bakış açısından görürüz. Bu etkiyi eylemin amacı olarak değerlendiririz... ve nihayet bu tür amaçlara sahip oluşu, ona sürekli özellik olarak isnat ederiz. Ve örneğin, o andan itibaren o kimseyi "zararlı bir insan" diye niteleriz. Üçlü hata! Üçlü hatalı yaklaşımın en eskisi! Belki de hayvanların ve onların yargı gücünden devraldığımız miras! Bütün ahlakların kökenlerinin iğrenç küçük çıkarımlarda aranması gerekmez mi: "Bana zararı olan şey kötü bir şeydir (kendi halinde zarar vericidir); bana yararı olan şey iyi bir şeydir (kendi halinde iyilik yapan ve yararlıdır). Bana bir kez ya da birkaç kez zarar veren şey, kendi halinde ve kendiliğinden düşmandır; bana bir kez veya birkaç kez yararlı olan şey, kendi halinde ve kendiliğinden dosttur." O pudenda origo! Bu, bir başkasının bizimle olan acınacak, arada sırada gerçekleşen ve genellikle rastlantısal ilişkisini kendi özü olarak ortaya koyması ve bütün dünyaya karşı olduğunu ve kendisine karşı sadecebu tür münasebete yeteneği bulunduğunu, ki benzerini bir veya birçok kez biz de yaşadık, iddia etmesi değil mi? Ve bu gerçek deliliğin arkasında, iyi ve kötü bizim tepkilerimize göre ölçüldükleri için, bizim iyinin prensibi olmamız gerektiğini söyleyen bütün art düşüncelerin en mütevazısı yok mudur?

Ahlakın Değişimi. - Ahlakta sürekli bir değişme ve onu değiştirme çabası var... buna, başarıyla biten suçlar etki etmektedir. (Bunların içinde örneğin ahlaksal düşünüşteki bütün yenileştirmeler bulunur.)

Ahlaka boyun eğme, bir hükümdara boyun eğme gibi kölece ya da mağrur ya da çıkarcı ya da teslimiyetçi ya da budala bir heyecan ya da düşüncesizlik ya da umutsuzluk eylemi biçiminde olabilir. Bu tür boyun eğme aslında ahlaksal değil.

Zavallı İnsanlık! - Beyindeki kanın bir damla fazla ya da az olması, yaşamımızı tarif edilemeyecek kadar perişan ve zor hale sokabilir. Öyle ki, Prometheus'un akbabadan çektiği acıdan daha fazlasını bu bir damla kandan çekeriz. Ama insan nedenin damla olduğunu bile bilmeyip, "şeytan!" ya da "günah!" diye düşünürse, en korkunç durum işte o zaman ortaya çıkar.

Gelenek ve Güzellik. - Gelenek lehine şunlar söylenebilir: Kendisini tamamen ve bütün kalbiyle ve ta başlangıçtan beri onun emrine veren herkesin saldırı ve savunma organları, fiziksel ve ruhsal olarak... körelir: Yani gittikçe güzelleşir! Çünkü bu organların çalışması ve bu uygulamayla oluşan zihniyet, çirkin kalmayı sağlar ve çirkinleştirir. Yaşlı şebek bu yüzden genç olandan daha çirkindir ve insan en çok genç dişi şebeğe benzer. Yani en güzel şebek. -Buna göre, kadının güzelliğinin kaynağı hakkında sonuç çıkarılabilir!

Ahlaklılık ve Aptallaştırma. - Töre, eski insanların yararlı ve zararlı sanılan deneyimlerini yansıtır... ama töre (ahlaklılık) duygusu bu tür deneyimlerle değil, ahlakın eski oluşuyla, kutsallığıyla, tartışılmazlığıyla bağıntılıdır. ve bu duygu, böylelikle insanın yeni deneyimler oluşturmasına ve gelenekleri düzeltmesine karşı koyar: Yani ahlaklılık yeni ve daha iyi geleneklerin ortaya çıkmasına karşı direnir: aptallaştırır.

BAKINIZ Friedrich Wilhelm Nietzsche
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 23 Ağustos 2016 23:08
Quo vadis?
Hızlı Cevap
Mesaj:

Benzer Konular

9 Kasım 2009 / mimi Soru-Cevap
8 Eylül 2009 / asla_asla_deme Hz. Muhammed
27 Ocak 2016 / Ziyaretçi Cevaplanmış
9 Nisan 2010 / Misafir Soru-Cevap
2 Mayıs 2014 / Misafir Cevaplanmış
Etiketler: nietzsche ahlak