Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 9 Mart 2017  Gösterim: 216.833  Cevap: 9

Kültür Nedir?

Misafir
8 Mart 2006 22:59       Mesaj #1
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  kültur.jpg
Gösterim: 428
Boyut:  82.3 KB

KÜLTÜR


İnsan türüne özgü bilgi, inanç ve davranışlar bütünü ile bu bütünün parçası olan maddi nesneler.

Sponsorlu Bağlantılar
Toplumsal yaşamın dil, düşünce, gelenek, işaret sistemleri, kurumlar, yasalar, aletler, teknikler, sanat yapıdan gibi her türlü maddi ve tinsel ürününü kapsamına alır. Temelinde, yalnızca insanda bulunan bir yetenek yatar. Bu yetenek bazı yazarlarca soyut ya da akılcı düşünme yetisi olarak tanımlanmışsa da bu terimlerin anlamı pek açık değildir. Bazı kuramcılara göre de kültür insanın simgeleştirme yeteneğinin ürünüdür. Yalnızca insana özgü bir zihinsel edim olan simgeleştirme, nesnelere ve olaylara duyulan aşan bazı anlamlar verilmesini sağlar; dil ya da konuşma bunun en iyi örneğidir. Ama simgeleştirme kültürün tanımında çok önemli bir öğe olsa da tek başına kültürü açıklamaya yetmez. Kültür toplumsal yaşamın ürünüdür; işlevi toplumsal pratikleri anlamlandırmaktır ve kendisi de ancak toplumsal yaşamın başka yönleriyle ilişkisi içinde anlam kazanır.

Kavramlaştırma ve tanım sorunları.


Günlük dilde “kültürlü olmak” bilgili, görgülü, incelikli olmak anlamına gelir; kültürlü kişi uygarlığın nimetlerinden bilinçli olarak yararlanan, eğitimli kişidir. Kültür bu kullanımda, bilgi ve görgünün bireşimidir; insanın uygarlığın dışsal olanaklarını, bilgiyi ve tekniği içselleştirmesi, özümlemesi, kendi kişiliğinin bir parçası haline getirmesi demektir. Dışsal içsel karşıtlığı uygarlık ve kültür karşıtlığının da temelinde yatar.

Bu tanım kültür ve kültürlü terimlerine bir değer yargısının yüklenmesine, bazı insan davranışlarının kültür kapsamı dışında kalmasına yol açar. Bazı toplumların töreleri başka toplumlara kültürsüzlük olarak görünür. Örneğin yabancı düşmanlığı ya da aşırı tüketim tutkusu, bu tanıma göre “kültürlü” davranış sayılmayabilir. Oysa daha geniş, daha kapsayıcı bir bakış açısından bunlar da belirli kültürlerin ifadeleridir.

Kültürün ilk pozitif tanımına antropolojinin kurucularından Edward Burnett Tylor’ un yapıtlarında rastlanır. Tylor, Primitive Culture’da (1871; İlkel Kültür) kültürü, “bilgilerden, inançlardan, sanattan, ahlaktan ve insanın toplumda yaşayan bir varlık olması nedeniyle edindiği bütün öbür yetenekler ve alışkanlıklardan oluşan karmaşık bütün” olarak tanımlar; Anthropology, an Introduction to the Study of Man and Civilization'ddi da (1881; Antropoloji, İnsan ve Uygarlığın İncelenmesine Giriş) bu anlamda kültürün yalnızca insanlara özgü olduğunu söyler.

Antropoloji ve etnoloji disiplinleri geliştikçe kültür olgusunun karmaşıklığı daha belirginleşmiş, kültür tanımları da çeşitlenmiştir. ABD’li antropologlar A. L. Kroeber ve Clyde Kluckhohn, Culture: A Critical Review of Concepts and Definitions (1952; Kültür Kavramlarına ve Tanımlanma Eleştirel Bir Bakış) adlı çalışmalarında, kültürün 164 farklı tanımını verirler. Bunlardan biri olan “öğrenilmiş davranış” yeterli bir tanım değildir, çünkü hayvan türlerinin yaşamında da doğal davranışların dışında, sonradan edinilmiş ya da öğrenilmiş davranışların payı vardır. Bir başka tanıma göre, kültür “zihindeki düşünceler” den oluşur. Bu da yeterli değildir, çünkü düşünceler toplumda ancak dilde, eylemde ve yaratılmış ürünlerde cisimlendikleri sürece bir işlev ve anlam kazanırlar. Gene bir başka tanıma göre, kültür bir soyutlamadır ya da davranışların soyutlanmasıyla elde edilen zihinsel bir üründür. Bu yaklaşıma göre davranışlar psikoloji biliminin konusudur; psikolojinin alanını aşan kültür de somut davranışların kendileri değil, bu davranışların soyutlanmasıyla elde edilen bir ürün olmalıdır. Ama bu tanımın da karşılıksız bıraktığı sorular vardır. Örneğin, bir evlilik töreni ya da bir vazo, neyin soyutlanmasıdır? Somut davranışlarla bunların soyutlaması olan anlamları birbirinden ayırmak her zaman kolay olmayabilir.

Davranışçı okuldan bazı ABD’li sosyologlar, kültürün tanımındaki belirsizliği aşmak amacıyla yöntemsel bir ayrım önermişlerdir. Buna göre olaylar ya da insan eylemleri, salt insan organizmasıyla ilişkileri açısından ele alındıkları zaman birer davranış olarak görülebilirler. Birbirleriyle ilişkileri içindeyse bu olay ya da eylemler kültürü oluştururlar. Örneğin konuşma, gırtlağın, ses tellerinin ve ağzın bir eylemi olarak alındığı sürece yalnızca bir davranıştır; organizmanın bir edimidir. Ama sözcükler birbirleriyle ilişkileri içinde, bütün bir anlam dünyası olan difi oluşturur; bu da kültürdür. Gene de sorunun çözümü doğuştan gelen davranışlarla sonradan öğrenilmiş davranışlar arasında ayrım yapılmasını gerektirir. Örneğin, yakın akrabayla cinsel ilişki tabusu da bir davranıştır, ama doğuştan gelen, içgüdüsel bir davranış değildir. İnsanların toplum içinde yaşamasının sonucu olan, öğrenilmiş bir davranıştır. Bazı insan eylemleri ve doğal olaylar, hem davranışsal hem de kültürel açılardan ele alınabilir. Ama bazı eylem ya da olayların, doğal, biyolojik bir temeli yoktur; bunlar yalnızca kültürel olgulardır.

İnsanın evrimi, toplum ve kültür.


Kültürün yalnızca insana özgü bir yetinin ürünü olduğunu söylemek bu yetinin de tartışılmasını gerektirir: Kültür yaratma yeteneği, insan türünün bazı biyolojik özelliklerinin mi sonucudur, yoksa insanların toplum halinde örgütlenmiş olmasına mı bağlıdır? İnsanın toplumsal yaşantısıyla biyolojik evrimi arasındaki ilişki nedir? İnsan zihniyle başka hayvan türlerinin beyinsel süreçleri arasında yalnızca bir derece farkı mı vardır, yoksa bir nitelik farkı mı söz konusudur?

Soruna “beyin” ve “zihin” sözcükleri arasındaki ayrım temel alınarak yaklaşılabilir. Yalnızca biyo kimyasal düzeyde bakıldığında daha alt hayvan türlerinin beyinleriyle insan beyni arasında yalnızca bir derece farkı olduğu söylenebilir; bir iletişim mekanizması olarak, insan beyni hayvanların beyinlerinden daha karmaşık ve daha çok bilgi taşımaya elverişli bir organdır. Ama bu derece farkı, insan beynini bir “zihin” haline getirmeye yetecek kadar büyüktür. Hiçbir hayvan türünde oruç tutma, akrabaları sınıflandırma ve yakınlık derecelerine göre birbirinden ayırma ya da yakın akrabalarla cinsel ilişki yasağı gibi davranışlara rastlanmamıştır. Çeşitli hayvan türlerinin kullandığı işaretleşme sistemleri konusunda henüz yeterli araştırma yapılmamışsa da bunların çevreye uyumu ve türün devamını sağlamaya yönelik işlevsel davranışlar olduğu söylenebilir. Oysa insanın işaretleşme, “simgeleştirme” yeteneği çok daha karmaşık ve zengindir, insan simgeleri çoğunlukla farklı yorumlara açık, kendi işlevlerinin dışına taşabilen işaretlerdir; geliştirilebilmelerinin nedeni de budur. Buna karşılık hayvanların işaretleri o kadar kesin ve katıdır ki, bir kez öğrenildikten sonra unutulmaları olanaksız gibidir. Hayvanların ve çocukların bebeklik süreleri arasındaki farklılık da bu açıdan anlamlıdır. Hayvanların yaşamında öğrenilmiş davranışların payı çok daha azdır; annelerinden öğrenecekleri pek az davranış vardır. Buna karşılık insan yavrusunun insanlaşabilmesi, doğada ve toplumda kendi başına hareket edebilecek bir kişi haline gelebilmesi için bütün bir anlamlar ve aletler dünyasını öğrenmesi, kullanabilmesi gerekir. Bu kültürdür ve kültürün aileden çocuğa aktarılması da hayvanlannkinden çok daha uzun bir bebeklik ve çocukluk süresini gerektirir. Tylor’ın dediği gibi, “en az gelişmiş vahşiyle en gelişmiş maymun arasında bile bir zihinsel uçurum vardır.”

İnsan beyni başka hayvanlarınkine göre çok büyük ve karmaşıktır. İnsanın simgeleştirme yetisinin organik temelinin de ön beyin olduğu sanılmaktadır. Dolayısıyla insansımaymunların bir türünün ya da bazı türlerinin evriminde, beynin simgeleştirme yetisini kazanmasını sağlayan bir aşamanın yaşandığı düşünülebilir. Ama bu noktada yeni bir soru belirir: Bu biyolojik evrim mutlak mıdır, yoksa kendisi de kültürün ve toplumsallaşmanın gelişmesinden etkilenmiş midir?

Biyolojik evrimin mutlak olduğunu düşündüren bazı deney ve örnekler vardır. Bunlardan biri 19 aylıkken sağır ve kör olan Helen Keller’in yaşamıdır. Keller 7 yaşma değin insanların dünyasından, kültürden kopuk yaşamış, ama daha sonra öğretmeni Anne Sullivan Macy’nin yardımıyla bu kopukluğu aşarak kısa sürede bütün bir anlamlar evrenine “giriş” yapabilmiştir.

Tarihte bunun tersini kanıtlayabilecek olaylar da görülmüştür. Fizyolojik gelişmenin kültürün doğuşunda tek belirleyici olmadığını gösteren en iyi örnek, 18. yüzyılın sonunda Fransa’da bir ormanda bulunan ve Jean-Marc-Gaspard Itard’ın Rapports sur le sauvage de VAveyron (1801; Aveyron’lu Vahşi Çocuk Üzerine Gözlemler) adlı çalışmasına konu olan vahşi çocuktur. Hekimler, fizyolojik açıdan yaşıtlarından hiç farkh olmadığı halde 11 yaşındaki çocuğun konuşamadığını, iki ayağı üzerinde rahatça yürüyemediğini, genel olarak insan gibi davranamadığını görmüşler ve bütün çabalarına karşın çocuğa konuşmayı öğretememişler, onu toplumsallaştıramamışlardır. Büyük olasılıkla doğduktan hemen sonra ormanda bir dişi hayvan tarafından bulunmuş ve beslenip büyütülmüş olan bu çocuk, ömrünün sonuna değin aynı durumda kalmış, Tylor’ın söz ettiği “uçurumu” aşamamıştır.

Bu iki örnek birlikte incelendiğinde türün evrimiyle bireyin evriminin tümüyle koşut ya da özdeş olmadığı sonucuna varılabilir. Fizyolojik evrim ve özellikle beynin büyümesi insan türünün toplumu ve kültürü oluşturmasını sağlamışsa da, aynı sonucun tek tek bireylerde de otomatik olarak gerçekleşeceğini düşünmek yanlış olur. Kültür bireylerin değil, bir bütün olarak insan türünün ya da toplumun yarattığı bir olgudur. Eğer beyninde bir sakatlık yoksa, her bireyde “kültüre geçişi” olanaklı kılacak biyolojik donanım doğuştan vardır, ama doğum anında kültür bireyler için henüz dışsal, yabancı bir gerçekliktir. Bu donanımın harekete geçirilmesini, kültürün türden bireye geçmesini, içselleştirilmesini sağlayan, bireye simgeleştirme yetisini kazandıran asıl etken, bireyi bebeklikten çocukluğa geçirerek onu bir “kişi” haline getiren ailedir. Kültür ailenin çocuğa karşı davranışlarında, aile içindeki rol dağılımında cisimlenir. Aile, bireyle tür ya da bireyle toplum arasındaki dolayımdır ve bu işlevini yerine getirebilmek için mutlaka öz ana babadan oluşan çekirdek aile biçimini alması gerekmez. Ailenin işlevini bir bakımevi de yerine getirebilir; toplumsal davranış biçimlerini, değerleri, simgeleri bebeğe devrederek ona bir rol, bir kimlik kazandıran aracı bir büyükbaba ya da bir okul olabilir. Helen Keller de, duyusal engellerine karşın, böyle bir kültürel aracının öğretiminden geçmiştir. Emzirilme tarzından kucaklanma biçimine, ellerin kullanımının öğretilmesinden dokunma duyusunun geliştirilmesine kadar insan davranışlarının çok büyük bölümünü, yaşamının ilk 19 ayında devralmıştır. Bu ilk anlam dünyası ve anne okşayışıyla gelişen, insansılaşan dokunma duyusu, Keller’in daha sonraki gelişmesinin temelini hazırlamıştır. Görmediği ve işitmediği halde, çıplaklıktan utanmayı, giyinmeyi ve farklı giysileri dokunma duyusunun yardımıyla ayırt etmeyi öğrenmiş bir insan, en temel simgesel ayrımları yapabilecek düzeyi aşmıştır. Bu da nesneleri adlandırmanın ya da kültürün ilk adımıdır.

Davranışçı okuldan antropologlara göre kültür maddi davranışlardan türetilen bir soyutlamadır. Toplum ise bu maddi davranışları gerçekleştiren insan topluluğudur. Bir soyutlamanın yapılabilmesi için önce ortada soyutlanacak bir maddi temelin bulunması gerekir. Öyleyse toplum, kültürden önce ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşımı savunanlar, insanın atalarının da zaten toplu halde yaşayan insansımaymunlar olduğunu, toplum yaşamının insana atalarından geçtiğini öne sürmektedirler.

Paleontolojik araştırmalardan ve bugünkü insansımaymunların davranışlarının incelenmesinden çıkarılan sonuçlar bu görüşü doğrular gibidir. Bu sonuçlar şöyle özetlenebilir: İnsanın ataları evrimin bir noktasında çevre koşullan yüzünden ağaçlarda yaşamaya başlamışlardır.
Daldan dala tutunarak yaşamanın gerektirdiği el-göz eşgüdümü ve dikkatin artışı, merkez sinir sistemine giden uyarımları artırarak beynin ve özellikle de ön beynin gelişmesini hızlandırmıştır. Giderek ellerle ayaklar arasında bir işbölümü oluşmuş, eller daha çok beslenmeye, ayaklar da dallara tutunarak hareket işlevine ayrılmaya başlamıştır. Bu işbölümü toprağa inince de sürmüş, uzun bir evrim içinde insanın ataları iki ayaklan üzerinde yürümeye ve dik durmaya alışmışlardır. Ellerin serbest kalması alet kullanımını getirmiş, bu da beynin gelişmesini asıl hızlandıran etken olmuştur. Gelişmenin bir aşamasında, beynin simgeleştirme işlevini yerine getirebilmesini sağlayan eşik aşılmış ve böylece konuşma doğmuştur.

Simgeleştirme topluluk yaşamının her alanına yayılınca davranışlar da simgesel anlamlar kazanmış, örneğin çiftleşme evliliğe dönüşmüş, balta ise kesmeye, parçalamaya yarayan bir alet olmanın ötesinde bir otorite simgesi haline gelmiştir. Böylece, kültürel gelişmenin ilk evresi tamamlanmıştır. Bu şemada dil ve kültür maddi ve fizyolojik gelişmeyi izler; insanın ataları zaten topluluk ya da sürü halinde yaşadığından toplumun kuruluşu da belirleyici önem taşımaz.

Gene maddi gelişmeye ağırlık tanımakla birlikte kültürel koşulların da maddi gelişmeyi etkilediğini ve toplumun basit sürüden farklı bir yapısı bulunduğunu savunan bir başka açıklama Friedrich Engels tarafından ortaya konmuştur. Engels’e göre insansı maymunların insana dönüşümünde belirleyici etken emek ya da çalışmadır. Ellerin serbest kalmasıyla alet kullanma ve sonra da alet yapma süreci başlamış, bu da insan öncesi maymunun elinin gelişip incelerek insan eline dönüşmesine yol açmıştır. Ona göre insan eli “yalnızca emek organı değildir, aynı zamanda kendisi de emek ürünüdür.” Başka bir deyişle, toplumsal gelişme (emek) biyolojik ve maddi gelişmeye (insanın dik durması ve ellerin serbest kalması) bağlı olduğu kadar, biyolojik evrim de toplumsal ve kültürel gelişmeye bağlıdır.

Ad:  kültür mozaği.gif
Gösterim: 187
Boyut:  82.4 KB
Engels, emek sürecinin gelişip karmaşıklaşmasıyla yalnızca ellerin değil, beynin ve konuşma yetisinin de geliştiğini söyler. Emeğin gelişmesi, bireylere yardımlaşmanın yararlarını göstererek topluluğun üyelerini birbirine yaklaştırmış, insanları ortaklaşa çalışmaya özendirmiştir. Böylece “oluşum halindeki insanlar, birbirlerine söyleyecek sözleri olan, konuşma gereksinimi duyan varlıklara dönüşmüşlerdir. Gereksinim de kendi organını yaratmış, maymunun gelişmemiş gırtlağı, çok farklı ses perdelerini çıkarabilecek bir organa dönüşürken, ağız da tek tek sesleri ayrıştırarak seslendirmeyi öğrenmiştir.” Bu şemada belirleyici olan, emek ya da üretimdir. Toplumun ortaya çıkışını olanaklı kılan işbölümü, dilden ve kültürden bağımsızdır; maddi ya da doğal zorunlulukların (doğada sağ kalma) bir sonucudur. Dil ve kültür bu işbölümü ve çalışmanın yalnızca ifadesidir. Dilin, beynin gelişmesine katkıda bulunma dışında, toplumun ve kültürün ortaya çıkışında kurucu bir rolü yoktur.

Buna karşılık Fransa’da Durkheim okuluna bağlı antropologlar, özellikle de Marcel Mauss ve Claude Levi Strauss, dili ve kültürü doğal zorunlulukların bir uzantısı olarak görmek yerine, tümüyle toplumsal bir olgu olarak ele almışlardır. Ferdinand de Saussure’ün yapısal dilbiliminin yöntemlerini antropolojiye uygulayan Levi Strauss’a göre, Tylor’ın kültür tanımındaki temel yanlışlık, dili kültürün bir »parçası olarak görmesidir. Oysa dil bir anlamda kültürün parçası olsa bile, geniş anlamıyla kültürün kendisidir. Kültürün dilsel bir yapısı vardır; o da dil gibi terimler arasındaki farklılık ve karşıtlıklardan oluşmaktadır.

Levi Strauss Les Structures elementaires de la parente’de (1949; Akrabalığın Temel Yapıları) gerek dil ve kültürün, gerekse toplumun temelinde yakın akrabayla cinsel ilişki yasağının yattığını savunur. Doğal hayvanlar dünyasında en genel dişi-erkek ayrımı dışında, “bireyler” arasında bir rol dağılımı yoktur; bu yüzden hayvanların adları, sıfatları, birbirlerini tanımlamakta kullandıklan farklı sözcükleri de yoktur. Yakın akraba birleşmesinin ya da LevinStrauss’un terimleriyle, “kanbağı ilişkileriyle evlilik ilişkileri arasındaki özdeşliğin” yasaklanmasıyla, insan sürüsü içinde baba, anne ve çocuk rolleri birbirinden ayrılır. Böylece aile ortaya çıkarken bu rolleri belirtmek için ayrı sözcükler (baba, anne, çocuk) geliştirilir. Aile tümüyle toplumsal bir oluşumdur; hatta toplumun kurulması ailenin kurulmasıyla eşanlamlıdır. Farklı ailelerin ya da kanbağına göre bir araya gelen kabilelerin belirginleşmesi, aralarında değişimi de olanaklı kılar. Ayrı kanbağı grupları, birbirlerine kız alıp verebildikleri gibi, mal alışverişine de girerler. Bu işbölümü ya da birlik içinde farklılık, toplumun ve kültürün daha da gelişmesini sağlar. Böylece bütün bir farklılıklar, simgeler, anlamlar ve özdeşlikler dünyası ortaya çıkar.

Levi Strauss toplumun ve kültürün maddi, doğal önkoşullarını yadsımamakla birlikte, bunları çözümlemenin dışında bırakır. Bu modelde doğal evrim kültürün en genel temelidir, ama kültürün ortaya çıkışını açık- layamaz. Kültür ve toplum, doğal durumun ve zorunluğun aşılması ve her şeyin simgesel bir anlam kazanmasıdır. Doğal durumda birey sürünün herhangi bir üyesidir; kanbağı ve akrabalık ilişkilerinin ayrılmasıyla ölmüş bir ataya (toteme) yakınlık derecesine, aile içindeki yerine, yani bir başka varlığa göre tanımlanan kişi durumuna gelir. Bir şeyin bir başka şeye oranla kimlik ve anlam kazanması da dilin ve simgeleştirmenin temelidir. Levi Strauss toplumu ve kültürü simgesel bir düzen olarak tanımlar.

Bütün bu açıklamalar tek bir sürecin (insanın evriminin) farklı yönlerini vurgulamakta, bu arada önemli yöntemsel farklılıklar göstermektedir. Bu vurgu ve yöntem farklılıkları da birbiriyle çelişen kültür, hatta siyaset kuramları doğurur. Bununla birlikte hepsi bir noktada birleşir. Kültür birikerek gelişen, karmaşıklaşma ve yayılma eğilimi taşıyan bir süreçtir. İnsan türüne özgü bir sistem olarak ortaya çıkar ve bir kez ortaya çıktıktan sonra, doğan her yeni birey aracılığıyla kendini sürdürür ve karmaşıklaştırır.

Kültür ve uygarlık.


Çağdaş eleştirmenlerden Raymond Williams kültürün, “bir terim olarak kendi içinde değişme ve karmaşıklaşma yoluyla yalnızca kendi çıkış noktalarını kapsamakla kalmadığını, üstelik içeriğini daha da zenginleştiren çelişkiler de barındırdığım” belirtir. 18. yüzyıla değin kültür görece sorunsuz bir kavramdır; kökeninde tahıl ve hayvan yetiştiriciliği anlamına gelir ve zamanla insan yeteneklerinin geliştirilmesi, inceltilmesi, iyileştirilmesi anlamına da kullanılmaya başlar. 18. yüzyılda ise karşısına rakip bir kavram çıkar: Uygarlık (civilization). Barbarlığın karşıtını, insanın edindiği teknik ve toplumsal becerileri anlatmak için kullanılan uygarlık sözcüğü de yeni değildir; Latincede, “düzenli”, “eğitilmiş” ya da “kibar” gibi anlamlar taşıyan civil sözcüğünden türemiştir. Ama 18. yüzyılın Aydınlanma felsefesi uygarlık ya da uygarlaşma sözcüğüne kaçınılmaz bir tarihsel ilerleme anlamını da kazandırır. Bu dönemde kültür ve uygarlık henüz birbirinin yerine kullanılabilen terimlerdir, ama kültür kavramı inançları ve dini de içerirken uygarlık sözcüğü, Aydınlanma düşüncesi doğrultusunda yalnızca dindışı ilerlemeyi anlatır.

18. yüzyılın sonuna doğru iki kavram arasında bir farklılık, giderek bir karşıtlık ortaya çıkar. Fransa’da Rousseau ve Almanya’da romantik felsefe, uygarlığın yüzeyselleşme, doğal durumdan uzaklaşarak yapaylaşma demek olduğunu öne sürerler. Kültür insanın “içsel” olgunlaşmasını, uygarlıksa “dışsal” gelişmesini, doğa üzerindeki egemenliğini belirtmek için kullanılmaya başlar. Gerçekte bu “iç” ve “dış” ayrımı Yunan ve Latin toplumlarında, stoacı filozofların yapıtlarında da vardır. Örneğin Poseidonios’a göre maddi gelişme ve yaşam standartlarının yükselişi, aynı zamanda ahlaki çöküntüyü de getirecektir. Cicero da dışsal teknik ile saf theoria’yı (gözleme dayalı kavrayış, kuram) birbirinden ayırır; İkincinin içselleştirilmesi, cultura animi'yi (ruh kültürü) oluşturur. Gene de asıl çatışma 18. yüzyıl sonunda Aydınlanma felsefesi ve mutlakıyetçi monarşilere karşı gösterilen romantik ve ulusçu tepkilerle birlikte ortaya çıkmıştır. Romantikler, uygarlığa karşı çıkarak kültürü savunurken iki farklı olguyu eleştirirler. Bunların biri Sanayi Devrimi’ni izleyen hızlı nüfus artışı, eski doğal yaşama dengelerinin bozulması ve. bütün bunların getirdiği altüst oluşlardır. İkincisi ise özellikle Fransa’da, bir ölçüde de Almanya’da “aydın despotizmi” de denen mutlakıyetçi monarşilerin “akla ve uygarlaşma ilkesine” dayandığı öne sürülen keyfi tutumlarıdır. Rousseau, kendisine Dijon Akademisi’nin ödülünü getiren Birinci Konüşma’sında (1750) yasaların, bilimin, edebiyat ve sanatların, insanları zincirlerinden kurtarmadığını, yalnızca bu “zincirlerin üzerini çiçek demetleriyle örttüğünü” öne sürer. Ona göre uygarlık, yönetimin despotizmini azaltmış, ama gücünü de artırmıştır; uygarlaşan insan, kendisine sunulan maddi rahatlıkla eski özgürlük duygusunu yitirmiş, kendi köleliğini sevmeye başlamıştır.

Bu süreçte uygarlığa karşı kültür, “dış” yerine “iç” zenginliği savunanların sloganı haline gelir. Mekanik uygarlığa karşı doğal kültür, bedensel hazlara karşı ruhsal olgunlaşma, Avrupa saraylarının savurgan ve gösterişçi yaşamına karşı kırsal yaşamın sadeliği, aristokrasinin çokulusluluğuna ve kozmopolitliğine karşı halkın ulusallığı öne çıkar. Kültür kavramının çevresinde de geniş bir siyasal ittifak oluşur.

Bu dönemde aralarındaki bütün gerilime karşın kültür ve uygarlık kavramlarının birbirine bağlı olduğunu kabul eden düşünürlere de rastlanır. Örneğin Kant’a göre, o gün için aralarında bir çatışma olmakla birlikte uygarlık ve kültürü birbirinden ayırmak olanaksızdır. Eleştirilmesi gereken, birinin ötekini silmek, yok etmek pahasına geliştirilmiş olmasıdır. Schiller de Briefe über die asthetische Erziehung des Mensçhen'de (1795; İnsanın Estetik Terbiyesi Üzerine Mektuplar, 1943, 1965) “İnsanın yetişmesi (Kültür) iki yönlüdür,” der. Buna göre ruhsal, içsel, kültürel gelişme ile fiziksel, dışsal ve teknik gelişme birbirini tamamlamalıdır. Bu bütünlük düşüncesi 19. yüzyılda Marx’m, bir ölçüde de Auguste Comte’un yapıtlarında dile gelir, ama 18. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına değin asıl güçlü eğilim, kültür ve uygarlık kavramlarının çatışmasıdır.

Bu çatışma kültür kavramının içeriğini de etkilemiştir. Başlangıçta din, ahlak, sanat ve felsefe gibi “manevi” disiplinlerle birlikte kültürün bir parçası sayılan bilim, 19. yüzyılda karşı safa itilmiş, uygarlığın en önemli öğelerinden biri sayılır olmuştur. Buna karşılık din de kültür içindeki ayrıcalıklı yerini sanata bırakmıştır. Bilimsel dünya görüşünün ve laik gündelik yaşamın gelişmesi dinselliğin temellerini zayıflatırken, cemaat yaşamı çözülmeye başlamış, toplum yalnız kalmış bireylerin toplamından oluşan yapay bir birlik görüntüsü kazanmıştır. Bu koşullarda cemaat duygularının ve dinsel inançların yerini, Raymond Williams’ın deyişiyle, “saf öznelliğin metafiziği ve hayal gücünün yüceltilmesi” almıştır. Avrupa’da bu geçişin en belirgin örneği, Fransız şiirinde görülür. 1848 Devrimleri sırasında olgunluk çağına gelen Baudelaire gibi bir şair için din hâlâ önemli ve büyüleyici bir düşmandır. Onun izleyicileri olan Mallarme ve Rimbaud ise artık ateist bile değildir; yalnız öznelliğin yaratıcı gücüne, dilin olanaklarına inanırlar. Sanat, tek din haline gelmiştir.

Sanayileşmenin, ticaretin ve kentleşmenin yıkıcı etkileri 19. yüzyılın ikinci yarısında uygarlığın daha çok olumsuz yanlarını öne çıkarır. 20. yüzyılın başlarına değin siyasal açıdan birbirinden çok farklı kesimler uygarlığın “yıkıcılığına, soğukluğuna” karşı kültürün “sıcaklığını, doğallığını, besleyiciliğini” savunmayı sürdürür. Kültür kavramı besteci Richard Wagner ve şair William Butler Yeats gibi milliyetçilerle sosyalist Ferdinand Tönnies ve liberal Lewis Mumford gibi düşünürleri birleştirir. 20. yüzyılın başlarında da ırkçı, faşist ya da yeni- monarşist akımlar aynı uygarlık karşıtı düşünceleri kullanacaklardır. Buna karşılık, uygarlığın açmazlarını göstermeyi ilke edinmiş Sigmund Freud gibi bir düşünür kültürle uygarlık arasında bir aynm yapmayı reddeder; uygarlık kadar kültürün de doğanın ve içgüdülerin bastırılması üzerine kurulduğunu, bütün çelişkilerine, bütün olumsuzluklarına karşın ikisinin de kendi kendilerini düzeltme gizilgücünü taşıdığını savunur.

20. yüzyılın ilk yansında Avrupa’da, bir ölçüde de ABD’de kültürle uygarlık arasındaki çatışmayı aşmayı deneyen ve daha çok görsel sanatlarda ve mimarlıkta etkili olan bir akım ortaya çıktı. Mimarlıkta ve endüstri tasanmında Bauhaus Okulu’nu, Gropius ve Le Corbusier’yi, Tatlin’i, resimde Kandinsky, Picasso ve Maleviç’i, edebiyatta Apolhnaire’i, James Joyce’u, Mayakovski’ yi ve gelecekçiliği öne çıkaran bu akım, genel olarak modernizm adıyla anılır. Akımın özgünlüğü, ruhsallık ve öznellikle teknik gelişmeyi, başka bir deyişle kültürle uygarlığı birleştirerek hem bireye, hem de topluma seslenebilecek, hem duyarlığı, hem de dış dünyayı yenileyebilecek saf biçimlerin yaratılabileceği inancıdır. Ama Nazizm ve II. Dünya Savaşı’ın yıkıcı etkileri bu akımın gelişmesini durdurmuştur. Felsefe düzleminde 20. yüzyıl modernizmini sürdüren belki de tek yöneliş, Marksizm içinde eleştirel konumunu korumaya çahşan Frankfurt okuludur. Okulun kurucuları Horkheimer ve Adorno’nun gözetiminde hazırlanan Soziologische Exkürse'de (1956; Sosyolojik Denemeler), Frankfurt kuramcılarının temel görüşleri özetlenir: “Ruhsallığının bir ürünü olarak kültürü uygarlığın dışsallığından ayırma, kültürü uygarlığın karşısına dikme ve mutlaklaştırma noktasına gelenler, gerçekte insanca bir dünyayı özgürce ve bilinçli olarak yaratmaktan umut kesen ve bu yüzden de dünyayı bitkisel gelişme modelleriyle betimlemeye çalışanlardır. Bugün uygarlığa karşı kültürü yüceltenlerin asıl amacı, insanlığı savunmak değil, kültürel ayrıcalık bölgelerini savunmaktır. .. Uygarlığın bu dünyada açlık kalmayacak kadar yaygınlaştığı ve kendini özgürleştirdiği zaman, kültürün bugüne değin hep boşuna vaat ettiklerini, uygarlığın kendisi gerçekleştirecektir. ”

Kültürün yeni tanımı ve “kültürler”


Aydınlanmanın kültür ve uygarlık kavramlarına yöneltilen romantik eleştiri, yalnızca bu iki kavramı karşı karşıya getirmekle kalmamış, asıl etkisi 20. yüzyılın ikinci yarısında duyulacak yeni bir kültür tanımı doğurmuştur. Aydınlanma düşüncesi, kültürü de uygarlığı da, her toplum için geçerli olan kaçınılmaz bir gelişme modeli olarak görür. Bütün ülkeler Batı Avrupa’nın izlediği yolu izlemeli, onunla aynı yere varmalıdır. Bu yönüyle uygarlık, “uygarlaştırma” olarak da adlandırılmıştır.

Bu düşünceye ilk karşı çıkanlardan biri olan romantik düşünür Herder’e göre insanlığın gelişimi tek bir ilkeye, özellikle de “akıl” gibi çok soyut bir ilkeye indirgenemeyecek kadar karmaşık ve çok yönlüdür. Kültür yerine kültürlerden söz edilmeli, kültürleri biçimlendiren ilkelerin farkına varılmalıdır. 19. yüzyılın sonuna doğru daha çok Anglosakson toplumlarında antropoloji ve etnoloji bilimlerinin gelişmesi de bu düşünceleri doğrulamaktadır. Günümüzde antropologlar bir Seneka kültüründen, bir Eskimo kültüründen ya da bir Kuzey Amerika ovalan kültüründen söz edebilmektedir. Bunlar gerçekte farklı sosyokültürel sınıflandırmalardır. Seneka kültürü dendiğinde belli bir dönemde belli bir yörede yaşamış bir toplumun, Eskimo kültürü dendiğinde çok farklı yerlerde yaşayan çok sayıda toplumun ve Kuzey Amerika ovalan kültürü dendiğinde de belirli coğrafi alanın kültürü anlaşılır. Bu durumda her grubu kültürel yönden birleştiren ve başka kültürlerden ayıran belirli özelliklerin bulunduğu kabul edilmektedir. Grönland’da yaşayan bir Eskimo topluluğu ile Rusya’nın kuzeyinde yaşayan başka bir Eskimo topluluğunu hem Kanadalı beyazlardan, hem de Ruslardan ayıran belirli özellikler bulunmalıdır.

Kültürlerin farklılığını kabul edenler arasında, bu farklılığın nedenlerinin açıklanması konusunda belirli ayrılıklar vardır. Bazı düşünürler bu farklılığı bir “ulusal ruh”la açıklarlar; bir “Alman ruhu”nun, bir “Çin ruhu”nun varlığını öne sürerler. Felsefeden çok çağdaş insan bilimlerinden kaynaklanan başka bir yaklaşıma göre, her sosyokültürel sistem insan kültürünün öğelerini (teknolojik, sosyolojik ve ideolojik) içerir, ama bunları farklı bir tarzda, farklı oranlarda, farkh bir hiyerarşi içinde bir araya getirir. Amerikan davranışçı okulundan araştırmacılara göre bu farklılıklar fiziksel çevre koşullarıyla bunların insanlara sunduğu farklı beslenme ve yaşama olanaklarından, çeşitli etkinliklerin, örneğin dilin ve teknik beceri düzeyinin sunduğu farklı olanaklardan ve farklı ekonomik gelişme düzeylerinden kaynaklanır. İnsanın biyolojik yapısı ise kültürel farklar açısından değişmez bir faktör olarak kabul edilebilir.

Tek bir kültür modelinin geçerli olamayacağı görüşü BronisIaw Malinowski’den Levy Bruhl ve Levi Strauss’a kadar çok geniş bir antropologlar yelpazesi tarafından kabul edilmektedir. Bu konuda en kesin tutum alanlardan biri olan Levi Strauss, Myth and Meaninğ’de (1977; Mit ve Anlam, 1986) görüşünü şöyle özetlemiştir: “İnsanlığın ayrı ayrı bölümleri arasında kültürel farklılıklar vardır, ama antropolojik araştırmaların sonuçlarından biri de insan zihninin her yerde bir ve aynı olduğu ve aynı yetilere sahip bulunduğudur... insanlığa ait bütün yetiler bir kerede geliştirilemez. Yalnızca küçük bir bölümü kullanılabilir ve bu bölüm her kültürde farklıdır. Hepsi bu.” Levi-Strauss kültürleri, akrabalık ilişkilerinin düzenlenişine göre sınıflandırır. Ama bunlar görünür gerçeklikteki tekil olgular değil, onun gerisinde yatan bilinçdışı ilişkiler ya da yapılardır. Her kültür bazı evrensel öğeleri farklı bir düzenleme , içinde bir araya getirmesiyle öbürlerinden ayrılır. Bu öğeler temelde zihinseldir ve her yerde aynıdır. İnsanlığın büyük mitleri, her zaman aynı yasaklama, ayırma ve sınıflandırma çabasının ürünüdür.

Kültürlerin ayrılmasında maddi etkenlere ve gözlenebilir olguların karşılaştırılmasına daha büyük ağırlık tanıyan bir başka yaklaşımda sosyokültürel sistemler yapısal ve işlevsel açıdan ele alınır ve sistemi oluşturan öğeler beş başlık altında incelenir. Bunlardan toplumsal örgütlenme toplumun sosyal sınıflara, tabakalara, kesimlere ayrılış biçimi ve toplumdaki işbölümünün gelişme düzeyiyle ilgilidir. Ekonomik sistem başhğı altında mülkiyet biçimleri ve anlayışları arasındaki farklılık, çeşitli mesleklerin ve zanaatların varlığı ya da yokluğu, pazar için üretimle doğrudan tüketim için üretimin karşılıklı ağırlıkları ve toplumsal ürünün paylaşılma biçimi incelenir. Eğitimde en genel anlamıyla insan yavrusunun bir kişi haline getirilme, toplumsallaştırılma biçimleri, yetişmede annenin, babanın ve başka bireylerin etkileri arasındaki farklılıklar, aile ve okulun karşılıklı ağırlıkları dikkate alınır. Din ve inançlar kapsamında toplumun doğaüstü ve olağandışıyla ilişkileri ele alınır. Töreler ve yasalar ise toplumun kendi kendini yönetmek ve sürdürmek için başvurduğu yöntemlerin, yönetim biçimleri arasındaki farklılıkların, hukukun dinsel ya da laik karakterinin ve otoritenin kaynağının anlaşılmasına olanak verir.

Çağdaş antropologların büyük çoğunluğuna göre bu öğelerin farkh bileşimleri, farkh kültürler yaratır. Ayrıca kentsel kültürlerle kentsel olmayan kültürler arasmda genel bir ayrım yapılır. Kentsel olmayan kültürlerin uhtipleri olarak da göçebe toplulukların kültürü, yerleşik avcılık ve toplayıcılık kültürleri, ilkel tarım ya da bahçecilik kültürleri, çobanıl kültürler ve tarım toplumları sayılır. Tarım toplumları da kendi içinde sayısız farklı tipe ayrılır. Tarım kültürlerinin bittiği yerde kentsel kültürlerin başladığı kabul edilir.

Bu sınıflandırma araştırmacıyı yönlendirmeye yaramakla birlikte ele alman konunun özgüllüğünü kaçırma tehlikesini de içerir. Bir göçebe toplumu, bir başka göçebe toplumundan çok farklı olabilir; göçebe toplumlarının dinsel inançları da birçok tanm toplumununkine özdeş denecek kadar yaklaşabilir. Araştırma ilerledikçe, çoğu zaman kültürel alanın tümüyle terk edilerek saf ekonomik ve sosyolojik araştırmaya kayıldığı görülür. Bu sınıflandırmaya bir başka karşı çıkış da başlangıçta eleştirilen Avrupa merkezci evrensel gelişme modelinin gizlice kabul edilmesinden kaynaklanır. Çünkü göçebelikten kentselliğe doğru giden sınıflandırma, Aydınlanmanın “evrensel uygarlaşma” modelini andırmaktadır. Bununla birlikte, kapitalist dünya ekonomisinin kurulmasıyla, kültürler arasındaki farklılıkların yavaş da olsa azaldığı ve bütün kültürlerin egemen bir modele öykünmeye başladığı söylenebilir.

Kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen perlina; 9 Mart 2017 16:18


Misafir
16 Ekim 2006 18:56       Mesaj #2
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  popüler kültür.jpg
Gösterim: 344
Boyut:  156.6 KB
Kültür Nedir?
Kültür kavramını en başta sözlük anlamıyla tanımlayabiliriz:
Bir toplumun duyuş düşünüş birliğini oluşturan, gelenek durumundaki her türlü yaşayış, düşünce, dil ve sanat varlıklarının topu, belli bir konuda edinilmiş geniş ve sistemli bilgi.
Sponsorlu Bağlantılar
Bir başka tanımlaması ise şöyledir:
Tarihsel ve toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan her türlü değerlerle bunları kullanmada, sonraki kuşaklara iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların tümü.
Üçüncü sözlük tanımı şu şekildedir:
Akıl yürütme, eleştirme ve beğeni yeteneklerinin öğrenim, deney ve yaşantılar yoluyla geliştirilmiş olan biçimi.
Kültür latince kökenli bir kelime olup dilimize Amerikanca ve Fransızca'dan girmiştir. Latince cultura, toprağa birşeyler ekip ürün almak, üretmek anlamında kullanılıyordu. Voltaire Fransız Devrimi öncesinde Culture’ü insan zekasının oluşumunu ve gelişmesini belirleyen bir terim olarak kullanınca sözcük değişik bir anlam kazanmıştır. Fransızca’dan Almanca’ya cultur biçiminde geçen sözcük daha sonra tüm Avrupa dillerine yayılmıştır. Fransızca’da kültürün karşılığı irfandır. İrfan kelimesinin sözlük anlamı ise; anlama, bilme, gerçeğe ulaştırıcı güçlü seziştir. Daha çok tinsel ve manevi değerleri içermiştir. Amerikanca’da kültürün karşılığı medeniyettir.

Medeniyet ise uygarlık yani insanların doğaya egemen olma, toplum olarak daha iyi bir yaşama ulaşma çabalarından çıkan sonuçların, bilim, teknik, sanat ve kültürün tümünü kapsar. Sonuç olarak bilim ve tekniğin, sanat ve kültürün gelişmesi, ilerlemesiyle yaratılan yaşama koşullarının, yaşama biçiminin incelmesi, yetkinleşmesi durumudur. Dolayısıyla Amerikanca kültürün karşılığına maddi kültür daha denk düşer.

Medeniyet, insanlığın çalışarak ortaya koyduğu teknik eserlerin bütününden ibarettir. Kültür ise, bir toplumu kendi tarihi içinde meydana getirdiği değer hükümlerinin bütünüdür. Bunlar ilim, sanat, ahlak ve dine ait değerlerdir.

Medeniyet, kültür yaratan düzendir. Bu durumda kültür ve medeniyet kavramlarını birbirinden ayırdıktan sonra kültürün oluşumuna etken olan değerler, durumlar ve vs. önem kazanır. Her toplumun kendi kültürü vardır ve kültürün yükselmesi, ilerlemesi ve gelişmesi medeniyetin doğuşunu sağlar. Sosyolojik çerçevede en geniş sınırlarına ulaşan kültür kavramı ‘bir yaşama biçimidir.’ Bu yaklaşımda bir toplumda bulunan ve bulunmayan bütün ifade ve etkileşim biçimleri önem kazanır. Bu anlamda kültür, insan olarak belli bir toplumda öğrendiklerimizle, davranış, düşünce sistemimizin toplamı sayılabilir. Bir bakıma ne yediğimiz, ne içtiğimiz, ne okuduğumuz, nelere sempati ile yaklaşırken, nelere tepki duyduğumuz, ait olunan grup, küme ya da toplumu karakterize eder. Günümüzde iletişimin son derece hızlı yapılabilmesi kültürel ve bilimsel gelişmelerin, anında yayılmasına olanak sağlamıştır. Bu durum kültürlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin ve etkileşimlerinin üzerine düşünülmesi gereğini çıkarmıştır.

Aslında sosyal bilimciler 166 farklı tanımı olan kültür kavramı için ‘bir kavramın bu kadar çok tanımı varsa, onun tanımlanamayacağını kabul etmek gerekir’ diyebiliyorlar. Kültür tarihçileri insanoğlunun gelişme ve ilerleme göstererek hayatta kalma ve varlığını sürdürme savaşındaki başarısını, kültürel bir varlık oluşuna yani öğrendiklerini birikiminde saklayıp yeni nesillere aktarma yeteneği ile becerisine bağlar.
Kültür gelişim sürecinde önce sözlü kültür doğmuş, daha sonra yazılı kültür oluşmuştur. Bugün yazılı kültür ile beraber sözlü kültür de devinim ve gelişimine devam etmektedir. Sözlü kültür de yazar yoktur, anonimdir, doğaldır, metinsizdir, ezbere dayalıdır, çeşitlenebilir, sürekli akış, dolaşım ve dolayısı ile değişim içindedir. Bu kültür de çözümleme ve inceleme yoktur. Yazılı kültür yazılıdır, metne bağlıdır, okuru değişebilse bile metin değişmez, üreten yalnızdır, anlatıya istenilen sıklıkta dönülebilir, çözümleme ve inceleme yapılabilir.

Aydın ve Aydınlanma
Aydın kişi genellikle öğrenim görmüş, çok okumuş, kültürlü, bilgili, görgülü, ileri ve açık düşünceli, kendisi aydınlanmış olduğu için çevresinide aydınlatabilecek nitelikte münevver, entellektüel kişidir. Sosyal posizyonları itibariyle sosyal tabakalarda herhangi bir sınıfa net özellikler göstermeyip, ancak toplumsal ortalamanın çok üzerinde ileri bir eğitime, akla ve yeteneğe sahip bir zümreya entelektüeller denilebilir. Entelektüeller aklın, zekanın, yeteneğin ve bilginin toplamıyla yeni düşüncelere, görüşlere ve sonuçlara giderler. Dilimizde entelektüel sözcüğü ‘Aydın, Münevver’ kelimeleriyle karşılanmaktadır. ‘Aydınlatılmış, ışıklı’ anlamına gelen münevver kelimesi ilahi kökenli bir ışık olan ‘nur’ kökünden türetilmiştir. Aydınlığın yani bilgi donanmanın, sadece akılla değil, duygu, sezgi, kalp gibi diğer faktörlerin de katılarak sağlanabilmesi anlamını vurgulaktadır. Aydın insan içinde yaşadığı toplumun ve dünyanın dünü, bugünü ve yarını üzerinde düşünen, sorgulayan ve insanoğlunun iyiliğine ve kötülüğüne olan halleri bağımsız olarak irdeleyen bir yapıda olmalıdır. Gerektiğinde muhalif olmaktan çekinmeyen, körü körüne inanmayı, bağlanmayı reddeten, kutsallaştırılanı sorgulayan, ezberleri bozan düşüncededir. Yapısı gereği düşünen, kuşku duyan, gerektiğinde tüm bunları dile getiren, tabulara karşı eleştirel görüşler geliştirebilen, bağlantıları, geçişleri ve farklılıkları gören kişidir.

Aydın kişi içine doğduğu kültürün özelliklerini, değerlerini, eğitimini olduğu ve sunulduğu üzere kabul etmek yerine irdeler, eleştirir ve katkıda bulunur. Gelenekleri ve alışkanlıkları başka türlü düşünerek sürekli bir üst gerçeği sorgular, bilinenle tatmin olmaz. Kişisel sorumluluklarının içine toplumsal sorumluluğu dahil eder ve böylece etrafındakilere ışık saçmaya başlamış olur. Aydın kişi toplumsal konularda uyaran, ortaya koyan ve çözüm yolları öneren kişi olmalıdır. Tüm bunları yapabilmesi için aydın kişi gerçekten özgür olmalı ve inandığı doğruları ifade ederken herhangi bir grubun, kurumun, toplumun veya herhangi bir birimin menfaatlerini gözetmemelidir. İnandığı doğrular da dahil tek bir fikre veya akıma bağlı olmak yerine her fikre ve düşünceye açık olmalı fakat sorgulamayı asla bırakmamalıdır.

Herkes aydın olabilir mi sorusuna bazıları iki farklı yaklaşım ve görüş geliştirmiştir:
Birinci görüş; aydınlanma dönüşümünün aslında tüm insanlarda doğuştan var olan bir yetenek olduğunu ama bazılarının bu yeteneği kullanmaması veya kullanabilecek şartlarda olmaması yüzünden aydınlanma sürecine girilemediğini savunanlardır.
Diğer yaklaşım ise, aydınlanmanın ancak insan evriminin belirli bir döneminden sonra oluşabileceği yönündedir.

Birince görüşe göre aydınlanma sürecinin başlaması için zaten siz de var olanı fark etmeniz, keşfetmeniz yeterlidir. İkinci yaklaşımda ise herkes aydınlanmaya aday değildir. Aydınlanmaya aday olabilecek bireyler bu yetiyi bir şekilde (şans) kazanmış kişilerdir. Bir bakıma seçilmişlerdir. Bu kişiler gelecekte ‘kozmik bilince’ ulaşmış insan türünün öncüleridir. Bu yetiye sahip kişiler için gerekli olan ön koşullar zaten var olmuştur. Aslında neden, niçin, ne zaman, seçen ve seçilenler kim gibi aydın kişinin sormaktan vazgeçmeyeceği sorular ikinci durumda boşlukta kalmaktadır. Aydınlanma varoluşun anlamını arayan, ben kimim, neredeyim, neden soruları ile birlikte toplumsal konuları da aynı şekilde sorgular. Aydınlanma yolu, bu sorulara cevap aramaktan bıkmadan, yorulmadan çıkılan bir yolculuktur. Avrupa’da Rönesans’tan sonra gelen usun ve bilimin gelişip egemen olduğu aydınlanma çağından itibaren birinci görüşteki aydınlanma akla daha yakın görünmektedir.

Aydınlanma özünde kolaycılığa teslim olmayan, klişelere, sloganlara sığınmayan akıl yoludur. Aydınları sonuç olarak, toplumu değiştirmek için gerekli özel şart ve yeteneklerle donanmış bir kesim olarak ele almak gerekir. Ancak unutulmamalı ki, aydınları bir sınıf olarak değerlendirmek tartışmalı sonuçlar getirir çünkü en azından sosyolojideki klasik ölçülere göre net bir sınıf teşkil etmedikleri yönünde görüş birliği vardır. Zaten duruma, ülkeye ve zamana göre değişse bile günümüzde aydınlar önce özgür bir birey olarak hep beraber hareket edecek şekilde bir sınıf şuuru taşımazlar ve başta da belirtildiği üzere çok özel şartlar için gerekli olmadığı sürece kişiselliğini ve bireyselliğini korumalıdırlar.


Kaynak:
sanattasarim.iku.edu.tr


Son düzenleyen perlina; 9 Mart 2017 16:04
arwen
17 Ekim 2006 02:28       Mesaj #3
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  türk kültürü.jpg
Gösterim: 320
Boyut:  102.2 KB

Kültür


İnsan toplumuna özgü bilgi, inanç ve davranışlar büyütü ile bu bütünün parçası olan maddi nesneler. Toplumsal yaşamın dil, düşünce, gelenek, işaret sistemleri, kurumlar, yasalar, aletler, teknikler, sanat yapıtları gibi her türlü maddi ve tinsel ürününü kapsamına alır.

Kültür


İnsanoğlunun biyolojik olarak değil de sosyal olarak kuşaktan kuşağa aktardığı maddi ve maddi olmayan ürünler bütünü. Eşanlamlısı “ekin”.

Günlük dilde “kültürlü olmak” bilgili, görgülü, incelikli olmak anlamına gelir. Kültürlü kişi uygarlığın nimetlerinden bilinçli olarak yararlanan, eğitimli kişidir.

Kültür terimini günümüzdeki anlamına yakın bir şekilde ilk kez 17. yüzyılda Samuel von Pufendorf kullanmıştır. Ona göre kültür doğaya karşıt olan ve belli bir toplumsal bağlam içinde ortaya çıkan tüm insan eserleridir.
Alman filozof Immanuel Kant kültürü insanın mantıksal özünden dolayı özgürce hayata geçirebileceği amaçların, ideallerin tümü olarak tanımlamıştır.
Bir başka Alman filozof Herder kültürü bir ulusun, bir halk ya da topluluğun yaşam tarzı olarak yorumlamıştır.
Kültürü tanımlamaya çabalayanlardan bir diğeri de antropolojinin kurucularından Edward Burnett Taylor olmuştur. Ona göre kültür “bilgilerden, inançlardan, sanattan, ahlaktan ve insanın toplumda yaşayan bir varlık olması nedeniyle edindiği bütün öbür yetenekler ve alışkanlıklardan oluşan karmaşık bir bütün” dür.
Antropoloji ve etnoloji bilimleri geliştikçe kültür olgusunun karmaşıklığı daha da belirginleşmiş ve tanımlar da çeşitlenmiştir. ABD’li antropologlar A.L.Kroeber ve Clyde Kluckhohn Kültür Kavramlarına ve Tanımlarına Eleştirel Bir Bakış -1952 adlı çalışmalarında kültürün 164 farklı tanımını verirler. Bunlardan biri olan “öğrenilmiş davranış” yeterli bir tanım değildir çünkü hayvan türlerinin yaşamında da doğal davranışların dışında sonradan edinilmiş ya da öğrenilmiş davranışların payı vardır. Bir başka tanıma göre kültür “zihindeki düşünceler” den oluşur. Bu da yeterli değildir çünkü düşünceler toplumda ancak dilde, eylemde ve yaratılmış ürünlerde cisimlendikleri sürece bir anlam ve işlev kazanırlar.
Son düzenleyen perlina; 9 Mart 2017 16:01
Misafir
23 Kasım 2006 12:59       Mesaj #4
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Sözcük olarak

kültür,

“bir toplumda geçerli olan ve gelenek halinde devam eden, her türlü duygu, düşüce, dil, sanat, yaşayış unsurlarının tümü, belli bir konuda edinilmiş, geniş ve sistemli bilgi”
şeklinde tarif edilmektedir. (Meydan Larousse)

Antropoloji bilimlerinin kültür sorunlarıyla uğraşan dalına, bugün, “etnoloji” veya “sosyal-kültürel antropoloji” adı verilmekte olup, bu alandaki kültür sözcüğü, günlük dilimizdeki “kültür” sözcüğünden çok daha geniş kapsamlı bir kavram olarak, hars ya da uygarlık anlamında kullanılmaktadır.

Kültür, en geniş sınırlarına sosyolojik çerçevede ulaşmakta olup, buradaki anlamıyla “bir yaşama biçimi”dir. Bir topluma özgü bütün ifade ve etkileşim biçimleri bu tanımda yer almaktadır. Bu anlamda kültür, insan olarak belli bir toplumda öğrendiklerimizle yapıp ettiklerimizin bir toplamı sayılabilir. Bu bakımdan ne yediğimiz, ne içtiğimiz, ne okuduğumuz, neye/nelere öfke duyduğumuz, neye ve nelere sevgi ve sempati ile baktığımız, ait olunan grup, küme ya da toplumu karakterize etmektedir.

Kültür tarihçileri, insanoğlunun hayatta kalma ve varlığını sürdürme savaşındaki başarısını, kültürel bir varlık oluşuna, yani yaşayarak öğrendiklerini kültüründe saklayıp yeni kuşaklara aktarma yeteneği ile becerisine bağlı görürler.

Ad:  kultur_turk_kulturu.jpg
Gösterim: 175
Boyut:  104.0 KB
Toplu yaşayan her canlı türünün kültürü yoktur. Sözgelişi arı ve karınca gibi böcek türleri toplu yaşarlar fakat kültür yaratamazlar. Örneğin, arının düzgün altıgen biçimindeki kovan hücresinin boyutları son yirmi beş milyon yılda bir mikron bile değişmemiştir. Bazı maymunlar yavrularına bazı becerileri öğretir; ama bir dil ve kültürden yoksun oldukları için bu becerileri çok sınırlıdır. Evcil bazı hayvanlarla (atlar, köpekler gibi), kuyruksuz maymunlar oldukça karmaşık bazı becerileri öğrenebilir; ama bunları kendi yavrularına aktaramazlar.

Kavrama Tarihsel Bakış


Sosyal bilimciler 166 farklı tanımı olan kültür kavramı hakkında; “bir kavramın bu kadar çok tanımı varsa onun tanımlanamayacağını kabul etmek gerekir” diyebiliyorlar. Bu bağlamda da, kültür sözcüğünün oldukça zengin, uzun ve ilginç bir tarihçesi vardır.
Günlük konuşmalarımızda ya da sanat ve bilim çalışmalarında kullandığımız kültür sözcüğü, Latince kökenli olup Türkçe’ye Fransızca’dan geçmiştir. Latince cultura, toprağa bir şeyler ekip ürün almak, üretmek anlamlarında kullanılıyordu. Voltaire Fransız Devrimi öncesinde culture'ü insan zekâsının oluşumunu ve gelişmesini belirleyen bir terim olarak kullanınca, sözcük değişik bir anlam kazanmıştır. Fransızca’dan Almanca’ ya önceleri cultur daha sonraları kültür biçiminde geçen sözcük zamanla bütün Avrupa dillerine yayılmış, İngiliz antropoloğu Tylor, 1871'de ona bilimsel bir içerik kazandırınca da önemi gittikçe artan bir kavrama ve aynı zamanda bir uğraş alanına dönüşmüştür.

Voltaire, Culture sözcüğünü, insan zekasının oluşumu anlamında, Almanlar, uygarlık ve kültürel evrim karşılığında kullanılmışlardır. Ancak, XIX. Yüzyılın ikinci yarısı ile XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde Fransızlar ve İngilizler, uygarlık sözcüğünü kültüre tercih etmişlerdi. Marx kültür kavramının değilse bile, kültürel içeriğin son derece kapsamlı bir tanımını vermiştir:
“Kültür ya da uygarlık, insanın bir toplumun üyesi olarak edindiği bilgi, inanç, sanat, ahlak, gelenek ve göreneklerle her türlü beceri ve alışkanlıklarını içeren karmaşık bir bütündür.”
Kültür tarihinde, tarihsel devinimi en iyi yansıttığı kabul edilen şu tanım da yaygındır:
“Kültür, bir toplumda geçerli olan ve gelenek halinde devam eden her türlü dil, duygu, inanç,sanat ve yaşayış öğelerinin tümüdür”.
Kavramın değişik alanlardaki kullanımı
Nereden ve neresinden bakılırsa bakılsın kültür kavramının tümü için ortak olan kimi tanımlamalar vardır ki bunlardan ilki kültürün organik olduğu, bir başka deyişle değişimin ve buna bağlı olarak etkileşim içinde olduğudur. Her canlı varlık gibi yaşlanır, etkinliğini ve hareket becerisini kaybeder ve sonuçta işlevini tamamlayarak yok olur. Buradan hareketle, hiç bir kültür öğesinin hareketsiz ve durağan olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü kültür kavramının varlığı için temel etmen, bir insan topluluğu ve onu oluşturan aile ve bireylerin varlığıdır. Kaynaklara baktığımızda öncelikle şunu fark ederiz: Bütün kültür öğeleri, kültürel var olanlar (en soyuttan, en somuta dek), insan tarafından var edilmiştir. Yani kültürün temel kaynağı insandır. Kültür örüntüsünü oluşturan her düşünce, her kurum, her nesne insan tarafından yaratılmıştır.

Eğitimcilere göre kültür, eğitim yoluyla kazanılan içeriktir. Eğitim ise, bu muhtevayı kazandıran süreçtir. “Eğitimsiz kültür, kültürsüz eğitim” düşünülemez. Sn. Bozkurt GÜVENÇ ise, “Eğitim yol ise, Kültür, yolcunun hayatı boyunca yaşayarak öğrendiklerinin tümüdür.” demektedir.
Bir kişi, diğerinden daha fazla kitap okumuş ve daha fazla şey biliyor olabilir. Ama daha az okuyan, diğerinden daha kültürlü olabilir. Çünkü, kültürlü olan, bilgiyi yaşamında uygulama başarısı göstermiş olandır.Her bilgi anında kültür olmaz, kültüre dönüşmez. Bilgili olmak başka, kültür başka şeydir.

Günlük dilde kültür, eğitim-öğretim süreci, bu sürecin kazandırdığı, genel ve mesleki kültür, İslam Kültürü, spor kültürü vb. Anlamında kullanılır.

Bilim ve felsefede kültür, insanların ve toplumların yapıp, öğrenerek kazandığı her şey (tutum, davranış ve değerler), kısaca uygarlık (medeniyet) anlamında kullanılmaktadır.

Kültür, genel bir biçimde ve uygarlıkla eşanlamlı olarak,“insan türünün hayatını, yaşam tarzını tüm diğer yaşam tarzlarından ayıran unsurlar bütünü” diye ve daha özel olarak da,”bir uygarlığı meydana getiren değerler toplamı” şeklinde tanımlanabilir.

Bir diğer ifade ile kültür, bir toplumun; gelenek, görenek, sanat, düşünce yapısı, tarihsel birikim ve sosyal kurumlar gibi varlıklarının tümünü kapsayan ve bireyleri arasında duyuş ve düşünüş birliğini sağlayan, şekillenmiş, kollektif maddi ve manevi değerleridir.
Her kültür ilkin öz gücüyle, özünde barındırdığı gizli güçle gelişir ve süreklileşir. Bununla birlikte, tek bir kültür özünü tümüyle öbür kültürden soyutlayarak gelişemez. Bu nedenle her kültür, gelişmesini sürdürebilmek için, öbür kültürlerin kazanımlarından yararlanmak ister.
Kültürle ilgili olarak karşımıza çıkan bazı kavramlar olan; kültürleme, kültürlenme ve kültürleşme süreçleri ile kültür aktarımı, kültür yitimi, kültür şoku ve hakim kültür kavramlarından kısaca bahsetmek istiyorum


Kültürleme:

toplumların kendisini oluşturan bireylere belli bir kültürü aktarma, kazandırma, toplumun istediği insanı eğitip yaratma ve onu denetim altında tutarak, kültürel birlik ve beraberliği sağlama, bu yolla da toplumsal barış ve huzuru sağlama sürecidir. Kültürleme süreci bireye, hayatı boyunca kolay kolay değiştiremeyeceği bir kişilik yapısı kazandırır. Kültürleme, toplumsallaştırma (sosyalizasyon) ve eğitim süreci olarak da tanımlanabilir.

Kültürlenme; okul öncesinde, ailede başlayıp okul dönemi sonunda da da etkinleşen kültürlenme, değişik aile, eğitim, okul, meslek, bölge (alt kültür) çevrelerinden kalkıp belli yer ve zamanlarda bir araya gelen, birbirini etkileyen, akran grupları arasındaki kültür etkileşimidir. “Kültürleme”; varolanı iletirken, “kültürlenme”, yepyeni kültür kalıpları oluşturur, kültürel değişim sürecinin ana kaynağıdır.

Kültürleşme sürecinde, iki ya da daha çok kültür, karşılıklı etkileşim sonucu değişime uğrar, yeni sentezler, dinamik bileşkeler yaratırlar. Çağımızda sözü edilen “globalleşme” (küreselleşme) budur. Birey ve gruplar olarak, kültürleşmeyi tamamen önlemek mümkün değildir.
Aynı bağlamda ve yaklaşık olarak aynı anlam içinde, bir toplumsal gruba ait olan bilginin, yerleşik söylemlerle semboller, düzeninin diğer kuşaklara iletilmesi süreci ise kültür aktarımı diye tanımlanır.

Yine, özellikle kültürlenme söz konusu olduğunda, bir kültürel grubun üyelerinin başka bir kültürle temas içine girdikleri zaman kendi kültürlerini ya da geleneksel kültür değerlerini tümden ya da bir bölümüyle yitirmelerine kültürsüz!eşme veya kültür yitimi denir.
Aynı şekilde, bir İnsanın kendi kültürüne yabancı bir kültür, tümden farklı bir değerler ve normlar sistemi içine girdiği zaman, yaşadığı yolunu kaybetmişlik, şaşkınlık veya yönsüzlük duygusuna kültür şoku adı verilmektir.

Öte yandan, modern toplumlarda, farklı, hatta çoğunluk rekabet halindeki kültürler ve alt kültürlerin varlığı dikkate alındığında, kendi kültür değerlerini, davranış veya yaşam tarzını ve dilini, sahip olduğu siyasi ve iktisadi güç sayesinde, diğer kültürlere empoze edebilen kültür, hakim kültür olarak tanımlanır.
Bir kültür, ne denli gelişkin ve ne denli yaygın olursa olsun, bir başka kültürden üstün sayılmaz. Hangi amaçla olursa olsun, kültürler arasında gelişmişlik- gelişmemişlik ya da ilerilik-gerilik değerlendirilmesi yapılmaz; kültürler, üstlük altlık ilişkisine sokulamaz. Kültür hakkındaki bilimsel tartışmada üzerinde görüş birliğine varılan konulardan biri de, kültürel gelişmişlik ya da gelişmemişlik savının görece oluşudur. Her bütün kültür, içerisinde bulunan parça ya da alt kültürlerden oluşur; bunlar arasında gerçekleşen sürekli etkileşimle ve güncel koşullara göre biçimlenir.

Kültür kavramında bir sentez çabası içine girdiğimizde; antropolog’lar kültürü 4 temel kavram üzerinde yoğunlaştırarak açıklamaktadırlar. Bunlar:
  1. Kültür, bir toplumun, yada bütün toplumların uygarlık birikimidir,
  2. Kültür, belli bir toplumun kendisidir,
  3. Kültür, bir dizi sosyal süreçlerin bileşkesidir,
  4. Kültür, bir insan ve toplum kuramıdır.
Sonuç olarak dakültür kavramı,toplumun yüzlerce, binlerce yıldan beri oluşturduğu ortak amaçların, beklentilerin, değerlerin, inançların, duygu ve düşüncelerin, özetle ortak davranış kalıplarının depolandığı, saklandığı soyut bir kavram olup, toplumsal bellek olarak da kabul edilebilir.

Kültürün genel ve temel nitelikleri


Kültürün oluşmasındaki temel nitelikleri aşağıdaki faktörler ışığında değerlendirdiğimizde:

  • 1. Toplumsallık: Kültürün, toplumların bulunduğu yer ya da dönemlerde oluşması, yaşamasıdır. Toplumun dışında, ondan bağımsız bir kültürden söz edilemez.
  • 2. Tarihsellik: Kültür denen karmaşık bütün ve onu oluşturan öğeler (dil, yazı, din, bilim, giyim-kuşam, sanat, yerleşme vb.) hangi toplum olursa olsun bir anda, kısa bir zaman dilimi içinde meydana çıkmış değildir.
  • 3. Kalıtsallık: Kültürün ya da onun kapsamına giren öğelerin, etkinliklerin doğum yoluyla geçen birer kalıt değil de, öğrenilmesi gereken birer kalıt olduğunun en büyük kanıtı, doğumdan hemen sonra ailesinden ve onların yaşadığı toplumdan alınıp başka bir kültürün yaşadığı yere götürülen ve orada büyütülen bir çocuğun içinde yaşadığı toplumda geçerli olan dili, dini, sanatı ve yaşam biçimini kolayca öğrenip benimsemesidir. Bununla birlikte, nesillerden nesillere aktarılan farklı kültürleri kolaylıkla özümseme yeteneğinin söz konusu olduğu da göz ardı edilmemelidir.
  • 4. İşlevsellik: Kültürün bir başka özelliği de toplum yaşamında bir yerinin, görevinin bulunması yani işlevselliğidir. Kültürü yaratan etkenin tek başına insan olduğu sanılıyordu. İnsan "neden", kültür ise "sonuç " sayılıyordu. Kültür araştırmalarının gelişmesi bu görüşün yanlış olduğunu göstermektedir. Artık günümüzde insanın davranışlarını, geniş ölçüde toplumdaki kültürel birikimin belirlediği kabul edilmektedir.
  • 5. Birlik içinde çokluk: Ulusal kültürü oluşturan basamak ve dilimlere (kırsal ve kentsel çevre, toplumsal sınıflar, dinlere, mesleklere, parasal olanaklara, düşün ve sanat akımlarına göre süreklilik gösteren bir takım özel kültürler ) bakış açılarına göre kimi kez alt kültürler, sınıf kültürleri ya da bölgesel, yöresel kültürler denilmektedir. Bu alt ya da yerel kültürler, öteki yöresel kültürlerle uyum içinde olurlarsa ulusal kültür denen bütün sağlanmış olur. Önemli olan bu ayrılıkların bütün ile temelde bir aykırılık, çelişki göstermemesidir.
  • 6. Devingenlik ve değişkenlik: Birey, kendisine bir kalıt olarak aktarılan kültürü yeniden öğrenir, yaşar ve yaşatırken farkında olmadan onda küçük de olsa bazı değişiklikler yapmakta ve kendisinden sonraki kuşaklara bu değişik biçimiyle aktarmaktadır. Kültürün devingenliği bireyin yaşamı süresince etkisini duyabileceği bir olgu olduğu halde, değişkenlik genelde çok yavaş oluştuğu için dikkatlerden kaçmakta, bu nedenle de yok sayılmaktadır. Tarihsel süreç incelendiğinde de dil, din ve gelenekler gibi ana kültür öğelerinin de değiştiği görülmektedir.

Kültürün ögeleri


Kültür, belirli bir kökten gelmiş bir toplumun "ana mayası" anlamındadır. Bir toplumun ana mayasını, yani kültürünü; o toplumun dil, yazı, tarih, din, töre, edebiyat ve sanat birliğinin toplamı belirler. Bir toplumun benliğini oluşturan bu ortak değerler, o toplumun diğer toplumların kimliklerinden nasıl ve nerede ayrıldığını belgeler. Bir toplumun üyesi olan her kişinin yapısında ve benliğinde, o toplumun mayasından bir parça bulunur. Fransız ve Alman kültürleri arasındaki ayrılıklar, bira mayası ile şarap mayası arasındaki ayrılıklardan daha da derindir. Bunun gibi, Türklerin "ana mayası" da diğer toplumların mayalarından ayrıdır. Bununla birlikte, yoğurt ve peynir mayalarının bir kökenden gelmiş olduğu da unutulmamalıdır. Ancak, bir maya yalnız başına bırakıldığında, "kendi kendini yer." Bu bir dil sürçmesi değildir. Maya içine katıldığı diğer maddeleri etkiler: Yoğurt mayası, sütü yoğurda çevirir. Şarap mayası, üzüm suyunu şarap yapar. Eğer maya, içinde gelişeceği, çoğalacağı ana maddeyi bulamaz ise, kendi kendini yemeye başlar. Sonucunda da ölür. Üzüm suyuna yoğurt mayası katılırsa, sonuç ne şaraptır, ne de yoğurt. Ne içilebilir, ne de yenilebilir. Mayanın canlı tutulabilmesi için, sürekli olarak kullanılması gerekir. Yeni mayalanmış yoğurdun bir parçası ayrılıp maya olarak saklanır. Böylelikle maya da kendini yenilemiş olur. Bir toplumun kültürü de bundan farksızdır. Kullanılmayan kültür ölür.
Kültürü, taşıyıcısına göre, egemenlik alanına göre, çıkış, yaratılış kaynaklarına göre, görünüşüne, biçimine, bir başka anlatımla, kültürü kanıtlayan araca göre, iş görüşüne göre değişik kullanım alanlarına göre tanımlanabilir. Bu görelilikleri daha çoğaltmak, dahası değişkenleri kendi içinde bile sınıflamak olasıdır.
Bu değişkenlerden, taşıyıcısına ve egemenlik alanına dayanarak, dört çeşit kültür kavramı oluşturulabilir:
  • Bireysel kültür, esasında bireysel kültür, bir yakıştırma sıfattır. Yani bir bireye, içinde bulunduğu toplumun üyelerince, karşılaştırma yöntemiyle yakıştıran bir kimliktir, o bireyin içinde bulunduğu, yaşamını sürdürdüğü toplumun niteliğiyle birlikte bir anlam taşır.
  • Yöresel (bölgesel) kültür, ulusal kültürün tabanını oluşturur.
  • Ulusal kültür, bir toplumda yemek, giyinmek, barınmak, eğlenmek gibi gereksinmelerin elde edilmesinde kullanılan bilgi, inanç, teknik, davranış duyuş ve ifade biçimlerini içeren ve toplumun yapısını oluşturan kültüre, ulusal kültür denilmektedir.
  • Evrensel kültür, bilim, teknik, felsefe, ve din gibi kültür öğelerini içeren ve bir topluma özgü olmayan, genel geçerlikli kültüre evrensel kültür denir.
"Evrensel kültür" bir çağa ve bir tarihsel döneme dünya ölçüsünde hâkim olan, diğer kültürlere baskın çıkan herhangi bir "çoğul kültür"dür. Örneğin bugün için bu anlamda "evrensel" olan kültür, Batı kültürüdür. Fakat bu, Batı kültürünün hâlen yaşayan diğer kültürlerden "üstün" ve "iyi" olduğu anlamına gelmez; sadece varolan diğer kültürlere baskın çıktığı ve dünya ölçüsünde yaygınlaştığı anlamına gelir. Her kültürün mâhiyeti gereği tarihsel olması, o kültürün belli bir zaman kesiti içinde varlığını sürdürdüğü, yani yerini her an bir başka kültüre (o başka kültüre kendinden pek çok şeyleri taşımış olsa da) terk edebileceği anlamına gelir. "Evrensel kültür" teriminin kendisi, Aydınlanmacı Batı kültürünün bir kültürel mirası olarak terminolojiye girmiştir. Bu yüzden, bu kültüre özgü ideal ve ölçütlerle sınırlı bir anlam içeriğine sahip olmak gibi bir tek yanlılığı ve manüpilatif bir işlevi vardır Yine bu yüzden, "evrensel kültür"ü, tarihsel perspektif altında bakıldığında, herhangi bir "baskın ve hâkim kültür" olarak anlamak uygun olur
Her hangi bir halk topluluğunu, millet yapan kültür değerleridir. Kültür; tarihi süreç içerisinde oluşur, milletler yaşadıkça o da yaşar. Dededen, atadan gelen kültürel değerler, yaşayan insanların duygu, düşünce ve yaşantılarıyla şekillenir zaman içerisinde gelişerek bazen de değişerek devam eder. Kültür değerleri hiçbir zaman statik kalmazlar devamlı değişim halindedirler. Bu değişim çok hızlı olmaz, yıllar bazen de yüzyıllar süreci içinde olur.

Kaynak: historicalsense.com
Son düzenleyen perlina; 9 Mart 2017 16:08
Misafir
8 Şubat 2007 23:55       Mesaj #5
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Bugüne kadar kültürün pek çok tanımı yapılmıştır. Bu tanımlardan birkaçını aşağıya alıyoruz:

“Tarihin derinliklerinden süzülüp gelen; zamanın ve ihtiyaçların doğurduğu, şuurlu tercihlerle, manalı ve zengin bir sentez oluşturan; sistemli ve sistemsiz şekilde nesilden nesile aktarılan; bu suretle her insanda mensubiyet duygusu, kimlik şuuru kazanılmasına yol açan; çevreyi ve şartları değiştirme gücü veren; nesillerin yaşadıkları zamana ve geleceğe bakışları sırasında geçmişe ait atıf düşüncesi geliştiren; inanışların, kabullenişlerin, yaşama şekillerinin bütününe KÜLTÜR denir.” Sadık Kemal TURAL

“Kültür bir toplumun yaşama tarzıdır.” C. WIESLER

“Kültür denilince karşımıza bir yığın hadise çıkar. Bir toplum da, tabiatın dışında, insan elinden ve dilinden çıkma her şey kültür kavramı içerisine girer.” Mehmet KAPLAN

“Kültür, bir topluluğu, bir milleti millet yapan , onu başka milletlerden ayıran hayat tezahürlerinin bütünüdür. Bu hayat tezahürleri her milletin kendine has olan millî değerleridir.” M. ERGİN

Görülüyor ki bütün tanımlarda millet ve milleti meydana getirme, fertler arasındaki ilişkiler, tabiata hakim olma, tarihi bağ gibi pek çok özellik kültüre ait olarak ifade edilmektedir. Demek ki milleti millet yapan maddî-manevî değerlerin hepsine kültür diyoruz.
Son düzenleyen perlina; 9 Mart 2017 11:47
Misafir
10 Şubat 2007 14:47       Mesaj #6
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  kültür-nedir.jpg
Gösterim: 177
Boyut:  61.9 KB

Kültür,

inanç, değer, norm, "davranışlar ve bir nesilden diğer bir nesile aktarılan maddi öğelerden oluşan bir bütündür."

Toplumda yaşayanların öğrendikleri ve paylaştıkları her şeyi kapsar. Toplumda yaşayan insanlara rehberlik eder, insanlar arasındaki ilişkileri yönlendirir.
Kültür, Toplumdaki paylaşılan ortak ürünlerden oluşur.
Toplum ise, ortak kültürü paylaşan ve birbirleriyle etkileşimde bulu­nan insanlardan meydana gelir.

Toplumda kültür ögeleri


  1. Maddi
  2. Manevi (Soyut)

Kültürün özellikleri

  • Toplumsal bir üründür.
  • Öğrenilerek kazanılır.
  • İnsanlar arası etkileşim sonucu doğup, gelişir.
  • Dil kullanabilme yeteneği
  • Genetik bir faktör değildir. (Kalıtsal olarak babadan oğula geçmez.)
  • Her toplumun kültürünün kendine özgü oluşudur.
Kültürel farklılıklar ve kültürel birleşme
Gelenekteki değişiklik diğer gelenekleri etkiler ve değişikliğe neden olur. Toplumbilimciler bu olaya Birleşme adını vermektedir.
Kültürün bütün parçalarının herhangi bir biçimde birbirlerine bağlan­masına Kültürel Birleşme (Entegrasyon) denir.

Kültürü oluşturan parçalar (Norm ve Değer)


NORM
  • Kültürün belirlediği yerleşik davranış kurallarıdır. Toplumsal düzeni sağlayan bireylere yol gösteren doğru ve yanlışı olumlu ve olumsuzu belirleyen kurallar, standartlar ve fikirlere NORM denir.
  • Yaptırımı olan kurallar sistemidir.
  • Ödül ve ceza ile güvence altına alınır. Resmi ve Gayri resmi olabilir. Bireyin toplumsallaşma sürecinde öğrenilir (Bilet alırken kuyrukta bekleme)
  • Toplumdan topluma farklılık gösterir.
  • Toplum içinde de zaman içinde değişir.
DEĞER
Bir toplumun kültürünü öğrenmek demek o kültürün değer­lerini bilmektir. .
İnsanların iyiyi, doğruyu, güzeli ve çirkini tanımlamak için koymuş oldukları standartlardır.
Norm ve Değerler Arasındaki Temel Farklılık Değerlerin soyut ve genel kavramlardan meydana gelmesi, Normların ise belirgin ve yol gösterici oluşlarıdır. .
Değerler bizlere kültür yoluyla aşılamakta olduğu için onları saptamak ve tanımlamak normlar kadar kolay değildir.
Sosyolog Robin Williams ABD'de 15 temel değerin varlığını saptamıştır:
  • Başarı ve Yükselme
  • Bireyselcilik
  • Çalışma ve Aktif Olma
  • Pratiklik ve Yeterlilik
  • Bilim ve Teknoloji
  • İyi bir hayat biçimi
  • Humanistlik
  • Eşitlik
  • Özgürlük
  • Demokrasi
  • Eğitim
  • Dine Bağlılık
  • Romantizm
  • Tek Eşle Evlilik
  • Grup üstünlüğü ve Grup Başarısı
Değerler zamanla değişebilir yerine yenileri gelebilir, eskiyen değerler atılabilir. Her Her Toplumun kendine özgü değerleri vardır.

Günümüzde Eklenen Değerler


  • Boş Zaman Etkinlikleri
  • Çevreye Saygılı Olma
  • Vücut Sağlığı ve Sağlıklı Yaşam
  • Kendi Kendine Yardımcı
  • Olma ve Kendini Gerçekleştirme

Kültürün kendi içindeki farklılıkları


Kültür, bir birleşmedir, her parçası birbirleriyle anlamlı bütünler oluşturur ve birbirini tamamlarlar.
  • Geleneksel endüstrileşmemiş toplumda kültür farklılıkları AZ,
  • Modern gelişmiş toplumda kültür faklılıkları ÇOKTUR.

Popüler - Fakirlik Kültürleri


Popüler Kültür
Yaşadığımız günlük hayaI. hobilerimizi, TV. kitapları, sergileri kapsar. Bizi geçmişe bağlayan bir araçtır (Zeki Müren)

Fakirlik Kültürü

Antropolog Oscar Lewis öne sürmüştür. Fakirlerde başarılı olmak için gerekli istek, arzu ve disiplinin olmadığını ileri sür­mektedir. Fakirlerin davranışlarının toplum tarafından sapkın olarak nite­lendirildiğini savunmaktadır.
Hyman Radman: Bunu red ederek aşağı statü deki insanların toplumun temel başarı değerlerini red etmeden alternatif bir değer düzeni geliştir­diklerini öne sürmektedir.

İdeal- Gerçek Kültürler


İdeal Kültür
Toplumu bir arada tutan norm ve değerlerin sadece kurallarda geçerli olmasıdır.

Gerçek Kültür
Günlük yaşamdaki uygulanış veya bulunuş biçimidir. (Vergi kaçırma, Kopya çekme) Toplumda yaşayan insanlar ideal ve gerçek kültür ayrılığı üzerinde çok büyük bir önemle durmazlar. Bu tür zıtlıklar genelde gözardı edilerek görülmemeye çalışılır. (Kendini budizme adamış bir rahip hayatımda kimseyi incitmeme, öldürmeme amacını güder ancak yaşaması için balık tutmalıdır ama balık tutmak da bir anlamda bir canlıyı öldürmektir.)
Demokratik hak ve özgürlükler üzerinde duran toplumda bireylerin seçme ve seçilme özgürlükleri Yoksa burada ideal ve gerçek kültür farklılığını görebiliriz.

Yüksek - Yaygın Kültürler


Toplum içinde özel bir yaşam biçimi, zevkleri alışkanlıkları olan küçük bir grubun sahip olduğu kültürdür.

Alt - Karşıt Kültür


Alt Kültür (subcultures)Toplumun temel kültürel değerlerini paylaşan ancak bunun dışında kendini diğer gruplardan ayıran değer, norm ve yaşam biçimi olan gruplardır.
Alt kültür üyelerinin diğer alt kültürlere Etnosentrik Tutumları vardır. Yani kendi alt kültürünü üstün görüp diğerlerini aşağılarlar.
Yaşlılar içinde yaşadığı baskın kültüre artık Etnosentrik duygularla bağlanmışlardı.
Bir grubun değer ve normları üyesi oldukları toplumun değer ve normlarını yansıtıyorsa buna Alt Kültür denir. Gruplar arasında ki fak­lılıklar büyüdükçe, sosyal çatışmaların derecesi de artar.

Karşıt Kültür


Bir alt kültür olup, norm ve yaşam biçimleri açısından içinde yaşanılan kültüre ters düşen tutum ve davranışları içerir.
Toplumun sahip olduğu, gurur duyduğu norm ve değerleri red ederek, karşıt tutum ve davranışlara sahiptirler. Gençler arasında yaygındır. Grubun değer ve normları toplumun genel kültürüne ters düşecek nitelikte ise buna Karşıt Kültür denir.
Son düzenleyen perlina; 9 Mart 2017 16:09
11 Mart 2010 01:38       Mesaj #7
mustakar - avatarı
VIP VIP Üye

KÜLTÜR VE ÖTESİ


Cemil MERİÇ, HİSAR Dergisi Sayı 93, Eylül 1971

Kelime de maskelidir, insan gibi; ülkeden ülkeye değişir kimliği, çağdan çağa değişir. Kaynağında yakalayacaksın kelimeyi, akışını izleyeceksin; tanıyamazsın yoksa. Ömrün yetecek mi bu yolculuğa, sabrın yetecek mi?
Kültür yabancı bir kelime; yabancı, karanlık, ama sevimli. Cazibesi biraz da müphemiyetinden geliyor. Adını nasıl türkçeleştirsek: irfan desek olmaz, hars desek değil.

“Toplumsal ilimlerin en kaypak ve anlaşılması en zor kavramlarından biri kültürdür, diyor Şerif Mardin. Teknik anlamda kullanılmadığı zaman beraberinde getirdiği çağrışımlar Picasso, Mozart, Beethoven, tiyatro, edebiyat ve sanatla ilgilidir.” (Din ve İdeoloji S.38) Neden Picasso, Mozart ve Beethoven de Farabî, Itrî veya Tagor değil? Bu garip takdimde şuurlu bir Türk aydını yerine bir amerikan misyoneri konuşuyor. Asya'yı, Afrika'yı kültür mabedinden koğan hasta bir Batı hayranlığı.
Ad:  kultur-nedir.jpg
Gösterim: 176
Boyut:  104.9 KB
Oysa, Ziya Gökalp'e göre “Medeniyet, müteaddit milletlerin müşterek malıdır... yani beynelmileldir. Kültür, bir medeniyetin her millette aldığı hususi şekildir... yani millîdir... Garp medeniyeti, fakat fransız kültürü, ingiliz kültürü. Medeniyet sunidir, kültür tabi.” (Türkçülüğün Esasları).

Kültür, tamamlayıcı bir isimle veya fiil olarak XVI. asırda kullanılmağa başlamış; tek başına XVIII. asrın sonlarında fethetmiş batı dillerini. Lalande anlamlarını şöyle sıralıyor:

A- En dar ve en maddî manada, uygun temrinlerle bazı beden ve zihin melekelerinin geliştirilmesi (veya gelişmiş olması): “Kültür fizik, matematik kültürü.”

B- Daha genel olarak ve gündelik dilde:
1) Okumuş ve bu sayede zevkini, tenkit kabiliyetini, muhakemesini geliştirmiş insanın özelliği.
2) Bu özelliği sağlayan eğitim.

“Bilgi, kültürün vazgeçilmez şartıdır, fakat yeter şartı değildir. Kültür denince daha çok zekânın, muhakemenin ve duyarlığın niteliği akla gelir” (D. Roustan) (Bu manada daha çok “genel kültür” tabiri kullanılır.)

C- Medeniyet. (Vocabulaire technique et critique de la Philosophie, S. 199, 200.)

Foulqué ise, almanca kultur civilisation karşılığıdır, fransızcadaki kültürün almancası bildung diyor. (Dictionnaire de la langue philosophique.)

Ne kadar çabuk eskiyor sözlükler. Şimdi de bir mütercimi dinleyelim: “Darwin'in şakirdi olan ilk evrimciler, toplumun adeta üst-yapısını meydana getiren davranışların, moral değerlerin, alışkanlıkların topuna birden “kültür” adını verdiler. Bu tanımın fransızcadaki “kültür” ile pek münasebeti yok ama anglo-sakson antropolog ve sosyologların çoğunca benimsenmiş bir tarif bu. Hatta bu sosyologlar, kelimenin manasını öyle genişlettiler ki, kültür, bu eserde olduğu gibi, zaman zaman toplum yerine kullanılmaktadır.” (Kardiner-Preble, Introduction a l'ethnologie, S.9)

Vuzuha kavuştunuz mu? Araştırmalarımıza devam edelim: Krober'le Kluckhohn koca bir kitap yazmışlar bu kelime için: Culture, a critical review of concept and definitions. Çeşitli yazarları taramışlar, 160 tarifini bulmuşlar kültürün. Bu tariflerin kimi tasvirî, kimi tarihî, kimi normatif, kimi psikolojik, kimi “yapısal”, kimi jenetik veya yetersiz.

Kültür fikri, başlangıçta insanlığın umumî gelişmesine bağlı; insanlığın topyekûn ilerleyişinde bir merhale. Aşağı yukarı medeniyetin kendisi, medeniyet ise barbarlığın zıddı. Kültür ileri bir toplum durumu, daha doğrusu kuşaktan kuşağa aktarılan sosyal miras.

Bazı yazarlara göre, kültürle doğa iki zıt kavram. “İnsanı hayvandan ayıran şey kültür olduğuna göre, insanın bu amaca varmak için yarattığı araçlara kültür araçları veya daha genel olarak kültür değerleri diyebiliriz,” diyor Fisher. Albert Schweitzer de aynı fikirde: “kültür, -ferdin ruhî olgunlaşmasına hizmet ettikleri ölçüde- insanın ve insanlığın, her alanda ve her bakımdan kaydettiği gelişmelerin bütünü”.

Bunlar ahlakçı veya filozof görüşleri. Antropologlar bu arka-plandan kopmamakla beraber, kültürden çok, kültürlerden söz ediyorlar. Franz Boas kültür alanlarıyla, yani her birinin kendine özgü bir kültürü olan bölgelerle, kültürler arasındaki alışverişlerle uğraşan ilk antropolog. Kültürlerin özellikleri ve tarihleri Boas'dan sonra incelenmeğe başlanır.

Antropologları birbirne düşüren bir anlaşmazlık da şu: daha çok toplum yapıları -yani bir grubun içindeki ilişkiler- üzerinde mi durmalı, kültürler üzerinde mi? Bu tartışma iki okula ayırdı antropologları: Malinowski'den ilham alan yapısalcı yahut yapısalcı-görevci eğilim. (Malinowski'nin fikirleri için bak: Culture in Encyclopedia of the social sicences, cilt IV, S. 621-645) Her kültürün, müesseseleri, eğitim sistemleri, teklif ettiği veya zorla kabul ettirdiği modellerle, fert kişiliğini, şuurlu veya şuursuz olarak, nasıl biçimlendirdiğini araştıran kültüralist mektep.

Konusu arkaik toplumlar olan bu tartışmaları bir yana bırakalım. Sosyologlar teknik ilerlemelerin sebeb olduğu büyük değişiklikleri değerlendirmekte de birleşemiyorlar.

Yığın haberleşmeleriyle (mass media) uğraşanlar bu meseleye yeni bir boyut kazandırmakta; doğrudan doğruya mass media'nın, bilhassa televizyonun, radyonun, sinemanın, magazinlerin, reklâmın eseri olduğunu iddia ettikleri halk kültürü, yığın kültürü gibi bir takım kavramlar üzerinde durmaktadırlar. Yığın kültürü, yayın organ ve araçlarıyla genelleşen mitler, kavramlar, tasavvurlar, yani oldukça ilkel bir kültür modelleri bütünüdür. Bazı sosyologlara göre, tüketim toplumunun işine yaramaktadır bu kültür, konformizm yaratmakta, halka birşeyler bildiğini vehmettirmekte, mutluluk hakkında maddeci ve çocuksu imajlar telkin etmektedir. Bazı yazarlara göreyse, yığın kültürü halk sınıfının yaşayış ve düşünüş alışkanlıklarını yükseltmektedir. (Kısa bir özet için bak. La Sociologie, Caseneuve et victoroff, 1970).

Bu ele avuca sığmayan kavramın kimliğini, daha doğrusu kimliklerini belirtebildik mi? Hayır. Kültür, her gün yeni bir macera ile sevgililerini hayretten hayrete sürükleyen bir nazenin. "Çağdaş uygarlık" garip bir Sysiphos. Zirveye tırmandıktan sonra, hasretle bakıyor ovaya ve kendini uçurumların cazibesine bırakıyor. Kültürün en yüksek merhaleye ulaştığı ülkede,kültür yok artık: karşı-kültür, anti-kültür, hip-kültür, kültür-sonrası, devrimci-kültür var. Bunlar, can çekişen bir medeniyetin ölüm hırıltıları mı? Bâkir ve dilber bir dünyanın müjdeleri mi? Bilemiyoruz. Avrupalı sosyologlar, nazenini son kostümü, son hüviyeti içinde yakalamak ümidi ile, yeni dünyaya koşuyorlar. Bir de bakıyorlar ki, bitnik'ler hipi olmuş, "free jazz" "rock"la "pop"u tahtından indirmek üzere. Hareketin akıl hocaları bir yıl geçmeden unutuluveriyor, MacLuhan'ın yerini "teknoloji peygamberi" Fuller alıyor, uyuşturucu maddeler havarisi Tim Leary, Zen yayıcısı Suzuki'yi itibardan düşürüyor.

Amerika'dan gelen bu moda, Avrupa'nın resmi veya gizli festivallerinde baş tacı. Kendini herkese kabul ettirmek iddiasında. Belli geleneklere değil, bütün geleneklere düşman, bütün üslûplara asî. Hayata birşey eklemek istemiyor, hayatı değiştirmek amacında. Maziden gelen tüm sınırları, tüm yapıları, tüm değerleri yok etmek: kültür kavramını çatlatan bir davranış bu. Artık kazanılmış bir bilgiler bütünü veya herşeyi okuyup, herşeyi unuttuktan sonra kalan" değil kültür, bir oluşum, bir tutum, "bir hayatı anlama ve yaşama tarzı." (Arthaud)

Hayalin akıl, tecrübenin bilgi üzerindeki zaferi. İdrâkin tepe taklak edilişi. Keşfedilmesi, yaratılması gereken başka bir realite özlemi; eski yasaların ve ölçülerin yıkılışı. İyiyi kötüden, sürekliyi geçiciden nasıl ayıracağız? Eserin kendisi yok ki ortada, şu eser daha önemli, öteki daha değersiz diyebilelim. Ama kimse anlamıyor bu yeni kültürü, havariler şikayetçi. "Kelime hazinemizde, düşüncemiz gibi, daha önce var olan bir dünyadan geldiği için kalleşlik ediyor bize." (MacLuhan) "İnsanlığın korosu" olan istikbal, henüz bir curcuna. Bu devler veya cüceler ülkesinin bir çok Gulliver'leri var, en tanınmışı Edgar Morin'le, Jean Jacques Lebel.

İdeoloji ile teknik bu yeni kuşaklara güvensizlik veriyor sadece. Ütopyalar istiyorlar, sıcak, tabiî ütopyalar. Gençler için istikbâl yaşanan andır. Gelenek paramparça ama yerine geçecek bir değer de yok. Çağdaş medeniyet kendini inkâr eden bu isyan hamlelerini de bünyesine katabilecek mi?

Bazı yazarlar hareketi Reform'a benzetiyorlar. Onaltıncı asırda da bütün bir nesil, kurulu düzene karşı ayaklanmış, babalarla çocuklar arasında uçurum açılmıştı. Luther tezlerini haykırdığı zaman otuz yaşındaydı, Melanchton yirmi. Elebaşılar, genç üniversitelilerdi diyor Goodman.

Evet, kültürün kendi kendine savaş açışı bu. Eski bir şarkının akordsuz tekrarı: dadaizm, sürrealizm. Hem aynı, hem bambaşka. (Karşılaştırmak için bak Nadaud, Historie du surréalizme) Medeniyetin şımarttığı bu Amerikan veletleri için "kültür, bir uyutma endüstrisi, arzuyu susturuş. Oysa tabandan gelen devrim, Dionysos'tur, bayramdır, yığın arzularının vahşice doyuruluşudur" (Lebel).

Dürüst ve erkekçe bir kavgadan kaçan bu hayal hastalarını biolojileri ile başbaşa bırakalım. (Konunun iyi bir özeti için bak Le Monde, 11 Eylül 1970 L'autre culture)
Son düzenleyen perlina; 9 Mart 2017 16:15
karabagli43
7 Şubat 2012 16:31       Mesaj #8
karabagli43 - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  kültür öğeleri.jpg
Gösterim: 319
Boyut:  46.4 KB

GÜNÜMÜZDE KÜLTÜR


Toplumların davranış durumlarını, moralitelerini, yaşam kalitelerini ve atalarından aldıkları alışkanlık miraslarının tamamına birden kültür diyebiliriz.

Kültür kelimesi Fransızca kökenli bir kelimedir. Culture; 150-160 çeşit tarifi olan geniş içerikli bir kelimedir.Bu tarifler ana kaynağını tarihi, normatik, tasviri, psikolojik, yapısal ve soydan gelen alışkanlıklar ve jenetik özellikler dikkate alınarak tarif edilmiye çalışılmıştır.
Kültür aynı zamanda bilginin vaz geçilmez şartıdır. Çünkü kültür bilği ile gelişir. Genel kültür dediğimiz oluşumun kaynağı bilğinin ta kendisidir.Tarihte ve günümüzde ilkel toplulukların bilğiden nasiplenmediğini ve milli birer kültür oluşturamadıklarını görüyoruz.

Kültür insanlığın toplumsal gelişimi ile doğru orantılı olup top yekun ilerleyişin bir merhalesidir. Kültür diğer taraftan medeniyetin ta kendisidir. Medeniyetin olmadığı yerde vahşilik,yobazlık,bilgisizlik ,bağnazlık, orta çağ Avrupa sı gibi barbarlık vardır.

Kültür topluma atalarından devrolup gelen sosyal bir miras tır. Biz murislerin o mirası koruyup,sahip çıkıp geliştirmemiz ve çağdaşlaştırmamız gerekir. Tabi ki yozlaşmadan ve yozlaştırmadan. İşte insanlar ile hayvanlar arasındaki en büyük fark insanların düşünme melekesine sahip oluşu , birlikte sosyal ve dayanışma kültürünü geliştirmesi mantığına sahip oluşudur.Bu yaradılış farklılığı kültürel olgularla ruhun gelişmelerini sağlar. Kültür ruhun gelişimini sağlayan bir zincirin halkaları gibidir. İşte bu kültür halkaları bilği ile birleşince toplumların medeni ve moderinleşmesini oluşturur.

Zamanımızda iletişim araçları o kadar gelişmiştir ki: ister görsel ister yazılı basın olsun, uluslar arası münakale ,milletlerin genel kültürlerinde düzenleyici olmaktan çok yozlaştırıcı etkilerini hızlandırmıştır. Sinema sektöründeki yeni moda filmler ve diziler, televizyon kanallarının aşırı çokluğunun tam denetimsizliği, magazin basının çoğunlukla çocuk ve genç nesil üzerindeki gayri ahlaki yayınları, toplumu tüketim furyası fertleri haline sokan aldatıcı ve yanıltıcı tutarsız reklamlar, bütün bunların uluslar arası bileşkeler haline gelmesi yığın kültürünü oluşturmaya başlamıştır. Artık milli kültür veya halk kültürü dediğimiz her toplumun kendine has değerleri barındıran örfler, adetler , dil ve konuşmalar bozuşmaya başlamıştır.

Şehir ve kasabalarımızda hatta köylerimizde yabancı hayranlığının etkisi ile işyerlerinin tabela isimleri bile yabancılaşmıştır. Sosyetik geçinen kesimlerde çocuklara konulan isimler bile kültürümüzün dışına doğru meyletmektedir.Hiç bir emperyalist ülke vatandaşları kendi kültüründen taviz vermez. Geçmişine sıkı sıkıya bağlıdır. Batılılaşıyoruz diye maalesef batının kültür emperyalizminin tutsağı oluyoruz.Ne kadar acı bir dejenerasyon.

Basın denilen çoğunlukla denetimsiz, kötü idoolojilerin özgürlük adına yuvalandığı yıkıcı kötü gidişat, etik olmayan işlevler, uyduruk kavramlar,saçma sapan yeni yeni mitler oluşmaya başlamıştır. Toplumu oluşturan eski sıcak ilişkilerin yerini,yozlaşmış kopuk ilişkiler, Büyük küçük tanımamazlık,geçmişini beğenmeyen horlayan, geleceğine güven duymayan özentiler içinde bir tüketim toplumu oluşmuştur. Milli kültürü yok olmaya başlamış belirsiz bir menzile doğru yol almak için bocalayan nesiller oluşmaya maalesef başlamıştır.
Emperyalist güçlerin sessiz ve derinden toplum içine nüfus ederek genç dimağları etkileyip kültüründen soğutup yıkma oyunları günümüzde maalesef hızla devam etmektedir.Çeşitli vasıtalar kullanılarak bir milletin kültürü yok efendim devrici kültür-karşı kültür-anti kültür-çağdaş kültür gibi uyduruk başlıklar adı altında milli kültür erezyonu yaratılmaktadır. Böylece can çekişen yok olmaya mahkum,kendi emel ve idoolojilerine dönük bir kültür dejenerasyonu yaratılıp uygulanmaktadır. Bizim saf ve temiz gençlerimiz ise bilmeden bu propoğandanın peşinden sürüklenmektedir.

Günümüzde gençlerimize geçmişini iyi öğretip geleceğe ümitle bakan atalarından devraldığı kültür mirasına sahip milli hasletlerimizi aşılamalıyız.Gençler akortsuz birer ensturuman gibi yetiştirilmemeli.Bakınız İngiltere dış işleri bakanı yurtdışında okul açıp ikinci bir lisan olarak sadece Türkçe öğreten bir cemaatın okulları için bizim okullar diyebiliyor.Çünkü orada İngiliz kültürü veriliyor. Türk kültürü değil. Biz saflar ise buna çanak tutuyoruz.Emperyalist propogandaya çok güzel bir örnek.
Bilgiye önem veren medeni ve modern bir toplumun fertleri olarak milli kültürümüze sahip çıkacağımıza inancım tamdır. İnşallah böylede olacaktır.
Durmuş Karabağlı
Son düzenleyen perlina; 9 Mart 2017 16:11
9 Mart 2017 13:40       Mesaj #9
perlina - avatarı
MOD Moderatör
Toplumun ve insanların, biyolojik olarak değil de, sosyal olarak kuşaktan kuşağa ak­tardığı maddi ve maddi olmayan ürünler bü­tünü, sembolik ve öğrenilmiş ürünler ya da özellikler toplamına

Kültür

denir.


Kültür bir milletin maddi-manevi değerleri


Bir milletin bütün sanat faaliyetlerinin, inançlarının, örf ve adetlerinin, anlayış ve davranışlarının, toplamı o milletin kültürüdür. Buna manevi kültür veya hars denir. İnsan toplumun, biyolojik olarak değil de, sosyal olarak kuşaktan Kuşağa ak­tardığı maddi ve maddi olmayan ürünler bü­tünü, sembolik ve öğrenilmiş ürünler ya da özellikler toplamı.

Latince’den gelen kültür terimini günü­müzdeki anlamına yakın bir biçimde ilk kez olarak 17. yüzyılda doğal hukuk düşünürü Samuel von Pufendorf kullanmıştır. Ona göre, kültür doğaya karşıt olan ve belli bir toplumsal bağlam içinde ortaya çıkan tüm İnsan eserleridir. 18. yüzyılın sonlarında ünlü Alman filozofu Kant da kültürü aynı anlamda insanın kendi rasyonel ve mantıklı özünden dolayı özgürce hayata geçirebileceği amaçların, ideallerin tümü olarak tanım­lanmıştır.
Ad:  hint kültürü.jpg
Gösterim: 321
Boyut:  191.9 KB
Bununla birlikte, esas Aydınlanma Ça­ğında oluşan kültür kavramının gerçek yara­tıcısı ünlü Alman filozofu Herder''dir. Ona göre, kültür bir ulusun, bir halk ya da toplu­luğun yaşam tarzıdır. Herderin söz konusu kültür kavrayışı, kültüre tarihsel bir boyut kazandırırken, günümüz kültür görüşüne çıkan yoldaki en önemli kilometre taşını meydana getirir. Nitekim, antropolog E. B. Taylor 1871 yılında kültürü, bilgileri, inanç­ları, sanatı, ahlâki, yasaları, gelenekleri, ve bir toplumun üyesi olarak İnsanın edindiği bütün öteki eğilim ve alışkanlıkları içeren kompleks bütün olarak tamamlamıştır.

İktisadi üretim ve mübadele sistemini, akrabalık ve aile örgütlenmesi dizgesini, siyasi ve dini örgütlenmeyi, günlük yaşam kurallarını, ahlâk ve adalet sistemini, dili ve efsane, sanat, felsefe, ve hatta bilim üretimi­ni ihtiva eden bir şey olarak, bütün tarihsel ve evrensel boyutuyla kültür tanımı, bunun­la birlikte kültürü uygarlıktan ayırmaya yet­meyen, oldukça genel bir kültür kavrayışına tekabül eder. Anglo-Sakson dünyada çok yaygın olan söz konusu kültür/ uygarlıkiktisat ve toplumsal hayatı kuran tüm faaliyetleri tanımlar. Şu halde, kültür genel bir biçimde ve uygarlıkla eşanlamlı olarak, İnsan türü­nün hayatını, yaşam tarzını tüm diğer yaşam tarzlarından ayıran unsurlar bütünü diye ve daha özel olarak da, bir uygarlığı meydana getiren değerler toplamı şeklinde tanımlanabilir.

Bu bağlamda, farklı değer ya da kültürle­re sahip toplumsal veya etnik gruplar ara­sındaki doğrudan ve sürekli temasın sonu­cunda, gruplardan biri veya diğerinin ya da her ikisinin birden diğer grubun kültürünü, kültürel özelliklerini toptan veya kısmen be­nimsemesi sürecine kültürlenme adı verilir. öte yandan, bir toplumun kendi kültürünü, kültürel değer ya da özelliklerini üyelerine aktarma sürecine, toplumu meydana getiren bireylerin, toplumun istek ve beklentilerine uygun olarak etkilenmesi ve değiştirilmesi işlemine kültürleme denmektedir.

Aynı bağlamda ve yaklaşık olarak aynı anlam içinde, bir toplumsal gruba ait olan bilginin, yerleşik söylemlerle semboller dü­zeninin diğer kuşaklara iletilmesi süreci kül­tür aktarımı diye tanımlanır.
Yine, özellikle kültürlenme söz konusu olduğunda, bir kül­türel grubun üyelerinin başka bir kültürle temas içine girdikleri zaman kendi kültürle­rini ya da geleneksel kültür değerlerini tüm­den ya da bir bölümüyle yitirmelerine kül­türsüzleşme veya kültür yitimi denir.
Aynı şekilde, bir İnsanın kendi kültürüne yabancı bir kültür, tümden farklı bir değerler ve normlar sistemi içine girdiği zaman, yaşadı­ğı yolunu kaybetmişlik, şaşkınlık veya yön­süzlük duygusuna kültür şoku adı verilmek­tir.
Öte yandan, modern toplumlarda, farklı, hatta çoğunluk rekabet halindeki kültürler ve alt kültürlerin varlığı dikkate alındığında, kendi kültür değerlerini, davranış veya yaşam tarzını ve dilini, sahip olduğu siyasi ve iktisadi güç sayesinde, diğer kültürlere empoze edebilen kültür hakim kültür diye tanımlanır.

Kültür Nedir?


İnsan toplumuna özgü bilgi, inanç ve davranışlar büyünü ile bu bütünün parçası olan maddi nesneler. Kültür, kavramının pek çok tanımı yapılmıştır. Ama kültürler arası değerler farkındalığı ile ilişkisi içinde incelerken, bu toplumsal olayın daha özel bir tanımını yapmak gerekiyor. Sanatı, edebiyatı, bilimi, folkloru, gelenekleri içerecek ve bunların karşılıklı ilişki ve bağıntı içinde oluşturdukları bütünü kastetmek üzere yapılan kültür tanımları, özel bir etkileşme olarak ele alınabilir. Toplumsal yaşamın dil, düşünce, gelenek, işaret sistemleri, kurumlar, yasalar, aletler, teknikler, sanat yapıtları gibi her türlü maddi ve tinsel ürününü kapsamına alır.
Kültür, insanoğlunun biyolojik olarak değil de sosyal olarak kuşaktan kuşağa aktardığı maddi ve maddi olmayan ürünler bütünü.

Eğer biz kültürü, gündelik hayat içindeki yapısıyla tanımlayamazsak, her anki ilişkilerimizin toplamı olarak ele alamazsak kültürün etkisini ve gücünü yeterince göremeyiz. Milyonlarca insanın hayatı, çalıştığı veya eğitim aldığı saatlerin dışında, kendisini bir sonraki çalışma gününe veya bir sonraki ders gününe bir biçimde hazırlamak için giriştiği bütün o ilişkilerden, olaylardan ve nesnelerden kurulmuştur. Kültür işte bir anlamda budur. Otobüs beklerden, yemek yerken, müzik dinlerken, ders çalışırken, eğlenmek ya da dinlenmek için bir yerlere gider ya da bir şeyler satın alırken, barınmak, örtünmek için ihtiyaç duyduğumuz maddeleri tüketirken girdiğimiz her ilişki, bizi çevreleyen her şey, bizi kurulu, devralınmış ve yeniden üretilen bir yapıya yönelten her bağ, kültür kavramıyla ifade edilebilir.
Kültür, etimolojik anlamda işlemek, ıslah etmek yoluyla bir toprağı daha verimli kılmak, bitki yetiştirmektir. Aslında kültürle anlatmak istenen esas konu, insan yaşantısının hayvansal niteliklerden sıyrılarak insani bir görünüm kazanmasını sağlayan her şeyin kendisidir.
Kültür, cultum fiilinden gelir; bu da yetiştirmek, korumak ve göz kulak olmak anlamındadır. Dahası bir topluluğun tüm faaliyetlerini yansıtan ve onu diğer tüm toplumlardan ayıran eylem ve düşünceler sistemi olarak ifade edilebilir kültür. Bozkurt Güvenç'e göre kültür; toplum, insanlığın, eğitim süreci ve kültürel muhteva gibi değişkenlerin ve bunlar arasındaki karmaşık ilişkilerin bir bütünü ve işlevidir. Demek ki kültür kapsamlı bir alanı içerir ve bilgi, inanış, sanat, ahlak kuralları, kanun, gelenek ve görenek, ayrıca topluluğun bir üyesi olarak insan tarafından kazanılan, geliştirilen daha birçok yetenek ve becerileri içeren karmaşık bir bütünü bünyesinde taşır.

Günlük dilde “kültürlü olmak” bilgili, görgülü, incelikli olmak anlamına gelir.Kültürlü kişi uygarlığın nimetlerinden bilinçli olarak yararlanan, eğitimli kişidir.
Kültür terimini günümüzdeki anlamına yakın bir şekilde ilk kez 17. yüzyılda Samuel von Pufendorf kullanmıştır.Ona göre kültür doğaya karşıt olan ve belli bir toplumsal bağlam içinde ortaya çıkan tüm insan eserleridir.
Alman filozof Immanuel Kant kültürü insanın mantıksal özünden dolayı özgürce hayata geçirebileceği amaçların, ideallerin tümü olarak tanımlamıştır.
Bir başka Alman filozof Herder kültürü bir ulusun, bir halk ya da topluluğun yaşam tarzı olarak yorumlamıştır.
Kültürü tanımlamaya çabalayanlardan bir diğeri de antropolojinin kurucularından Edward Burnett Taylor olmuştur.Ona göre kültür “bilgilerden, inançlardan, sanattan, ahlaktan ve insanın toplumda yaşayan bir varlık olması nedeniyle edindiği bütün öbür yetenekler ve alışkanlıklardan oluşan karmaşık bir bütün”dür.

Antropoloji ve etnoloji bilimleri geliştikçe kültür olgusunun karmaşıklığı daha da belirginleşmiş ve tanımlar da çeşitlenmiştir.ABD’li antropologlar A. L. Kroeber ve Clyde Kluckhohn Kültür Kavramlarına ve Tanımlarına Eleştirel Bir Bakış -1952 adlı çalışmalarında kültürün 164 farklı tanımını verirler. Bunlardan biri olan “öğrenilmiş davranış” yeterli bir tanım değildir çünkü hayvan türlerinin yaşamında da doğal davranışların dışında sonradan edinilmiş ya da öğrenilmiş davranışların payı vardır. Bir başka tanıma göre kültür “zihindeki düşünceler” den oluşur. Bu da yeterli değildir çünkü düşünceler toplumda ancak dilde, eylemde ve yaratılmış ürünlerde cisimlendikleri sürece bir anlam ve işlev kazanırlar.
Kültür, bir toplumun kimliğini oluşturur, onu diğer toplumlardan farklı kılar. Kültür, toplumun yaşayış ve düşünüş tarzıdır.

Kültür, genel olarak iki öğeden oluşur:
  • Maddi Kültür Öğeleri: Binalar, her türlü araç-gereç, giysiler vb.
  • Manevi Kültür Öğeleri: İnançlar, gelenekler, normlar, düşünce biçimleri vb.
Kültürün maddi ve manevi öğeleri arasında sürekli bir etkileşim vardır. Birinde meydana gelen bir değişim diğerini de etkiler. Kültür, toplumun doğal çevresinden yani coğrafi koşullardan etkilenir. Örneğin, dağlık bölgelerde yaşayan toplumların kültürüyle verimli ovalarda yaşayan toplumların kültürü birbirinden farklıdır.

Özellikleri
  • Kültür görelidir. Yani her toplumun kendine özgü kültürü vardır.
  • Kültür tarihseldir. Yani geçmişten günümüze süregelmektedir.
  • Kültür insan eseridir. İnsanlar hem kültürü oluştururlar hem de kültürden etkilenirler.
  • Kültür durağan değildir. Zaman içinde değişir. Maddi öğeler daha hızlı değişir. Ayrıca her toplumda kültürel değişim hızı birbirinden farklıdır.
Kültürün işlevleri
  • Birey davranışlarını yönlendirerek toplumsal düzeni sağlar.
  • Topluma kimlik kazandırır. Toplumu diğer toplumlardan farklı kılar.
  • Toplumsal dayanışma ve birlik duygusu verir: “Biz bilinci”
  • Toplumsal kişiliğin oluşmasını sağlar: “Sosyalleşme”
Kültürün kazanılması
İnsanların toplumları, ülkeleri birbirinden farklı da olsa biyolojik olarak birbirlerine benzerler, ama inanç, düşünce, tutum ve olayları algılayış tarzı bakımından farklıdırlar.
Bu farklılığı ortaya çıkaran etkenlerin başında içinde yetiştikleri kültürel yapıdır. Bireyler, kültürü sosyalleşme süreciyle kazanırlar.

Sosyalleşme (Toplumsallaşma, Sosyalizasyon)
Birey, içine doğduğu kültürel ortamın özellikleri ana-babasından, yakınlarından, arkadaşlarından, okuldan, sokaktan ve iş ortamından öğrenir. Ömür boyu süren bu öğrenme ve uyma sürecine sosyalleşme denir.
Birey sosyalleşme süreciyle içinde yaşadığı toplumun bir üyesi olur. Olayları algılayış tarzından giyim tarzına, düşünüş tarzından davranış biçimine kadar her konuda kültürden etkilenir.
Sosyalleşme süreci, aynı toplumdaki bireyleri genel olarak birbirine benzetir. Ancak aynı kültürel ortamda da yaşasa her insanın yaratılış özellikleri farklı olduğu için kişilikleri birbirinin aynısı değildir.

Temel kavramları
1- Üst Kültür: Bir toplumda geçerli olan genel kültür özellikleridir. Toplumun her kesiminde bilinir ve benimsenir.
Örnek: Genel Türkiye kültürü, genel Çin kültürü, genel İtalyan kültürü gibi…

2- Alt kültür: Üst kültür içindeki din, dil, töre ve etnik köken bakımından kendine özgü özelliklere sahip toplulukların kültürüdür.
Örnek: Türkiye’deki Kürt, Laz, Alevi, Yörük kültürü, Amerika’daki Kızılderili, Zenci, Göçmen kültürü gibi…

3- Kültürleme:
Toplumun, kendi kültürel özelliklerini yeni kuşaklara sosyalleşme yoluyla aktarmasıdır.
Örnek: Türk toplumunda yetişen bir kişi Türk gibi düşünür, davranır ve giyinir.

4- Kültürleşme: Farklı kültürlerin karşılıklı etkileşime girmesiyle gerçekleşen kültür alış-verişidir. Kültürleşme süreci sonunda her iki toplum da yavaş ya da hızlı değişir.
Örnek: Aynı mahallede oturan Türk ve Kürt toplulukların zamanla birbirini etkilemesi, Avrupa birliğine üye ülkelerin kültürel etkileşime girmesi

5- Kültürel Yayılma: Bir kültürde ortaya çıkan maddi veya manevi kültür öğesinin dünyadaki başka kültürlere yayılmasıdır.
Örnek: Spagettinin İtalya’dan, ulusçuluk fikrinin Fransa’dan, tütünün içmenin Kuzey Amerika yerlilerinden, yoğurdun Türklerden dünyaya yayılması gibi…

6- Kültürel Gecikme: Bir toplumdaki maddi kültür öğelerinde meydana gelen değişim hızına, manevi kültür öğelerinin ayak uyduramaması oluşan uyumsuzluk ve görgüsüzlük durumudur.
Örnek: Cep telefonu (maddi kültür) hızla yaygınlaşmaktadır ancak onu kullanma görgüsü (manevi kültür) aynı hızda gelişmemektedir. Bunun sonucu olarak toplu mekânlarda yüksek sesle konuşulmakta, tiyatro, cami gibi yerlerde kapatmaya özen gösterilmemektedir. Ayrıca, apartman, kredi kartı, belediye otobüsü, sonradan görme zenginlik vb.

7- Kültürel Şok: Kendi kültür ortamından başka bir kültür ortamına katılan bireylerin yaşadıkları bunalım ve uyumsuzluk durumudur.
Örnek: Almanya’ya giden ilk Türk işçilerin uyum sorunları, kentten köye gelin olan bir kızın uyum sorunu, Doğuda bir köye atanan yeni İzmirli öğretmen vb…

8- Kültür Emperyalizmi: Emperyalizm, bir ülkenin başka bir ülkenin kaynaklarını sömürmesi demektir. Kültür emperyalizmi, gelişmiş ülkelerin az gelişmiş diğer kültürleri özellikle kitle iletişim araçlarıyla etkilemesi ve kendine benzetmesidir. Kültür emperyalizmi, sömürgeciliği kolaylaştırır.
Örnek: Batı kültürü, TV programları ve filmleriyle diğer kültürleri giyim, eğlence ve tüketim alışkanlıkları bakımından kendine benzetmektedir. Böylece Batı, ürettiği ürünlere daha çok pazar bulacaktır.

9- Kültürel asimilasyon: Bir kültürün, kendi içindeki azınlık kültürü eritmesi ve kendine benzetmesidir. Asimilasyon normal bir süreçle olabildiği gibi devlet eliyle zorla da olabilir.
Örnek: Bulgar Türklerinin zamanla Slavlar içinde erimesi, Anadolu’daki Türklerden önceki eski halkların Türk kültürü içinde erimesi, Azteklerin Meksika kültürü içinde erimesi vb…

10- Kültürel Yozlaşma: Yabancı kültürlerin olumsuz etkisi ve toplumun kendi öz değerlerine yeterince sahip çıkmaması sonucu meydana gelen kültürel bozulmadır.
Örnek: Gençlerin batı kültürüne özenmesi, yardımlaşmanın yerini çıkarcılığın ve duyarsızlığın alması, anadilin yabancı kelimelerle yozlaşması, dini bayramların özünden uzaklaşıp tatile dönüşmesi, işyeri isimlerinin yabancı kelimelerden seçilmesi

Kültür değişmeleri
İnsanların yukarıda anlatılan her çeşit değeri ürettikleri ortama kültür çevresi diyebiliriz. Kültür çevresi içinde bulunan insanlar belli kültür değerlerini üretirler ve özellikle dördüncü öğede hiçbir gelişme olmazsa ve kendi içlerine kapanıp yaşarlarsa yüzlerce yıl aynı değerleri saklarlar; kültür değerleri, başka bir deyişle, üretilen değerler, özlerinde ve niteliklerinde hiçbir önemli değişme olmadan kuşaklar boyu sürer gider.
İçine kapalı kültürler kendilerini, yenileyemezler. Bunun sonucu er geç başka ve ileri kültürlerin etkisi altına girip onların içinde erirler.

Kültürler Arası Etkileşim
Doğal akışı içinde yaşayan çeşitli kültürlerin birbirleriyle etkileşim içinde bulunmalarından kaçınılmaz. Çünkü hiçbir kültür ürettiği değerler açısından tek başına gelişme için yeterli bir düzeyde değildir.
Kültür etkileşimi çeşitli yollarla sağlanır. Bu yolları iki ana grupta toplayabiliriz:
  • İnsanların barış içinde özellikle ekonomik zorunluklar nedeniyle başka kültürlerden gelenlerle ilişki kurmalarıdır.
  • İnsanların savaş, zorunlu göç gibi nedenlerle, birbirleriyle istekleri dışında ilişki içine girmeleridir.
Kültür Değişmeleri
Kültürler kendi hallerine bırakılır ve her türlü etkileşime kapalı kalırlarsa bir değişimin söz konusu olabilmesi çok zordur.
Olağanüstü bazı olaylar cereyan etmezse kültür çevresi kapalı olan toplumlarda gelişme hissedilmeyecek derecede ağır, hem de çok ağır olur. Kültür gelişmesinde en önemli etken ise "etkileşim"dir.
İnsanlığın ilerlemesi, başka bir deyişle uygarlıkların yüksek düzeylere ulaşması, kültürler arası etkileşimin sonucudur ve bu etkileşim hele günümüzde hızını hiç umulmayan biçimde arttırmaktadır.

Kültür Değişikliği ve Devrim
Devrim ihtiyacı doğan toplumlarda pek çok ana kurum eskimiş, donmuş, köhneleşmiş bir duruma düşmüştür. Toplum düzenleyicisi ve yürütücüsü olan "devlet", yani kültürün ikinci öğesinin içinde yer alan o üstün güç, köhnemiş kurumları yenileyememektedir.
Eskimiş, köhnemiş kurumların hepsi kültür öğeleri içndedir. Bu nedenle devrim, en yaşamsal kültür öğelerinin hızla değiştirilmesi demektir. Başka bir deyişle devrim, bir kültür değişikliğidir.
Evrim yavaş, pek farkına varılmadan, ama bir süre sonra kendini topluma kabul ettiren bir gelişmedir. Başka bir deyişle evrim yoluyla gerçekleşen değişikliklerde toplum üyelerinin ''"mutabakatı", yani uyuşmaları yavaş yavaş ve kendiliğinden olur.

Devrimi yürüten kadro, benimsediği ideolojiyi kendi toplumunun kültür kalıplarına göre yorumlayabilir. Ama sonuçta mutlaka yozlaşmış, köhnemiş batı kültür öğeleri değişecektir.
Devrimin özünde az veya çok bir zorlayıcılık vardır. Bu zorlama toplumun bütün kültür öğelerini değiştiremez. Gerçek bir devrimci kadro, değiştirilmesi gereken kültür öğelerini veya o öğelerin içindeki önemli alt öğeleri saptar.

Bu saptama yapılırken özellikle üçüncü öğeye hiç dokunmamak gereklidir. Başka bir deyişle, büyük ve ani kültür değişikliği demek olan devrimde toplumun manevi varlığını oluşturan öğeye dokunulalmaz.
Toplumun ahlâk değerleri devrimsel bir atılımla değiştirilemez. Gerçi kültür etkileşimi dolayısı ile elbette bu öğede de zamanla bazı değişiklikler olabilir. Ama bu değişiklik toplumu ahlâk açısından sarsmadan, kendiliğinden, uzun bir süre içinde oluşur.

Devrim yöntemleri ve hedefleri
Devrim ilkelerini yerleştirmek için gereken kültür ögelerni seçip, yerlerine konulacak yeni öğeleri saptama yerleştirebilmek için devrime inananların, diğer kesimleri de kendi saflarına çekebilmesi yolunda mümkün olduğu ölçüde insancıl yolları denemesi; değişen öğelerin ne ölçüde yerleştiğini saptayabilmek için sıkı bir denetleme gerektirir.
Devrimlerde zorlamA ilkesi asıl değil, istisna olmalıdır. Ayrıca "gerçek" bir devrim demokrasiyi yerleştirmek için yapılırsa geçerli sayılabilir.

Türk Devrimi'ne genel bakış
Türk İnkılabı tarihte görülen en önemli kültür değişikliklerinden birini gerçekleştirmiştir. Devrimde üç kültür öğesi hemen bütünüyle değiştirilmiştir.
Ekonomik öğe yüzlerce yıl saklandığı kalıbından kurtulmuş ve dinamik bir yapıya dönüşmüştür. Devlet, dayandığı meşruluk esasından başlamak üzere bütünüyle değişmiş ve eşitlikçi, çoğulcu bir demokrasiye geçiş için gerekli alt yapının kurulmasına çalışılmıştır.
Hukuk da aynı biçimde baştan aşağı yenilenmiştir. Yurttaşın eşitliğine ve özgürlüğüne dayanan yepyeni bir hukuk sistemi getirilmiştir.

Modern bilim ancak Türk Devrimi ile tam olarak yurdumuza yerleşmiştir ve en önemlisi, diğer inkılâp adımları atılırken hep bilimin çizdiği çerçeve içinde kalınmıştır.
Sanatta, yeni ve modern kalıplar, gelenenksel güzellik ve toplum anlayışına geçmiş ve hemen her alanda sanat önemli olumlu gelişmeler kaydetmiştir.

Türk Devriminde üçüncü öğeye asla dokunulmamıştır. Ulusumuzun ahlâk değerleri yeni kurulan hukuk sistemi içinde daha da yüksek bir düzeye erişmiştir.
Din öğesine de hiç karşılmamış, ancak bu öğenin devlet ve hukuk öğesi içine girmesi önlenmiştir. Devrimler sırasında ahlak vb. değiştirilemez, sadece hukuk kuralları değiştirilebilir.
Son düzenleyen perlina; 9 Mart 2017 20:23
9 Mart 2017 15:43       Mesaj #10
perlina - avatarı
MOD Moderatör

Kültür Nedir?





Daha fazla sonuç:
kültür nedir

Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç