MsXLabs
Sayfa 1 / 2

MsXLabs (https://www.msxlabs.org/forum/)
-   Psikoloji ve Psikiyatri (https://www.msxlabs.org/forum/psikoloji-ve-psikiyatri/)
-   -   Psikoloji ve Psikiyatri ile ilgili Haberler (https://www.msxlabs.org/forum/psikoloji-ve-psikiyatri/99447-psikoloji-ve-psikiyatri-ile-ilgili-haberler.html)

_PaPiLLoN_ 10 Ocak 2008 23:57

Psikoloji ve Psikiyatri ile ilgili Haberler
 
1 ek

Kişilik bozukluğunun sebebi çocukken yaşanan travmalar

Alıntıdaki Ek 51097
Borderline, tıp dilinde 'kişilik bozukluğu' olarak tanımlanıyor. 20'li yaşlarda gözlenen bu hastalık, en fazla çocukluk dönemi zor ve sıkıntılı geçen insanlarda ortaya çıkıyor.

Aşırı sevgisiz ve sorunlu büyümenin kaynağı da boşanma ve alkol alan ebeveynler olarak gösteriliyor. Anne-bebek ilişkisinde, bebeğin anneyle oluşturması gereken bağlanma-ayrılma ve kendine özgü bir insan olma sürecini tamamlayamayan kişilerde görülen hastalığı değerlendiren psikolog İlknur Peder Bıyık, hastalığın genellikle aşırı ihmal edilmiş çocuklarda görüldüğünü belirtiyor.

Terk edilme korkusu yaşarlar
Borderline kişilik bozukluğu olanlar, aşırı terk edilme korkusu yaşar. Bunu engellemek için tehdit etme, intihar girişiminde bulunma gibi yollara başvurabilir. İnsanlara aşırı bağlıyken nefret etmeye başlar. Yani, bir borderline kişilik bozukluğu olan kişi ile herhangi bir ilişkiniz varsa, dünyanın en mükemmel insanı, eşi, doktoru ve arkadaşı iken, aşırı idealize edilmişken, aniden yerin dibine batırılma riskiyle karşı karşıyasınızdır.

Borderline özelliklerine sahip kişilerin, çocukluk dönemlerinde fiziksel, cinsel veya duygusal olarak taciz edildiklerini aktaran psikolog İlknur Peder Bıyık, parçalanmış ailelerde çocuğa anne, teyze, anneanne, babaanne ve bakıcıların sürekli değişerek bakması ya da bu durumdaki çocukların anne-babaları tarafından duygusal açıdan ihmal edilmelerinin hastalığı tetiklediğini kaydediyor. Özellikle ayrılma önce ve sonrasında yetişkinlerin psikiyatrik sorunlar yaşadığını, annelerde kararsızlık ve depresyon, babalarda ise eve gelmeme ve sürekli kavga etmenin karakter bozukluklarını ortaya çıkardığını, sürekli alınan alkolle birlikte ailelerin saldırgan davranışlarının en başta çocuklar üzerinde arttığını belirtti.
Psikolog Bıyık, "Duyguları sürekli değişir, insanlarla olan ilişkileri yoğun ve fırtınalıdır. Büyük ihtimalle, değer verdiği insanlara tutunmak için çılgınca bir çaba sarf ederken bir yandan da kaybetme korkusundan kaçınmak için onları önemsizleştirmeye alışır. Yalnızlık duygularını uzaklaştırmak için çevresini insanlar ile doldurur, hatta sevmediği ya da anlaşamadığı insanları bile kabul eder." dedi.

Yıllar içinde bu durumun kendine güven duygusunu ortadan kaldırdığını, güvensizliğin kendisini seven kişilere karşı bile dışlanmış ve yalnız hissetmesine sebep olacağını anlatan Bıyık, muhtemel bir ölüm, ayrılık ya da terk edilme ihtimali karşısında kendisini tehdit altında hissedip, çevresine karşı aşırı öfke, aşağılama ya da sözlü saldırılar ile tepki vermeye başlayacağını söyledi. Borderline özellikleri olan kişiler kendini aşırı başarılı ve güvenli bulurken, bir anda çok kötü de hissedebilir.
Borderline kişilik bozukluğu olan kişiler öfkelerini kontrol etmekte zorlanır. Baş edemedikleri bir sorun olduğunda kontrollerini tamamen kaybedebilirler. Aşırı şüpheler, korkular oluşabilir. Depresyon sıklıkla görülür ve riskleri artar. Söz konusu davranışları ergenlik yıllarında gençlerde görülen davranışlarla karıştırılmamalıdır.

Tedavi için zorlu bir terapi gerekir
Borderline, yani kişilik bozukluğu rahatsızlığı olanlar için uzun ve zor bir terapi gerekir. Alkol, uyuşturucu ve sigaradan uzak durulması sağlanmalıdır. İnsanları iyi ve kötü diye ayırdıkları için, herkese buna uygun rol verir, o rollere girmemek gerekir. Melek ya da şeytan olmadığınızı, hem iyi hem kötü özellikleri olan bir insan olduğunuzu ona gösterin. Hastalığı iyi anlayarak, olayları değerlendirmek gerekir. Yakınındaki kişilerinde zor ve yıpratıcı bir dönem geçireceği için profesyonel yardım almaları gerekir. Onlara sürekli dengeli sevgi ve ilgi, sağlıklı aile ortamında verilmelidir.

BAKINIZ
Psikiyatri ve Psikoloji Arasındaki Farklar
Psikoloji
Psikiyatri (Ruh Hekimliği) Nedir?
Psikoloji ile ilgili Makaleler
Psikoterapi Çeşitleri

Hipnoterapi
Hipnoz ve Hipnoz Yöntemleri


_PaPiLLoN_ 11 Ocak 2008 00:04

Tek çocuklar depresyon riski altında


Tek çocuklu ailelerin yaptığı tutum yanlışlarının olumsuz sonuçları olabilmektedir. Evde çocuğu için adeta bir taht hazırlayan ve tek amacı çocuğunun mutlu olmasını isteyen ebeveynler aslında çocuklarına zarar veriyorlar.

NP GRUP Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi’nden uzman çocuk ergen psikiyatristi Dr. Serdar Alparslan ebeveynleri uyardı ve " Tek çocuğu olan anne babalar hem ilk kez böyle bir deneyim yaşamalarından hem de anne baba sevgisinden istemeden çocuklarına sınırları öğretmek de ve disiplinize etmekte zorluk çekmektedirler. Buna aile büyüklerinin de çocuğun her istediğini yapması da eklenince çocuk o evin kralı gibi hissetmeye başlarlar" dedi.

Alparslan, "Tek çocuklu ailede çocuk bir nevi anne-babayı köleleştirir. Çocuğun her istediğini o mutlu olsun diye anında yaparlar" hatırlatmasında bulunarak, "Anne babaların birde biz bunları görmedik bari çocuğumuz rahat yaşasın diye çocuğu hediye ve paraya boğarlar. Buraya kadar problem yok çünkü burada anne-baba da çocukta memnundur.

Çocuk büyüdükçe toplum içine girmeye başladıkça durumun farklı olduğunu anlar. Okula başlayınca gerçekle yüzleşir. Aslında bir kral olmadığını okulda anlamıştır ve hayal kırıklıkları yaşamaya başlar. Öteki arkadaşlarıyla anlaşmazlığa düşer. Diğer arkadaşlarda çocuğun aşırı ilgi istemesinden ve her istediğini yaptırmaya çalışmasından hoşlanmaz ve onu aralarına almayarak dışlarlar" şeklinde konuştu.

Alparslan, "Dışlanan çocukta depresyon başlar ve bu durum derslerini yavaş yavaş etkilemeye başlar. Böylece çocuk asosyal bir insan olma yolunda ilk adımları atılmıştır. Bir anne-babanın iyi niyetli başlayan davranış modeli çocuğun ileriki yaşamında kötü etkiler bırakabilir. Bu nedenle yeni anne baba olanlar muhakkak bir danışmanlık almalıdırlar. Yoksa çocuklarına nasıl davranacakları konusunda hata yapabilir ve çocuğa kalıcı zararlar verebilirler" dedi.


_PaPiLLoN_ 19 Ocak 2008 19:17

1 ek
Alıntıdaki Ek 51098

Psikiyatrik vakaları çoktan ‘topluma kazandırdık’


Tedaviye ulaşmalarında yaşanan aksaklıklar nedeniyle ağır psikiyatrik hastalığı bulunanlar toplumla iç içe yaşamaya devam ediyor. Türkiye’de bu yönüyle tedaviye muhtaç insanlar çoktan topluma kazandırılmış. Yalnız tedavi etmeden.

Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ramazan Özcankaya, ''Psikiyatrik hastalıkları bulunanların tedaviye ulaşmalarında yaşanan aksaklıklar nedeniyle ağır psikiyatrik hastalığı bulunanlar toplumla iç içe yaşamaya devam ediyor'' dedi.

Prof Dr. Ramazan Özcankaya, son günlerde cinnet sonucu aile bireylerinin katledildiği çok sayıda olay yaşandığına dikkati çekerek, bu olayların ağır psikiyatrik hastalıklar nedeniyle meydana geldiğini söyledi.

Toplumun sosyal değerlerinin hızlı değişiminin kendini şiddet olarak gösterebildiğini belirten Prof. Dr. Özcankaya, özellikle tarım nüfusunun kentlere hızlı göçü ve yeni sosyal ortamda uyum probleminin yaşanmasının, psikolojik ve toplumsal sorunlar ve şiddet olarak ortaya çıktığını kaydetti.

Hızlı sosyal değişime ayak uyduramayan bireylerde psikiyatrik sorunlar meydana gelebildiğini bildiren Prof. Dr. Özcankaya, ''Psikiyatrik hastalıkları bulunanların tedaviye ulaşmalarında yaşanan aksaklıklar nedeniyle ağır psikiyatrik hastalığı bulunanlar toplumla iç içe yaşamaya devam ediyor'' dedi.

Türkiye'de psikiyatrist sayısının yetersiz, hastaların bir uzmandan tedavi alma imkanlarının oldukça kısıtlı olduğunu belirten Prof. Dr. Özcankaya, devletin sosyal projelerle toplumun ruh sağlığını denetlemesi ve ağır ruhsal problemi olanların tedavi edilmesi gerektiğini bildirdi. Prof. Dr. Özcankaya, ruh sağlığına, en az ekonomik ve güvenlik sorunlarına olduğu kadar önem verilmesi gerektiğini söyledi.


_PaPiLLoN_ 19 Ocak 2008 19:21

1 ek
Alıntıdaki Ek 51101

Karadenizli'nin havaya göre suça eğilimi değişiyor


RİZE Valiliği’nin bölgedeki şiddet olaylarına yönelik yaptığı araştırma ilginç bir saptamayla sonuçlandı. Karadeniz insanının suç işleme eğiliminin iklim şartlarına göre değişkenlik gösterdiğini belirlendi. Sürekli yağmur, kar yağışı, don ve sis gibi olumsuz hava koşullarının, Karadeniz insanının suç işleme eğilimini artırdığı saptandı.

Rize Valisi Kasım Esen, bölgede yaşanan şiddet olayları ve çözüm yollarına yönelik araştırma yaptıklarını açıkladı. Esen, Rize ve Trabzon ilinde özellikle Aralık ve Ocak ayları içerisinde çok sayıda cinayet işlendiğinin ortaya çıktığını belirterek, şunları söyledi:

“Trabzon’da öfke patlaması sonucu bir kişi yedi kişilik ailesini öldürdü. Benzer bir olay yine Trabzon’un Çaykara ilçesinde yaşanmıştı. Son birkaç gün içerisinde ilimizin Pazar ve Ardeşen ilçelerinde cinayetler işlendi. Kasten yaralamalar ve cinayetle sonuçlanan şahsa karşı suçlar analiz edildiğinde kendi başına coğrafya da önemli bir etkendir. Yeryüzü şekli, toprak ve bitki örtüsü, akarsu, göl ve denizler, tarım ve ekonomi de etkenlerdir. Suçların dağılışında iklim önemli bir rol oynar. Soğuk iklim şartları mala karşı, sıcak iklim şartları ise şahsa karşı işlenen suçların artmasına neden olmaktadır. Basınç değişiklikleri insanların sinirlilik hallerini artırmakta, bu durum suç işlemeye yönelik davranışları tetiklemektedir. Sürekli yağmur, kar yağışı, don ve sis gibi olumsuz hava koşulları suç işleme eğilimini artırmaktadır. Rize Valiliği olarak Doğu Karadeniz coğrafi şartlarında görülen sorunların çözümü konusu ile suçluluk oranlarının düşebileceğini değerlendirmektedir.”

Vali Esen, Ocak ayındaki iklim şartlarının yöre insanında öfke patlamasına neden olduğunu tespit ettiklerini belirterek, “İnsanımız Ekim ayından itibaren çalışmamaya başlıyor. Bilindiği gibi çay tarımı Mayıs ve Ekim tarihleri arasında yapılmaktadır. Ekim ayından sonra çalışmayan vatandaşlarımız vakitlerinin çoğunu kahvehanelerde geçiriyorlar. Bu arada çaydan aldıkları paraları bir şekilde harcamış oluyorlar. Bu ekonomik çöküntü insanları karamsarlığa itiyor. Karamsar bir ruh hali insanlarda öfke patlamasına neden olabiliyor. Önce iklim insanları etkiliyor, sonra dört ay çalışıp 8 ay çalışmama insanların suç işlemesine dolaylı etkisi oluyor” dedi.

Okullarda öğrencilerin sürekli yağmur yağdığı için teneffüslerde bahçeye çıkamadıklarını da hatırlatan Vali Kasım Esen, “Öğrencilerimiz teneffüsleri, tuvalet, sınıf ve koridor arasında geçiriyor. Bazı öğrenciler enerjilerini birbiriyle itişip kalkışarak deşarj ediyor, bazıları ise deşarj olmadan enerjileri içine atıyor. Bu da bir şekilde ailede veya sokakta patlıyor” dedi ve konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Karadeniz insanının yapısının, kültürle, sanatla ve sporla değişeceğine inanıyoruz. Okullarımızda da özellikle kapalı bahçeler yapılmasını tavsiye ediyoruz. Kahvehanelerde zaman geçiren vatandaşlarımız oyun oynuyor, televizyon seyrediyor. Birde orada ki sohbetler karamsar bir ülke tablosu çiziyorsa insanlar bundan olumsuz etkileniyor. Bir kıvılcım çakıldığında hemen ateşleniyorlar. Bu ateşlenme sonucunda ani gelişen suçlar oluşuyor. Bu suçların çözümü polisiye tedbirlerle değil; bilim, kültür, sanat ve spor gibi faaliyetleri ile olabilir. Bu yönde çalışma yapıyoruz. Bunlar zaman alacak işlerdir.”


_PaPiLLoN_ 2 Şubat 2008 00:09

1 ek

Karne azarı intihara sürükleyebilir

Alıntıdaki Ek 51099

Bolu İzzet Baysal Ruh Sağlığı Hastalıkları Hastanesi Başhekimi psikiyatri uzmanı Hülya Ensari, karnesinde zayıfı olan çocukları kırmak ve incitmenin, bağırıp-çağırarak hakaretler etmenin, iyi örneklerle kıyaslamanın, onları evden kaçmaya ve intihara sürükleyebileceğini söyledi.

Çocuklarda ve ergenlerde intihar girişimi için, kişinin ille de ruhsal hastalığının olmasının beklenilemeyeceğini belirten Ensari, “Ergenlik yaşlarındaki çocuklar, beklenmedik bir anda ve bir anlık duygu durumuyla hiç istenilmeyen tutum ve davranışlar içerisine girebilirler. Karne gibi çok hassas bir dönemde velilerin zayıf karneler getiren çocuklarına bağırıp çağırmaları, hakaret edip aşağılamaları ve başkalarıyla kıyaslamaları, çocuğun onurunun kırılarak özgüvenini kaybetmesine neden olur. Bu da, çocuğun evden kaçmasına ve intihar girişiminde bulunmasına yol açar'' dedi.

Ensari intihar girişiminin ergenlik çağlarındaki gençlerde çok sık görüldüğünü ifade ederek, şöyle devam etti; “Çocukların ihtiyacı olan şey, büyüklerinden onay görmektir. Karnesi iyi olan çocukları taktir ederken, zayıfı olan çocuklara da anne ve babanın yapacağı tek şey, her zaman çocuklarının yanında olduğunu hissettirmek, derslerinde daha başarılı olabilmesi için de ona her türlü desteği vermek olmalıdır. Erişkinlikleri daha oturmamış olan ilk ve orta öğretim çocuklarına ‘zayıf karne getirdin’ diye bağırıp-çağırmak, hakaret ederek aşağılamak, çocuğun büyük bir hata yaptığı kaygısına kapılarak evden kaçmasına, intihar girişiminde bulunmasına, ya da alkol ve kötü arkadaşlar edinmesine neden olur.''


_PaPiLLoN_ 18 Haziran 2008 18:45

1 ek

Ruh sağlığımız kötüye mi gidiyor?

Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıları Hastanesi'nin 2004 yılında 35 bin olan poliklinik sayısının 2008 yılı sonuna kadar 100 bini geçeceği tahmin ediliyor.
Alıntıdaki Ek 51100

1926'da kurulan Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıları Hastanesi'ne yeni bir ek bina daha yapıldı. Açılışa törenine Vali Celalettin Güvenç, Celal Bayar Üniversitesi (CBÜ) Rektörü Prof.Dr. Semra Öncü, AK Parti Manisa Milletvekilleri Mehmet Çerçi, İsmail Bilen, Belediye Başkan Yardımcısı Kemal Sevinç, İl Sağlık Müdürü Ziya Tay, AK parti Merkez İlçe Başkanı Ömer Faruk Çelik, bazı daire müdürleri ve hastane personeli katıldı.

Törende konuşma yapan Ruh Sağlığı ve Hastalıları Hastanesi Başhekimi Ahmet Ayer, "1926 yılında Atatürk ve dönemin Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam Beyin imzalarıyla Doğu'da Elazığ, Batı'da Manisa'da hastane kurulmasına karar verilmişti.

1927 yılında faaliyete geçen hastanemiz Ege Bölgesinde 9 ve Batı Akdeniz bölgesinde 3 olmak üzere toplam 12 il'e hizmet vermektedir. Hizmet verdiğimiz illerin toplam nüfus sayısı 13 milyondur.
Hastanemiz özellikle son 5 yılda daha belirgin büyüme ve gelişme trendine girmiştir. Bu dönemde 2003 yılında olan brüt bütçe 3,5 milyon YTL iken 2008 yılında 20 milyon YTL'ye yükselmiştir.
Halen 325 memur, 145 sözleşmeli, 21 özel güvenlik olmak üzere 491 personel ile halkımıza hizmet veriyoruz." dedi.

Hasta sayısı hızla arttı
Hastanenin poliklinik ve personel durumundan da bahseden Başhekim Ayer, "10 psikiyatri kliniği, 1 adli psikiyatri kliniği, 1 çocuk ve ergen psikiyatri kliniği, 1 nöroloji kliniği, 1 amatem kliniği, 1 anestezili EKT kliniği, olmak üzere toplam 15 klinikle hizmet veriyoruz.

Bugün açılışını yapacağımız ek poliklinik binamız, 2005 yılında yapılan 14 odalı poliklinik binamıza ek olarak bu yıl 98 bin YTL'ye 7 odalı olarak yapılmıştır. Poliklinik iç donanımını Sanovel İlaç Aş. Şirketi üstlendi. Bu sayede poliklinik ağımız genişlemiştir.
Hastanemizin dış bölümüne yerleştirilen poliklinik sayesinde 2004 yılında 35 bin olan poliklinik sayısı 2007 yılında 93 bine, 2008 yılının ilk 5 ayında 47 bine çıkmıştır. Böylece 2008 yılı için tahmin edilen 100 bin poliklinik sayısına hızla yaklaşılmaktadır.

Polikliniğimizde; 9 psikiyatri odası, 2 nöroloji, 1 aile hekimliği, 3 psikolog görüşme odası, 1 hasta hakları odası, 1 İlaç rapor odası, 1 kan alma odası ünitesi bulunuyor.

Amacımız hastanemizi Türkiye Cumhuriyeti'nin en iyi bölge hastanesi yapmaktır. Bize duyulan sevgi ve güvene layık olmaya çalışmaktayız. Bu başarıda katkıları ile hastane yönetimime, doktor, hemşire, psikolog, sosyal hizmet uzmanı olmak üzere tüm hastane personeline teşekkür ederim."dedi.


_PaPiLLoN_ 19 Haziran 2008 18:30

IQ seviyesi giderek düşüyor

İsveçli araştırmacılar, düşünmeye gerek bırakmayan basit hayat tarzının yükselmesiyle birlikte insanoğlunun ortalama zekasının ve IQ seviyesi giderek düştüğünü bildirdi.

Yerel basın, ülkenin tanınmış profesörlerinden James R. Flynn'ın "İnsanlık olarak gittikçe ahmaklaşıyoruz ve zekamız geriliyor. Araştırmalara göre IQ'muz sürekli düşüyor" sözlerini gündeme taşıdı. James R. Flynn, zeka üzerine önemli çalışmalarıyla tanınıyor ve What is Intelligence? (Zeka Nedir?) isimli bir kitabı bulunuyor.

Zekası belli bir seviyenin üzerindekilerin kurduğu uluslararası organizasyon MENSA'ya üye bir başka İsveçli de Flynn'in sözlerine destek veriyor. Üniversiteden yeni mezun olan dizayn mühendisi Etienne Forsström (24) İsveç'in 'süper zekisi' olarak tanınıyor. Forsström son zamanlarda eline geçen raporların düşünme kabiliyeti noktasında azalma yaşandığını gösterdiğini belirtti.

1990'ların ortasından 2000'li yıllarının başına kadarki dönemde insanların IQ seviyelerinin 40 yıl önce yaşayanlardan 15 puan daha fazla arttığını belirten araştırmacılar, bu dönemden sonra ani bir düşüşün yaşandığını ve halen de devam ettiğini kaydediyor. Bilimadamları, dünyadaki eğitim sisteminin gelişmesiyle birlikte, insanların IQ seviyesinin arttığını, 2000'lerde zirveye ulaştığını ve o yüzden bir tıkanmanın yaşanabileceğine dikkat çekiyor.

Forsström, gerilemenin nedenlerini şu şekilde sıralıyor: "İnsanların midesi çöplüğe döndü, gereksiz gıdalar yüzünden yeterli besin alamıyorlar. Etraftaki herşey çok basitleşti. Bilgisayar ve cep telefonu gibi araçlarla sadece bir düğmeye basarak işlerimizi halleder olduk. Artık düşünmemize bile gerek kalmadı. Mesafelerin ne kadar uzaklıkta olduğunu düşünmemize gerek kalmadı, otobüslerde her durakta ne kadar mesafe kaldığını gösteren saatler ve tablolar var. Beynimize idman yaptırmıyoruz. Belki de buyüzden solakların IQ'su biraz daha yüksektir. Çünkü onlar olaylara tersten bakmak ve düşünmek zorundalar"


_PaPiLLoN_ 29 Temmuz 2008 14:34

1 ek

Güçlü hafıza için 11 öneri

Alıntıdaki Ek 51102
Unutkanlık herkesin en büyük düşmanlarından biri. Aklimizi daha iyi kullanmak ve unutkanlığı azaltmak elimizde. Nasıl mı?

Unutkanlık sorunu, yaslanan insanin en önemli korkularındandır. Özellikle 50'li yaslar sonrasında ufak tefek unutkanlıklar ile ciddi bellek sorunları birbirine karıştırılır.

Orta yaslıların nerdeyse yarısı kendilerinde bir bellek kaybı sor ununun başladığını zanneder. Hemen belirtelim! Bunların çoğu küçük ve hös unutkanlıklardır. Hayati tatlandıran ve keyif katanlar biraz da bu nükteli olaylardır!

Belleği güçlü tutmanın pek çok püf noktası, uyulması gereken çok sayıda kuralı var. Harvard Tip Okulu öğretim üyesi Dr. Horon P. Nelson zinde bir beyne sahip olmanın temel kurallarını söyle sıralıyor:

Hipertansiyonu ve kolesterol yüksekliği sorununu önleyin ya da kontrol altına âlin.
Kalbiniz için kötü olanın beyniniz için de kötü olduğunu unutmayın.

Alkolü azaltın.
Erkeklerin iki, kadınların bir ölçüden (bir ölçü içkiyi ‘bir bardak şarap' olarak kabul edebilirsiniz) daha fazla alkol kullanması beyin hücrelerini tahrip etmektedir.

İyi ve kaliteli uyku uyuyun.
İyi bir uyku için ortalama 8 saat gerekir. Kaliteli uyku beynin yeni öğrenilenleri pekiştirmesini sağlar. Öğrenilmiş bilgilerin pekiştirilmesinin uzun süreli belleğin en önemli desteği olduğu biliniyor.

Stresinizi iyi yönetin.
Ölçülü ve kontrollü stres dikkati yoğunlaştırmakta, odaklanmayı arttırmaktadır. Kontrolsüz, uzun süreli ve aşırı stres ise dikkati sürdürme kapasitesini yok etmekte, unutkanlığı tetiklemekte, kortizon hormonunu yükselterek beynin bellek için önemli bölümlerinde hasar geliştirmektedir.

Yeni şeyler öğrenmeye devam edin.
Her yeni bilgi ve beceri birer bellek egzersizidir. Yeni sporlar, hobiler, araştırma alanları, heyecanlı ve zevkli problemler, ezberlenen yeni şiirler ve yeni diller beyniniz için en güçlü vitaminlerdir.

Tembelliği bırakın.
Zihinsel faaliyetlerinizi sınırlamayın. Özellikle televizyon seyretmek gibi pasif faaliyetleri azaltın. Televizyon karsısında geçirdiğiniz saatler sadece bedensel değil, ruhsal sağlığınızı da kötü yönde etkiler.

Her gün egzersiz yapın.
Günde 30–45 dakika, haftada en az 4 gün yürümeye, is saatlerinde daha çok aktif olmaya, kısa mesafelerde taşıt kullanmamaya çalısın. Özellikle yürümenin beyin sağlığı ve yeniden yapılanma sürecini olumlu yönde etkilediğini gösteren çok sayıda kanıt var. Beynin yeni yetenekler kazanabilmesi beyin hücreleri arasında güçlü ve yoğun yeni bağlantılar oluşturabilmesinin baslıca desteklerinden biri de düzenli ve ilimli egzersizlerdir. Bizim önerimiz fırsat buldukça yürümenizdir.

Kullandığınız ilaçları yeniden gözden geçirin.
Özellikle beyni etkileyen ilaçları doktor önerisi olmadan kullanmayın. Depresyon giderici, uyku verici, ruhsal gevşetici ilaçlara komsu, es dost tavsiyeleri ile başlamayın.

Reçetesiz satılan ilaçları rasgele yutmayın.
Doğal ya da zararsız diye kullanabileceğiniz bitkisel ürünlerin (valerianlar), besin desteklerinin (melatonin) ve diğerlerinin (hüperzin, Sem’e) beyin hücrelerinizi üzebileceğini, zihinsel fonksiyonları bozabileceğini unutmayın. Antihistamik- antialerjik ilaçları özellikle alüminyum içeren antiasitleri ve uyku kolaylaştırıcıları doktorunuzla konusmadan uzun süre kullanmayın.

Vitaminlerden yararlanın.

E ve C vitamini gibi antioksidan vitaminlerin, selenyum gibi serbest radikal avcısı minerallerin hücreleri oksitlenmekten koruyan güçlerinden faydalanabilirsiniz. Yeteri kadar B vitamini, özellikle B12 vitamini aldığınızdan emin olun. Dengeli bir beslenmenin de yaslılıkta vitamin eksikliğine yol açabileceğini hatırlayın.

Hayata bağlı kalın.
Hayatınıza önem katan bağları iyice sıkılaştırın. Huzurunuzu koruma ve güçlendirmeye bakin. Aileniz, dostlarınız, isiniz, hemşerilik ve vatandaşlık bağlarınıza, inançlarınıza daha sıkı sarılın, insanlarla daha sık birlikte olmaya, aileniz ve arkadaşlarınızla olumlu ilişkiler kurmaya ve sosyal aktivitenizi çoğaltmaya çalısın. İyi sosyal ilişkileri olan yaslılarda bellek fonksiyonları bozulmuyor. Sosyal ilişkiler bir taraftan zihinsel egzersizleri yoğunlaştırıyor, diğer taraftan çeşitli olayların ruhsal travmalarını hafifletmeye yardımcı oluyor.


_PaPiLLoN_ 30 Temmuz 2008 14:08

Uyku Pozisyonuna Göre Kişiliğiniz

Uyku üzerine araştırma ve analizler yapan uzmanlara göre, 6 ortak uyku pozisyonu ile farklı kişiliklerle ilişkili..

Fetus / cenin yatışı..
Cenin şeklinde yani anne karnındaymış gibi kıvrılarak yatmak, dışa dönük ancak duygusal, hassas bir kalbe sahip olduğunuzu gösteriyor. Bu tür kişiler birisiyle ilk buluşmalarında utangaç olabilir ancak kısa sürede rahatlarlar. Araştırmalarda 1000 kişiden % 41'i bu şekilde uyuduğu belirlenmiş. Kadınların erkeklerden 2 kat daha fazla bu poziyonda uyuduğu da tespit edilen diğer bir bulgu..

Kollar yanda dik yatış..
Çoğu kişi kollarını her iki tarafa sarkıtıp dik şekilde uyuyamaz. Bu şekilde uyuyunlar rahat, kalabalığa alışkın, yabancılara güvenen, sosyal insanlardır.. Buna rağmen, bazen kolay aldanabilirler..

Yaşlı duruşunda yatış..
Her iki kolunu kıvırarak ellerini yastığın yanına veya omuz hizasına koyan kişiler doğal insanlardır. Şüpheci, kuşkucu, iyiliğe şüpheyle bakan özellikler taşıyabilirler. Düşünceleri zor veya yavaş değişir. Bir karar aldıklarında, bunu değiştirmekten hiç çok hoşlanmazlar.

Asker yatışı..
Kollar vücudun yanlarında rahat bırakılmış yüz yukarı şekilde, sadece baş sağa sola dönecek şekilde yatanlar, sakin, sessiz, vakur, ağzı sıkı kişilerdir. Gereksiz yere konuşanlardan, ortalığı velveleye veren insanlardan hoşlanmazlar. Kendilerini diğer kişilerden yüksek olarak konumlandırırlar.

Yüzü koyun (serbest düşüş) yatış..
Yüzü koyun yani bacaklarınız aralık ve düz, kollar baş hizasında yastığın üzerinde olacak şekilde, başını sağa-sola çevirerek yatanlar, topluluk, sürü halinde yaşamayı sever. Başkalarından çok kendilerini önemserler.. Bunun yanında sinirli, huzursuz ve içli, kolay incinen kişilerdir. Eleştirilmeyi veya uç durumları sevmezler.

Deniz yıldızı yatışı..
Yüz yukarı, kollar başın her iki yanına yastığa konulmuş açık, bacakları sağa ve sola açık biçimde yatanlar iyi arkadaş olurlar. Bu tür kişiler her zaman başkalarını dinlemeye hazırdır ve yardım istediğinizde yardımcı olurlar. Genellikle ilgi odağı olmaktan hoşlanmazlar.

Hangi pozisyon sağlıklı?
Sağlık açısından yüzü koyun yatmak sindirimi durdurur, deniz yıldızı ve asker pozisyonlarında horlama ile sıkça karşılaşılır, kötü uyunmasına neden olur. Midenin baskılanmadığı, kolay nefes alınan düz bir yatış gece boyunca sağlıklıdır. Rahat uyku sağlar, horlamayı azaltır. Uyuyan kişiler nasıl yattığının farkında olmadığı için, bu şekilde yattıklarında bile çok iyi yku uyumaları her zaman mümkün olmayabilir. Bu tür araştırmalarda ayrıca, çoğu insanın uyku pozisyonunu değiştirmekten hoşlanmadığını da ortaya koyuyor. Buna göre insanların sadece % 5'i her gece farklı bir pozisyonda uyuduğunu belirtiyor.


_PaPiLLoN_ 1 Ağustos 2008 15:21

1 ek

Sigara Bıraktıran İlaç Psikoloji Bozuyormuş

Alıntıdaki Ek 51103
Tiryakinin derdine zehirsiz çözüm olarak tanıtılan , sigarayı bıraktıran ilaç Chantix’in başta intihar olmak üzere bir dizi davranış bozukluklarına ve psikolojik sorunlara yol açtığı belirlendi.
Chantix'e ilişkin açıklama yapan Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), bunu kullanan insanlarda intihar girişimi, intihar etmeye eğilim ve depresyon gibi psikolojik sorunlar ortaya çıktığını duyurdu.


FDA, beyinde nikotinden haz alma merkezlerini körelterek sigara içme isteğini azaltan Chantix'in üreticisi Pfizer'dan ilacın kutusunun üstüne yan etkilerini gösterir uyarı yazısı eklemesini istedi. Uzmanlar ilacın insanın psikolojisini bozduğu gibi, aynı zamanda geçmişte yaşanan bir psikolojik rahatsızlığın yinelemesine de neden olabileceği uyarısında bulunuyor.
Pfizer firmasından yapılan açıklamada ürünün olası yan etkileri konusunda ilacın kullanma talimatı ve kısa ürün bilgilerinin gücellendiği, ancak, kutu üzerine uyarı yazısı yazılmasının gündeme gelmediği belirtildi. Yapılan açıklamada şöyle denildi:

“Pfizer ve FDA tarafından, Chantix ürününün Amerika'da pazara sunulmasını takiben yapılan değerlendirme sonucunda; hastaların ve sağlık çalışanlarının ilacın olası yan etkileri konusunda bilgilenmeleri amacıyla ilacın kullanma talimatı ve kısa ürün bilgileri güncellenmiştir. İlaç kutusu üzerinde ise herhangi bir uyarı yazısının yer alması gündeme gelmemiştir. Söz konusu güncellemeler, Türkiye'deki ruhsat otoritelerine ve Sağlık Bakanlığı'na bildirilmiştir.”

Türkiye'de satışı ruhsat aşamasında olan ilacın bazı kesimler tarafından kullanım amacıyla yurt dışından bu ilacı getirtildiği belirtiliyor. 2006 yılında FDA'dan satış izni alan Chantix, bugüne kadar, doktorlar tarafından sadece ABD'de 4 milyon kez reçetelere yazıldı. Viagra'dan sonra Pfizer’in ürettiği en başarılı ilaçlardan olarak bilinen Chantix, üretici kuruma 2007 yılı içinde 883 milyon dolarlık gelir sağladı.


_PaPiLLoN_ 5 Ağustos 2008 15:09

1 ek

Bilinç Altına İnmeye Sınırlama


İngiltere'de psikoterapi seanslarına yeni düzenleme getirme hazırlıkları, uzmanlar ile hükümet arasında yeni bir polemiğin fitilini ateşledi. Düzenlemeyle, ruhsal bozuklukları tedavi etmek için konuşma seansları düzenleyen ve hastanın bilinç altına inen terapistlerin, hastada görülen semptomlarla nasıl mücadele ettiğini, bağlı olduğu bir kuruma açıklaması zorunlu olacak. Ayrıca seansların nasıl ve hangi yöntemlere göre yapılacağına dair rehber niteliğinde bir uygulama kitapçığı da hazırlanacak. Böylece yanlış yöntemler kullanılarak hastaların sorunlarının daha da ağırlaşmasının önüne geçilmesi amaçlanıyor. Ancak, temeli ilk kez ünlü bilimadamı Sigmund Freud tarafından atılan ve hastanın bilinç altına inerek sorunların çözülmeye çalışıldığı psikanaliz yönteminin belirli bir düzenlemeye ve sınırlamaya tabi tutulacak olması, tepki çekti.
Alıntıdaki Ek 51104

BİRÇOK VAKADA İŞE YARAMAZ
Yeni düzenlemeye muhalif bilimadamları, hastanın bilinç altına inmeden sadece spesifik semptomlara dayalı bir tedavi yönteminin bir çok vakada işe yaramayacağı görüşünde birleşiyor. Psikanalistler, "açık uçlu ve terapinin keşif yöntemini izleyen" doğasının, yasaların dışına çıkmak anlamına gelmemesi gerektiğini savunuyor. İngiltere'deki Freud yöntemleri Analiz ve Araştırma Enstitüsü Başkanı Darian Leader da konu hakkında şu yorumu yaptı: "Bu yeni sistem yalnızca beslenme bozuklukları ve depresyon gibi birtakım fiziksel semptomları olan sorunların çözümü için belki yetebilir. Ancak psikanaliz yönteminde terapinin ne noktaya gideceği, ne kadar seans devam edeceği, nasıl geri dönüşümler alınacağının ucu hep açıktır. Kavramsal terapi yöntemlerinin aksine yalnızca belirgin bir semptomu yok etme amacı taşımaz."

2011'DE UYGULAMAYA GİRİYOR
Henüz hazırlık aşamasındaki yeni uygulama önümüzdeki yıl kamuoyu ile paylaşılacak. 2011 yılında da uygulamaya sokulması bekleniyor. Düzenlemeye uymayan uzmanlaa ise, ceza verilmesi öngörülüyor. Düzenleme gereği psikanalistlere, farklı durumlarda nasıl bir terapi yöntemi izleneceklerini gösteren 450 farklı rehber hazırlanacak. Leader ise "Eğer bu kural uygulamaya konursa asla işlemez. Freud'un izinden giden psikanalistler için bu ülkede çalışmanın bir anlamı kalmaz" diyerek uyarıda bulunuyor.

PSİKANALİZ NEDİR?
Psikanaliz, Sigmund Freud'un çalışmaları üzerine kurulmuş bir psikolojik kuramlar ve yöntemler ailesidir. Bir psikoterapi tekniği olarak psikanaliz, hastaların zihinsel süreçlerinin bilinçdışı unsurları arasındaki bağlantıları ortaya çıkarmaya çalışır. Amaç, hastanın özgürlüğü kısıtlayan eski ilişki kalıplarından kurtulmasına yardım etmektir. Günümüzde ise, yöntemin bilimsel geçerliliği konusunda şüpheler bulunuyor.

TÜRK UZMANLAR NE DİYOR?
Uygulamada zorluk çıkabilir
İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan: İngiltere'deki gibi kriter getirme şeklinde bir yöntem, uygulamada bazı zorluklar çıkartabilir. Bu konuda bir standardizasyon yapılabilir mi kesin birşey söylemek zor. Tıpta hiçbir zaman yüzde 100 ya da yüzde 0 gibi rakamlar yoktur. Hele iş psikiyatri olunca bu daha da zordur. Çünkü özneye göre uygulanan yöntemin başarısı da farklılık gösterir.

Türkiye'de hiç kontrol yok
Psikiyatr Özkan Toktaş: Türkiye'de psikiyatr olup psikanaliz yöntemini kullanan oldukça az. Böyle bir durumda kişiler çok rahatlıkla yetkileri olmamasına rağmen tedaviyle uğraşabiliyorlar. Danışmanlık adı altında psikanaliz yaptığını söyleyebiliyor. Türkiye'de kurs bitirmiş herkes bunu yapabiliyor. Bizde ne bir kontrol var ne bir sorumluluk. Ciddi psikozlara bile sebep olsalar sorumlu kabul edilip haklarında dava açılamıyor.


_PaPiLLoN_ 7 Ağustos 2008 17:37

Google insanı aptal yapar mı?


Günümüzün büyük bir bölümü bilgisayar başında, intternette sörf yaparken geçiyor. İnternete araştırma yapmak, yeni bilgiler öğrenmek için de giren var başka maçlarla da... Google başta olmak üzere pek çok arama motoru istediğiniz bilgiyi tabii ki doğru ya da yanlış bir tıkla ayağınıza getiriyor. Zahmetsizce anında önümüze gelen bilgi hayatımızı kolaştırıyor; ancak uzmanlara göre bazı sağlık sorunlarına da yol açabiliyor. Amerikalı gazeteci Clive Thompson’un dediği gibi bu durum ‘düşünceye büyük bir iyilik’ ama her iyiliğin de bir bedeli var. İşte bu bedeli!

Geçtiğimiz hafta Amerika’da yayımlanan Atlantic haber dergisi işte bu iyiliğin bedelini ‘Google bizi aptal mı yapıyor.’ başlığı ile kapağına taşıdı. Nicholas Carr’ın kaleme aldığı yazıya göre google, insanları düşünce tembelliğine itiyor. Bunu kendi hayatından örnekler vererek anlatan Carr, “Uzun yazıları okurken zihnimi toparlayamıyorum. 2-3 sayfadan sonra konsantrasyonumu yitiriyorum. Beynim laf dinlemez bir şekilde ağırdan almaya başlıyor.” diyerek açıklıyor. İnternet yazarı Bruce Friedman ise “Uzunca bir makaleyi okuma yeteneğimi tamamen kaybettim, webde birçok kaynaktan aynı anda birçok kısa pasajı tarıyorum. Artık Savaş ve Barış gibi kalın kitapları okuyamıyorum.” diyerek adeta Carr’ı destekliyor. University College London’daki akademisyenlerin yaptığı bir araştırma ise internetin ‘bilme’ye olan etkisi üzerine somut bir resim sunuyor. Araştırmaya göre popüler araştırma sitelerini ziyaret edenlerin çoğu bu siteleri bir tarama aktivitesi olarak kullanıyor. Bir kaynaktan diğerine zıplıyor ve hiçbir makalenin 2-3 sayfasından fazlasını okumuyor. Bu şekilde de okumanın yeni bir şekli ortaya çıkıyor: Online okuma. Bunda kişiler sadece başlıkları, içerikleri gösteren sayfaları ve özetleri hızlı bir şekilde tarıyorlar.
Dünyanın yeni yeni tartışmaya açtığı google ve arama motorları, bu dergide anlatıldığı gibi insanı gerçekten düşünce tembeli yapar mı? Ya da okuma, araştırma ve geliştirme alışkanlıklarını değiştirir mi? Konuyu bizim uzmanlarımızla görüştüğümüzde ortaya biraz farklı bir yaklaşım çıkıyor. Çünkü uzmanlara göre bizim ülkemizde hâlâ bilgi erişimi kısıtlı ve okuma alışkanlığı zayıf denilebilecek bir noktada. Hal böyle iken arama motorları düşünce tembelliğinden çok çalışkanlığa götürebilecek bir tablo çıkarıyor karşımıza. Google, google scholar (akademik çalışmalara erişilebiliyor) ve Wikipedia (online ansiklopedi) gibi arama motorlarıyla kütüphanelerde bile bulunamayan bilgiler bir tıkla anında karşınıza çıkıyor. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Psikiyatri Klinik Şefi Doç. Dr. Kemal Sayar’a göre burada mesele google değil, onu kullanma biçimimiz. Şayet google’ı kullanmayı bilirsek aradığımız bilgiyle ilgili asıl kaynaklara ve referanslara kolaylıkla ulaşabiliriz. Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Arif Verimli’ye göre arama motorları düşünsel bazda tembelleştirmez; ama yanlış bilgiye ulaştırabilir. Onun için interneti kullanan kişilerin uyanık olması ve bilginin doğruluğunu test etmesi gerekir. Prof. Dr. Kerem Doksat ise ‘Psikiyatri profesörü olmama rağmen müracaat ettiğim başlıca iki kaynağım var. Bunlardan biri pubmed (tıbbi makalelerin yayımlandığı bir internet sitesi), diğeri ise google.’ diyerek arama motorlarının düşünce tembelliği yaptığı tezine katılmıyor.

Sonuç olarak bizim uzmanlar arama motorlarının bilgiye ulaşma hızını ziyadesiyle artırdığı için bunun kötü sonuçlar doğuracağına pek inanmıyor. Ama yine de ‘google’dan her öğrendiğiniz bilgiye inanmayın, mutlaka daha ileri kaynaklardan tarayın’ mesajını veriyorlar.

Google’dan çok faydalanıyorum
Doç. Dr. Kemal Sayar (Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Psikiyatri Klinik Şefi): Bizim gibi zaten düşünce tembeli olan bir ülkede google ateşleyici bir misyon üstlenebilir. Biz temel metinlere bile google vesilesiyle ulaşabiliyoruz. Ben bile google’dan çok faydalanıyorum. Ülkemizde hiç bulamayacağım materyallere, kitaplara google sayesinde ulaşabiliyorum. Ayrıca bilgisayardan bile olsa üç satır bir şey okumak, hiçbir şey yapmamak ya da lüzumsuz chat odalarında seviyesiz konuşmalar yapmaktan çok daha değerlidir.

Google'ı seviyorum
Prof. Dr. Kerem Doksat (Psikiyatrist): Arama motorlarına girip anahtar kelimeyi yazdığında ilgili bütün verileri önüne seriyor. Ben günde iki saat okuyan, iki ayda bir makale yazan biri olmama rağmen önemli kaynaklarımdan biri google. Bir bilgiye iki aylık bir çalışma sonucunda ulaşabilecekken iki dakikada ulaşabiliyorsam bu bir fırsattır, bir avantajdır. Bilgiye ulaşmak için bize aracı olan ve bilgiye ulaşma hızımızı artıran hiçbir şeyin kötü olabileceğine inanmıyorum. Ama orada ulaştığınız kaynakların doğruluğunu da mutlaka check edin. Ben kesinlikle google'ı seviyorum.


_PaPiLLoN_ 12 Ağustos 2008 17:16

1 ek
Alıntıdaki Ek 51105

Korku Filmleri Niçin Güldürür?


Korku filmlerine insanlar farklı tepkiler verebiliyor. Kimileri bu filmleri izlerken çığlık atma derecesinde korku yaşarken, kimileri kendilerini gülmekten alı koyamıyor. Peki aradaki bu farkın sebebi ne?...
Korku filmlerinin bazı insanlara dehşet içinde çığlık attırırken, bazılarını da güldürmesinin sebebi anlaşıldı. Bilimadamları, endişeyle bağlantılı bir genin iki farklı versiyonunun, bazı insanların bu filmlerden etkilenmemesine yol açarken, diğerlerininse korkudan donup kalmalarını izah ettiğini belirledi.
İngiliz Telegraph gazetesine göre araştırmda elde edilen bulgular, korku filmleri tarihinde eşsiz bir yeri olan The Exorcist (Şeytan) adlı filme, 35 yıldır insanların niçin farklı tepkiler verdiğini açıklıyor.
1973 yılında çekilen ve tüm zamanların en korkunç filmi ünvanını alan The Exorcist, ürkütücü sahneleriyle bazı izleyicileri sinemada bayıltacak kadar etkili olurken, kimi izleyicileri de güldürmekten öteye gidemiyor.
Uzmanlar, beyinde endişeyle bağlantılı kimyasallar üzerinde etkili olan 'COMT' geninden iki aynı kopyaya sahip olan insanların, nahoş görüntülerle karşılaştıklarında kolayca rahatsız olduklarını belirledi. Bu genleri taşıyan insanların, ürkütücü sahnelerden irkilmeye çok daha meyilli oldukları saptandı.

Kimileri Heyecanlarını Kolayca Gizliyor
Diğer yandan sözkonusu genin farklı versiyondaki iki kopyasına sahip olan insanların ise heyecanlarını denetim altında tutmakta daha başarılı oldukları belirlendi.
Behavioural Neuroscience dergisinde yayımlanan araştırma sonuçlarına göre ikinci kümedeki insanlar, endişelerini kolayca gizleyebiliyor.
Almanya'da Bonn Üniversitesi tarafından yürütülen araştırmada, deneklere, tebessüm eden bebekler, sevimli hayvanlar gibi duygusal anlamda hoşa giden, ikinci aşamada elektrik kablosu ya da saç kurutma makinesi gibi 'nötr', üçüncü olaraksa bombalar ve yaralı insanların yer aldığı 'itici' resimler gösterilerek tepkileri ölçüldü.
Araştırmayı yürüten ekipten Christian Montag, gen farkının, insalardaki karmaşık endişe ve kaygı durumunu etkileyen çok sayıda faktörden biri olduğunu ancak bu alanda ilk adayların tanımlanmış olmasının, doğru yönde atılmış önemli bir adım olduğunu belirtti


_PaPiLLoN_ 12 Ağustos 2008 23:42

Masaüstleri, kişiliğinizi ele veriyor

İnsan psikolojisi hakikaten karmaşık bir sistem üzerine kurulu. Bu sistem içerisindeki her bir unsur bize insanı anlama ve tanıma yönünde bir adım daha attırıyor. Bu yüzden en ayrıntı sayılabilecek şeyler bile değerleniyor. Nasıl insanın göz rengi, boyu gibi fiziksel özellikler o kişinin gözümüzde canlanmasını kolaylaştırıyorsa, onun ellerini kullanış biçimi, odasının düzeni veya düzensizliği de karakterini anlama noktasında bize yardımcı oluyor. İçinde bulunduğu ve dokunduğu her şeye sirayet eden insan, kullandığı eşyalarla da bize 'Ben buyum' diyor adeta. Bu araçların başında da bilgisayar geliyor.

Bilgisayar başında geçirilen zaman arttıkça, teknik bir bağımlılığı zorunluluk olmaktan çıkarıp onu kişiselleştirmeye başlıyoruz. Artık çantalarımıza kadar giren ve günün bilmem kaç saatini başında geçirdiğimiz bilgisayarların bizi yansıtmaması da söz konusu değil zaten. Özellikle de duvar kâğıtlarının. Bilgisayarı açar açmaz karşımıza geliveren boş ekranı az da olsa renklendirmek adına neler kullanmıyoruz ki. Çizgi film karakterlerinden çiçeklere, aile fotoğraflarından ünlü resimlere kadar pek çok şey duvar kâğıdımız olmaya aday. Hatta son dönemde insanlara sırf bu konularda hizmet veren binlerce site açıldı. Uzmanlar duvar kâğıtlarının bir insanın karakterinden izler taşıyabileceği noktasında farklı düşüncelere sahip.

Görüşlerini aldığımız danışman psikolog ve psikoterapist Mehtap Kayaoğlu, bir insanın kullandığı duvar kâğıtlarının onun kişiliğinin aynası olmasa da hayattaki duruşuyla ilgili bir fikir verebildiği düşüncesinde. Bu yüzden aile terapilerinde ebeveynlere çocuklarını bilgisayar başında gözlemlemelerini tavsiye ediyor. Özellikle gençlerin yaşları gereği duvar kâğıdı olarak arkadaşlarının ya da model aldıkları kişilerin resimlerini tercih ettiğini belirten Kayaoğlu, intihar girişimi olan depresif tiplerin adeta 'Beni keşfet' dercesine duvar kâğıtlarında daha karamsar ve girift resimler kullandıklarını belirtiyor. Psikiyatrist Kemal Sayar ise bu durumun erişkinler için ayırt edici bir özellik olmadığı kanaatinde. "Duvar kâğıtları daha çok gençler için ayırt edici özellik olabilir. Çünkü onlar için dış görünüş, simgeler çok daha önemli ve zamanın popüler eğilimlerini, kendi duygusal tercihlerini yansıtmada daha çok kullanıyorlar.

Hayatta henüz çok fazla şey yapmadıkları için simgeler sayesinde kendi kimliklerini oluşturduklarını düşünüyorlar." diyor. Yine de duvar kâğıdı kullanma ihtiyacı hissetmeyip bilgisayarı salt teknik bir araç kabul eden pek çok kişi var şüphesiz. Fakat simgesel ifadenin zaman zaman diğer ifade biçimlerinin önüne geçtiğini düşününce, özellikle bilgisayarla duygusal bir bağ kuranların ve belki de onu ağırlıklı iletişim aracı olarak kullananların duvar kâğıtlarının da kişisellik barındırdığı aşikâr oluyor. Biz de farklı meslek gruplarından kişilere bilgisayarla olan bağlarını ve duvar kâğıdı zevklerini sorduk.

Herkesin duvar kâğıdı kendine
Çalışmalarım gereği uzun süre ekran karşısında bulunmam gerekiyor. Doğal olarak ruh halimle görüntülerin değiştiği olmuştur. Şu var ki masaüstünde canlı, cansız v.b. resimleri görmeyi sevemedim hiç. Ekranı tamamen siyah ve kırmızı renkle kapladığım zamanlar da oldu. Bu da sadece o anki ruh halimi değiştirebilmek içindi. Genellikle ekranda düz gri rengin tonlarını tercih ettim. Ev ve iş bilgisayarlarımda gri ufak bir şekli döşeyerek oluşturduğum duvar kâğıdını uzun süredir tutuyorum. Sanırım bu son kullandığım gri şekil değiştirmeyi düşünmediğim duvar kâğıdı deseni olacak. Şu zamana kadar ekranını görüp kullandığı duvar kâğıdının kişiliğini yansıtmadığını düşündüğüm bir kişi bile olmadı. Sanırım filmlerde oluyor.

Ahmet Turan Alkan - Yazar:
Ortalama altı saat bilgisayar başında geçiyor galiba; öyle olunca ekran resmi ister istemez hayatımızın fiziki bir unsuru haline geliyor. Bu sebeple bilgisayarımda duvar kâğıdı kullanıyorum. Çünkü tercih ettiğim bilgisayar sistemi (Apple), Windows sistemlerinden çok önce, kullanıcıya bilgisayarını şahsileştirme imkânı sunuyordu. O zamandan beri, bomboş bir ekran yerine, zevkimden izler taşıyan bir ekran resmi olmasını tercih ediyorum. Bazen bir resmin altı ay durduğu olur, bazen birkaç günde değiştirim. Duvar kâğıtları, kravat gibi, tişört gibi, gömlek gibi şahsi bir aksesuar değil mi zaten?

Mehtap Kayaoğlu- Danışman Psikolog ve Psikoterapist:
Bilgisayar başında çokça vakit geçirenlerin onu kişiselleştirmek istemesi çok normal. Doğayla barışık olanlar doğa manzaralarını, daha içe dönük olanlar felsefi resimleri tercih edebiliyor. Bense bilgisayarıma duvar kâğıdı koymuyorum. Çünkü bilgisayar benim için bir araçtır. Benim gibi bilgisayarı teknik anlamda kullanan, kendi duygusal süreçlerini onda çok fazla yansıtma ihtiyacı hissetmeyenler pek duvar kâğıdı kullanma ihtiyacı hissetmiyorlar. Genellikle bilgisayarıyla duygusal bağ kuranlar, onu hayatının önemli bir yerine getirenler, duvar kâğıtlarını çokça kullanıyor.

Biray Dalkıran - Yönetmen
Günde altı saat bilgisayar başında olup sürekli o ekrana bakınca ister istemez duvar kâğıdı kullanma ihtiyacı hissediyorum. Özellikle senaryo yazarken bilgisayarımda tanıdık bir resim olsun istiyorum. Genelde kendi çektiğim fotoğrafları koyuyorum. Duvar kâğıdımı ruh halime göre haftada bir değiştiririm. Morale ihtiyacım olduğunda mum resmi, keyifliyken deniz, yalnız kaldığımda da Havva resmi koyuyorum.

Salih Memecan - Karikatürist:
Bilgisayar başında en az 4-5 saat geçiriyorum. Fakat bilgisayarımda duvar kâğıdı kullanmıyorum. Ama telefonumda modern bir resim var (Renkli benekler). Duvar kâğıtları kişiliği yansıtıyordur herhalde. Ben kullanmadığıma göre kişiliksiz mi oluyorum şimdi?


_PaPiLLoN_ 13 Ağustos 2008 14:31

Şeker hafızayı güçlendiriyor

Araştırmacılar, şekerli içeceklerin ilkokul çağındaki çocukların hafıza ve konstanrasyonlarını olumlu etkileyerek geliştirdiğini ortaya çıkardı. Konunun incelendiği araştırmanın sonuçları, çok şekerli beslenme biçiminin hiperaktiviteye yol açtığı kanısıyla da çelişiyor.

Araştırmayı yürüten Prof. David Benton, "Şekerin hiperaktiviteye yol açtığına dair bir kanıt yok. Biz çalışmamızda, şekerin hafıza ve konsantrasyonu geliştirdiğini gösterdik" dedi. Beş ilâ on yaşları arasındaki çocukların beyinlerinin gelişimi için yetişkinlere oranla iki kat daha fazla miktarda glukoza ihtiyacı olduğunu anlatan Prof. Benton, diğer organların aksine beynin enerjiyi depolayamadığını ve doğrudan kan yoluyla aldığını söyledi.

Dokuz ve 10 yaşlarındaki 16 çocuğa yapay tatlandırıcı ya da glukozlu meyve suyu verilen araştırmada, glukoz tüketen çocukların hafıza testinde en az yüzde 10 oranında daha başarılı olduğu saptandı. Bilimciler yine de, zihinsel gelişimin büyük porsiyonlardan ziyade küçük düzenli atıştırmalarla mümkün olabileceğini savunuyor.


fadedliver 13 Ağustos 2008 17:57

1 ek
Alıntıdaki Ek 51107

Gebelikte Ruhi Bozukluklara Dikkat


İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Başak Yücel, anne adaylarında doğuma dair korkular, bebeğin sağlığıyla ilgili sürekli endişe duyma ve bebeği istememe gibi duygular yaşanabileceğini belirterek, bu duyguların ısrarlı, yoğun ve hayatı engelleyecek düzeyde olması halinde, psikiyatrik yardım aranması gerektiğini bildirdi.

Doç. Dr. Başak Yücel, İHA muhabirine yaptığı açıklamada, ruh ve beden açısından Sağlıklı bir kadında gebelik döneminin, ufak tefek sorunları olsa da genellikle önemli ve hoş bir tecrübe olarak yaşandığını söyledi. Kadınlıkla ve annelikle ilgili önemli ruhi çatışmalar yaşamayan, doyumlu, mutlu, eşinin ve Ailesinin desteği yeterli olan bir kadın için, gebeliğin olumlu pek çok duyguyu içerdiğini vurgulayan Doç. Yücel, "Bununla birlikte, anne adayları arasında olumsuz duygular ve beklentiler içinde olanların sayısı az değildir. Doğuma ilişkin korkular, bebeğin sağlığıyla ilgili sürekli endişe duyma, kısıtlanmışlık duygusu, bebeği istememe gibi duygular yaşanabilir" diye konuştu.

Ayrıca, genel olarak kaygı düzeyinin artışı, duygusal dalgalanmalar, ağlama eğilimi, daha hassas ve etkilere açık olma gibi değişiklikler gözlenebileceğini ifade eden Doç. Dr. Başak Yücel, tüm bu sayılanların, hafif derecelerde, gelip geçici ve kısa süreli olarak bir çok gebe kadında görülebildiğini kaydetti. Doç. Yücel şöyle dedi:

"Ancak önemli olan, bu duyguların ısrarlı, yoğun ve kadının yaşamını engelleyecek düzeyde olmasıdır. Böylesine etkili yaşandığı zaman, gebelik zor ve sancılı dönem haline dönüşecektir. Bu durumda psikiyatrik yardım arama en uygun yoldur."

İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Başak Yücel, hamilelik döneminde, ağır ruhi bozuklukların gelişme riskinin düşük olduğunu belirterek, buna karşılık, doğumdan sonraki bir yıl içinde ağır ruhi bozukluk geçirme riskinin arttığını bildirdi.

PSİKİYATRİK DANIŞMAN ÖNERİSİ
Gebe olmayan kadınlara oranla daha seyrek olmakla birlikte, gebelik sırasında manik-depresif bozukluk atağı ve şizofrenik belirtilerin alevlenmesinin görülebileceğini söyleyen Doç. Yücel, "Bu nedenle, daha önce ruhsal bir bozukluk geçirmiş olan kadınların, gebeliği planlarken veya hamile kaldıktan sonra, bir psikiyatriste danışmaları uygun olacaktır. Unutulmaması gereken bir diğer nokta, geçmişte bir ruhsal bozukluk varsa, doğum sonrası alevlenme ihtimalinin bulunmasıdır" diye konuştu.
Doç. Yücel, gebelikte ruhi durumu olumsuz etkileyen faktörleri ise şöyle sıraladı:

"Küçük yaşta, isteği dışında ve hazırlıksız gebe kalmış olmak, eşin olmaması, eşin duygusal desteğinin olmaması, kadınlık rolü ve sorumluluğuyla ilgili güçlükler, ciddi bir fiziki hastalığın bulunması, sürmekte olan bir ruhi bozukluğun varlığı, maddi ve sosyal desteğin yetersizliği."

Doç. Yücel, hamilelik döneminde var olan ağır ruhi rahatsızlığın tedavi edilmemesi halinde, 'Annenin ve bebeğin yetersiz beslenmesi, doğum öncesi ve sonrası bakımı uygulayamama, kendine veya bebeğe zarar verme ve intihar' gibi olumsuzlukların ortaya çıkabileceği uyarısında bulundu.


_PaPiLLoN_ 14 Ağustos 2008 17:12

Tatil dönüşü depresyona dikkat

Yaz ayları çoğu insan için tatil aylarıdır. Ancak bu tatillerin dönüşlerinin kişiyi depresif duygulanıma hatta depresyona kadar sürükleyebilecek sonuçları olabilir. Bu riskli durumları iki ana başlık altında toplayabiliriz:

Tatilin beklenen kadar hatta kimi zaman daha iyi geçmesi
Tatili iyi ve istediği gibi yaşayan kişi bu tatil bittiğinde gerçekliğine döneceğini fark etmediği veya kabullenmediği takdirde sinirlilik, yorgunluk, tahammülsüzlük, konsantrasyon güçlüğü, uyku ve iştah düzensizliği gibi depresif duygudurum belirtileri gösterebilir.

Araştırmalar özellikle lüks (kendi günlük hayat standardının üstünde) tatiller sonrası bu tip belirtilerin daha fazla görüldüğünü; kişilerin bu tatiller dönüşünde yoğun adaptasyon sorunları yaşadığını göstermektedir. Tatil süresi uzadıkça kişinin kendi gerçekliğinden uzaklaşması da o kadar köklendiğinden, bu belirtilerin uzun tatillerle birlikte daha yoğunlaştığı gözlemlenmiştir. Bu belirtilerin oluşma riskini azaltmak için kişiler tatilin “yeni bir gerçeklik” değil sadece bir “ara” olduğunu baştan fark etmelidirler. Ayrıca, döndükleri zaman iş ve sorumlulukları dışında kendileri için yapacakları aktiviteler hazırlamaları (konser bileti almak, yeni bir yemek kursuna başlamak, bir davet organize etmek vs.) ve iş yüklerini mümkün olduğunca tatil öncesinden azaltıp sonrasına rahat bir program bırakmaya çalışmaları önerilebilir.

Tatilin beklendiğinden kötü ve/veya beklentileri karşılamayarak geçmesi
Bu durum özellikle kontrolde olma inancı, ve mükemmeliyetçi yapısı yoğun olan kişilerin tatilleri sonrasında depresif duygulanım içine girmelerine yol açabilir. Bu kişiler için “kötü” geçen tatil onların başarısızlığı ve eksikliğidir. Bu da kabulü oldukça zor bir durum olup depresif duygulara yol açma olasılığındadır. Bu tip kişilerin baştan beklentilerini yüksek tutmamaya çalışmaları, bekledikleri gibi geçmeyen tatilin kendi hatalarının olmadığını görmeye çalışmaları, başarılı oldukları alanları kendilerine hatırlatıp bu durumun genel geçer bir gerçeklik olmadığını fark etmeye çalışmaları, mümkünse yeni bir kısa kaçamak tatil planlamaları önerilebilir. Bu başlık altındaki depresif duygulanım ilkine göre daha derin ve yoğun olabilir çünkü bir kök salmış bir kişilik ve düşünce yapısının ürünüdür. Bir uzman yardımı bu durumda hem o andaki sorun hem de kişinin genel anlamdaki hayat kalitesinin artmasına fayda sağlayacaktır.


_PaPiLLoN_ 14 Ağustos 2008 17:21

1 ek

Hangi Ruh Haliyle Ne Yemeliyiz?

Alıntıdaki Ek 51108
Hayal kırıklıkları, endişe, bezginlik, aşırı öfke, çekingenlik gibi durumlarda iştahınız da olumsuz etkilenir. İşte ruh halinize göre hangi besinleri tüketmeniz gerektiğinin listesi:

Kivi ile enerjik olun
Yorgunluğa karşı kivi: İştah, yorgunluktan olumsuz etkilenir. Kişi yemek bile yemek istemez. Böyle dönemlerde C vitamini yönünden zengin taze meyve ve sebzeler daha yararlı olur. Bu sebzeleri özellikle vitamin kaybına uğramaması için çiğ tüketin! Bu dönemde portakal, kivi, havuç, yeşil biber ve maydanozu beslenmenize ekleyin, içecek olarak kuşburnu ile bitkisel çayları kullanın

Bezginlere süt takviyesi
Bu dönemde özellikle kalsiyum açısından zengin süt, yoğurt ve peyniri bolca tüketin. C vitamini ihtiyacı da bu dönemde artacağı için taze meyve ve sebzeye hem sabah hem de akşam öğünlerinde ağırlık verin.

Öfkeye karşı ceviz
Çekingenlere balık: Beslenme listenize bu dönemde; fosfor açısından oldukça zengin olan balık, kurubaklagil ve bulgura ağırlık verin. Haftada 3-4 öğün istavrit, levrek, hamsi, çipura, palamut ve lüfer tüketebilirsiniz. Bu besinler çekingenlikten çabuk kurtulmanıza yardımcı olurken kendinize olan güveni tekrar kazanmanızı sağlar.

Aşırı sinirlenince fındık

Sinirliyken yağlı tohumlar, özellikle fındık, ceviz ve fıstık tüketilmesi uygundur. Kafeinli içeceklerden ve kırmızı etten mümkün olduğunca uzak durun.

Hayal kırıklığına kereviz
Sebzelerin hayal kırıklığını hafifletici özellikleri vardır. Özellikle enginar ile kereviz yaşadığınız hayal kırıklığını kısa zamanda atlatmanıza yardımcı olur.


_PaPiLLoN_ 15 Ağustos 2008 16:00

Kaşınmak neden rahatlatır

Kuzey Carolina’daki Wake Forest Üniversitesi’nden Dr. Gil Yosipovitch ve ekibi, kaşınmanın, beyindeki "nahoş duygular ve anılarla ilgili bölgeleri" geçici bir süre etkisiz duruma getirdiğini belirledi. Yosipovitch, kaşınma sırasında beyin aktivitesini izlemeye aldıkları araştırmanın, "kaşımanın, kaşınma hissini nasıl geçirdiğinin yanıtını veren" ilk araştırma olduğunu söyledi.
Araştırma kapsamında uzmanlar, 13 sağlıklı insanın bacaklarının alt kısmını 30 dakika süresince aralıklı olarak toplam 5 dakika yumuşak bir fırçayla kaşıdı. Bu sırada deneklerin beyinlerini MR yardımıyla izlemeye alan araştırmacılar, kaşıma işlemi sırasında beyindeki "acıyı algılama ve hatırlamayla ilgili" bölgelerin aktivitesinin azaldığını saptadı.
Kaşıma işleminin yoğunlaşması, beynin bu bölgelerindeki faaliyetini iyice düşürdü.
Yosipovitch, "kaşımanın, kaşınma hissi yaratan duyguları bastırarak rahatlama getirdiğini" sandıklarını bildirdi.
Araştırmacılar ayrıca, "kaşındıkça kaşınmak istemenin" de nedenini buldular.
Kaşınma eyleminin, beyindeki ağrı ve aynı zamanda kompulsif (tekrarlayan) davranışlarla ilgili bir bölgedeki aktiviteyi artırdığını saptayan uzmanlar, bunun "sürekli kaşınmak istemenin" yanıtı olabileceğini kaydettiler.
Deneyin, gerçekten "kaşınma isteği" duymayan insanlar üzerinde yapılması nedeniyle sınırlı sonuçlar verdiği, ancak bu sonuçların, sürekli kaşıntı yaratan egzama gibi kronik hastalıklara sahip kişilerin tedavisinde yararlı olabileceği belirtildi.
Araştırmanın sonuçları, "Journal of Investigative Dermatology" adlı dergide yayınlandı.


_PaPiLLoN_ 16 Ağustos 2008 14:02

1 ek
Alıntıdaki Ek 51109

Tembellik doğuştan mı?

Kuzey Karolayna Üniversitesi’nden bilim adamları, fareler üzerinde yaptıkları bir araştırmada, 6 kromozom bölgesinin fiziksel eyleme yatkınlıkla büyük ölçüde ilgili olduğunu buldu.

Aynı ekip, başka bir araştırmadaysa epistazi (bir özelliğin, aynı özelliğin farklı olarak ortaya çıkmasını sağlayan birbirinin eşgeni olmayan genlerce etkilenmesi ya da eşgeni olmayan genlerin birbirlerini etkilemesi) adı verilen kalıtımsal bir etki sayesinde farelerde fiziksel eylem düzeyini denetleyen başka 17 genetik bölgeyi belirledi. İlgili genlerin, farelerde farklı davranışlardan sorumlu olduğu ve bazı farelerin az, bazılarınınsa daha dinamik olmasını sağladığı görüldü.

Araştırmacılar, bu sonuçların insanlar için tam olarak geçerli olmayabileceğini ancak fiziksel eyleme yatkınlığın derecesinin kalıtımsal olabileceği konusunda fikir verdiğini belirttiler. Daha önceki araştırmaların genlerdeki değişikliklerin, farelerin beyninde önemli farklılıklara neden olarak, hayvanların fiziksel etkinlik düzeylerine ışık tuttuğunu gösterdiğini söyleyen araştırmacılara göre, genlerin büyük bir bölümü, sinirler arasında iletimi hızlandıran maddelerden olan dopaminin düzenlenmesinden sorumlu.

Konuya ilişkin makaleler Physiological Genomics ve Journal of Heredity dergilerinde yayımlandı.


_PaPiLLoN_ 18 Ağustos 2008 13:56

Kötü anıları silen beyin mekanizması

Almanya, Muenster ve California Üniversitesi'nden araştırmacıların tespitine göre beyinde nöropeptid S isimli bir protein, amigdalanın içesindeki küçük bir nöron grubuna etki ederek, olumsuz hatıralara verilen travmatik yanıtları silmede etkili oluyor.

California Üniversitesi'nden farmakoloji profesörü Rainer Reinscheid'in bu konudaki görüşleri şöyle: "Heyecan verici olan şu ki; biz bu çalışmada kötü hatıralara verilen travmatik yanıtları regüle eden, bütünüyle yeni bir süreç keşfettik. Bu bulgular panik bozukluk veya posttravmatik stres bozukluğu gibi inatçı korkuların pençesindeki hastaların tedavisine yönelik alternatif ilaçların geliştirilmesine ön ayak olabilir." Çalışma Neuron'un 31. Temmuz sayısında yer alıyor.

Yaptıkları testlerde, bilim adamları sıçanları olumsuz hatıraları tetikleyen durumlara maruz bıraktılar. Sonuç olarak, amigdala nöronlarındaki nöropeptid S reseptörleri bloke edildiğinde, kötü hatıralara verilen travmatik yanıtların daha uzun süre devam ettiği görüldü. Buna karşılık, sıçanlar bu reseptörleri aktive eden terkiplerle beslediğinde, travmatik yanıtlar daha hızlı bir şekilde ortadan kalktı.

"Travmatik bir olayın ardından, çevresel hatırlatıcılar çoğu zaman yaşanan o kötü deneyimle ilişkilendirilir. Ve aynı ortama tekrar maruz kalmak korku hislerini, hatta panik atakları yeniden tetikleyebilmektedir." diyor Reinscheid.

Bir başka araştırma sonucuna göre, bu tarz negatif deneyimleri unutmak "yeni öğrenme"yle mümkün olabilmektedir. Mesela zarar verici sonuçlara yol açmaksızın, ilk deneyimin meydanan geldiği ortama yeniden maruz kalmak gibi. Reinscheid hatıraları söndürme olarak adlandırılan bu sürecin gerek insanlarda gerekse sıçan gibi laboratuvar hayvanlarında meydana geldiğini belirtiyor. Bu çalışmaya kadar, bilim adamları beyinde ürkütücü hatıraların söndürülmesinde rol oynayan spesifik nöron ve moleküllerden habersizlerdi.

Reinscheid'in ekibi tarafından gerçekleştirilen önceki çalışmada, Nöropeptid S'nin uyanıklığı ve anksiyeteyi regüle etmede rol oynadığı ortaya konmuştur. Geçtiğimiz yıl, nöropeptid S reseptörünün farklı bir genetik varyantının panik bozukluğa yatkınlığı arttırabildiğine dair bulgu saptanmıştır.


_PaPiLLoN_ 19 Ağustos 2008 23:55

Anne sütü çocukları zekileştiriyor


İngiliz The Guardian gazetesinin bugün ana sahifeden yer verdiği yeni bir araştırmaya göre, anne sütüyle beslenen bebeklerin daha zeki olduğu kaydedildi.

Gazetede yayımlanan araştırmada şu çarpıcı ifadeler yer aldı: "Amerika'da yapılan bu en son ve kapsamlı araştırma çerçevesinde 14 bin çocuk altı buçuk yıl boyunca takip edilmiş. Bu çocuklardan anne sütüyle beslenenlerin, hazır sütle beslenenlere kıyasla IQ testlerinde daha iyi sonuçlar elde ettikleri saptanmış.

Ancak araştırma, bebekleri anne sütüyle beslemenin zekaya nasıl etki ettiği sorusuna ise yanıt bulabilmiş değil. Anne sütünün gelişime katkı sağlayan bazı kimyasallar içerdiği biliniyor. Ancak uzmanlar, zeka gelişimine etki eden faktörün, sütün içerdikleri mi yoksa emzirme sürecinde anne ile bebek arasındaki fiziksel ve sosyal etkileşim mi olduğuna karar veremiyorlar."


_PaPiLLoN_ 21 Ağustos 2008 17:39

1 ek

Bedeninizin verdiği mesajları anlayın

Alıntıdaki Ek 51111
Yaşamı içinde sosyal fobik mutlaka rahatlama egzersizlerine yer vermeli. Bedenini tanımalı, bedeninin kendisine verdiği mesajları iyi algılamalı! Meditasyon egzersizleri fayda sağlayabilir. Kişisel gelişimle ilgili son derece güzel kitaplar var, uygun bir şekilde seçerek onları okuyabilirsiniz. Bitkisel çaylar da rahatlamaya yardımcı olacaktır.

"Kızarıyorum, heyecanlanıyorum, anlatacağım şeyi net olarak ifade edemiyorum"
Heyecan genelde pek çok kişinin yaşadığı bir durumdur. Tezahürü herkeste farklı olur. Kimi kızarma şeklinde tepki verir; kimi ise terleme, titreme şeklinde bedensel tepkiler gösterir. Bu durumda bize gelenler düşüncelerinizi anlatamama durumundan bahsederler.

Bu kişiler söyleyeceklerini önceden aklından geçirip prova yapar.Buda kaygıyı daha da çok arttırıyor olabilir. Bu kişiler hata yapacağına dair endişeli bir durum yaşıyor olabilirler. Endişe açığa çıkmadan önce insanın içinde huzursuz bir kıpırtının oluşmasına sebebiyet verir. Huzursuzluk kelimelerle dışarı dökülmediğinde kişinin içine döner ve farkında olmadan daha büyük bir karmaşa içine sokar.

Bu yakınmayla gelenlere önce kişilik analizi sonrasında psikoterapi süreci içinde bazı gevşeme ve rahatlama egzersizlerini öğretmelidir. Bu kişiye fayda sağlayacaktır. Eğer bu durum o kişinin hayat kalitesini bozuyorsa ve üstüne psikiyatrik rahatsızlıklar da eklenmişse psikiyatristten de yardım almalıdır. Bir psikolog hiçbir koşulda ilaç verme yetkisine sahip değildir, ancak bir psikiyatrist ilaç verebilir. Aslında bu tarz tedavilerde en ideal yöntem aynı zamanda hem psikiyatristten hem de psikologdan yardım almaktır.

Sosyal fobi kişiyi ketler

Sosyal fobi hafif düzeyde yaşansa bile özellikle çok şey başarmak isteyen ve iş yaşamında gerçekten farklı şeyler yapmayı, daha yukarılara doğru çıkmayı isteyen kişileri büyük ölçüde ketleyebilir. Tek bir kişiyle iletişimi sürdürmek daha kolay iken kişiler fazlalaşınca kontrol yeteneği kaybolabilir. Hele kişi toplu mülakatlara girmek durumunda kalırsa orada birkaç kişi olduğundan endişesi artar. Kişi böyle durumlarda konuşmaktan çok düşünüp kendisini daha da fazla endişelendiriyor olabilir.

Sosyal fobikler mesajları iyi algılamalıdır

Kişinin sosyal fobisi üzerine gitmeye çalışması son derece takdire değerdir. Etrafınızda bulunan pek çok kişi belki de sosyal fobik olduğu halde bunu kamufle etmeye çalışıyor olabilir. Sosyal fobiklere kendinizi gözlemlemekten çok insanları da gözlemlemeni öneririz. Sosyal fobikler daha çok durumlarını kamufle etmeye çalışırlar.

Her insanın eksik tarafları vardır, önemli olan bu eksik tarafların farkına varıp onları sistemli şekilde düzeltmeye çalışmaktır. Kişi kendini geliştirme hakkında son derece güzel kitaplar var, uygun bir şekilde seçerek onları okuyabilir. Yaşamı içinde sosyal fobik mutlaka rahatlama egzersizlerine yer vermeli... Bedenini tanımalı, bedeninin kendisine verdiği mesajları iyi algılamalı! Meditasyon egzersizleri fayda sağlayabilir. Bitkisel çaylar da (adaçayı vb.) rahatlamaya yardımcı olacaktır.


_PaPiLLoN_ 22 Ağustos 2008 15:08

Gül, hafızayı güçlendiriyor

Almanya'daki Lübeck Üniversitesi bilim adamlarından Jan Born ve ekibi, uykunun hafızaya nasıl etki ettiğini bulmak için, deneklere bilgisayardan çift objeler ve kartlar gösterdiler.

Denekler sonra iki gruba ayrıldı ve birinci grup gül kokusu, ikinci grup ise hiçbir şey koklatılmadan uyutuldu. Deneklere uyku sırasında da koku koklatan uzmanlar, uyku sırasında beynin verdiği reaksiyonları MRI cihazıyla ölçtüler.

Deneye katılanların yüzde 97.2’si, bir gün sonra uyumadan önce kendilerine gösterilen kartların yerlerini hatırladılar. Gül kokusunu koklamadan uyuyanlarda ise bu oran yüzde 86’da kaldı. MRI taramalarında da uyku sırasında koku koklatılan deneklerin beyinlerinin hippocampus bölümünde aktivite tespit edildi.


_PaPiLLoN_ 27 Ağustos 2008 18:15

1 ek

Doğru Nefesle Ruhsal sorunlardan Kurtulun

Geçmişte yaşadığınız duygusal travmaların sizi yönetmesine izin vermeyin. Uzmanlara göre doğru nefes teknikleriyle ruhsal sorunlardan kurtulabilir, hayatınızı baştan yaratabilirsiniz!
Alıntıdaki Ek 51112

Yogi Nefes: Tek burun deliğinden nefes alma


Ne sağlıyor?
Sağ burun deliğinden alınan nefes beynimizin sol yarısını uyarıyor. Sol beyin yarısı da mantık ve irademizi kullanmamızı sağlıyor. Sol burun deliğinden aldığımız nefes ise beynin sağ kısmını uyarıyor. Sağ kısım yaratıcılığınızı, inançlarınızı ve hislerinizi ortaya koymamızda etkili oluyor.
Nasıl uygulanıyor?
Rahat bir oturuş pozisyonu seçin. Omurganız dik olmalı. Gözlerinizi kapatın ve dikkatinizi nefesinize vermeye başlayın. Yüzük parmağınızla sol burun deliğinizi kapatarak sağ burun deliğinden nefes aldıktan sonra bu kez baş parmağınızla sağ burun deliğini kapatarak sol burun deliğinden verin. Nefesi tekrar soldan alın, kapatın ve sağdan verin. Böylece nefesinizle sinüslerinizde 8 rakamı çizmiş oluyorsunuz.

Diyafram Nefesi


Ne sağlıyor?
Bedeninizde bloke olmuş olumsuz duyguları ve tıkanmaları açıyor. Bu tıkanıklıkların ortadan kaldırılması da duygusal travmalardan arınmanıza yardımcı oluyor.
Nasıl uygulanıyor? Diyaframa alacağınız nefesi hissedebilmeniz için yere sırt üstü uzanın. Nefesinizi burundan alıp, ağzınızdan bırakın. Ardından nefesinizi derinleştirmek için, içinizden saniyeleri saymaya başlayın. Nefesinizi önce 4 saniyede alın, 4 saniye içinizde tutun ve yine 4 saniye sayarak bırakın. Eğer nefesinizi tam alabiliyorsanız, daha sonraki soluk alış verişlerinizde bu süreyi 5, ardından 6 saniyeye yükseltin. Böylece nefes kapasiteniz artmaya başlayacak. Şimdi her nefesinizi karın bölgenize gönderdikten sonra burada tutun. Öyle ki karnınız, aldığınız nefesle balon gibi şişmeli. Sonrasında nefesinizi yine saniyeleri sayarak bırakın. Bu süreyi 10, hatta 20 saniyeye kadar çıkarmanızda fayda var. Egzersizi uygularken dikkat etmeniz gereken en önemli nokta nefesinizi daima burundan alıp ağızdan bırakmak olmalı.

Akciğer Nefesi


Ne sağlıyor?
Duygusal, zihinsel ve fiziksel sorunlarımızda etkili oluyor. Örneğin, zihnimizde barındırdığımız olumsuz düşüncelerin yerini pozitif düşüncelerin almasına katkıda bulunuyor.
Nasıl uygulanıyor?
Akciğer nefes egzersizini uygulamak için bacaklarınızı çapraz hale getirerek rahat bir konumda oturun. Avuçlarınızı dizlerinizin üzerine yerleştirin. Omurganız, bedeninizin enerji akışına izin verebilmesi için dik olmalı. Omurga dik olduğu zaman aldığınız her nefes, doğrudan hücrelere nüfuz ediyor ve kan sirkülasyonu düzene giriyor. Bu sayede de hücrelerin yaşlanması önlenebiliyor. Şimdi akciğerleriniz tamamen doluncaya dek burnunuzdan nefes alın. Ardından, tıpkı diyafram egzersizindeki gibi, derinleştirme tekniğini uygulayın. Egzersizi en az 10 dakika boyunca uygulamaya özen gösterin.

Denge Nefesi


Ne sağlıyor?
Denge pozisyonu, konsantrasyonu tek bir noktaya toplayıp denge duygusunun daha fazla oluşmasını sağlıyor. Amaç, beynin sağ yarım küresi ile sol yarım küresini dengelemek ve sağ lob ile sol lob arasındaki bağları güçlendirmek. Ayrıca ellerimizi göğüs boşluğu ile soluk borusunun önünde yer alan timus bezinin üzerine yerleştirdiğimizde hem bağışıklık sistemimiz hem de konsantrasyon yeteneğimiz güçleniyor..
Nasıl uygulanıyor?
Beden ağırlığınız her iki bacağınızda da eşit olsun. Şimdi sağ ayak tabanınızı sol ayak tabanının dış yanına getirin. Her iki ayak tabanı da yerle tam olarak temas etmeli. Kollarınızı göğüs bölgesinden öne doğru uzatıp çapraz duruma getirin. Ardından parmaklarınızı kenetleyin ve aşağıdan yukarıya doğru çevirdikten sonra göğüs kafesinin önündeki timus bezine temas ettirin ve 5 dakika boyunca, gözlerinizle tek bir noktaya odaklanarak kalın.


_PaPiLLoN_ 28 Ağustos 2008 17:20

Otizmde Göz testiyle erken tanı

Kanada'daki McMaster Üniversitesi'nden Mel Rutherford ve ekibinin geliştirdiği yöntem, çocukların göz hareketlerinin izlenebilmesini ve ölçülebilmesini sağladı.

Çevresiyle görsel olarak etkileşime giren çocuğun normal geliştiği tezine dayanan araştırmacılar, otizm hastası çocuğun çevresindeki insanların gözlerine bakamadığını ve bakışları yüzlere odaklayamadığı fikrinden yola çıkarak, ailesinde otizm hastası olan ve olmayan 2 grup çocuğun göz hareketlerini inceledi.

Geliştirilen yöntemle yapılan araştırma, otizm tanısının çocuk 9-12 aylıkken koyulabilmesini sağlayabildi.

Çocukların bakış yönünü göz hareketlerini saptayabilen bilgisayarlı bir sistemle ölçen Rutherford, testin 10 dakikada yapılabileceğini ve ilk kez tamamen nesnel bir yöntemin uygulandığını söyledi.

Rutherford, otizm ne kadar çabuk teşhis edilirse tedavisinin o kadar başarılı olacağını da vurguladı.

Şimdiye dek otizme 3-4 yaştan önce güvenilir tanı koyulamıyordu.


_PaPiLLoN_ 29 Ağustos 2008 14:34

Zeka için çocuklara tv yasağı geldi

Fransa’da üç yaşın altındaki çocukların televizyon izlemesi yasaklandı. Yasaklama sadece yetişkinlere yönelik programları değil, Baby TV, Babyfirst TV gibi bebeklere yönelik televizyon kanallarında yayımlanan programları da içeriyor.

Fransa Medya Yüksek Konseyinden yetkililer, yaptıkları açıklamada, üç yaşın altındaki çocukların televizyonun zararlı etkilerinden korunması gerektiğini ve onları korumak için böyle bir yasa çıkarıldığını açıkladı. Bu kanalların sadece kablolu yayından yayımlanması gerektiğini söyleyen Fransa Kültür Bakanı Christine Albanel bebeklere yönelik kanalların çocuklardaki olumsuz etkisinden söz edip, bu kanalların çocuklar için büyük tehlike oluşturduğunu, farkettirmeden kendilerini saatlerce izlettirdiklerini açıkladı. Yetkililer, televizyonun üç yaşın altındaki çocukların zekâ gelişimini olumsuz etkilediğini düşünüyor.


peaceful 1 Eylül 2008 20:56

Artık mumlara biçimleri, kokuları ve renkleriyle sadece bir aksesuar olarak bakılmıyor. İnsan psikolojisini etkilediğine dair ciddi iddialar var. Bunları bilmek ister misiniz?

Yeşil mum
Hareketin ve verimliliğin sembolü olarak görülüyor ve vücut-beyin enerjisini dengelediği söyleniyor. Doğa tutkusunu arttırdığı da iddialar arasında.

Mavi mum
Renk uzmanlarına göre algı yeteneklerimizin uyanmasına ve içsel yeteneklerimizin farkına varmamıza yardımcı olan en etkili mum.

Beyaz mum
Saflığın ve gücün sembolü olarak kabul ediliyor. Ayrıca birlikte yandığı diğer mumların da etkilerini artırıyor.Beyaz bir mum duman çıkarıyorsa, çevredeki negatif düşünce ve etkileri yok ettiği söyleniyor. Eğer duman bir süre sonra kesiliyorsa, o bölge her çeşit olumsuzluktan arınmış sayılıyor.

Siyah mum
En güçlü ve koruyucu mumlar olarak kabul ediliyor. Pek çok dinde, ayin ve törenlerde siyah mumun kullanılması buna bağlanıyor. Uzmanlar, aşırı kullanımın depresyona yol açabileceğini iddia ediyor. Bu yüzden önerileri, siyah mumun, beyaz renkli mumlarla bir arada kullanılması.


nasli 2 Eylül 2008 17:38

bebeğiniz dahi olabilir.
 
1 ek
Bebeklerin çok üstün öğrenme becerisine sahip oldukları belirtildi. Gaziantep Üniversitesi Yabancı Diller Araştırma ve Uygulama Merkezi (YADİMER) Başkanı Yrd. Doç. Dr. Semih Summak, Dr. Elçin Summak ile birlikte yürüttükleri
“Çoklu Zeka Kuramı” konulu deneysel araştırmanın 3 yıllık ilk aşamasının, bebeklerin öğrenme kapasitesi ile ilgili ilginç sonuçlar verdiğini söyledi.
Alıntıdaki Ek 51113

Yrd. Doc. Dr. Semih Summak ve Dr. Elçin Summak, 3 yıllık araştırmalarının ilk aşamasında, bebeğin 3 yaşından önce konuşmayla birlikte birkaç dilde okumayı da öğrenebildiklerini belirlediklerini açıkladılar. Beyin ve zeka gelişiminde 0-6 yaş arasının çok kritik bir dönem olduğunu belirten araştırmacılar, bulgularının, ev tabanlı bir okul öncesi eğitim programının geliştirilmesine katkı sağlamak bakımından önemli olduğunu kaydetti.

Araştırma sürecinde bebeklerin çok üstün öğrenme becerilerine sahip olduklarını gözlemlediklerini belirten Semih Summak, “Bebekler 3 yaşından önce konuşmayla birlikte birkaç dilde okumayı da öğrenebiliyorlar. Tüm sağlıklı bebekler büyük zeka kapasitesiyle dünyaya geliyorlar. Ancak, beyin ve zeka gelişiminde 0-6 yaş arası, çok kritik bir dönem” dedi. Summak, bebeklerin olağanüstü bir öğrenme kapasitesine sahip olduklarını gördüklerini kaydetti.

“Dikkat aralığı”
“Bebekler 100’e kadar sayıları tanıyabiliyor ve 20’ye kadar sayabiliyor. Ayrıca, sanılanın aksine, bebeklerin 45-50 dakikaya kadar çıkabilen oldukça uzun bir ‘dikkat aralığına’ sahip olabileceklerini de gözlemledik” diyen Semih Summak, şöyle devam etti:
“Bu tür bir programı tüm gün çalışan anne babalar bile, evde çocuklarına rahatlıkla uygulayabilirler. Çünkü bebekler hiçbir usanma belirtisi göstermeden büyük bir zevkle program etkinliklerine katılıyorlar. Okuma ve matematik bir anlamda hobileri haline geliyor. 3 aylık bebeğin eğitimi, günde 15 saniyelik sürelerle başlayıp 40 dakikaya çıkarılıyor. Programın amacı, nörolojik bağlantıları yoğunlaştırarak bireyin potansiyel beyin/zeka kapasitesini en üst sınıra kadar çıkarabilmek. Programda okuma, müzik, yoga, yüzme, beden eğitimi ve problem çözme gibi etkinlikler araç olarak kullanılıyor. Okuma-anlama, yabancı dil öğrenme, bedensel ve duygusal alanlardaki gelişim, programın yan ürünü olarak ortaya çıkıyor.”

Araştırma bulgularının, ev tabanlı bir okul öncesi eğitim programının geliştirilmesine katkı sağlamak bakımından önemli olduğunu anlatan Semih Summak, şöyle konuştu:

“Böyle bir programın ülke geneline yaygınlaştırılması durumunda ilköğretimin ilk 2 yılına denk bir öğrenme, 6 yaşına kadar evde veya okul öncesi eğitim kurumlarında rahatlıkla sağlanabilir. Benzeri Beyin/Çoklu Zeka Geliştirme çalışmaları Amerika, Japonya, İtalya ve Brezilya’da yıllardır uygulanıyor. Bu ülkeler, bu konuda büyük bir birikim edinmişler. Bundan sonraki hedefimiz, maddi destek bulduğumuz takdirde, daha çok denekle ve Çoklu Zeka Kuramının kabul ettiği tüm zeka alanlarını kapsayacak bir çalışma yapmak olacak.”


_PaPiLLoN_ 4 Eylül 2008 14:40

Gün ışığı azaldıkça ruh hali de bozuluyor

Kış depresyonu, günlerin kısalmasından ve bunla ilişkili olarak güneş ışığının da azalmasından kaynaklanıyor. Gün ışığı azaldıkça mutluluk hormonu olarak da bilinen serotonini taşıyan protein azalıyor ve depresyon riski artıyor.

Mevsim geçişlerinde, özellikle de kışa girerken insanların kendilerini daha kötü, daha sıkıntılı hissettikleri bilinen bir gerçek. Ancak bilinmeyen bunun altında yatan asıl neden. Neyse ki Kanadalı bilim adamları, zaman zaman kış depresyonu olarak da bilinen ruh hali değişikliklerinin nedenlerini bizler için daha anlaşılır hale getirdi.

“Mevsimler değişirken insan beyninin kimyası da değişiyor, bu da zaman zaman kendimizi kötü hissetmemize ve hatta depresyona sürüklenmemize neden olabiliyor.”
Kanadalı bilimadaları, insanoğlunun mevsimlere göre değişen ruh haline ilişkin araştırmalarını kısaca böyle anlatıyor.

Araştırmaya göre insanları depresyona sürükleyebilen, deyim yerindeyse elden ayaktan kesen kış depresyonu, günlerin kısalmasından ve bunla ilişkili olarak güneş ışığının da azalmasından kaynaklanıyor.

Uzmanlar, gün ışığı azaldıkça beyinde ruh halini düzenleyen ve çoğu zaman mutluluk hormonu olarak da bilinen serotonini taşıma görevi üstlenen bir proteinin seviyesinin de azaldığını ve insanların kendilerini daha kötü hissetmeye başladıklarını söylüyor.

Bu yüzden de insanlar enerjilerini yitiriyor, çok yemeye başlıyor ve daha fazla vakitlerini uyuyarak geçirmek istiyor. Yani kış depresyonunun altında değişen beyin kimyası yatıyor.

Araştırmaya göre güneşli coğrafyalarda yaşayanların daha enerjik ve neşeli olmasının nedeni de gün ışığının süresine göre değişen beyindeki protein düzeyi.


_PaPiLLoN_ 7 Eylül 2008 15:44

1 ek

İnternet bağımlılığının adı konuldu

CNNTÜRK'ün AA muhabirine dayanarak aktardığı habere göre, sendromun çok görüldüğü İngiltere'de yapılan bir araştırma, İngilizlerin yüzde 70'inin internete her gün bağlanmadığında mutsuz olduğunu gösterdi.
Alıntıdaki Ek 51114


YouGov firmasının son araştırması, İngiliz kullanıcıların yüzde 44'ünün hayal kırıklığı hissederken, yüzde 27'sinin online olamadığı zaman daha çok stresli olduğunu ortaya koydu.

İngilizlerin yüzde 26'sı interneti yaşamlarını organize etmek için "son derece hayati" olarak nitelerken, bilgisayar kullanıcılarının yüzde 19'u ailesinden, yüzde 20'si ise sevgilisi ya da eşine ayırdığından fazla zamanı internet başında harcıyor.

Saplantılı internet kullanımı
İnternet ortamında "Onlinekolizm" olarak da nitelendirilen "Discomgoogolation" sendromu, yetişkinlerin yanı sıra çocuklar arasında da hızla yayılıyor. Ebeveynler, çocukları için yeni eğitim fırsatı sunduğunu düşündükleri için evlerinde internet bağlantısı olmasına sıcak bakıyorlar. Ancak çocukların, interneti sadece ev ödevleri veya araştırma için kullanmadığı, arkadaşlarıyla anlık ileti kurdukları, çevrim içi oyunlar oynayarak veya sohbet odalarında yabancılarla konuşarak saatler geçirdikleri tespit edildi.

Microsoft uzmanları şirketin internet sitesinde, çocukların "Discomgoogolation" sendromundan korunması için şu önerilerde bulunuyor:
  • İnternet bağımlılığın belirtilerini arayın. Çocuğunuzun internet kullanımının okuldaki performansını, sağlığını, ailesiyle ve arkadaşlarıyla ilişkilerini etkileyip etkilemediğini kendinize sorun. Çocuklarınızın çevrim içi ortamda ne kadar zaman geçirdiğini belirleyin.
  • Çocuğunuz internet bağımlılığı belirtileri gösteriyorsa, profesyonel bir danışmana başvurun. Saplantılı internet kullanımı, depresyon, öfke ve öz güven eksikliği gibi başka sorunların belirtisi olabilir.
  • Kendi çevrim içi alışkanlıklarınızı inceleyin. Kendi internet kullanımınız diğer etkinliklerinizle dengeli mi? Unutmayın, çocuğunuzun örnek alacağı ilk kişi sizsiniz.
  • İnternet kullanımını yasaklamayın. Çoğu çocuğun sosyal hayatının önemli bir parçasıdır. Bunun yerine, çocuklarınızın çevrim içi olarak ziyaret edebileceği sitelere ve neler yapabileceklerine yönelik internet kullanımıyla ilgili aile kuralları belirleyin ve bu kurallara uyulmasını sağlayın. Bu kurallar şunları içerebilir: her gün belirli bir süre çevrim içi olma; ödevleri bitirinceye kadar internette gezinememe veya anlık iletileri kullanamama; sohbet odalarına veya çevrim içi yetişkin içerikli sitelere girememe.
  • Bilgisayarı açıkta tutun. Bilgisayarı çocuğunuzun odasına değil, evin ortak kullanım alanlarından birine kurun.
  • Bir denge kurun. Çocuğunuzun diğer etkinliklere katılmasını destekleyin ve teşvik edin özellikle diğer çocuklarla zaman geçirmesini sağlayın. Çocuğunuzun çevrim dışında sosyalleşmesine yardımcı olun. Çocuğunuz yaşıtlarına karşı utangaç veya çekingense, onu sosyal beceriler dersi almaya teşvik edin. Çocuğunuzu bilgisayar dersleri veya hobi grupları gibi ortak ilgi alanları olan diğer çocuklarla tanışabileceği etkinliklere özendirin.


_PaPiLLoN_ 9 Eylül 2008 22:39

Antidepresan yerine sakız çiğneyin!

Avustralya'nın Swinburne Üniversitesi'nden Andrew Scholey ve ekibi, stresli ortamda, sakız çiğnemenin kişilerin davranışlarına olan etkisini araştırdı. Stresi artırıcı ve verimi engelleyici birçok faaliyeti yapmaları istenen yaş ortalaması 22 olan 44 kişi 2 gruba ayrıldı. Bu faaliyetleri yaparken sakız çiğnemesi istenen gruptakilerin stres oranının, sakız çiğnemeyenlere göre yüzde 10-17 az olduğu, stres hormonu kortizolün az salgılandığı görüldü. Araştırmacılar ayrıca sakız çiğneyenlerin faaliyetlerdeki genel başarısının diğerlerine göre belirgin oranda fazla olduğunu tespit etti. Araştırma sonuçları uluslararası bir kongrede sunulsa da araştırmanın bir bölümüne, dünyanın ilk sakız üreticisi Wrigley grubuna bağlı Wrigley Bilim Enstitüsü'nün mali destek vermesi dikkat çekti. Wrigley Bilim Enstitüsü'nün geçen yıl Japonya'da dokuz kişi üzerinde yaptığı bir araştırmada, sakız çiğnemenin beyindeki kan akımını yüzde 40 artırabileceğini ve hafızayı olumlu etkileyebileceğini göstermişti.


_PaPiLLoN_ 12 Eylül 2008 18:37

Orta kulak rahatsızlığı şizofreni gelişiminde rol oynayabilir
 

Orta kulak rahatsızlığı şizofreni gelişiminde rol oynayabilir

Yapılan çalışmada özellikle, sol taraflı orta kulak rahatsızlığının şizofreni ile ilişkili olduğu görüldü. Sol temporal beyin lobunun (sol-orta kulağın yakınında olan) şizofreni nöropatolojisinde rol oynadığı göz önüne alındığında, bu bulgu özellikle önem kazanıyor.

Baş yazar Peter Mason' ve arkadaşlarına (St Catherine's Hospital, Birkenhead, UK) göre; "Şiddetli orta kulak hastalığının ileriki yıllarda kişiyi şizofreniye yatkın kılacağını veya orta kulak hastalığı ile şizofreni arasında ortak bazı etyolojik faktörler olduğunu düşünmek hiç de mantıksız değil."

20. yüzyıl başlarında, kulak hastalığı ile delilik arasında olası bir bağlantı olduğu fikri oldukça ilgi çekmişti. 1890'da bile, kulak hastalığının deliliğe, hatta sekonder demansa yol açabileceğini öne süren yazarlar olmuştu. Bununla birlikte günümüzde bu konuya nispeten daha az ilgi gösterilmektedir.
Araştırmacılar İngiltere, West Lancashire'den 84 şizofren hastayı güncel bir çalışmaya dahil ettiler. Her hasta yaş, cinsiyet ve doğdukları mevsim açısından dört sağlıklı kontrolle eşleştirildi.

Pratisyen hekim kayıtlarından "orta-kulak rahatsızlığı" (otitis media, kronik süpüratif otitis media ve mastoidit) veya "başka kulak hastalığı" (otitis eksterna, kulak kiri ve yabancı cisimler) öyküsü elde edildi.

Analizde mental olarak sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında şizofren hastaların orta kulak rahatsızlık öyküsüne sahip olma olasılığının daha yüksek olduğu görüldü (göreli orantı=3.68). Sol taraflı orta kulak rahatsızlığında göreli orantı 4.15'e yükseldi.

Ayrıca, işitsel halüsinasyonları olan şizofreni hastalarının şizofreni öncesi orta kulak rahatsızlık öyküsüne sahip olma olasılıkları [özellikle serebral dominans tarafında orta kulak rahatsızlığı için (göreli orantı=10.00) ] halüsinasyonları olmayan arkadaşlarından anlamlı olarak daha fazlaydı.

Mason ve arkadaşlarının bu konudaki yorumu şöyle:" Bilindiği gibi, şiddetli mastoidit ve otitis media durumunda enfeksiyon; kemik nekrozu, konjenital ayrışma (dehiscence) ve kırık hatlar yoluyla temporal kemik aracılığı ile ve yanı sıra tromboflebit veya perivasküler kılıflar yoluyla intrakranyal olarak yayılabilir."

"Orta kulak rahatsızlığı şizofreni yatkınlığını arttırabilen bir başka etyolojik faktör olabilir."


_PaPiLLoN_ 20 Eylül 2008 19:52

1 ek

Bağışlamayı Öğreten Tedavi

'Onu asla affetmem, affedemem' diyorsanız, bir kez daha düşünün. Kötü anıları hafızadan silmek zor değil.
Alıntıdaki Ek 51115

"Amerika'da Stanford Üniversitesinde Frederic Ruskin isimli bir araştırmacının ekibiyle beraber yaptıkları bir bilimsel çalışmaya göre, San Francisco şehrinde oturan 259 kişi üzerinde yaptıkları araştırmada denekler, altı defa bir buçuk saatlik oturumlarla inceleniyor. Bu oturumlarda katılımcılara, bağışlamayı, affetmeyi öğretiyorlar tedavi metodu olarak.

Uygulanma şekli;
Denekler kötü hatıralarını konuşuyorlar, daha sonra kendilerine zarar veren kişileri zihinlerinde canlandırıyorlar. Psiko-drama denilen bu yöntem uygulanıyor ve daha sonra da konuşturuyorlar o kişileri"

MUHATABIN SANDALYESİNE OTURUN
Nevzat Tarhan'a göre muhatabı affetme öğretisi şu şekilde cereyan ediyor: "Bir insan kötü anıyla yaşadığı kişiyi hatırlar ve karşısında bir boş sandalye vardır ve onu o boş sandalyede oturuyor kabul eder ve onunla konuşur. Ondan sonra kendisi onun yerine geçer ve onun adına konuşur. Daha sonra tekrar kendi yerine geçerek konuşur." Bu çalışmanın bir uzman eşliğinde seanslar şeklinde yapıldığına dikkat çeken Tarhan, "bu çalışmanın sonunda uzman kendine zarar veren kişileri yönlendiriyor ve kendilerini affetmelerini sağlıyor. Ona karşı muhatabının muhtemel söyleyeceğini uzman söylüyor ve sonuçta uzman, o olayı tekrar hatırlamasını sağlayarak, onu çözüp affedebileceği bir yorum yaptırıyor hastasına" diyor.

AFFEDEN KİŞİ DE HASTALIK BELİRTİLERİ AZALIYOR

Tarhan, yapılan araştırmalara göre bu kişilerin deney sonrasında olayla ilgili daha az acı duyduğunu hissettiklerinin görüldüğünü belirtiyor. Tarhan bu affetme işleminden sonra bu kimselerde stresten kaynaklanan sırt ve mide ağrıları, uykusuzluk, depresif ruh hali gibi hem psikolojik hem de fiziksel belirtilerin azaldığının görüldüğünü belirtiyor.

AFFETMEYE HAZIR OLMAK
Prof. Dr. Nevzat Tarhan; bu deneklerin çoğunun gelecekte karşılaşabilecekleri muhtemel bir olayda yeniden affetmeye hazır olduklarını söylediklerine dikkat çekiyor. Dünyanın kavga değil paylaşım yeri olması gerektiğini belirten Tarhan; affetmeyi başaran kişilerin "Benzer bir olay yaşarsam, bunu çözdüğüm gibi onu da çözüp affedebilirim" diye düşündüklerini söylüyorlar.

Burada Tarhan esas dikkat edilecek noktanın, tabii 'önemli değil, affettim' diyerek yaklaşmamak olduğuna vurgu yapıyor ve affetmenin gerekçeleriyle beraber gerçekleşmesinin önemli olduğunun unutulmaması gerektiğini aktarıyor. Kişilerin zamanla 'Beni kızdıran bu insan şu anda burada yok. Onu ikna etmek, özür dilemesini sağlamak mümkün değil. Onu affetmem, benim için faydalı ve benim yararıma' sonucuna geliyorlar diyor.

Nevzat Tarhan bu yöntemi uygulamanın insanın doğasına iyi geldiğini, kaygılarını giderdiğini, üzerinde taşıdığı psikolojik yükü indirmesini sağladığını ifade ediyor ve bu nedenle kişileri affederken gerekçeleriyle birlikte affetmelidir diyor. Affetmenin affeden bağışlayan kişinin kendisine de iyi geldiğini aktaran Psikiyatri Uzmanı Tarhan son olarak bu yöntemi uygulamayı herkese önerdiğini sözlerine ekliyor.


_PaPiLLoN_ 21 Eylül 2008 19:48

Sakinler sola, gerginler sağa

ABD’de yapılan bir psikolojik deney sakin tabiatlı insanların solcu, barış yanlısı ve liberal partilere, kolay panikleyenlerinse muhafazakâr partilere oy verdiğini ortaya koydu

Siyasi duyarlılığın bazı psikolojik tepkilerle yakından bağlantısı bulunduğu, sakin yapıdakilerin sola, endişelilerin sağa oy verdikleri ortaya çıktı.

ABD’deki Rice, Nebraska-Lincoln, Illinois üniversiteleri ve Virginia Psikiyatrik ve Davranışsal Genetik Enstitüsü’nden bilim adamları, ilk deneyde yüzünde örümcek olan panik halindeki bir kişiye, kurtçuklarla dolu bir yara veya kanlı bir yüz gibi endişe verici görüntülere verdikleri tepkileri görmek amacıyla 46 kişiye test yaptı. Daha sonra katılımcıların, terleme gibi fiziksel tepkileri ölçüldü ve bu kişilerden siyasi düşüncelerine ilişkin sorulara yanıt vermeleri istendi.

İkinci deneyde ise ekip, katılımcıların kulaklıklarına beyaz gürültü olarak adlandırılan ani ve yüksek sesler dinleterek onları şaşırttı. Bu deneyde de hangi hızda göz kırptıkları test edildi.

ETKEN BELİRSİZ
Sonuç olarak yurtseverlik, idam cezası, Irak savaşı, askerî harcamalar gibi konulara sıcak bakan, muhafazakâr tutum sergileyenlerin, Amerikan solunun barışseverlik, silah denetimi, kürtaj hakkı, eşcinsellerin evlenmesi gibi geleneksel değerlerine yakın olduklarını söyleyenlere göre daha fazla fiziki tepki verdikleri görüldü. Daha düşük tepki verenlerin ise yabancı yardıma açık oldukları, pasifizm, göç ve silah politikaları konusunda da liberal oldukları ortaya çıktı. Ancak araştırmacılar, siyasi fikrin mi fiziki tepkiyi yoksa fiziki tepkinin mi siyasi fikri doğurduğunu bilemiyor.

Siyaset bilimi profesörü John Hibbing, “Siyasi davranışların kaynağını bulmak oldukça önemli. Genelde araştırmacılar sadece çevresel faktörlere odaklanıyor. Bu faktörler ünversitedeki çılgın bir oda arkadaşı, dinî bir insan ya da ailenizin sizi belirli bir şekilde yetiştirmiş olması olabilir. Biz bunun altında yatan başka bir şey olmalı diye düşündük. Belki belirli insanların diğer insanlara nazaran bir tehdit karşısında bir fiziksel tecrübesi vardır” açıklamasını getirdi. Hibbing deneyin sonuçlarını açıklamada da biraz çekinmiş: “En büyük korkumuz insanların ne diyeceği oldu. ‘Muhafazakârlar için korkak kediler ve liberaller içinse çok saf anlamıyorlar’ diyebilirlerdi. Biz bir grubun daha iyi olduğunu söylemiyoruz. Belki bir grup dünyayı diğerlerine göre daha farklı şekilde algılıyor, o kadar.”

Hibbing dışında siyaset bilimi profesörü Kevin Smith ve psikoloji profesörü Mario Scalora’nın aralarında bulunduğu ekibin yaptığı araştırma ‘Science’ dergisinde yayımlandı.


_PaPiLLoN_ 1 Ekim 2008 21:20

Gençlerin Yüzde 94.1'inin fobisi var

Türkiye’de gençlerin yüzde 94.1’inin fobisinin bulunduğu, en çok, ölümden, dini duygularını kaybetmekten, cehennem gitmekten ve depremden korktukları ortaya çıktı.

Bağımsız Eğitimciler Sendikası’nın geniş bir katılımla yaptığı “Gençlik ve Korku Araştırması” Türk gencinin “fobik” olduğunu ortaya koydu. Türk genci, korkuları nedeniyle diğer insanlarla ilişki kurmaktan bile kaçınırken, özellikle inanç konusunda korku duyuyor. İstanbul ve Ankara’da 18-30 yaşları arasında 2 bin 996 genci katıldığı ankette göre, gençlerin yüzde 94.1’nin fobisi bulunuyor. Ankete göre, gençlerin yüzde 12.3’ü ölüm ve sevdiklerini kaybetmekten korkarken, yüzde 11.4’ü dini duygularını kaybetmekten korkuyor. Gençlerin yüzde 11.1’i de depremden korktuğunu açıklarken, yüzde 10.9’luk kısmı da cehenneme gitmekten korkuyor.

-GENÇLER HAYVANLARDAN DA KORKUYOR-

Ankete göre, gençlerin yüzde 71.9’u hayvanlardan korkarken, yüzde 20.4’ü hiçbir hayvandan korkmuyor. Ankete katılanların yüzde 7.7’si de hayvanlardan korkup korkmadığı konusunda kararsız. Hayvanlardan korktuğunu belirten gençlerin yüzde 26.2’si yılandan, yüzde 25.9’u köpek balığından, yüzde 20.6’sı böceklerden, yüzde 14.1’i fareden korkuyor. Kedi ve köpeklerden korkanların oranı ise yüzde 5.1’i buluyor.

-“GENÇLER, KORKULARI NEDENİYLE İNSANLARLA İLİŞKİ KURAMIYOR”-
Anketin en ilginç sonuçlarından biri de gençlerin korkularının insanlarla ilişkilerini önemli ölçüde etkilediğini ortaya koyması oldu. Gençlerin yüzde 59.9 gibi büyük bir kısmı, korkularının toplum içinde insanlarla ilişki kurmasını engellediğini açıklarken, sadece yüzde 25.7’si korkularının ilişkilerine etki etmediğini savundu. Ankete katılanların yüzde 14.7’si ise korkularının insanlarla ilişkilerini engelleyip engellemediği konusunda ise kararsız kaldı.

-TÜRK GENCİ PANİKATAK-
Anket, Türkiye’deki dört gençten birinin panik atak sahibi olduğunu da gözler önüne serdi. Ankete göre, gençlerin yüzde 24.5’inin panikatağı bulunurken, yüzde 21.1’inde küçümsenme korkusu bulunuyor. Gençlerin yüzde 20.2’si topluluk önünde konuşmaktan korkarken, yüzde 18.2’si gibi büyük bir kısmı da ayıplanmaktan korkuyor.
Gençler, topluluk içinde cep telefonu ile konuşmaktan dahi rahatsızlık duyuyor. Gençlerin yüzde 27.2’si topluluk içinde cep telefonu ile konuşurken rahat hissettiklerini, yüzde 14.4’ü ise çok rahat olduğunu açıkladı. Buna karşın gençlerin yüzde 19.5’i cep telefonu ile konuşurken uzaklaşmak istediğini, yüzde 19.3’ü sıkıntılı olduğunu, yüzde 9.9’u korku duyduğunu, yüzde 9.7’si ise kaygılandığını bildirdi.

-TÜRK GENCİ TANIŞIRKEN SIKINTILI-
Ankete göre, gençler iyi tanımadığı ya da yeni tanıştığı kişilerle konuşurken, sıkıntı ve kaygı duyuyor. Gençlerin yüzde 28.2’si yeni tanıştığı kişilerle konuşurken rahat olduğunu, yüzde 15.3’ü ise çok rahat olduğunu belirtirken, yüzde 22.2’si sıkıntılı olduğunu söyledi. Gençlerin yüzde 18.9’u ise yeni tanıştığı kişilerle konuşurken kaygılanırken, yüzde 8.5’ku korktuğunu, yüzde 6.9’u ise kaçmak istediğini söyledi.

-GENÇLER KORKULARINDAN KURTULMAK İÇİN YARDIM ALIYOR-
Araştırmaya göre, gençlerin yüzde 73.1’i korkularından kurtulabilmek için yardım alıyor. Gençlerin yüzde 39.7’si korkularından kurtulmak için arkadaşlarından ve çevresinden yardım alırken, yüzde 27.6’sı ise ailesinden yardım alıyor. Rehber öğretmen ya da psikolojik danışmandan yardım isteyenlerin oranı yüzde 14.1’i bulurken, yüzde 5’i de psikiyatra giderek yardım alıyor. Gençlerin yüzde 3.9’u ise korkularından ilaçla kurtulma yolunu seçiyor.
Gençlerin yüzde 29.2’si ise aldığı yardımların işe yaramadığını düşünüyor.


_PaPiLLoN_ 1 Ekim 2008 21:25

İlyada Destanında Depresyon İzi

Yüzyılın hastalığı olarak nitelendirilen depresyonun antik çağlardan beri insanlığının sorunu olduğu bildirildi.

Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Psikiyatri Anabilimdalı Öğretim Üyesi Yrd. Dr. Sinan Yetkin, yaptığı açıklamada, antik çağlardan itibaren depresyon örneklerine ait kayıtlar bulunduğuna, Manisa'nın Sipil Dağı'nda yer alan Niobe'nin taş yüzü depresyon sembolize ettiğini ifade etti.

Homeros'ın 3 bin yıl öncesinde yazdığı İlyada destanında Kral Ajax'ın aşırı hareketli durumu ile düş kırıklığı, çökkünlükleri, hızlı döngüsel geçişlerinden ve intihar etmesinden bahsedildiğini anlatan Yrd. Doç. Dr. Yetkin, şunları söyledi:

''Bu da olasılıkla hızlı siklus gösteren manikdepresif duruma ilk örnektir. Samuel'in kutsal kitabında Kral Saul'un öyküsünde depresif bir sendrom tanımlanmıştır. Depresyonun ona eziyet vermek için tanrı tarafından gönderilen kötü bir ruh olduğu belirtilmiştir. Tarih öncesi dönem tedavileri içinde Troyalı Helena'nın keder ve üzüntüleri azaltmak için nepenthes adlı bitkiden elde edilen bir morfin türevini antidepresan amaçlı kullandığı bildirilir. Bu belki de depresyonun kaydedilmiş en eski farmakolojik tedavisidir.''

HİPOKRAT'A GÖRE
Tıbbın babası olarak nitelendirilen Hipokrat'ın depresyon gibi ruhsal fenomenlerin beyinden kaynakladığını söylediğini kaydeden Yetkin, şöyle devam etti:

''Hipokrat'a göre, beynin balgam ve safradan etkilendiğini, balgamın etkilediği kişilerin sakin kişiler olmasına rağmen safranın etkilediği kişileri ise sakin durmadıklarını, daima şaka yaptıkları, hileye başvurduklarını tanımlamıştır. Melankolinin aşırı miktarda barsak ve dalakta biriken kara safra ile oluştuğu, toksit olan bu maddenin beyni etkilediğinden bahsetmiştir. Melankolinin uzun süreli stres yaratıcı durumlarda ortaya çıktığını söylemiştir.

Efesli Soranus hastaların tedavisinde bugün lityum içerdiğini bildiğimiz kaynak sularını kullanmıştır. Türk ve Arap dünyasında ise İbni Sina ve İshak İbni İbram gibi hekimler bu konuda önemli gelişim göstermişlerdir.''

DEPRESYONDAN KORUNMAK İÇİN

Deprasyondan korunmak için genel yaşam koşullarının iyileştirilmesinin çok önemli olduğunu sözlerine ekleyen Yetkin, ''Binlerce yıllardır var olan depresyon konusunda maalesef günümüz insanının birçoğunun yeterli bilgisi yok. Kültür seviyesi arttıkça hastalığın tedavisi için tıbbi yardım alanların sayısı artıyor'' dedi.


_PaPiLLoN_ 9 Ekim 2008 17:27

Yazdan kışa geçiş psikoloji bozuyor

Yapılan araştırmalar, depresyon tanısıyla tedavi gören hastaların yüzde 65'inin sonbahar ve ilkbahar aylarında psikiyatri kliniklerine başvurduğunu gösteriyor. Dr. Zafer Atasoy, güneş ışınlarının azaldığı ve tatilin bittiği sonbahar mevsiminin insan psikolojisini olumsuz etkilediğini söylüyor. Bu dönemde insanın içinden hiçbir şey yapmak gelmediğini ifade eden psikiyatri uzmanı Atasoy, özellikle çocukların, gençlerin ve yaşlıların dikkatli olması gerektiğini kaydediyor. Depresyonun günümüzün en yaygın hastalıklarından biri olduğunu anlatan Atasoy, en büyük sıkıntının yazdan sonbahara geçişte yaşandığını belirtiyor. Azalan güneş enerjisinin beyin yapısını olumsuz etkilediğini ifade eden Atasoy, "Bu döneme uyum için daha fazla çaba sergilemek gerekiyor. Özellikle uyum becerileri yeterince gelişmemiş ya da çabuk etkilenen bebekler, çocuklar, gençler ve yaşlılar risk altında.'' diyor. Yaz tatilinin sona ermesi de hastalık şikâyetlerini artırıyor. Yoğun iş temposu ve okula ayak uyduramayan birçok insan, psikolojik rahatsızlık geçirmeye daha müsait hale geliyor. Ayrıca sonbaharın gelmesiyle duyguları dengeleyen melatonin hormonunun normalin üzerinde salgılanması, kişinin gün içerisinde ruh durumunun değişmesine neden oluyor. Psikiyatrist Zafer Atasoy, bu dönemde ortaya çıkan belirtileri şöyle sıralıyor: "Göreceli olarak duygusal cevaplarda şiddetlenme, kendini huzursuz hissetme, iştahta oynamalar, uyku düzensizlikleri, çalışma ve verimde düşüş.'' Mevsim depresyonu 17-25 yaş grubunda daha sık görülüyor. Bu dönemde bazı kişiler kendilerini güçlü, güzel, özel yeteneklere sahip hissedebiliyor, bu nedenle de kendisine ve çevresine zarar verebiliyor. Her şeye gülüp, kimseyi umursamadan şarkılar söyleyip oyunlar oynayan kişiler, birdenbire yerinde duramayacak şekilde gergin, hayattan nefret eden ruh durumuna girebiliyor. Sonbaharda intihar olaylarında da artış gözleniyor. Depresyondan korunmanın yolları: Uyku düzeninize dikkat edin. Dengeli ve yeterli beslenin. Hafif ve sulu gıdalar tüketin. Kafeinli içecekler yerine bitki çayları için. Ilık suyla banyo yapın. Yürüyüş ve egzersiz yapmayı ihmal etmeyin. Pozitif enerji alabildiğiniz insanlarla birlikte olun. Kalabalık ve karanlık ortamlardan kaçının. Fırsat buldukça güneş ışığından yararlanın.


HerHangiBiri 4 Kasım 2008 19:35

Kadınlar daha fazla kabus görüyor


İngiltere’de yapılan bir araştırma, kadınların erkeklerden daha çok kabus ve duygusal rüyalar gördüğünü ortaya koydu.

170 gönüllü üzerinde yapılan araştırmada, yakın zamanda gördükleri rüyaları anlatmaları istenen deneklerden erkeklerin yüzde 19’u, kadınların ise yüzde 30’u kabus gördüğünü söyledi.

Başka bir araştırma da, erkeklerin kadınlara nazaran daha rahat bir uyku çektiklerini gösterdi.

Kadınlardaki bu olumsuzluklara tek neden olarak, adet dönemlerinde vücut ısısındaki değişiklik gösterildi.

Edinburgh Uyku Merkezi Müdürü doktor Chris İdzikowski ise araştırmanın sonuçlarına şaşırmadığını belirterek, bu araştırmadan kadınların daha fazla kabus gördükleri mi yoksa bu kabusları daha iyi hatırladıkları mı sonucunun çıkarılması gerektiğine dikkat çekti


HerHangiBiri 4 Kasım 2008 20:52

1 ek

Rüyalar renkli mi siyah beyaz mı?


Alıntıdaki Ek 51117

Çok ilginç bir araştırma yapıldı. Araştırmaya katılanlar siyah beyaz ve renkli tv seyircileri...
Yapılan bir araştırmada, siyah-beyaz televizyon döneminde büyüyenlerin, rüyalarını da siyah-beyaz gördükleri belirlendi.

Araştırma, siyah-beyaz filmler ve televizyon seyrederek büyüyen 55 yaş üzerindekilerden oluşan bir grup ile renkli televizyon ve film döneminde büyüyen 25 yaşın altındaki bir grupla yapıldı.

Araştırmaya göre, birinci grubun rüyalarını da "renksiz" görme olasılıkları artıyor. Renkli televizyon ve filmler seyrederek büyüyen ikinci gruptakiler ise renkli rüyalar görmeye daha meyilli.

Araştırmayı kaleme alanlar, araştırmalarının rüyaların renkli mi, renksiz mi olduğuna dair on yıllardır yapılan tartışmaya da son vermesi gerektiğini söyledi.

20. yüzyılın ilk yarısında yapılan araştırmalarda, rüyaların çoğunun siyah-beyaz olduğu iddia edilmişti. 1960'larda ve daha sonra yapılan çalışmalardaysa, rüyaların yüzde 80'inde biraz renk bulunduğu öne sürülmüştü.

Bu dönemin siyah-beyaz televizyondan renkliye geçiş dönemi olduğundan hareketle, televizyonun rüyaları etkilediği sonucu çıkarıldı. Ancak çeşitli araştırmalar arasındaki farklılık, araştırmacıları kesin sonuçlar ortaya koymaktan alıkoydu.

Dundee Üniversitesinden Eva Murzyn'in yaptığı son araştırmada, yarısı 25 yaşın altında yarısı 55 yaşın üstünde 60 kişiye rüyalarının rengi ve çocukluklarında film ve TV seyretme alışkanlıklarıyla ilgili sorular soruldu.

Verilerin analizi sonucunda, 25 yaş altındakilerin yüzde 5'inden azının rüyalarının siyah-beyaz olduğu, çocukluklarında renkli TV ve film izleyebilme olanağı bulanların da sadece yüzde 7,3'ünün siyah-beyaz rüya gördüğü ortaya çıktı.

Çocukluklarında siyah-beyaz filmler seyredenlerinse daha ziyade siyah-beyaz rüya gördükleri belirlendi.

Murzyn, "Çocukluğumuzda, seyredilen filmlerin rüyaların oluşumunda önemli etkisinin olduğu kritik bir dönem olabilir" dedi.

Ancak Murzyn, filmlere maruz kalınmasının sonucu olarak, beynin, uyanıldığında rüyaları bir şekilde yeniden oluşturup oluşturmadığını bilmenin imkansız olduğunu söyledi.


İNTERNET HABER


HerHangiBiri 4 Kasım 2008 22:00

Kokular Rüyaları Etkileyebilir!


Almanya’da Mannheim Üniversite Hastanesi’nde görevli bilim adamı Boris Stuck’un yaptığı araştırma, uykuda rüya görme esnasında belirli kokulara maruz bırakılan kişilerin rüyalarının bu kokulardan etkilendiğini gösterdiğini söyledi.

Araştırma çerçevesinde 15 kişinin, rüyaların görüldüğü REM uykusuna girdiklerinde, 10 saniye boyunca yoğun gül ve çürük yumurta kokularına maruz bırakıldıkları belirtildi.

Bundan bir dakika sonra uyandırılan deneklere rüyalarıyla ilgili sorular sorulduğu, gül kokusuna maruz bırakılanların hepsinin güzel, çürük yumurta kokusuna maruz bırakılanların çoğunun ise kötü rüyalar gördüklerini söyledikleri kaydedildi.

Stuck, kokuların, rüyaların “duygusal renkliliğini” etkilediğini ifade ederken, araştırmayı yürüten ekibin, sürekli kabus gören insanların kokular kullanılarak güzel rüyalar görmesinin sağlanıp sağlanamayacağı üzerinde çalışma yapacağı bildirildi.


NTVMSNBC


HerHangiBiri 5 Kasım 2008 21:36

Yalnızlık üşütüyor!

Yalnızlık hissinin, kişinin üşümesine neden olduğu bildirildi.

Toronto Üniversitesinde görevli psikologların yaptığı iki araştırma, kendilerini dışlanmış hisseden kişilerin, bir odayı, herhangi bir dışlanma hissi olmayanlara kıyasla daha soğuk bulduğunu gösterdi.

Söz konusu araştırmalar çerçevesinde 65 öğrenci iki gruba ayrıldı. İlk gruba sosyal açıdan dışlanmaları veya kendilerini yalnız hissetmeleri, diğer gruba ise sosyal ortamda kabul görmeleriyle ilgili deneyimleri anımsatıldı.

Daha sonra her iki gruptaki öğrencilere, deneyimlerini yaşadıkları odanın sıcaklığı soruldu. Odanın sıcaklığına 12 ila 40 derece arasında yanıtlar veren deneklerden düşük ısı rakamını verenlerin kendilerini dışlanmış hissedenler olduğu görüldü.

İkinci araştırma çerçevesinde 52 öğrenciden, bilgisayarda bir top oyunu oynamaları istendi. Oyunda öğrencilerden bazılarına birçok kez top atılırken, bazıları devre dışı bırakıldı. Daha sonra katılımcılardan, sıcak kahve, kraker, soğuk içecek, bir elma ya da sıcak çorbadan hangisini en çok istedikleri soruldu.

Oyunda devre dışı bırakılan katılımcıların sıcak çorba ya da kahveyi diğerlerine oranla daha fazla tercih ettikleri gözlendi.

Araştırmacılar, bu kişilerin sıcak içecek ve yiyeceklere yönelmesini, dışlanma nedeniyle doğan üşüme hissinin sonucu olarak yorumladı.

Psychological Science dergisinde yayımlanan araştırmanın yazarı Doktor Chen-Bo Zhong, "Sosyal dışlanmışlık deneyiminin tam anlamıyla üşüttüğünü keşfettik" dedi.


STAR


HerHangiBiri 7 Kasım 2008 14:33

1 ek

Mutluluğun yakalandığı yaş

Alıntıdaki Ek 51118
Mutluluğun yakalandığı yaş belli oldu. Tahminlerin aksine 20'li yaşlar değil...

İnsanların genel olarak mutluluğu 60-70 yaşında yakaladığı bildirildi. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü'nün (Insee) Fransa'da yaptığı araştırma, kişilerin hayatından en fazla memnun olduğu dönemin 60-70 yaş olduğunu ortaya koydu.

İlk kez yayımlanan "mutluluk eğrisi", 20 yaşından itibaren mutluluğun yavaş yavaş azalmaya başladığını, 40'lı yaşlardaysa en az seviyeye düştüğünü gösterdi.
Yaşlandıkça kişiliğin oturması, belirlenen hedeflerin azalması ve ulaşmanın kolay olduğu hedefler seçilmesiyle 50'li yaşlarda mutluluğun artmaya başladığı belirtildi.

Insee'nin ekonomi bölümünden Vincent Marcus, Fransa'da 1975'ten bu yana her yıl, nesil farkı ve rastlantı etkenlerini ortadan kaldırmak için aynı soruyu (hayatınızdan memnun musunuz) sorduklarını belirterek, 20'li yaşlarda kişilerin aklında bazı belirsizliklerin bulunduğunu ancak gelecek konusunda umutlu olduklarını, orta yaşlarda kişiliğin oturduğunu ve para kazanmaya başlanıldığını ifade etti. Ancak paranın mutluluk getirmediğinin görüldüğünü söyleyen Marcus, gelir düzeyinin en iyi olduğu dönem olmasına rağmen 40'lı yaşlarda moralin iyice bozulduğu örneğini verdi.

60-70 yaşında iş ve aile planlarının sona erdiğini, bunun da bir dönüm noktası olduğunu vurgulayan Marcus, 70 yaşından sonraysa eşin kaybedilmesi ya da bazı hastalıkların ortaya çıkmasıyla mutlululuğun tekrar azaldığını belirtti.


HÜRRİYET


HerHangiBiri 7 Kasım 2008 19:59

1 ek

Biri düşüncelerinizi okuyabilir!


Alıntıdaki Ek 51119
ABD'li bilimadamları, düşünceleri okuyabilen bir cihaz geliştirdiklerini açıkladı.ABD'de bulunan Carnegie Mellon Üniversitesi'nde görevli uzmanların geliştirdikleri cihaz, insanların farklı şeyler hakkında düşündüklerinde beyinlerinin farklı bölgelerinin harekete geçmesi ve bu hareketlerin gelişmiş bir MR tarayıcısıyla tespit edilmesi prensibiyle çalışıyor.Cihazın üretilmesi sürecinde 10 farklı resmin deneklere gösterildiğini ve bu resimlerin deneklerin beyninlerinde yarattığı tepkilerin bir bilgisayar programı yoluyla kaydedildiğini belirten uzmanlar, daha sonra bu 10 resimden birisini düşünmesi istenen herhangi bir kişinin hangi resmi düşündüğünün bu program yardımıyla anlaşılabildiğini aktardı.

Farklı kişilerin aynı şeyleri düşündüğünde beyinlerinin benzer tepkileri gösterdiğini kaydeden uzmanlar cihaz sayesinde resimler arasında yer alan bir çekicin "biçimi" ya da "kullanımı" gibi birbirine çok yakın düşüncelerin bile ayırtedilebildiğini vurguladı. Cihazın şu anda sadece 10 resim ile ilgili düşünceleri tanıyabilmesine rağmen "çığır açıcı" nitelikte olduğunu kaydeden uzmanlar, yakın bir zamanda kelimeleri ve duyguları okuyabilecek daha gelişmiş bir cihazı geliştireceklerine emin olduklarını söylediler. Uzmanlar cihazın, çevrelerini farklı bir şekilde algılayan otistiklerin beyin yapısını keşfetmekte ve tedavi etmekte de kullanılabileceğine dikkat çektiler.


HerHangiBiri 8 Kasım 2008 01:29

1 ek

Dejavu''nun sırrı çözüldü

Alıntıdaki Ek 51120
Yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamış veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusu 'dejavu'nün, beynin bellek bölgesiyle ilgili olduğu ortaya çıktı. İnsanların yaşamadıkları, hayali olayları nasıl yaşamış gibi hissettiklerini bulmak için nörologlar, sağlıklı gönüllülerin beyinlerinin MR'larını çekti. MR sırasında, araştırmaya katılanların, çok emin olarak hatırladıkları konularda beynin yan altında bulunan, bir olayın çok belirgin ve somut birçok ayrıntısını hafızalayan lobdaki beyin faaliyetinde artış olduğu belirlendi. Katılımcıların emin olduklarını söyledikleri, ancak hayali olduğu belirlenen olayları düşündükleri sırada, beynin üst bölgesinde bulunan ve ayrıntısız biçimde olayların yalnızca anafikrini belleğe alan bölgenin daha etkin olduğu gözlendi. Öncelikle bu bölümdeki anılarını düşünen kişilerin yanlızca kimi olayların genel hatlarını hatırlayabildikleri ve yanılabilecekleri ortaya çıktı. Duke Üniversitesi'nden nörolog Dr. Roberto Cabeza, insan belleğinin bilgisayarınkine benzemediğini belirterek, insanların sık sık, yaşanmamış olsa bile kimi olayları geçmişte yaşadıklarını sanabildiklerini söyledi. Cabeza, bu araştırmanın Alzheimer hastalığının erken tanısında yararlı olabileceğini bildirdi. Daha önceki araştırmalar, yaşlanıldığında beynin genellikle kesin olayları hatırlama özelliğini genel izlenimleri hatırlamaktan daha hızlı yitirdiğini göstermişti.Araştırma, Journal of Neurosciences adlı dergide yayımlandı.


HerHangiBiri 17 Kasım 2008 12:00

1 ek

Sonbahar depresyonunun en iyi ilacı, ışık

Alıntıdaki Ek 51121
Yoğun iş temposu, okulların açılması derken birçok kişinin kapısını çalan sonbahar depresyonuna karşı en iyi ilacın gün ışığı ve güzel bir hava olduğu belirtildi.
Sıcak yaz günleri geride kalırken, sonbaharın gelmesiyle günlerin kısaldığını, güneş ışınlarının azaldığını belirten Psikolog Dr. Sema Bengi Gürkan, bu durumun birçok insanın ruh halini olumsuz etkileyip, uykulu ve yorgun yaptığını söyledi. Çoğu zaman 10- 12 saat uyunduğu halde bedenin zinde olmadığını, kişinin dinlenememekten yakındığını belirten Dr. Gürkan, güneş ışığından yoksun kalmanın vücudun biyolojik saatini bozduğunu ve insanların yaşamdan zevk almaz hale geldiğini, bu belirtilerle ortaya çıkan ‘sonbahar depresyonu’nun çözümsüz olmadığını kaydetti. Dr. Puslu, kararsız ve kapalı gökyüzünün etkisiyle mevsimsel olarak sonbahar depresyonunun diğer mevsimlere göre yüzde 60 arttığını vurgulayan Dr. Gürkan, şöyle dedi:

“Sonbahar depresyonunun en iyi ilacı, ışıklı ortamlarda bulunmak ve güneşli, açık havalardan yararlanıp yürüyüş yapmaktır. Özellikle, kuruyemiş gibi enerji veren gıdaların tüketilmesi depresyon tehlikesini düşürüyor. Eğer depresyon ilerlemiş durumdaysa ve kişi kendini daha kötü hissediyorsa, hemen bir yardım almalı. Aksi taktirde düzelmesi oldukça zor olan sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Havaların soğumasıyla vücutta bazı metabolik değişiklikler de başlıyor. Günlük enerji, vitamin ve mineral gereksinimimizde artış oluyor. Vücut, C vitamini takviyesine ihtiyaç duyuyor. Yeşil sebzeler, turunçgiller, domates, patates ve kuşburnu bol bol C vitamini içerdikleri için, bunları tüketerek vücudunuzu kuvvetlendirebilirsiniz.”

KEYFİNİZ KAÇMASIN
Dr. Gürkan, ayrıca, küçük değişiklikler sayesinde de kış depresyonunun önüne geçilebileceğini aktardı, şöyle devam etti:

“Evinizde perdeleri açın. Böylece içeriye mümkün olduğunca gün ışığının girmesini sağlayabiliriz. Renkli kıyafetler giyin, turuncu, açık yeşil, sarı gibi renkler hem içinizi ısıtır, hem de neşelenmenizi sağlar. Hareketli müzik dinleyin, sabahları uyandığınızda hemen radyonuzu açın. Hareketli şarkılar çalan bir istasyonu seçin ve müziklere eşlik ederek güne hazırlanın. Masanıza renk katın, işyerindeki masanızda koyu renk ne varsa kaldırın. Masanızı renkli eşyalarla süslemeye özen gösterin. Hatta kullandığınız kalemlerin ve defterinizin bile renkli olmasına dikkat edin. Yeteneklerinizi keşfedin, örgü örmek, takı tasarlamak, mum ya da seramik yapmak, ilgi alanlarınız doğrultusunda kendinize bir hobi edinebilir ve canınızın sıkkın olduğu zamanlarda kafanızı dağıtabilirsiniz. Abur cubur partisi yapın. Evinizi baştan yaratın.”


MİLLİYET


HerHangiBiri 19 Kasım 2008 23:06

Öğretmen ile öğrenci ilişkisi stres seviyesini etkiliyor

ABD'de yapılan bir araştırmaya göre, öğrenci ile öğretmen arasındaki ilişki, gencin stres hormonu kortizolun seviyesini etkiliyor.

Washington Eyalet, Auburn ve Pennsylvania eyalet üniversitelerinden araştırmacılar, insanlardaki stres hormonunun sabah erken saatlerde en yüksek seviyede olduğunu, gün boyunca bu seviyenin giderek düştüğünü belirtti.

Araştırmalarında, 10 kişilik bir sınıfta kortizol oranının sabahtan akşama giderek azaldığını gören uzmanlar, 20 kişilik bir sınıfta ise gün boyunca daha fazla kortizol artışı belirledi.

Araştırmada, öğretmenleriyle daha yakın ilişkileri bulunan çocuklarda kortizol oranının sabahtan öğleye daha büyük artış gösterirken, öğretmenleriyle daha ihtilaflı ilişkileri bulunan çocukların kortizol oranının, özellikle öğretmenleriyle bire bir ilişkilerde neredeyse patlama yaptığı görüldü.

Araştırmanın başında yer alan Washington Eyalet Üniversitesinden Jared A. Lisonbee, bu alışılmadık kortizol seviyesi artışının potansiyel bir endişe kaynağı olabileceğini, zira uzun dönemde veya sık yükselmelerin tansiyon ve kan şekerinde olumsuz sonuçlar doğurabileceğini belirtti.

Araştırma, Child Development (Çocuk Gelişimi) dergisinde yayımlandı.

GAZETEPORT


HerHangiBiri 24 Kasım 2008 02:29

Kişilik KANDA GİZLİ


Kan gruplarıyla kişilikler arasında bir bağ olduğu saptandı.

Kan Grubuna Göre Diyet' kitabının yazarı Dr. Peter J. Dadomo'un yaptığı araştırmalar sonucunda, kişilerin kan grupları ile kişilikleri arasında bir bağ bulunduğu ortaya çıktı.

Dr. Dadamo'un araştırmalarına göre, kan grubu A olan kimseler uyumlu bir kişilik sergilerken, 0 kan grubuna dahil kişiler hayatı bir melodi gibi yaşıyorlar. B kan grubu insanı akılcılığıyla ön plana çıkarken, AB ise diğer 3 karakterin birçok özelliğini kendinde taşıyor. Dr. Dadamo, kan gruplarının oluşumunu ise şöyle açıklıyor:

- 0 grubunun oluşumu: İnsanın gıda zincirinin en tepesine yükselmesi.

- A grubunun oluşumu: Avcı-toplayıcılıktan daha evcil tarım kökenli bir hayata geçilmesi.

- B grubunun oluşumu: Afrika'dan Asya, Avrupa ve Amerika'ya göçlerin ve karışıp birleşmelerin oluşması.

- AB grubunun oluşumu: Ayrı toplumların bir araya gelip, karışması nedeniyle oluşan çağdaş karışım.

Kan grubuna göre insanın kişilik özellikleri ise şöyle:

A GRUBU: ARAŞTIRMACI

A grubu insanı duyarlı ve uyumlu bir kişiliğe sahiptir. Araştırmayı sever, gelişime ve değişime hemen ayak uydurur. Bu grup içinde yer alanlar, duyan, hisseden, sürekli olarak araştıran kişilerdir. Çevrelerindeki kişilerle sıkı ilişkiler kurmayı severler. Dış dünyadaki tüm değişikliklere karşı duyarlıdırlar.

Ancak bu aşırı duyarlılıkları, çevrelerinde büyük uyum güçlüğüne düştüklerinde onların geriye doğru kaçmalarına ve içlerine kapanmalarına neden olur.

B GRUBU: OTORİTER

En önemli özellikleri mantık ve iradenin duygularından önce gelmesidir. Çevrelerine egemen olmak ve etraflarındaki herkesi yönetmek isterler.

Gözüpek, inatçı, otoriter ve serttirler. Bu karaktere sahip bulunanların tipi, asker, uzman ve danışmandır. Davranışlarında akılcı, sistemli, düzenli ve iradelidirler. Başkalarının tepki ve eğilimlerini dikkate almaksızın, kendi düşünce ve kararları doğrultusunda ilerler.

0 GRUBU: NEŞELİ

Yaşamın tadını çıkaran, dünya nimetlerinden yararlanan kişilerdir. Yani hayatı bir melodi gibi yaşarlar. Ortama çabuk adapte olur, herkesle iyi anlaşırlar. Uç fikirlere eğilim göstermezler. Amaçlarına çok da zorlanmadan ulaşırlar. Başarılarındaki en büyük etken dış dünya ile yakaladıkları mükemmel uyumdur. Bu engin uyum düzeni içinde, önlerine sunulan olanaklardan rahatlıkla yararlanırlar.

AB GRUBU: KAPRİSLİ

AB kan grubundan olan kişiler karmaşık bir yapıya sahiptirler. Diğer üç karakterin özelliklerinin birçoğunu karışık bir halde bu gruptaki insanlarda görmek mümkündür. Bundan dolayıdır ki çelişen, kaprisli ve tutarsız bir kişilik sergilemeleri doğaldır. Bunların yanında çevrelerine çok önem verirler. Mantıklı düşünebilmeleri, sosyal tutum ve yargıları önemsemeleri onları başarıya götüren en önemli etkendir.


BUGÜN


HerHangiBiri 2 Aralık 2008 02:53

Önemli Kararlar Ne Zaman Alınmalı

Mutsuz olduğunuzda sadece elinizde ne olduğunu, mutlu olduğunuzda ise gelecekle ilgili fırsatları görürsünüz. Bu bir mantra değil. Chicago Üniversitesi Psikiyatristi Aparna A. Labroo ve Georgia Üniversitesi Psikiyatristi Vanessa M. Patricky, yaptıkları bir araştırmada insanların içinde bulundukları durumun onların kararlarını nasıl etkilediğini belirledi.

Ruh hali deneyimleri
Psikiyatrist Labroo ve Patrick, kolej öğrencileri üzerinde iyi ve kötü ruh halinin onların kararlarını nasıl etkilediğini ve bakış açılarının ne olduğunu araştırdı. İlk adımda kolek öğrencilerine 10 tane iş listesi verildi. Listedeki işlerin yanına gülümseme ve asık surat işaretleri koymaları istendi. Belirtilen işaretlere göre kişiler gruplandırıldı. Onları mutlu ve mutsuz eden işler verildi. Bu sırada sınavın neden gerekli olduğu ve yaşamlarını nasıl etkilediği soruldu. Mutlu olanlar gelecekteki akademik kariyerleri için sınavın önemli olduğunu belirtirken, mutsuz olanlar neden sınav yapıldığını sorguladı.

Mutsuzken karar vermeye çalışmayın
Araştırma sonucunda insanların mutlu ya da mutsuz olmalarına göre olaylara olumlu ya da olumsuz yaklaştığı, mutsuz olanların o ana göre değerlendirme yaptıkları, mutlu olanların geleceği düşünerek değerlendirme yaptıkları görüldü. Psikiyatrist Labroo ve Patrick, "insanlar içinde bulundukları durumu daha iyi değerlendirmek için anın dışına çıkıp resmin bütününü görerek olaylara pozitif bakmalılar. Negatif ruh hali ise gelecekle ilgili fırsatları görmeyi engelliyor, olumsuz kararlar alınmasına neden olabiliyor. Gelecekle ilgili kararlar alırken mutlu olduğunuz zamanları tercih edin" diye belirtti.


HerHangiBiri 9 Aralık 2008 18:36

İnsan beyni nasıl seçim yapıyor?

Beyin seçim yaparken anlık keyif ile uzun vadeli mantıklı karar arasında gidip geliyor. Mantıklı kararı seçebilmek için anlık zevkin bastırılması gerekiyor.

Bilim insanları, beyinde kişi seçim yaparken devreye giren yeni bölümler keşfetti. Deneyde kişiler iki seçenek arasında seçim yapıyor, bunlardan biri mevcut durumda yararı bilinen bir seçenek, diğeri ise yeni henüz bilinmeyen ve potansiyeli olan bir seçenek. Araştırmaya göre, beyin uzun vadeli seçeneği seçebilmesi için kısa vadeli hazır yarardan vazgeçmesi gerekiyor.

Araştırmada deneklere kumar makinelerinde şans oyunları oynatıldı. Makinelerin ödül şemaları, her bir seferde değişecek şekilde ayarlandı. Oyun sonunda 14 deneğin 11"i arada sırada farklı makineyi deneyerek, acaba diğerinin daha iyi kazandırıp kazandırmayacağa baktıklarını ifade etti. Denekler, mevcut makinede iyi kazandığını düşündüğünde eldeki makineyi değiştirmiyor, bir başka makineye ancak mevcut makinede az kazandığını düşündüğünde geçiyor.

Denekler mevcut bir makinede şansını denerken, beyinde alnın hemen arkasındaki mantık işlerini gören bölge aktif hale geliyor. Daha yüksek kazancın peşinden giderken ise, beynin daha derinindeki keyif ve mükafat merkezleri aktif hale geliyor.

BİRAZ BEKLERSEN MÜKAFAT ARTAR

Araştırmayı yürüten University College London profesörü Nathaniel Daw, yeni bir seçim yaparken kişinin risklerine karşı getirilerini tarttığını ve bunun mantık merkezi ile mükafat merkezi arasında bir çatışma yarattığını belirtiyor. Dr. Daw"a göre seçim sırasında beyin kendine şu soruyu soruyor; “Şimdi az bir ödülle yetinmek yerine bekleyip, daha yüksek bir ödül almak daha mı iyi?”

Örneğin, şimdi tek bir kurabiye yemek anlık zevki artırıyor, ancak biraz bekleyip iki kurabiye yemek daha mantıklı. “Dolayısıyla” diyor Dr. Daw, “Beyin, tatlı bir opsiyondan feragat edip, gelecekte daha iyisini kazanma alternatifini seçebiliyor, ancak bunun için anlık keyif içgüdüsünü bastırması gerekiyor.





Saat: 12:45
Sayfa 1 / 2

©2005 - 2026, MsXLabs - MaviKaranlık