: Fırat Mollaer
Irkçılığı Kapitalizm Keşfetti:Irkçılık Konferansından İzlenimler
19 Ekim 2005
12 Ekim Çarşamba günü, Kocaeli Üniversitesinde Külssakın organizasyonuyla Irkçılık konulu bir konferans düzenlendi. Konuşmacı, Kocaeli Üniversitesi Felsefe bölümü öğretim üyesi Sinan Özbekti. Sinan Özbek, ırkçılık ve ideoloji konusundaki çalışmalarıyla tanınıyor. Konferansın bazı ana temalarını ve mantıksal sonuçlarını tartışmak ve paylaşmak isterim.
Irkçılık modern bir ideolojidir. İdeoloji konusu ile ilgilenen sosyal bilimcilerimiz, ideoloji dediğimiz toplum haritalarının modern çağda geleneksel toplum haritalarının etkisini yitirmelerinin bir sonucu olarak etki kazandıklarını vurgulamışlardır. İdeoloji, modern bir fenomendir. Sistematik fikir yapılarının yani ideolojilerin varlık kazanabilmeleri için modernitenin sağladığı imkanlar gerekir: Kapitalist bir yayıncılık faaliyeti, kitle iletişim araçları, genişlemiş bir kamusal alan vs. Irkçılık da tarihsel olarak ideolojiler çağının bir üyesi ve modernitenin hediyesidir.
İdeoloji araştırması konusunda şöyle bir problem ortaya çıkıyor: Modern çağda beliren ideolojilerin tarihsel kökenlerini aramaya gittiğimizde antik dönemlerde bazı tohumlar buluyoruz. Bundan sonra da ideolojilerin modern çağ mensubiyetinin tartışmalı hale geldiğini söylüyoruz. Örneğin, Marksist ideolojinin bazı Musevi peygamberlerinin öğretilerinde, Zerdüşt dininde, Platonun felsefesinde bazı kökleri vardır. Ancak Marksizm, modern toplumun sınıflı yapısının ürünüdür. Aynı şekilde, Çiçeroda ve hatta Aristotoleste bazı muhafazakâr izleklerin bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Fakat muhafazakâr ideolojinin kalkış noktası için tarihin çarklarının müthiş bir hızla döndüğü modern devrimler çağını beklemek gerekir. Platonda totaliter ideolojinin başlıkları bulunabilir. Fakat bu ideolojinin ortaya çıkması için modern bir kitle toplumu ve çökmüş bir kamusal insan gerekir.
Aristotolesin Yunan ve Yunan olmayanlar (barbar) arasında yaptığı ayrımı nasıl tasnif edeceğiz? Cevap açık. Sinan Özbekin de vurguladığı gibi, Antik çağda ırkçılık yoktur. Aristotoleinki olsa olsa ayrımcılıktır. Bunun ırkçılık olduğunu iddia edersek, ırkçılık kullanışlı bir analitik araç olmaktan çıkar. Gobineaunun sanayi devriminin ikinci dalgası sırasında yazdığı,
Irklar Arsındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Hitlerin Alman (geç) kapitalizminin dış pazar arayışlarında yazdığı
Kavgamı ile Aristotolesin eserleri arasında derin farklar vardır. Bu yorum, Aristomuza ayıp etmeme saikinden kaynaklanmıyor. Bir bağlam farklılığına işaret ediyor.
Bağlam farklılığını meydana getiren nedir? Soru, burada çözülmeye başlıyor. Irkçılık, kapitalist ideolojinin bir yan ideolojisidir. Kapitalizm ırkçılığı ırkçılık kapitalizmi emzirir. 19. yüzyılda ırkçılık, biyolojik ırkçılık olarak tarih sahnesindeki uğursuz yerini almıştır. Irkçılık, bilimin kutsandığı, pozitivizmin ideolojiler ötesi bir ideoloji haline geldiği, hemen herkesin pozitivist olduğu bir çağda, meşruiyet sorunu konusunda fazla zorluk çekmemiştir. Irkçılığı sözümona kanıtlayan bilimsel teoriler üretilmiştir. Bu neden gerekiyordu? Birincisi, burjuvazinin egemenliğine dayanak olacak, hegomonyasının haklılığını kanıtlayacak yardımcı ideolojiler, ezilenlere ezilmelerinin doğruluğunu ispat ede
cek ilaç gibi gerekli yalanlargerekiyordu
. İlaç gibi gerekli yalanlar,Platon
un Devleinde yönetici sınıf ile halkın farklı, -biri aşağı diğeri yüksek- kökenlerden geldiğine halkı ve yöneticileri ikna etmek için bulunmuş bir ideolojik (gerçekliğin üzerini örtmeye yarayan) çözümdür. Bu yalana hem halkın hem de yönetici sınıfın inanması, toplumsal düzenin idamesi açısından zaruridir. Aynı şekilde, ırkçılığın bilimsel meşruiyet arayışı da böyle sıkı bir zaruretten beslenmektedir. Yoksa, 17. yüzyıldan itibaren, halkın doğaya ve hayvanlar alemine yakın olduğu, rasyonel olmaktan çok irrasyonel bir doğaya sahip olduğu aşağı yukarı sistematik bir biçimde işleniyordu. Kültür ve doğa ayrımı yapılmış, halk kültürü doğal olarak işaretlenmiş; halk kültürüne karşı bir haçlı seferine girişilmiş, saray çevresinin ve kentli burjuvazinin medeni kültürü tek gerçek kültür olarak ortaya konmuştu.
İkincisi, Batılı emperyalizmin kuruluşunda, ezilen halkların -Batının ezilen sınıfları gibi doğaya yakın olduklarının vurgulanması gerekiyordu. Aynı şekilde, daha önceki yüzyıllardan itibaren oryantalizm, emperyalizmin keşif koluvazifesini görmeye başlamıştı. Ezilen halkalara karşı da bir sömürgecilik seferi başlamıştı. Ancak, bilimin tek meşruiyet kaynağı haline geldiği bir çağda, bazı halkların aşağı bazılarının üstün olduğu neden vurgulanmasındı?
Dolayısıyla, kapitalizm, ırkçılığı nasıl kullanıyor? diye sorduğumuzda cevap açıklık kazanıyor: Bir kere, üretim ilişkilerindeki eşitsizliğe eklemliyor. Burjuvazinin karşısındaki ezilen sınıfların bir de aşağılık olduğunu kanıtladığında hegomonik gücü perçinlenmiş oluyor. İkincisi, bu teori, emperyalizmi de meşrulaştırıyor.
Kapitalizmin marifetiyle, kadim ayrımcılık ırkçı ideolojiye dönüştü. Bu anlamda, ırkçılığın evrensel, zaman ve mekan dışı bir duruş ya da psikolojik ve kültürel etkenlerin yön verdiği bir tutum olduğunu söylemek zorlaşmaktadır. Irkçılığı kavramak için kültürel-psikolojik olmaktan çok ekonomi-politik bir bağlama ihtiyacımız vardır. Belki ayrımcılığın kültürel ve psikolojik bir tutum olduğunu, ötekiye karşı evrensel bir hoşgörüsüzlükten kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bunun için antropolojinin eski toplumlar hakkındaki bulgularını incelemek ve çözümlemek gerekir. Bununla birlikte, ırkçılık kapitalizmin keşfi olarak görmeliyiz. Aksi halde, ayrımcılık ile ırkçılığı, Aristotoles ile Hitleri ayırt edebilmemiz mümkün olmaz.
Irkçılık kapitalizmin keşfidir dediğimizde, ırkçılığın geç modern (daha doğrusu geç kapitalist) toplumlardaki varlığından sözetmek de güçleşmektedir. Daha açıkçası, Batıdışı toplumlardaki dışlayıcı pratikler, Batıdakinden farklı bir biçimde kendini göstermektedir. Irkçı ideolojinin etkinlik kazanabilmesi için, temelinde kapitalizmin yönlendirdiği kitle toplumu, kitle iletişim araçları, kapitalist yayıncılık faaliyeti, modern-kapitalist bir işbölümü, bütünleşmiş bir pazar, genişlemiş bir kamusal alan (ancak, iktisadi eylemin yıkıcı etkisiyle çökmüş bir kamusal insan) gibi unsurların mevcut bulunması gerekir. İdeolojinin nasıl bir sosyal arkaplanı varsa, ırkçı ideolojinin de sosyal arkaplanı vardır. Batıdışı toplumlarda bu sosyal arkaplan zayıftır.
Buradan şu sonuç çıkarılabilir: Örneğin bir Türkiyede Batı tarzı bir ırkçılığın kökenlerini geçen yüzyılın başlarında aramak hemen hemen beyhude bir çabadır. Gobineaunun ırkçılığı ile Ali Suavi ve Yusuf Akçuranın milliyetçiliği temelde farklı dışlayıcı pratiklerdir. Diğer sonuç ise şu olabilir: Bu yorum, Aristotoles konusunda olduğu gibi, Batıdışı toplumlara ayıp etmeme gibi yoz bir antiemperyalist düşünceden kaynaklanmamaktadır. Aslında toplumsal gerçeklik mecrasına girememiş bir tür (yoz ve) sözde anti emperyalizm Japonya, Alman ve İtalyan ırkçılığının da temelini oluşturur-ki bunlar geç kapitalist toplumlardır (Sözde antiemperyalizm, çünkü söylem, temelde pazar paylaşımı tarafından yönlendirilmektedir).
Dahası, kapitalizmle ırkçılık organik bir bağ ile bağlıysa postmodernite hususunda neler söylenebilir? Neo Marksistlerin belirttiği gibi postmodernite, geç (ileri) kapitalizmin kültürel mantığı ve kapitalist dönüşü dalgasının yeni bir aşaması ise, postmodernite, ırkçılığın da yeni bir aşamasıdır. O halde, postmodernitenin ekonomik kategorileri kültürel kategorilere dönüştürme işlemi ve çok kültürcülükü konusunda uyanık olmak gerekir. Farklılık politikası, pekala bir neo ırkçılığa dönüşebilir. Montaigne, modern bir yazar olarak insanda insanlığın halleri gizlidir diyordu; postmodernite bu gizin varlığını inkar etti. Farklılık vurgusu ile ötekinin sınırlarının açık ve net bir biçimde belirlenmesinin nedeni ve sonucu ne olabilir? Olsa olsa, geç modern zamanlarda, organizmacı düşüncenin yeni bir biçimi: Neo-organizmacılık. Bangladeşli farklıdır; ama onun da bir işlevi vardır. Çünkü toplumsal açıdan ayak vazifesi görmektedir vs. Kültürel fark düşüncesinin ideolojik ardalanındaki birikimin mantıksal bir sonucu olabilirki İngiltere, ABD, Almanya gibi ülkelerdeki etnik işbölümü bunu doğrular niteliktedir.
Konferansın en önemli sonucu olarak bu izlenimleri edindim: Irkçılığı konuştuğumuz durumlarda kapitalizmi de temelde konuşuyor ve çözümlüyor olmamız gerekmektedir. Bir başka sonuç olarak ise şunu ekleyebilirim: Irkçılığın etik açıdan yanlışlanması gerekliliği. Evet..19. yüzyılın biyolojik ırkçılığındaki bilimsel teoriler ya yanlışlanamasaydı? Bunlar ya deli saçması olmasalardı? Bu durumda ırkçılığı savunulabilir mi bulacaktık? Kısacası, ırkçılığın etik açıdan (da) lanetlenmesi gerekir. Çünkü, diğer eşitsizlik biçimleriyle sıkı sıkıya bağlı bir biçimdir: Üretim ilişkilerindeki eşitsizlik, cinsiyetler arasındaki eşitsizlik, uluslararasındaki eşitsizlik vs.
Son olarak şu hususu tekrarlama gereği duyuyorum: Braudel, kapitalizmin piyasa üzerine kurulduğunu ve fakat onun dinamiklerini şaşırttığını söyler. Milliyetçilik araştırmalarında herhalde en fazla itibar gören tez, milliyetçiliğin keşfedilmiş olduğudur. Milliyetçilik, eski toplumların İbn Haldunun asabiye dediği kolektif birlikteliğinin üzerine, ona yeni formlar vererek kurulmaktadır. Benzer bir biçimde, ırkçılığın da kapitalizmin ayrımcılığı keşfi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak nasıl piyasa kapitalizm, milliyetçilik asabiye değilse ırkçılık da ayrımcılık değildir.
Sinan Özbeke bizi düşünmeye sevkettiği için bir daha teşekkür ederiz..
Fırat Mollaer