Arama

Osmanlı savaş teknikleri hakkında bilgi verir misiniz?

En İyi Cevap Var Güncelleme: 23 Ocak 2012 Gösterim: 2.807 Cevap: 2
rsrsrs - avatarı
rsrsrs
Ziyaretçi
20 Kasım 2010       Mesaj #1
rsrsrs - avatarı
Ziyaretçi
Osmanlıya Ait Dövüş ve Savş Sanatlar Hakkında Bilgi Bulamıyorum Yardımcı Olursnız Sevinirim...
EN İYİ CEVABI buz perisi verdi
Osmanlı Türklerinin, yükseliş çağlarında, XVI. asırlarda kazandıkları savaşların gerçekçi bir açıklaması yapılmış değildir. Türk ordusunun, çok defa kendinden kala­balık bağlaşık Avrupa ordularını yendiğini yazan tarihler, bu zaferleri, Türk asker­lerinin kahramanlığının ötesinde bir açıklamaya bağlamak lüzumunu duymamış­lardır. Hâlbuki Osmanlı Cihan İmparatorluğunun kurulmasını sağlayan bu zafer­lerin sırları, sanıldığından daha girifttir.
Osmanlı Türkleri’nin yükseliş çağlarında bir savaşın, önce siyasî hazırlığı yapı­lırdı. Savaşılacak devlet ve çok defa devletlerin jeopolitik durumları göz önüne alınır, bağlaşıklarından ayrılmaya çalışılır, büyük bir diplomatik gayret sarfedilirdi. Bu, çok dikkat ve incelik isteyen bir işti. Çünkü Türkiye İmparatorluğu ba­zen, Fâtih Sultan Mehmed zamanında olduğu gibi, 20 küsur devletle birden savaş halinde bulunurdu.
Sponsorlu Bağlantılar

Savaşılacak kuvvetlerin hesabı iyice yapıldıktan sonra, Türk ordusuna savaşa hazırlama çalışmaları başlardı. Türk ordusu, daima savaşa hazır, meslekleri as­kerlik olan bir kitleden müteşekkil bir kuruluştu. Ancak orduyu, toplamak ve savaş alanlarına götürmek meseleleri önemliydi. Ne kadar kuvvetin ne zaman ve nerede yığınak yapacağı ve hangi yolların geçileceği kararlaştırılırdı. Bu yolların hangi konaklarında ne miktar yiyecek, yem ve cephane bulundurulmak icap edeceği he­saplanır, oraların sancak ve alay beylerine, kadı ve naiplerine emirler gönderilirdi. Yol üzerindeki depoların mevcudu öğrenilirdi.


Geçilecek yolların durumu, köprüle­rin vaziyeti, ne kadar zamanda ne kadar kuvveti geçirebileceği incelenirdi. Çok defa ordu yürüyüşe geçmeden önce yollar, son bir bakım ve kontrolden daha geçiri­lirdi.
Seferin nereye yapılacağı çok defa aylarca önce beylerbeyi ve sancak beyleri­ne bildirilir, fakat bazen de son âna kadar gizli tutulurdu. Meselâ Fatih, seferin nereye olduğunu gizli tutardı. Akkoyunlular’a karşı Otlukbeli savaşının hazırlıkla­rının hangi devlete karşı yapıldığı, padişahtan başka herkesin meçhulüydü. Trab­zon İmparatorluğuna karşı seferinde de böyle yapmış ve düşmanı pek gafil av­lamıştı. Nitekim son çıktığı seferin nereye olduğuna, günümüze kadar tarihçiler karar verememişlerdir. Çünkü seferin daha başında Fatih, ölmüştü.
Yavuz da. Mı­sır seferine çıkarken, İran üzerinde gidildiği propagandasını yaptırmıştır. Sultan İb­rahim zamanında, Girit seferine giden Türk Donanması. Malta’ya gidiyor sanılı­yordu. Girit sularına iyice yaklaşırken Kapdân-ı Derya Yusuf Paşa, padişahın mühürlü hattı hümâyûnunu açmış, amiraller, seferin Girit üzerine olduğunu öğ­renmişlerdi. Bu gizlilik, yabancı haber alma teşkilâtlarına karşıydı. Türklerin Av­rupa’da son derece mükemmel bir haberalma teşkilâtı olduğu gibi. Avrupalıların da Türkiye’de aynı işi gören casusları vardı. Fakat Türk haber alması, çok üstün­dü. Avrupa devletlerinin son durumlarını, bütün teferruatıyle Divân-ı Hümâyûn’a, yani hükümete bildirirdi.
Ordu birliklerini toplamaya memur komutanların sorumluluğu büyüktü. Bir tek gün kaybı için başı kesilen komutanlar vardır. Yıldırım Bâyezid, Niğbolu savaşı için 43 günde yığınak yapmıştır ki, o çağ Avrupa’sının aklının alamayacağı bir şey­di. Yığınak alanları, her ihtimal göz önünde bulundurularak seçilirdi. Yığınak alanı çok da emniyetli sayılsa, gene bütün ihtiyat ve korunma tedbirleri ihmal edilmez­di. Yığınak yapan birlikler, derece derece birbirine bağlıydı. Yığınak bitmeden, sa­vaş kabul edilmezdi.
Sonraki asırlarda yığınak bitmeden savaşı kabul eden birkaç Türk komutanı yenilmiştir. Türk ordusu normal olarak 20 – 25 kilometre yürürdü. Aynı çağda Avrupa birliklerinin günlük ortalama yürüyüşü ise ancak 10 kilometre idi. Bu hususiyet, bütün manevra ve teşebbüs kabiliyetinin Türklerin tarafında olması demekti.
Türk ordusunun vasıflarına sahip bir ordu, düşman pek üstün olduğu taktirde, daima zafer kazanacak bir orduydu. Avrupalılar’ın XVI. yüzyıl strateji kaideleri “toplanmak, yavaş ve az yürümek uygun yerde durup beklemek”ti. Türklerin strateji kaideleri ise şimdiki kaidelere daha uygun olup “çabuk toplanmak, mümküm olabilen hızla yürümek, düşmanı hemen yakalayıp yok etmek”ten ibaretti. Düşman henüz birleşmemişse, parça parça yok edilmesine çalışılırdı.

Temsili - İstanbul kuşatmasına Edirne'den yürüyüş
Türk ordusu, savaş alanında dört bölüme ayrılırdı. Merkez sağ ve sol kanatlarla ihtiyat. İhtiyat birliklerine çok önem verilirdi. Düşman büyük Türk ihtiyatını yok sanarak Türk saflarına iyice dalınca, çok üstün olan Türk toplarıyla yıpratılır, sonra merkezde bulunan padişahın veya “sardar-ı ekrem” denilen başkomutanın emriyle ihtiyat kuvvetleri işe karışırdı.
ihtiyat kuvvetleri son anda işe karışınca, başkomutan iki kanadı bir kıskaç gibi kapatarak düşmanı yok ederdi. Türk başkomutanı ordunun bütün birliklerine hakimdi. Emirleri dakikası dakikasına yerine getirilir, birliklerini dama taşı gibi oynatır bütün komutanlarını tanırdı. Türk ordusunun en büyük üstünlüklerinden birisi de bu hususiyetti. Çünkü Avrupa orduları, birleşik kuvvetler dilleri, milliyetleri, hükümdarları, komutanları ayrı birlikler hâlinde Türk ordusunun karşısına çıkıyordu. Her komutan ancak kendi birliğine söz geçirebiliyor, başkomutan ünvanını taşıyan Avrupa hükümdarının iktidarı, doğrudan doğruya kendine bağlı kuv­vetlerden öteye gidemiyordu.
Asrımıza kadar İngiliz ordusunda olduğu gibi, Türk ordusunda da askerlik, bir meslekti. Yani savaş çıkınca asker toplanmaz, bu işi meslek seçmiş ve devletçe belirli yerlere yerleştirilmiş maaşlı veya tımarlı muharipler toplanırdı. Sulh zamanında talim ve terbiye çok sıkı tutulurdu. Türk silâhları, daima en modern silahlardı. En küçük yıpranmada değiştirilir, yenileri verilirdi. Bu işle “cebeci” sınıfı uğraşırdı. Nihayet Osmanlı Türk İmparatorluğunun bitmek tükenmek bilmeyen mâlî ve iktisadî kaynakları, en büyük ve mükemmel ordu ve donanmaları en iyi şekilde savaş alanına götürebilecek güç ve kudretteydi.
Osmanlı Türklerinin yükselme çağlarında yaptıkları savaşlar, XVIII. ve XIX. asırlarda Büyük Friedrich, Napoleon gibi büyük Avrupalı komutanların yaptıkları savaşlardan gerek alınan sonuçlar, gerek savaşa katılan kuvvetlerin sayısı bakımından çok daha büyük ve önemlidir.


Efulim - avatarı
Efulim
VIP VIP Üye
31 Temmuz 2011       Mesaj #2
Efulim - avatarı
VIP VIP Üye
Alıntı
rsrsrs adlı kullanıcıdan alıntı

Osmanlıya Ait Dövüş ve Savş Sanatlar Hakkında Bilgi Bulamıyorum Yardımcı Olursnız Sevinirim...

Osmanlı İmparatorluğu'nun erken dönem zaferlerinde süvari kuvvetinin büyük bir önemi vardı Ancak Çanakkale üzerinden Trakya'ya yapılan seferlerde ve bundan sonraki operasyonlarda piyade gücü büyük rol oynadı Osmanlı Ordusu kendine has çok başarılı bir stratejik planlama hazırlık ve hareket sistemi geliştirmişti Operasyonlar kış aylarında planlanıyordu ve Ağustos-Eylül döneminde icra ediliyorlardı Askeri planlama heyeti eski askerlere ve operasyon kayıtlarına başvuruyorlardı Operasyon öncesi harekat bölgesine yüksek miktarda erzak yığınağı yapılıyordu Yeniçerilerin kendi yedek erzakları olan peksimetleri vardı(Peksimet Osmanlı Ordusu tarafından 1 Dünya Savaşı'nın sonuna kadar kullanılacaktı) Ayrıca seferde taze ekmek pilav ve pastırma yiyorlardı
Aralık ayında sefer emri her yere gönderiliyordu Avrupa'ya yapılacak seferlerde ordu Davutpaşa'da toplanıyordu Asya'ya yapılacak seferlerde ise Üsküdar'da toplanılıyordu
Sponsorlu Bağlantılar
Sefer öncesi ayrıntılı planlamalar yapılıyordu Sultanın altı at kuyruğu olan sancağı veya vezirin üç at kuyruğu olan sancağı Topkapı Sarayı'nın bahçesine dikiliyordu Sonra da ordunun gelişini haber vermek üzere gönderiliyordu Yol üzerindeki bozuk yollar ve köprüler onarılıyordu Köprü olmayan yerlere ise yapay köprüler kuruluyordu Yol olmayan yerlerde ise güzergahı belirlemek üzere taşlardan yol işaretleri yapılıyordu
Ordu şafakta hareket ediyor ve öğle vakti belirlediği bir yere ordugah kuruyordu Önden hafif süvari keşif birliği olarak ilerliyor onu seçkin süvari birlikleri takip ediyor onları da piyade ve istihkam birlikleri takip ediyordu İlerleyen ordunun kanatlarını ise çok sayıda süvari koruyordu Ayrıca geriden gelen ağırlıkları koruyan süvari birlikleri vardı Ordugahda ise her Yeniçeri ortasının kendine ait üzerinde birlik amblemi bulunan büyük bir otağı vardı Ama orta içerisindeki her takımın kendi uyudukları çadırları vardı Kışın bu çadırların kurulması çok zor oluyordu Donan toprağa kazık çakmak oldukça güçtü Tecrübeli askerler acemilere donan toprağın kazık çakılacak yerini kaynar suyla nasıl eritileceğini öğretiyorlardı ve çadırlar kuruluyordu Ancak sabah donan topraktan bu kazıkları sökmek çok büyük bir sorun oluyordu
Kampta topluca sabah namazı kılındıktan sonra işaret topu atılırdı Askerler sultana kumandalara ve subaylara dua ederdi Keşif kolları gönderilirdi Mehter çalmaya başlar ve askerler mehtere savaş çığlıklarıyla eşlik ederlerdi Bertrandon de la Broquiére 15 YY'da yeniçerilerin düşmanla çarpışmak üzere kamptan ayrılmalarını şöyle tasvir eder: "Hazır olduklarında hristiyanların nereden geldiklerini ve nerede olduklarını öğrendiklerinde kampı çok hızlı bir şekilde ve öyle bir sessizlikte terkederlerdi ki yüz adet hristiyan askeri bin adet Türk'den daha çok gürültü çıkarırdı Tek yaptıkları büyük bir davul çalmaktı Gidecek olanlar öne çıkarlardı Diğerleri ise sıraya geçerlerdi Düzen asla bozulmazdı" 15 YY'da yeniçeriler hristiyan ordularının aksine geri çekilirken düzenlerini bozmaz ve dağılmazlardı Hristiyanlar ise dağılır ve evlerinin yolunu tutmaya başlarlardı
Osmanlı savaş taktikleri yıllar boyunca değişime uğradı Ancak belli başlı özelliklerini hep muhafaza etti 1389'da Karamanoğulları Beyliği'ne karşı Konya'da yapılan savaş Yeniçerilerin katıldığı ilk büyük savaştı Burada piyade merkeze yerleştirilmişken kanatlara ve geriye süvariler yerleştirilmişti 1402 yılındaki Ankara Savaşı'nda ise piyade daha defansif bir rol üstlenmiş ve bir kaç tepeyi tutmuştu Bu savaş kaybedimiş olsa da Yeniçeri ve Azap piyade okçuları kendilerini kanıtladılar Kanatlarına süvari desteği gelene dek Timur'un amansız süvari saldırılarını geri püskürttüler 1444 yılındaki Varna Savaşı'nda ise Yeniçeri savunmasının sol kanadı tüfekli birliklerce tutulmuştu Süvari düşman kuvvetini azap piyadesinin üzerine çekmişti Onlar da düşmanı topların ve yeniçerilerin menziline çekmeye çalışmıştı Bu sırada süvari de kanatlara hücum yapmıştı
Osmanlı Ordusu'nun hücumunda başlıca rol süvariye aitti Süvari düşman hattını yarıyordu Sonra yeniçeriler tüm toplarını ateşleyerek kama düzeninde kılıçlarıyla ve diğer silahlarıyla hücuma kalkıyorlardı Arkalarında çalan Mehter ile daha da coşan Yeniçerilerin bu saldırıları genelde durdurulamıyordu Bunda bir diğer önemli sebep de düşmanın bir piyade disiplinine sahip olmamasıydı Bir diğer önemli nokta da Yeniçerilerin tüfekleri ile batılı ordular gibi toplu halde yaylım ateşi açmayıp genelde bireysel vaziyette kullanmalarıydı Elit hücum müfrezelerine Serdengeçtiler denirdi Bunlar ortalama 100 kişiden oluşurdu
Osmanlı Ordusu at arabalarını birleştirerek savunma pozisyonları oluştururdu Bu taktik Vahşi Batı'da uygulanan taktiğin aynısıydı Bu pozisyonlar tekerlekli kaleler gibiydi Ancak 17 YY'dan itibaren Avrupa topçularına karşı etkisiz kalmaya başladı
Osmanlı Ordusu kuşatma muharebelerinde ustaydı En önemli iki kuşatma İstanbul'un 1453'deki fethi ve 1638'de yapılan başarısız Viyana Kuşatması idi Osmanlı piyadesi düşmanlarının anlattığı kadarıyla kuşatmalarda oldukça disiplinliydi Çılgınca duvara hücum etmek yerine merdivenler kullanıyorlardı Bu sırada okçular ve tüfekçiler surlardaki savunmacıları oyalıyorlardı Viyana Kuşatması Osmanlı'nın kuşatma taktiklerinin doruk noktasıydı Siperleri Avrupalılarınkine göre daha derin ve daha genişti Siperin iki ucunda tüfek bataryaları bulunuyordu Hücumların başladığı toplanma noktaları vardı Hücumlar gündüz ve gece yapılıyordu Gece hücumlarında işaret fişeği kullanılıyordu Ve 30-100 kişi arasında değişen bir Serdengeçti müfrezesi bazı görevler için göderiliyordu Bu müfrezeler 5 kişilik gruplara ayrılırdı Bu gruplar; 1 adet kılıç kuşanmış yeniçeri 1 humbaracı 1 okçu ve 2 tüfekçiden oluşuyordu
Son Olarak:
Yeniçeriler sadece Türk tarihinin değil dünya tarihinin de görmüş olduğu en etkin elit ve en kendine has savaş güçlerinden biriydi Kendi döneminde ise 17 YY sonlarına kadar rakipsizdi Türk fobisi nedeniyle haklarında tutulan asılsız kayıtlar nedeniyle bugün halen dünyanın büyük bir kısmı tarafından barbar sürüsü olarak bilinselerde onlar çağlarının ötesinde askerlerdi Kazandıkları başarılar sadece Türk tarihinin değil dünya tarihinin de gidişatını değiştirmiştir Dünya tarihi boyunca bunu yapabilen askeri birliklerin sayısı ise sınırlıdır.

Kaynak

buz perisi - avatarı
buz perisi
VIP Lethe
23 Ocak 2012       Mesaj #3
buz perisi - avatarı
VIP Lethe
Bu mesaj 'en iyi cevap' seçilmiştir.
Osmanlı Türklerinin, yükseliş çağlarında, XVI. asırlarda kazandıkları savaşların gerçekçi bir açıklaması yapılmış değildir. Türk ordusunun, çok defa kendinden kala­balık bağlaşık Avrupa ordularını yendiğini yazan tarihler, bu zaferleri, Türk asker­lerinin kahramanlığının ötesinde bir açıklamaya bağlamak lüzumunu duymamış­lardır. Hâlbuki Osmanlı Cihan İmparatorluğunun kurulmasını sağlayan bu zafer­lerin sırları, sanıldığından daha girifttir.
Osmanlı Türkleri’nin yükseliş çağlarında bir savaşın, önce siyasî hazırlığı yapı­lırdı. Savaşılacak devlet ve çok defa devletlerin jeopolitik durumları göz önüne alınır, bağlaşıklarından ayrılmaya çalışılır, büyük bir diplomatik gayret sarfedilirdi. Bu, çok dikkat ve incelik isteyen bir işti. Çünkü Türkiye İmparatorluğu ba­zen, Fâtih Sultan Mehmed zamanında olduğu gibi, 20 küsur devletle birden savaş halinde bulunurdu.

Savaşılacak kuvvetlerin hesabı iyice yapıldıktan sonra, Türk ordusuna savaşa hazırlama çalışmaları başlardı. Türk ordusu, daima savaşa hazır, meslekleri as­kerlik olan bir kitleden müteşekkil bir kuruluştu. Ancak orduyu, toplamak ve savaş alanlarına götürmek meseleleri önemliydi. Ne kadar kuvvetin ne zaman ve nerede yığınak yapacağı ve hangi yolların geçileceği kararlaştırılırdı. Bu yolların hangi konaklarında ne miktar yiyecek, yem ve cephane bulundurulmak icap edeceği he­saplanır, oraların sancak ve alay beylerine, kadı ve naiplerine emirler gönderilirdi. Yol üzerindeki depoların mevcudu öğrenilirdi.


Geçilecek yolların durumu, köprüle­rin vaziyeti, ne kadar zamanda ne kadar kuvveti geçirebileceği incelenirdi. Çok defa ordu yürüyüşe geçmeden önce yollar, son bir bakım ve kontrolden daha geçiri­lirdi.
Seferin nereye yapılacağı çok defa aylarca önce beylerbeyi ve sancak beyleri­ne bildirilir, fakat bazen de son âna kadar gizli tutulurdu. Meselâ Fatih, seferin nereye olduğunu gizli tutardı. Akkoyunlular’a karşı Otlukbeli savaşının hazırlıkla­rının hangi devlete karşı yapıldığı, padişahtan başka herkesin meçhulüydü. Trab­zon İmparatorluğuna karşı seferinde de böyle yapmış ve düşmanı pek gafil av­lamıştı. Nitekim son çıktığı seferin nereye olduğuna, günümüze kadar tarihçiler karar verememişlerdir. Çünkü seferin daha başında Fatih, ölmüştü.
Yavuz da. Mı­sır seferine çıkarken, İran üzerinde gidildiği propagandasını yaptırmıştır. Sultan İb­rahim zamanında, Girit seferine giden Türk Donanması. Malta’ya gidiyor sanılı­yordu. Girit sularına iyice yaklaşırken Kapdân-ı Derya Yusuf Paşa, padişahın mühürlü hattı hümâyûnunu açmış, amiraller, seferin Girit üzerine olduğunu öğ­renmişlerdi. Bu gizlilik, yabancı haber alma teşkilâtlarına karşıydı. Türklerin Av­rupa’da son derece mükemmel bir haberalma teşkilâtı olduğu gibi. Avrupalıların da Türkiye’de aynı işi gören casusları vardı. Fakat Türk haber alması, çok üstün­dü. Avrupa devletlerinin son durumlarını, bütün teferruatıyle Divân-ı Hümâyûn’a, yani hükümete bildirirdi.
Ordu birliklerini toplamaya memur komutanların sorumluluğu büyüktü. Bir tek gün kaybı için başı kesilen komutanlar vardır. Yıldırım Bâyezid, Niğbolu savaşı için 43 günde yığınak yapmıştır ki, o çağ Avrupa’sının aklının alamayacağı bir şey­di. Yığınak alanları, her ihtimal göz önünde bulundurularak seçilirdi. Yığınak alanı çok da emniyetli sayılsa, gene bütün ihtiyat ve korunma tedbirleri ihmal edilmez­di. Yığınak yapan birlikler, derece derece birbirine bağlıydı. Yığınak bitmeden, sa­vaş kabul edilmezdi.
Sonraki asırlarda yığınak bitmeden savaşı kabul eden birkaç Türk komutanı yenilmiştir. Türk ordusu normal olarak 20 – 25 kilometre yürürdü. Aynı çağda Avrupa birliklerinin günlük ortalama yürüyüşü ise ancak 10 kilometre idi. Bu hususiyet, bütün manevra ve teşebbüs kabiliyetinin Türklerin tarafında olması demekti.
Türk ordusunun vasıflarına sahip bir ordu, düşman pek üstün olduğu taktirde, daima zafer kazanacak bir orduydu. Avrupalılar’ın XVI. yüzyıl strateji kaideleri “toplanmak, yavaş ve az yürümek uygun yerde durup beklemek”ti. Türklerin strateji kaideleri ise şimdiki kaidelere daha uygun olup “çabuk toplanmak, mümküm olabilen hızla yürümek, düşmanı hemen yakalayıp yok etmek”ten ibaretti. Düşman henüz birleşmemişse, parça parça yok edilmesine çalışılırdı.

Temsili - İstanbul kuşatmasına Edirne'den yürüyüş
Türk ordusu, savaş alanında dört bölüme ayrılırdı. Merkez sağ ve sol kanatlarla ihtiyat. İhtiyat birliklerine çok önem verilirdi. Düşman büyük Türk ihtiyatını yok sanarak Türk saflarına iyice dalınca, çok üstün olan Türk toplarıyla yıpratılır, sonra merkezde bulunan padişahın veya “sardar-ı ekrem” denilen başkomutanın emriyle ihtiyat kuvvetleri işe karışırdı.
ihtiyat kuvvetleri son anda işe karışınca, başkomutan iki kanadı bir kıskaç gibi kapatarak düşmanı yok ederdi. Türk başkomutanı ordunun bütün birliklerine hakimdi. Emirleri dakikası dakikasına yerine getirilir, birliklerini dama taşı gibi oynatır bütün komutanlarını tanırdı. Türk ordusunun en büyük üstünlüklerinden birisi de bu hususiyetti. Çünkü Avrupa orduları, birleşik kuvvetler dilleri, milliyetleri, hükümdarları, komutanları ayrı birlikler hâlinde Türk ordusunun karşısına çıkıyordu. Her komutan ancak kendi birliğine söz geçirebiliyor, başkomutan ünvanını taşıyan Avrupa hükümdarının iktidarı, doğrudan doğruya kendine bağlı kuv­vetlerden öteye gidemiyordu.
Asrımıza kadar İngiliz ordusunda olduğu gibi, Türk ordusunda da askerlik, bir meslekti. Yani savaş çıkınca asker toplanmaz, bu işi meslek seçmiş ve devletçe belirli yerlere yerleştirilmiş maaşlı veya tımarlı muharipler toplanırdı. Sulh zamanında talim ve terbiye çok sıkı tutulurdu. Türk silâhları, daima en modern silahlardı. En küçük yıpranmada değiştirilir, yenileri verilirdi. Bu işle “cebeci” sınıfı uğraşırdı. Nihayet Osmanlı Türk İmparatorluğunun bitmek tükenmek bilmeyen mâlî ve iktisadî kaynakları, en büyük ve mükemmel ordu ve donanmaları en iyi şekilde savaş alanına götürebilecek güç ve kudretteydi.
Osmanlı Türklerinin yükselme çağlarında yaptıkları savaşlar, XVIII. ve XIX. asırlarda Büyük Friedrich, Napoleon gibi büyük Avrupalı komutanların yaptıkları savaşlardan gerek alınan sonuçlar, gerek savaşa katılan kuvvetlerin sayısı bakımından çok daha büyük ve önemlidir.

In science we trust.

Benzer Konular

2 Nisan 2016 / Ziyaretçi Cevaplanmış
26 Aralık 2012 / Misafir Soru-Cevap
28 Haziran 2012 / ReaL CrimE Soru-Cevap
4 Ekim 2015 / Misafir Soru-Cevap
29 Aralık 2014 / nano Cevaplanmış