Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 15 Mart 2017  Gösterim: 189.659  Cevap: 11

Yazı - Yazının Bulunuşu ve Gelişimi

Kısaca
İnsanlar için ortak anlam ya da sesleri temsil eden işaret ya da simgelere dayalı iletişim sistemi. Yazı, insanların yerleşik bir toplum düzenine geçmeleriyle birlikte ortaya çıktı.
Misafir
8 Nisan 2007 17:02       Mesaj #1
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

YAZI

Ad:  Yazı7.JPG
Gösterim: 1740
Boyut:  36.7 KB

İnsanlar için ortak anlam ya da sesleri temsil eden işaret ya da simgelere dayalı iletişim sistemi.

Sponsorlu Bağlantılar

Temel özellikleri.


Dil bir simgeler sistemi, yazı da bu simgeleri simgeleyen ikinci dereceden bir sistemdir. Yazı, dili görselleştirir, kâğıda döker. Konuşmanın görünmez, anlık ve uçucu niteliğine karşılık yazı somut ve kalıcıdır. Çoğu zaman, yazının doğrudan doğruya konuşmanın kâğıda geçirilmesi olduğu öne sürülür, bu görüşün dayandığı örtük varsayım, dilin konuşmayla özdeş olduğudur. Oysa yazı yalnızca konuşmanın “yazılması” olarak görülemez; yazıda, konuşma dilinin içermediği biçimler ve bazı özel öğrenimlerin izi vardır. Bu yüzden modern dilbilim ve felsefe yazının doğrudan doğruya dille ilgili olduğunu, ama konuşmayla yazı arasındaki ilişkinin her zaman bu kadar dolaysız olmayabileceğini savunur. Bu tartışma, 1960’lardan başlayarak Fransız felsefeci Jacques Derrida’nın yazılarıyla alevlenmiştir. Derrida’ya göre, Sokrates ve Platon’dan Rousseau’ya ve modem dilbilimin kurucusu Saussure’e kadar bütün Batı düşüncesi yazının ve görüntünün gizlenmesi pahasına konuşmaya ve sese öncelik tanır. Bu düşünce geleneği içinde konuşma içsel, ruhsal, sahici, asli ve doğal, buna karşılık yazı dışsal, maddi, yapay, ikincil ve kültüreldir. Derrida’ya göre, hep daha sahici olanı bulmaya çabalayan, özdeşlik peşinde koşan Batı düşüncesi, kendisine dilin ve düşüncenin başkalığını, yabancılığını ve yapaylığını hatırlatan yazıya tahammül edememekte ve onu unutmaya, bastırmaya çalışmaktadır. Derrida gibi felsefe içinde bir hesaplaşmaya girmemekle birlikte, 20. yüzyılda Marshall McLuhan, Eric Havelock ve Walter Ong gibi araştırmacılar da yazının düpedüz konuşmanın gölgesi olmadığını, konuşmada bulunmayan anlam özellikleri ve etkiler içerdiğini belirtmişlerdir.

Yazı, görsel iletişim yollarından yalnızca biridir. El ya da yüz işaretleri ve resimler de olayları anlatmak ve insanlar arasında iletişim kurmak için kullanılabilir; ama bunların ikisi de dile dayanmadığı, dili temsil etmediği için yazı sayılmazlar. Genel olarak yazının ve çeşitli yazı sistemlerinin daha iyi kavranabilmesi için dilin “çift eklemli” yapısı üzerinde durmak gerekir. Saussure ve Andre Martinet gibi dilbilimciler dilin iki farklı yapı katmanının, anlam yapılan ve ses yapılarının çeşitli biçimlerde birleşmesinden oluştuğuna dikkat çekmişlerdir. Bu yapılar da kendi içlerinde en karmaşıktan en basite doğru farklı düzeylere aynlırlar. Anlam yapılarında en alt, en basit birime anlambirim adı verilir; sözcükler bir ya da birkaç anlambirimden oluşur.

Örneğin “çocuklar” sözcüğü, biri “çocuk”u öteki çoğulluğu ifade eden iki anlambirimden oluşur. Sözcüklerin birleşmesiyle de daha büyük ve daha karmaşık anlambirimler ya da anlam öbekleri ortaya çıkar. Ses sisteminin en küçük birimine ise sesbilim denir. Bu, insanın ağzından çıkan bir sözün içindeki bir sesi başka seslerden ayıran en küçük farklılaşmış birimdir. Ünlü ve ünsüz sesler birer sesbilim örneği olarak düşünülebilir; sesbilimlerin de daha altta yatan bazı fiziksel özelliklere göre, örneğin soluğun gırlaktan geliş biçimine ve dudakla dilin sesi çıkarırken aldığı konuma göre çözümlenmesi mümkündür. Sesbilimlerin bir üstündeki düzeyde de heceler yer alır; bir hece, bir ya da birkaç sesbirimden oluşur.

Yazı sistemleri anlam yapılarını temsil edebildiği gibi ses yapılan üzerine kurulu da olabilir ve bu yapılar içinde farklı düzeyleri temsil edebilir. Örneğin alfabetik yazı sistemi sese dayalıdır ve ses birimleri temsil eder. Hecesel yazı da sese dayalıdır, ama bu yazının işaretleri ses birimleri değil heceleri temsil eder. Buna karşılık, Çin yazı sistemi gibi logografik yazılarda kullanılan ideo gram adlı işaretler sesleri değil anlam birimleri temsil eder.

Dilin yapılarının yeterince ayırt edilemeyişi yüzünden geçmişte bazı düşünürler, bir kavramın simgesi olarak kullanılan ideogramın ve resim ya da çizimlerden oluşan piktografın (bak. piktografi) dilin üzerinden atlayarak doğrudan doğruya düşünceleri temsil ettiği yanılgısına düşmüşlerdir. Aynı görüş, bugünkü resimsel göstergeler için de, örneğin Olimpiyat Oyunları’nda ya da trafikte kullanılan işaretler için de öne sürülmüştür. Ama bu tür gösterge sistemlerinin işlevlerini yerine getirmeleri, hem oldukça sınırlı bir anlam alanı (spor ya da trafik) için geçerli olmalarına, hem de dilsel yapıların oldukça yüksek bir düzeyini temsil etmelerine bağlıdır.

Örneğin, üzerine çapraz bir çizgi çizilmiş bir kamyon resmi, “bu yola kamyon giremez” anlamına gelir ve yasaklama da öncelikle dilsel bir edimdir. Başka bir deyişle, bu tür işaretler de düşüncelerden önce anlamları, ancak dille ifade edilebilen anlamları temsil eder. Çoğu zaman da tek bir sözcüğün yeterli olmadığı durumlarda, birden fazla sözcüğü içeren bir ifadeyi temsil etmek için kullanılırlar. Sonuç olarak şu söylenebilir: Yazının, dilin ve anlamın karışmadığı, bağımsız ve saf düşünce diye bir şey yoktur.

Bu bağlamda, sayılar da bir sorun oluşturur. 1, 2 ve 3 gibi Hint Arap rakamları, görünüşte, herhangi bir dilsel yapının aracılığına gerek kalmadan doğrudan doğruya düşünceleri temsil etmektedirler. Gene de, bu rakamları, sayıların ses yapılarını değil de anlam yapılarını temsil eden özel bir yazı sistemi olarak görebiliriz. Bu, Roma rakamlarında daha da belirgindir.

Türleri.


Bir yazı sistemi, harf, karakter ya da çizim adı verilen görsel işaret, biçim ya da yapılardan oluşur; bu karakterler, dil sistemi içindeki yapılardan biriyle ilişkilidir. Karakterlerin anlamlı birimleri, örneğin anlambirim ya da sözcükleri temsil ettiği sistemlere logografik (bak. logogram) sistemler denir. Karakterlerin heceleri temsil ettiği yazılara hecesel yazı sistemi ya da hecelge, hecenin bir kesitini (ünsüzlerden oluşan kesitini) temsil ettiği sistemlere ünsüz hecelgesi, sesbirimleri karşıladığı sistemlere ise alfabetik sistem adı verilir. Uluslararası Sesbilim Birliği, her türlü konuşma dilini ortak bir yazıya geçirebilecek bir sesbilgisi alfabesi geliştirmiştir. Bunların dışında bir de seslerin farklı fiziksel özelliklerine (vurgu, dil ve dudakların konumu) göre oluşturulmuş yazı sistemleri vardır.

Batı’da yakın zamanlara değin, alfabetik sistemin en gelişmiş, en olgun sistem olduğu ve öteki yazı sistemlerinin bu sisteme varan evrimde çeşitli evreleri temsil ettiğine inanılırdı. Kültürlerin ancak kendi içlerinde anlaşılabileceğini ve bu bakımdan birbirlerine “eşdeğer” olduğunu savunan modern sosyal antropolojinin de etkisiyle, günümüzde her yazı sisteminin belirli bir dilin ve kültürün özellikleri ve sınırları içinde en uygun çözümü temsil ettiği kabul edilmektedir. Ama bu, farklı yazı sistemlerinin öğrenilebilirlik açısından eşit olduğu anlamına gelmez. Örneğin Çince büyük ölçüde logografik bir yazıdır; her sözcük ya da anlambirim, tek bir çizim ya da karakterle temsil edilir. İki ayrı sözcüğün sesleri aynı olsa bile tümüyle farklı karakterlerle karşılanırlar. Ama herhangi bir dilde sözcüklerin ve özellikle anlam birimlerin sayısı yüz binlere, hatta milyonlara ulaşabildiğinden, yazmayı öğrenebilmek için ezberlenmesi gereken karakterlerin sayısı son derece yüksek olur. Bu da öğrenim süresinin uzamasını gerektirir.
Ad:  Yazı.Gif
Gösterim: 795
Boyut:  960.1 KB
Hecelgelerde her hece için ayrı bir işaret vardır. Heceler konuşma içinde en kolay ayırt edilebilen birimlerdir; dilin eklemli özelliği kendini en çok hecelerin birbirine eklemlenişinde gösterir. Belki de bu yüzden, sese dayalı ilk yazı sistemleri de heceseldir. Örneğin İÖ 1400 yıllarında ortaya çıktığı sanılan Miken yazı sistemi Lineer B bir hecelgedir. Her dildeki hecelerin sayısı oldukça yüksek olduğu için, hecelgelerdeki karakter sayısı çoğu zaman 100’ün üzerindedir. Öte yandan, sözcükleri oluşturmak için yan yana gelmiş hece dizileri farklı biçimlerde okunabileceği için de bu tür yazıların okunması her zaman bir yorum gerektirir. Bu da o yazının içinde yer aldığı kültürün tanınmasını zorunlu kılar.

Ünsüz hecelgeleri, yalnızca ünsüz seslerin karakterlerle temsil edildiği yazı sistemleridir. Arapça ve İbranice gibi Sami dillerinde, ünlüleri temsil eden harfler yoktur. Bu da ka, ke, ko, ku, ki gibi farklı hecelerin aynı karakterle karşılanmasına yol açar. Sonuçta, bu yazıların okunması belli bir tahmin ve yorum çabasını gerektirir. Ama bu çaba sanıldığı kadar zor değildir, çünkü yazının bağlamı çoğu kez karakterin nasıl okunması gerektiğini de açıkça ortaya koyar. Alfabetik sistemlerde bir metinde karşılaştığımız dizgi yanlışına karşın yazıyı nasıl zorlamadan okuyup anlayabiliyorsak, bu dilleri konuşan insanlar da kendi yazılarını rahatça okurlar. Bu da yazının ve dilin bağlamsal niteliğini gösteren bir olgudur. Gene de, İbranicede okumayı kolaylaştırmak ve yorumun payını sıfıra indirmek için belli bir noktalama sistemi de geliştirilmiştir.

Alfabetik yazı sistemleri, sesin en sabit birimini karşılar; bir dilde telaffuz edilebilen en küçük parçalar hecelerdir, ama heceler de çözümlendiğinde ortaya daha basit parçalar olan sesbirimler çıkar. Alfabetik yazının bir üstünlüğü, heceyi ünlü ve ünsüz bileşenlerine ayırmış olmasıdır. Böylece çok sayıda hece, görece az sayıda (21-29) harfin çeşitli biçimlerde birleşmesiyle elde edilebilir. Alfabetik yazı, anlam düzeyindeki farklılıkların her zaman ses düzeyindeki farklılıklarla belirtildiği dillere uygundur. Buna karşılık, tek bir hecenin çok sayıda anlambirimi temsil edebildiği Çince gibi dillerde logografik yazılar daha işlevseldir.

Konuşmanın fiziksel özelliklerine dayalı yazı sistemleri, sesbilimlerin bile konuşmadaki en temel, en basit çözümleme birimleri olmadığını gösterir. Bu sistemler, ünlü ve ünsüzleri ortak ve ayırt edici özelliklerine göre sınıflandırırlar. Bu sistemlerin en gelişmiş örneği, 15. yüzyılda Kore kralı Secong tarafından geliştirildiğine inanılan Hangul adlı Kore yazısı ile 19. yüzyılda İngiliz eğitimci Sir Isaac Pitman’ın geliştirdiği Pitman stenosudur. Kore yazısında ünlüler küçük işaretlerle birbirinden ayırt edilen uzun yatay ve dikey çizgilerle, ünsüzler ise bazı fiziksel özellikleri (dudakların açık ya da kapalı olduğunu ya da dilin ağız içindeki konumunu) gösteren yuvarlak ya da köşeli işaretlerle karşılanır.

Hiçbir yazı sistemi katışıksız değildir. Logografik yazının en iyi örneği olan Çin yazısında bile, anlamları belirten karakterlerin yanı sıra, zihinde somut olarak canlandırılması güç olan anlamlar için de ses benzerliğine dayalı ikincil karakterler vardır. Alfabetik yazılarda da telaffuzları değişse bile kök anlamlan değişmeyen sözcükler için aynı harfler kullanılır. Örneğin İngilizcede Europe (Avrupa) ile European (Avrupalı) sözcüklerinin telaffuzları bir ölçüde farklıdır (ilkinde vurgu birinci hecede, İkincisindeyse üçüncü hecededir), ama harfler değişmemiştir. Sese dayalı alfabetik sistemlerin bile anlamsal yazı öğelerini içerdiğini gösteren daha açık bir örnek ise eşsesli ama farklı anlamları olan sözcüklerin farklı biçimde yazılışıdır: Örneğin İngilizcede Europe (Avrupa) ile European (Avrupalı) sözcüklerinin telaffuzlarının sesleri aynıdır.

Tarihi.


Konuşma özel bir öğretim gerektirmeyen evrensel bir insan yetisi olduğu halde, yazı insan tarihinde görece yeni bir gelişmedir ve özel, bilinçli bir öğretim gerektirir. Bu olgu, konuşmanın “doğal”, yazınınsa “yapay” olduğu düşüncesine hak verdirir gibidir; ama konuşma da bir öğretim gerektirmese bile, mutlaka bir öğrenimi içerir: Büsbütün doğal ve güdüsel değildir.

Yazının tam olarak ne zaman ortaya çıktığı sorusu bilimsel bir soru değildir; bilimsel soru, bugüne kalan en eski yazı örneklerini ya da yazının “ata”sı sayılabilecek örneklerin hangi tarihten kaldığıdır. Bir başka bilimsel soru da, yazının hangi toplumsal koşulların ürünü ve hangi toplumsal gereksinimlerin karşılığı olarak ortaya çıktığıdır. Çeşitli yazı sistemlerinin tarihsel evriminin incelenmesi sayesinde bu son soruya bazı cevaplar verilebilmiştir.

Yazı sistemlerinin evrimi, iki büyük grupta incelenebilir: Sümerlerin bulduğu yazı ile Çin yazısı.
Daha sonraki evrelerinde çivi yazısı adını alacak olan Sümer yazısının IÖ 8000’den sonra avcılık ve toplayıcılıkla geçinen toplulukların yerleşik tarımsal topluluklara dönüşmesinden sonra, muhasebe ve defter tutma gereksinimiyle birlikte geliştiği sanılmaktadır. Arkeolog Denişe Schmandt Besserat’a göre, Sümerlerin alacak verecek kayıtlarını tutmak için kullandıkları kilden yapılmış küçük nesnelerin yerini zamanla yazılı tabletler almıştır. İÖ 4. binyıldan kalan ve gene defter tutma amacıyla kullanıldığı anlaşılan bu küçük kil nesnelerin bazıları da kilden mahfazaların içinde saklanmaktadır. Bu mahfazaların üstünde, içlerindeki nesneyi belirten bazı işaretler vardır. İÖ 3100 yıllarına ait bu işaretler logografik yazının ilk biçimidir ve sayıları, adları, kumaş ve sığır gibi nesneleri simgeleyen yaklaşık 1.200 karakterden oluşmaktadır. Schmandt Besserat’nın varsayımına göre, Mezopotamya’da bulunan bu kil nesneler tahıl, koyun ve sığır gibi tarımsal mallan temsil etmektedir ve bir muhasebe aracı olarak kullanılmaya başlamıştır. tÖ 4000’den sonra yerleşik toplulukların çoğalması ve gereksinimlerin çeşitlenmesiyle birlikte bu simgesel kil nesneler de çeşitlenmiştir. Bu nesneler, borçları ve alacakları kaydetmek amacıyla bir mahfaza içinde saklanmakta, bir hatırlama kolaylığı olarak da mahfazanın üstüne içindeki nesneyi bildiren bir işaret kazınmaktadır. Zamanla nesnenin kendisine gerek olmadığı düşünülmüş olmalı ki, bir süre sonra bu mahfazaların yerini, üstünde yalnızca işaretler olan düz tabletler almıştır. Bu da yazının gelişmesiyle insan düşüncesinin simgeselleşmesi arasında çok yakın bir ilişki olduğunu göstermektedir.

İÖ 3200’den sonra, sınırlı bir amaç için kullanılan bir işaret sisteminin genel amaçlı bir yazı sistemine doğru evrilişini izlemek çok daha kolaylaşmaktadır. Eski Sümer yazısında sayıları ve adları belirtmek için geometrik şekiller, nesneleri belirtmek için de bu nesnelerin kalıplaşmış resimleri kullanılırdı. Zamanla, işareti ıslak kile çizmek için kullanılan ince uçlu keskinin yerini daha kaim çivilerin almasıyla bu simgeler de resim özelliklerini yitirerek daha da simgeselleşmiş ve kalıplaşmışlardır. Sümer çivi yazısının evrimindeki ikinci büyük aşama, ses yazısı ilkesinin benimsenmesi, yani bir işaretin ortak bir anlam yerine ortak bir sesi belirtmek için kullanılmasıdır. Gene de, Sümer yazısı esas olarak logografik bir sistem olarak kalmıştır. İÖ 3. binyıl içinde Sümer yazısını devralan Akadlar, Asurlar ve Babilliler gibi Sami kavimleri, çiviyazısının sonografik ya da sese dayalı niteliğini biraz daha geliştirmişlerdir.

Tümüyle sese dayalı ilk yazı sistemi İÖ 1400’de ortaya çıktığı sanılan ve 1952’de İngiliz mimar Michael Ventris tarafından çözülen Lineer B yazısıdır. Hecelere dayalı olan bu yazıda her ünlü-ünsüz çifti için bir karakter vardır. Oldukça sistematik olmasına karşın, bu yazı, Miken Yunancasınının ses düzenini bütünüyle temsil edebilmekten uzaktır; Yunancada basit ünlü ünsüz çiftlerinden oluşmayan birçok hece vardır ve her ünsüz de mutlaka bir ünlüye bağlanmamaktadır.

Sese dayalı yazıların evriminde son aşama, İÖ 2000 yıllarında gene bir Sami kavmi olan Fenikeliler tarafından geliştirilen alfabetik yazıdır. Bu yazının daha modern biçimleri, bugünkü İbrani ve Arap yazılandır. Sami yazı sisteminde akrofonik ilke geçerlidir; yani sesler, adları o sesle başlayan bir nesnenin resmiyle temsil edilir. Temelde Akad çivi yazısından pek farklı olmayan Mısır hiyeroglif yazısından alınmış bu ilkeye dayanılarak 22 karakterli bir alfabe kurulmuştur. Yalnızca ünsüzleri belirten Sami alfabesi, İÖ 1000-900 yıllarında Yunanlılarca devralınarak hem ünsüzlerin hem de ünlülerin ayrı çizimlerle temsil edildiği modern alfabeye dönüştürülmüştür. Bugünkü Latin alfabesinin temelinde de Yunan alfabesi vardır. Yunanlılar, Samilerin Yunancada bulunmayan bazı ünsüzleri temsil etmek için kullandığı altı harfi, ünlüleri temsil etmek için kullanmışlar, bu da tüm yazının yapısının değişmesine yol açmıştır. Sözcükleri farklılaştırmak için ünlülerin kullanılması, bütün Hint Avrupa dillerinde geçerli olan bir ilkedir. Sonuç olarak, alfabetik sistemin zaman, kişi, sayı, cins, kip, çatı ve durum ayrımlarının sözcüğün kökündeki değişikliklerle belirtildiği bugünkü diller için daha uygun olduğu söylenebilir.

Çince ise birbirinden kolayca ayrılabilen ve her biri bir anlambirimi gösteren hecelerden kurulu bir dildir. Çincenin Latince gibi bükünlü değil aynşkan bir dil olması, yani ekleri, kipleri ve çekimleri ayn sözcüklerle ifade etme eğilimi, her anlambirimin ayn bir heceyle temsil edilmesine yol açmıştır. Örneğin İngilizcede make (“yapmak”) sözcüğü, bükün yoluyla, hepsi bırbiriyle ilişkili olan bir dizi sözcüğün türetilmesini sağlar; made (“yaptı”), makes (“yapar”) vb. Çincede ise bunların her biri için birden fazla karakter kullanılır.

Çin yazı sisteminin ne zaman ortaya çıktığı bilinmemektedir. En eski Çince yazı örnekleri Şhang (Yin) hanedanı döneminden (İÖ 18-12. yy) kalmadır. Ama o tarihte Çin yazısının bugünkü biçimine çok yakın ve oldukça gelişmiş bir sistem olduğu düşünülürse, yazının çok daha eski olduğu anlaşılır. İÖ 1400 yıllarına gelindiğinde Çin yazısı 2.500-3.000 karakterlik bir sistem haline gelmiştir; bunların çoğu bugün de okunabilmektedir. Çin yazışı, bugünkü biçimini, Çin döneminde (İÖ 221-206) kazanmıştır. İlk Çin karakterleri, temsil ettikleri şeylerin şematik resimleriydi; örneğin “erkek” sözcüğünün çizimi, ayakta duran bir erkekti, “kadın” içinse çömelmiş bir kadın figürü kullanılıyordu. Bir nesne ya da kavramı simgeleyen bu işaretler (ideo gram) zamanla yerlerini anlam birim ya da sözcükleri karşılayan işaretlere (logo gram) bıraktı. Bu dönüşümde, yazışma için toprak ve çivi kullanımından mürekkep, fırça, kâğıt ya da kumaş kullanımına geçilmesinin de payı olmuştur.

Japon {bak. kana) ve Kore yazıları da Çin yazısının bu iki farklı dile uyarlanmasıyla ortaya çıkmış, ama dillerin yapısı Çinceden oldukça değişik olduğu için sonuçta kesinleşen Japon ve Kore yazıları da Çin yazısından uzaklaşmıştır. Japonca, Çinceden farklı olarak bükünlü bir dildir; bunun için Japonlar kısmen Çin yazısına dayah logografik bir sistemden, kısmen de aynı karakterlerin ses değerleri için kullanıldığı hecesel bir sistemden yararlanma yoluna gitmişlerdir. Kore yazısında, ses ilkesi daha da geliştirilmiş, ses birimlerin ses değerleriyle doğrudan ilişkili olan sistematik bir görsel yapıya sahip 28 harften oluşan bir yazı sistemi benimsenmiştir.

İşlevi.


Yazıyla uygarlık ve kültürel gelişme arasında dolaysız bir ilişki olduğu öne sürülür. Ama 20. yüzyılda yapılan antropolojik araştırmalar, son derece karmaşık bir tinsel ve kültürel sisteme sahip bazı toplulukların yazı olmadan da varlıklarını sürdürebildiklerini ortaya koymuştur. Bu olgudan hareket eden bazı kuramcılar, modern alfabetik yazının Batı uygarlığının gelişmesinde çok belirleyici bir rol oynadığını, Çin yazısının ise geleneksel Çin toplumunun ve uygarlığının şekillenmesi açısından önemli olduğunu, ama bunların birbiriyle karşılaştırılamayacağını kabullenmek durumunda kalmışlardır. Gene de bazı genel gözlemler yapmak mümkündür. Yazı her zaman ticaretin ve meta ekonomisinin belli bir düzeye geldiği ve görece geniş bir coğrafya üzerinde merkezî bir yönetimin kurulduğu topluluklarda bir zorunluluk olmuştur. Geniş kesimlerin siyasete katılmadığı geleneksel Çin toplumu gibi toplumlarda, yazı dili ile konuşma dili arasında önemli farklılıklar vardır. Bu tür toplumlarda yazı dilinin karmaşıklığı, yönetim bilgisinin belirli bir zümrenin tekelinde kalmasını sağladığı için, konuşma dilinin basitliğine ve açıklığına karşı savunulan bir özelliktir. Buna karşılık alfabetik yazı, yaşamın ve siyasetin kitleselleştiği, bilginin standartlaştığı toplumlarda, bu kitleselleşme ve standartlaşmanın başlıca neden ve sonuçlarından biridir. Ayrıca bak. alfabe; kaligrafi.

Kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Baturalp; 14 Mart 2017 16:01


22 Kasım 2008 11:36       Mesaj #2
Keten Prenses - avatarı
Üye

Yazının İcadı


Harfler bir ülkeden öteki ülkeye bir ulustan öteki ulusa geçerken bir başka gezi daha yapıyor. Taşların üzerinde papirüse papirüsten mumlu levhalara mumlu levhalardan parşömene ve parşömenden de kağıda geçiyorlardı. Kumlu toprağa ekilen bir Ağaç killi ve bataklık bir alana ekilen ağaçtan nasıl değişik şekilde büyürse; harfler de taştan kağıda geçen süreçte öylece görünüşlerini ve biçimlerini değiştirdiler. Taş üstünde dik ve dümdüz yükseliyor kağıdın üzerinde yuvarlaklaşıyordu. Balmumu üzerinde de yıldız biçiminde kıvrıldılar. Balçık üstünde çivileştiler yıldız iğne biçimi aldılar. Hele kağıt ve parşömen üzerinde sürekli kıllık ve biçim değiştirdiler.

Yazı yazmak için çok çeşitli araçlar kullanılmıştır. Hiç elimizden düşürmediğimiz kağıt kalem dünün icadıdır. Biraz daha öncelere ilk insanların resimlerden yazının henüz doğmakta olduğu çağlara dönersek o zaman yazı yazmanın inanılmayacak kadar zor olduğu görülür. Çünkü o günlerde bu iş için gereken araçlar yoktu. Herkes ne ile neyin üzerinde nasıl yazacağını kendisi düşünüp bulmak zorundaydı.

O dönemin araçları arasında taş koyunun kürek kemiği balçık yaprağı çanak çömlek parçaları yırtıcı hayvan derileri ve ağaç kabukları gibi şeyler hep bu dönemde kullanılıyordu. Bütün bunların üzerine sivriltilmiş bir kemikle ya da çakmak taşıyla kaba bir resim çiziktirmek mümkündü. İslam Peygamberi Hz. Muhammed kutsal kitap Kuran-ı Kerim'i koyunları kürek kemiği üzerine yazdırmıştı. Eski Yunanlılar halk toplantılarında oylarını şimdi yapıldığı gibi kağıt üzerine değil de çanak çömlek (ostrakon)lar üzerine yazarak verirlerdi.

Papirüs bulunduktan sonra bile birçok yazarlar yoksulluk yüzünden yazılarını çanak çömlek parçaları üzerine yazmak zorunda kalmışlardı. Eski yunan bilginlerinden birinin kitap yazmak için evindeki bütün çanak çömleği kırdığını anlatırlar. görevle Mısır'da bulunan eski Romalı asker ve memurlar; bir aralar papirüs yetersizliğinden hesap pusulalarını çanak çömlek parçaları üzerine yazmışlardır.

Ama palmiye yaprakları ile ağaç kabukları yazı yazmaya çok daha uygundu. Papirüs bulunmadan çok önce bunların üzerine iğne ile yazı yazılmaktaydı. Hindistan'da bir çok kitap palmiye yaprakları üzerine yazılmıştı. Yaprakların kenarları bir ölçüde kesildikten sonra iplikle dikiliyordu. Bu kitabın kenarları altınla yaldızlanır ya da renk renk boyanırdı. Böylece çok güzel bir kitap meydana gelmiş olurdu. Ormanca zengin olan ülkelerde kayın ve ıhlamur ağacı kabuklarından yapılmış yapraklar üzerine yazı yazılırdı.

Bununla birlikte çok eski çağlardan itibaren bir yazı yazma yöntemi vardır onu bügünde kullanmaktayız. Bu taş üzerine yazı yazmadır. Taştan kitap kitapların en uzun yaşamlısıdır. Bunda 4000 yıl önce eski Mısır mezar tapınaklarının duvarlarına yazılmış olan upuzun hikayeler günümüze kadar gelmiştir.

Çamurdan Kağıda Doğru


İnsanlar çok eskiden beri taştan daha hafif ama onun kadar dayanıklı bir nesne aradılar. Tunç üzerine yazmayı denediler. Bir zamanlar sarayları ve tapınaklarını süslemiş olan üzerleri yazılı tunç levhaları bugün de görmek mümkündür. Bazen bu levhalardan birinin bütün bir duvarı kapladığı da olurdu. Levhanın iki yüzüne yazı yazılmışsa levha bir zincirle asılırdı.

Anlatırlar Fransa'da Blois kentinde tunçtan bir kilise kapısı vardır. Bu kilise kapısı bir kitabı andırır. Kapının üstünde Kont Etienne ile Blois kenti arasında yapılmış bir antlaşma yazılıdır. Bu antlaşma gereğince halk Kont'un şatosu etrafına bir duvar çekmeyi kabul ediyor; buna karşılık Kont da şaraptan aldığı vergiyi halka bağışlıyordu. Şarabı içenler çoktan dünyadan göçtüler etrafındaki duvar yıkıldı. Buna karşılık tunç kapının kanadı üzerinde kazılmış olan antlaşma hala durmaktadır.

Bir ilginç yazı yazma yönetimi daha vardı


Bir zamanlar Dicle ile Fırat boylarında yaşayan Asurlularla Babilliler çok eskiden kullanmışlardı. Koyuncuk'ta eski başkent Ninova yıkıntıları arasında Austen Henry Layard adlı bir İngiliz Asur hükümdarı Asur Banibal'ın kitaplığını buldu. Bu içinde bir yaprak kağıt bile bulunmayan çok ilginç bir kitaplıktır. Bu kitaplığın bütün kitapları lüleci çamurundandı.

Lüleci çamurundan oldukça büyük ve kalın levhalar hazırlanırdı. Yazıcı yazısını üç köşeli sivri çomağıyla bu levhaların üzerine yazardı. Çomak çamurun içine batırılıp hızla çekilince kalın başlayıp incecik kuyruk halinde biten bir iz meydana gelirdi. Babilliler ve Asurlular böylece çok çabuk yazı yazarak çivi yazısının düzgün ve incecik satırlarıyla levhaları (tabletleri) doldururlardı. Bu iş bittikten sonra daha dayanıklı olması için çömlekçiye verilirdi. Eski Asurlular da çömlekçiler kitap pişirirlerdi. Böylece taş gibi dayanıklı kitaplar oluşurdu.

Asurlular balçık üzerine yalnız yazı yazmazlar basma da yaparlardı. Değerli taşlardan kabartma resimlerle süslü merdane biçiminde mühürler kazırlardı. Bir antlaşma yaptıklarında bu merdaneyi balçık tablet üzerinden geçirirlerdi. Böylece tablet üzerinde çok iyi seçilebilen bir mühür çıkardı. Basmalar üzerindeki desenler bugün bu yolla yapılmaktadır. Rotatif basma makinesi de bu türde çalışmakta ve yazılar merdanenin üzerinde bulunmaktadır.

Papirüs Bulunuyor


Mısırlıların icat ettikleri kitap ise çok garipti. Uzun çok uzun ve yüz metrelik bir şerit düşünün: Bu şerit kağıttan yapılmışa benzerse de bu genelde "acayip" bir kağıttı. Elinize alıp ışığa tutarsanızincecik bir çok çapraz çizgilerden yapılmış karelerden meydana geleceği görülecektir. Bir parçasını koparırsınız gerçekten de tıpkı hasıra benzeyen bir takım-eritlerden örülü olduğu kolayca anlaşılır. Görünüşte bu kağıt; sarı parlak ve perdahlıdır. Balmumu levhalar gibi kolay kırılabilir de...

Üzerindeki satırlar şeridin uzunluğunca değil de dikine onlarca hatta yüzlerce sütunlar halinde yazılmıştır. Eğer satırlar şeridin uzunluğunca yazılmış olmasaydı her satırı okumak için şeridin bir başından öteki başına kadar gidip gelmek gerekirdi. Bu garip kağıt kendisinden daha garip bir bitkiden elde ediliyordu. Nil kıyılarının bataklık yerlerinde çıplak uzun gövdeli ve tepesinde püsküllü olan yine garip görünüşlü bir bitki yetişmekteydi. Bu bitkinin adı papirüstü. Dil bilim olarak da kelime bir çok dilimize geçmiştir. Papier (Almanca ve Fransızca) paper (İngilizce) olarak dünya dillerinde örnekleri vardır.

Yazı Yazmada İlk Araçlar


Mumu bilmeyenimiz yoktur. Balmumundan bir kitabı görenlerimiz ise çok azdır. Yağ gibi eritilebilen bir kitap tuğla kitaplardan da şerit kitaplardan da çok daha yadırgatıcıdır. Romalıların icat ettiği balmumundan kitapların neredeyse geçen yüzyılın başarında Fransız devrimine kadar kullanıldığını bilenler pek azdır. Balmumundan kitap bizim cep defterimiz büyüklüğünde birkaç levhadan yapılmıştır. Her levhanın ortasında buraya sarı ya da siyaha boyanmış balmumu doldurulurdu. Bu levhaların iki köşesinde delikler vardır. Bu deliklerden geçirilen kurdelalarla levhalar birbirine bağlanarak bir kitap halini alırdı. Birinci ve sonuncu levhanın dış yüzeylerinde balmumu bulunmazdı. Böylece kitap kapandığında balmumu iç yüzündeki yazıların silinmesinden korkulmazdı.

Bu levhaların üzerine neyle yazılıyordu. Kuşkusuz mürekkeple değil. Bu iş için bir ucu sivriltilmiş öteki ucu yuvarlaklaştırılmış çelik kalemler kullanılıyordu. Kalemin sivri ucu ile yazar yuvarlak ucu ile de düzeltir ya da silerlerdi. İşte bizim silmek için kullandığımız lastiklerin ilklerinden biri de buydu. Balmumu yazı tahtaları çok ucuzdu. Dolayısıyla karalamalar notlar günlük hesaplamalar bunların üzerine yazılıyordu. Roma'ya uzak Mısır'a getirilen papirüs pahalıydı. Bu yüzden de yalnız kitap yapmakta kullanılıyordu.

Ancak şimdi kurşun kalemin ve ucuz kağıdın ortaya çıkışından sonra balmumu levhalardan vazgeçilebildi. Oysa bir kaç yüzyıl öncesine kadar hiçbir öğrenci kemerinde bir balmumu levha olmadan edemezdi. Daha papirüsün en parlak döneminde ona zorlu bir rakip türemişti. Parşomen!!!

Çok eski zamanlardan beri çobanlıkla geçinilen uluslar yazılarını evcil ve yaban hayvanı derileri üzerinde yazarlardı. Ama derinin yazı yazmaya uygun bir Madde;yani parşomen haline gelebilmesi için iyice terbiye edilmiş olması gerekti. Bakın bu nasıl olmuştu:

Anadolu Yine Önde


Eski Mısır'ın İskenderiye kentindeki kitaplıkta bir milyona yakın papirüs tomarı bulunuyordu. Bu kitaplığın zenginleşip büyümesinde Ptolome Sülalesi'nden gelen Firavunlar çok çalışmışlardı. Böylece İskenderiye kitaplığı uzun yıllar boyunca dünyanın en önde gelen kitaplığı oldu. Fakat bir süre sonra bir başka kitaplık Anadolu'daki Bergama kenti kitaplığı onunla yarışmaya başladı.

O sırda hükümdarlık eden Mısır Firavunu Bergama kitaplığını acımasızca cezalandırmaya karar verdi ve ülkesinden papirüs gönderilmesini yasakladı. Bergama hükümdarı da buna karşılık şöyle bir önlem düşündü: Yurdunun en usta adamlarını yanına çağırıp koyun yada keçi derisinden papirüs yerini tutacak ve yazı yazmaya yarayacak bir madde hazırlamalarını buyurdu. İşte o günden sonra Bergama dünyaya parşomen satan bir yer haline geldi. Yunanca "pergament adını alan Parşomendoğduğu kentin (Pergamon) adını alarak böyle icat olmuştu. Kısa bir süre sonra Parşomeni katlanabileceği ve defter haline getirilebileceği anlaşıldı. Ayrı ayrı yapraklardan dikilmiş kitap da böyle ortaya çıktı.

Zamanla Mısır'da Papirüs daha az üretilmeye başlandı. Hele Araplar Mısır'ı aldıktan sonra Mısır'dan Avrupa ülkelerine olan papirüs gönderilişi büsbütün durdu. İşte ancak o gün parşomen kesin bir zafere ulaştı. Bu pek de olumlu bir zafer değildi. Roma imparatorluğubu olaydan bir kaç yüzyıl önce kuzeyden ve doğudan gelen yarı ilkel kavimlerce yıkıma uğratılmıştı.

Bitmez tükenmez savaşlar bir zamanlar zengin olan kentleri ıssız bir duruma getirmişti. Her geçen yıl yalnız bilginlerden değil okuma-yazma bilenlerinin sayısını da azaltmıştı. Parşomen kitap kopya etmeye yarayan biricik araç olarak kaldığında onun üstüne yazı yazacak kişi de hemen hemen kalmamış gibiydi. Romalı kitapçıların büyük kopya işlikleri çoktan kapanmıştı. Yalnız kral saraylarında ağdalı bir dile mektuplar yazan yazıcılar kalmıştı. Bundan başka kuytu ormanlar da ya da ıssız vadilerde kaybolmuş manastırlarda sevap işlemek için kitap kopya eden keşişlere de rastlamak mümkündü.

Kitap


O çağlarda kullanılan mürekkep de Romalıların ya da Mısırlıların kullandıkları mürekkepten ayrıydı. Parşomen üzerine yazmak için deriye iyice sinen ve silinmesi kolay olmayan özel dayanıklı bir mürekkep icat olunmuştu. Bu mürekkep bugün de bir çok mürekkeplerin yapıldığı gibi mazı soyundan (mürekkep kozası) demirsülfattan ve reçineden (ya da Arap zamkından) yapılırdı.

İşte artık kağıdın icat edilmiş olduğu günlerden kalma eski bir elyazmasında bulunan ve o zaman ki mürekkeplerin nasıl yapıldığını anlatan bir reçete: "Mazıları bir Ren şarabı içine atarak güneşe ya da sıcak bir yere bırakınız. Elde edilecek sarı suyu bir bezden süzdükten sonra ve mazıları da ezdikten sonra bu suyu başka bir şişeye doldurunuz. Bunu unla karıştırmış demir sülfat katınız. sık sıkbir kaşıkla karıştırınız. Güzel bir mürekkep elde etmiş olursunuz. Mazıların yeter derecede Ren şarabının da mazıların içinde kaybolacak miktarda olması gerekir. İstediğimiz ölçüyü tutturabilmeniz için demir sülfatı azar azar koyunuz. Mürekkebi kaleminizle kağıdın üzerinde bir deneyiniz. İstediğiniz kadar siyah olmadığını görürseniz koyultmak için bir reçine tozu katınız sonra da dilediğinizi yazınız!"

Bu eski mürekkebin şaşırtan bir özelliği vardı. O mürekkeple yazıldığından önceleri yazının rengi çok soluk olurdu. Aradan bir süre geçtikten sonra yazı kararırdı. Bizim şimdiki mürekkeplerimiz ise içlerine boya katabildiğimiz için daha iyidir. Bu nedenle de bunları yalnız okuyan değil yazan da iyi görebilir. Bir dönemler nasıl papirüs parşomene yenildiyse eninde sonunda parşomen de yerini hepimizin bildiği kağıt'a bırakmak zorunda kaldı.

Çinliler Kağıdı Yapıyor


Kağıdı ilk yapanlar Çinlilerdir. 2000 yıl kadar önce daha Avrupa'da Yunanlılar ve Romalılar ünlü Mısır papirüsleri üzerine yazı yazarken Çinliler kağıt yapmayı çoktan biliyorlardı. Kağıt yapmak için bambu lifleri bazı otlar ve eski paçavralar kullanılıyordu. Bunları bir dibek içinde suyla karıştırıp hamur haline getiriyorlardı. Bu hamurdan da kağıt yapılıyordu. Burada kalıp olarak incecik bambu kamışıyla ipekten kafes şeklinde örülmüş çevreler kullanılıyordu.

Kalıbın üzerine kağıt kurumadan biraz dökülüp liflerin birbirine yapışması ve keçe haline gelmesi için kalıp her tarafa eğilirdi. Su kafesin deliklerinden akar kafesin üstünde de ıslak kağıt tabakası kalırdı. Bu tabakayı dikkatle kaldırır bir tahtanın üzerine serer ve güneşe kurutulardı. Sonunda bu kurutulmuş kağıt yapraklarından bir tomarını tahtadan yapılmış bir baskı aracının altına koyarlardı.

Kağıt Asya'dan Avrupa'ya gelinceye kadar birçok yıllar geçti. Bu iş bazı aşamalardan geçti 704 yılında Araplar Orta Asya'da Semerkant kentini aldılar. Orada ellerine geçirdikleri bir çok ganimet arasında kağıt yapmanın sırrını da alıp ülkelerine götürdüler. Bu yolla Arapların eline geçen kağıt nedeniyle Sicilya İspanya ve Suriye gibi ülkelerde kağıt fabrikaları kuruldu. Suriye'nin Avrupalıların Bambiç diye adlandırıldıkları Manbiç kentinde de bir fabrika kurlmuştu.

Arap tacirleri karanfil biber ve güzel kokular gibi doğu mallarıyla birlikte Avrupa'ya Manbiç kağıdı da götürür yorlar dı. Kağıtların en iyisi bütün tabakalar halinde satılan Bağdat Kağıdı sayılıyordu. Mısır'da çeşitli kağıt türleri yapılmaktaydı. Bunların arasında çok büyük tabakalar halinde yapılan "İskenderiye kağıdı"ndan tutun da güvercin postalarında kullanılan küçücük tabakalara kadar her türlü kağıt vardı.

Bu tür kağıt eski paçavralardan yapılmaktaydı. Siyah benekli bir rengi vardı. Işığa tutulduğunda yer yer paçavra parçaları bile görülüyordu. Avrupa'nın kendi kağıt fabrikaları ya da o günlerin deyimiyle "kağıt değirmenleri" görülünceye kadar aradan yüzyıllar geçti. Artık XIII. yüzyılda bu tür kağıt değirmenlerini görmek mümkündü.

Baskının Önderi


Bu sıralarda Almanya'nın Mayence kentinde Johanm Gensfleich Gutenberg adlı bir adam kendi bastığı kitabı yani baskı makinesiyle basılan ilk kitabı gözden geçirmekteydi. Harflerin biçimiyle kitabın düzenli elyazması kitapları çok andırıyordu. Fakat aralarındaki fark yine de uzaktan bile görülüyordu. Siyah ve okunaklı harfler törene çıkmış askerler gibi düzgün ve dimdik duruyorlardı. Yazıcının (hattat) yazı kalemiyle savaşa tutuşan baskı makinesi çok kısa zamanda onu alt etti. Çünkü elle ancak uzun yıllar süresice yapılan kocaman eserlerbaskı makinesinde bir kaç günde bastırabiliyordu.

Git gide el yazması bir kitapla baskı makinesinde basılan bir kitap arasındaki benzerlik gittikçe azaldı. Yavaş yavaş harfler yazmak çok zordu. Oysa baskı makinesi bunu kolayca yapabiliyordu. Böylece kocaman kalın kitapların yerini baskı makinesinde basılmış harfleri okunaklı küçük kitaplar aldı.

Elyazması kitaplardaki her resmi ressamlar yapmak zorundaydı. Baskı makinesinden basılan kitaplarda ise elle yapılan resimlerin yerini gravürler aldı. Yazı yazan makineyani baskı makinesi aynı zamandan resim yapan makineye dönüştü. Böylece birkaç saat içinde yüzlerce gravür" yapmak" mümkün oluyordu. Bütün bunlar kitapları ucuzlattı. Günümüzün kitaplarında gördüğümüz başlıklar iç kapaklar dış kapaklar gömme başlıklar bizi hiç şaşırtmaz. Sayfa başındaki sayılar bize çok doğal görünür. Kelimeleri virgülleri gördüğümüzde de "Bu da ne oluyor" diye şaşırmazsınız herhalde.

Oysa kitaplarda iç kapağın başlığın gömme başlıkların ve virgüllerin olmadığı dönemler vardı. Bütün bunların ne zaman ve niçin ortaya çıktığını kesin olarak söylemek bile mümkündür. Sözgelişi dış kapak 1500 yılında şu nedenle ortaya çıkmıştır. Eskiden kitaplar basılmaz yazılırdı. Bunlar büyük bir çoğunlukla satış için değil ısmarlama olarak yazılırdı. Bu yüzden kitap yazanın kitabı reklam etmesine hiç gerek yoktu.

Basımevleri için durum daha da farklıydı. Bir basımevi yüzlerce binlerce sayıda kitap basılıyordu. Hem bu bastığı kitaplar ısmarlama olarak değil doğrudan doğruya satış içindi. Bu kitaplara alıcı bulmak gerekliydi. Bunun için kitabın adını birinci sayfaya büyük harflerle basmak gerekiyordu. İşte böylece kitap kapağı ortaya çıkmış oldu. O dönemde kitabın ilk sayfası kitapçı dükkanının kapısına asılırdı. Bu kitabın çıkışını bildiren bir ilan demekti.

Kitabın çıkışıyla şu ana kadar elde ettiğimiz bilgilerin çoğunu bu yolla elde etmiş olduk. Kitaplar belki elektronik bir ortama geçebilir. Şu an hali hazırda e-books dediğimiz teknolojik aletler kullanılmakta. Ancak bir geçek var ki yazının ölümsüzlüğü... Belki sözcüklerin belki de düşüncelerin eninde sonunda vücut bulacağı ve kullanacağı yazılardır..
Son düzenleyen Baturalp; 22 Temmuz 2017 17:03
Daisy-BT
15 Kasım 2009 17:27       Mesaj #3
Daisy-BT - avatarı
Ziyaretçi
Tarih yazı ile başlar. İlk yazı türü çivi yazısıdır. Taşların ya da toprak tabletlerin üzerine resimler ya da harfler ile özel bir teknikle yazılır. Çivi yazısı çok eskiden bulunmuştur. Bu yazı türü papirüsün bulunması ile son bulmuştur.

Çivi yazısı denilen yazı türünün, Üstpaleolitik devirlerin duvar sanatında başladığı ileri sürülür. Yani yontma taş devri denilen ilk çağlar çivi yazısının kullanılmaya başladığı tarihtir. Tarih aralığı ise; M.Ö. 100000-M.Ö. 6000'dır.

Mağara adamları daha iyi avlar bulmak için, büyü maksadiyle mağara duvarlarına bu resimleri çizdikleri gibi, av hayvanlarının bol olduğu bölgeyi işaretlemekveya o bölgede hangi cins hayvanların bulunduğunu göstermek maksadiyle de kayaların üzerine o hayvanların resimlerini çiziyorlardı.' Mesela Cilo dağları üzerinde bulunan prehistorik devirlere ait dağ keçileri resimleri gibi.

Fakat bilindiği üzere, dünya tarihinde ilk yerleşik medeniyetler Önasyadaki büyük nehirlerin kıyılarında kurulmuştu .Önasya medeniyetleri denilince, Mısır, Mezopotamya ve Anadolu olarak üç kültür çevresi anlaşılır. Zira bu bölgelerden herbirinin kendine mahsus bir yazısı vardır: Hieroglif yazısıyle Mısır kültürü çevresi, çivi yazısıyle Mezopotamya kültür çevresi... Anadolu'da ise Hititler çivi yazısı kullanırlardı.
Son düzenleyen Baturalp; 16 Mart 2017 00:18
13 Eylül 2010 11:48       Mesaj #4
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın

Yazı kelimesi Türkçe sözlükte şu şekilde tanımlanmaktadır:

I: Düşüncenin belli işaretlerle tespit edilmesi, yazmak işi.
II: Düşünceyi tespite yarayan işaretler düzeni, alfabe.
III: Harfleri yazma biçimi. Herhangi bir harf düzeninde biçim ve sanat bakımındanözellik gösteren tür.
Yazı, konuşma dışında iletişim imkânı sağlayan belli manalara sahip işaret ve şekillerden meydana gelmiş insan gözüne hitap eden ifade vasıtasıdır.İnsanlığın ilk çağlarından beri duygu ve düşünceleri uzakta bulunanlara bildirme isteği duyulmuştur. Mağaralarda bulunan çizgi ve ilkel resimlerin iletişime yarayan işaretler olduğu anlaşılmıştır. İşte ilkyazı düşüncesi, bu resim, çizgi ve işaretlerden doğmuştur.Bir başka tanımla “Duygu ve düşüncelerimizi başkalarına bildirmek için herhangi bir madde üzerine çizerek, kazıyarak gösterdiğimiz şekil ve işaretlere «YAZI» diyoruz.”Kullanılan bu işaretler kullanıldıkları çağın en çok bilinen eşya ve aletlerinden örnekler alınarak şematik biçimlerinin çizilmesiyle başlamıştır. Bu biçimler zamanla değişerek her yaşayan toplumda farrklı birer yazı ortaya çıkmış, daha sonraları uluslara özgü olmuştur.

Yazı yalnız insanlara mahsus bir iletişim aracıdır.
Arkeologların yaptığı kazılardan yazının kelimelerle ifade edilişinin ilk olarak M.Ö. 3000 senelerinde Sümerlere ait olduğu ileri sürülmüştü. Oysa ki M.Ö. 20.000 senelerinden kalma Fransa'nın güneyindeki bir mağarada ayı, inek, öküz resimleri bulunmuştur.Zaman zaman insanların bulundukları kültür ve medeniyet seviyesine paralel olarak yazı şekillerinde de gelişme olduğu muhakkaktır. İlk yazılar kayalar, kerpiçler üzerine çiviyle yazılmıştır. Bunlar Süryani, İbrani ve Arabî dillerindendir.

Yazı, tarih boyunca kullanılış şekillerine göre birçok sınıfa ayrılır. Bunlar;
  • Resimlerle ifade (ikonografi),
  • Konuyu seri haldeki resimlerle anlatan (ideografi),
  • Kısmen resim, kısmen fonetik ifade (analitik sistem),
  • Sesin grafik şeklini ifade eden yazı (fonetik sistem),
  • Hecelerin ayrı ayrı sembollerle ifadesi (heceleme),
  • Sesli sessiz 20–40 harften meydana gelen (alfabe) yazılardır.
MsxLabs.org & Megep
Son düzenleyen Baturalp; 14 Mart 2017 15:18 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
15 Eylül 2010 12:26       Mesaj #5
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın
Yazı olgusu kuşkusuz önce iletişim amacına yöneliktir. Kısaca yazıyı okumak için yazarız. Okunanlar da bir fikir ve düşüncenin yazı yoluyla diğer insanlara aktarılması esasına dayanır. Düşüncelerin aktarılması yazı dışında da gerçekleşebilir. Söz ile konuşmak ve sesli medya ile de bu iletişim gerçekleşir. Ancak o zaman kalıcılıktan söz edemeyiz. Fikirlerin ve düşüncelerin kalıcı olması, belgelenmesi en basit şekliyle yazarak gerçekleşir. Yazı olgusu böylece hem göze hem de kulağa aynı anda hitab edebilmektedir.Yazının yazılması ise bazı malzemelerin gerekliliğine bağlıdır. Kâğıt ve kalem ilk akla gelen malzemelerdir. Çevremizde gördüğümüz her türlü yazılı materyal (gazeteler, dergiler,kitaplar, broşürler, afişler, ilanlar, üç boyutlu nesneler vb.) bu somut malzemenin örnekleridir. Bir başka ifade ile gündelik yaşamımızda yer alan her türlü yazılı ve basılı nesnelerle iç içe bulunmaktayız.

Ad:  Yazı9.JPG
Gösterim: 766
Boyut:  51.4 KB
Tarih çağlarından beri bildirişim aracı olarak kullanılan yazı, bugün de aynı fonksiyonu yerine getirmektedir. Eski Mısır'da kaçan esiri bulana ödül vadeden papirüs,esirlerin fiyat ve özelliklerinin kazındığı duvarlar, Yunan ve Roma şehirlerinde çeşitli yerlerde taşlar üzerine kazınan yazıların, çeşitli malların, sirklerin ve gladyatör yarışlarının özelliklerini bildirdiği gerçeği, yazının bu özelliğinin önemini vurguluyor. Bugün de aynı amaçlarla kullanıldığı yerleri görmekteyiz. Yol tabelaları, trafik işaretleri, ışıklı tabelalar, fiyat etiketleri, oto plakaları, afişler, elektronik cihazların açıklayıcı yazı ve işaretleri hep bu amaçla yazıyı kullanmaktadır.Çağımız endüstri ve bilgisayar çağıdır. Dolayısıyla bildirişimin çok önem kazandığı bir yüzyıl yaşıyoruz. "Zaman" unsurunun çok önem kazanmasıyla “anlatım”ın en kısa yoldan ve doğru biçimde yapılması gerekmektedir. Az yazı ile çok şey anlatma zamanı çok sınırlı insan topluluklarına ulaşmak için zorunludur.İnsanların sosyal ve toplumsal yaşamlarının ayrılmaz bir parçası olan medyanın kullanımı, hem de etkili bir biçimde kullanımı önemli bir olgu olarak karşımıza çıkıyor.

Burada da hiç kuşkusuz grafik sanatlarının etkinliği rol oynamaktadır. Bu medyayı iyi kullanabilmek, grafik tasarımcısının yetenekleriyle sınırlıdır. Dolayısıyla, grafik tasarımcısı, bildirişimle ilgili her konuyu iyi bilmek ve uygulamak zorundadır.

MsXLabs.org & Megep
Son düzenleyen Baturalp; 14 Mart 2017 16:25 Sebep: mesaj düzeni yapıldı. resim eklendi.
24 Mayıs 2011 15:50       Mesaj #6
_Yağmur_ - avatarı
SMD MsXTeam

Yazının Bulunuşu ve Gelişimi

Ad:  yazının_icadı.JPG
Gösterim: 792
Boyut:  46.9 KB

Dilin sesli göstergelerini karşılamayı amaçlayan, görüntüsel ögelerden ya da harflerden oluşan sistem. Yazı, insanların yerleşik bir toplum düzenine geçmeleriyle birlikte ortaya çıktı.

İnsanlar, doğada yaşadıkları ve gördükleri olayları ve nesneleri, görmemiş olanlara anlatmak, alışverişlerde verilen ya da alınan malların sayısını belirtmek, yaptıkları savaşlarda gösterdikleri kahramanlıkları kalıcı bir belge olarak korumak gibi düşüncelerle resim yaparak, yazının temellerini attılar. Bu bakımdan yazının İ.Ö. 4. binyılda yontmataş (paleolitik) devrinde ortaya çıktığı sanılmaktadır. Giderek bilgi ve ihtiyaç çoğaldıkça eşya ve kavramları ifade eden resimyazılar (ideogramlar) da pratikleşmeye başladı.

Resimyazının gelişme gösterdiği kavimler arasında Mısırlılar, Sümerler, Asur ve Kaldeliler, Çinliler ve Amerika'daki İnkalar ile Aztekler sayılabilir. Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarındaki resimyazıların tarihi İ.Ö. 3000 yıllarına kadar inmektedir. Resimyazının en tipik örneğini de Mısır hiyeroglifi oluşturur. Önceleri yalnız taşlara yazılan hiyeroglif yazısı, sonraları tahta ve eşyalar üzerine de yazıldı. Nihayet bir çeşit kalem ve boyalar kullanılarak papirüs kâğıtları üzerine çizilmeye başlanan hiyeroglif, zamanla hiyeratik yazıyı ortaya çıkardı. Hiyeratik yazının daha pratik ve basit hâle getirilmesiyle de demotik yazı ortaya çıktı.

Resimyazısının Sümerlerde gelişmesi ve evrimleşmesi çiviyazısı biçiminde oldu. Çiviyazısı, sivri aletlerle kil tabletler üzerine yazılıyor, daha sonra bu tabletler pişirilerek yazının tablet üzerinde sabitleşmesi sağlanıyordu. Medlerin, Perslerin ve Hititlerin kullandığı çivi yazısında da, hiyeroglifte olduğu gibi harf kavramı gelişmemişti. Eşyalar ve kavramlar çivi biçiminde birleşik çizgilerle ifade ediliyordu. Resimyazıyı mükemmel sayılacak bir şekilde geliştiren kavimlerin başında Çinliler gelir. Çin yazısında her kavram belli bir şekil ile gösterilmektedir.

Bu bakımdan Çin yazısında binlerce kavram-harf vardır. Ancak Çinliler, yazılarını geliştirerek alfabe ve harf sistemine gelmediklerinden, bir zamanlar mükemmel sayılan yazıları bugün anlaşılması en zor yazılardan biri hâline gelmiştir. Düşünce ve sözleri ifade etmede resimyazı ve şekil yazısı yetersiz kalınca sesleri ve heceleri ayırt etmeye yarayacak şekillerin, yani harflerin ortaya çıkışı yazıda büyük bir aşama oldu. Böylece her uygarlık çevresindeki kavim ve uluslar, konuştukları dile özgü sesleri ya da heceleri belirten kısa işaretler buldular. Önceleri yalnızca sessiz harfler için şekiller bulundu. Daha sonra sesli harfler ortaya çıktı.

Harflerin yan yana gelmesiyle heceler, hecelerin bitişmesiyle de sözcükler yaratılıyordu. Her sesin ayrı bir harfle gösterildiği yazı türü fonetik yazı (ses-yazı) oldu. Fonetik yazı genel olarak iki farklı gelişme gösterdi: hece yazısı ve harf yazısı. Hece yazısı, hecelerin ayrı ayrı harflerle gösterilmesinden oluşur. Bu yazının en köklü örneği Sanskrit yazısıdır. Japon ve kısmen Çin yazısı da bu gruba girebilir. Her sesin ayrı bir harfle gösterildiği yazıya da harf yazısı (ya da alfabe) denmektedir. Bu yazıyı da ilk kullananlar Fenikeliler oldu. İ.Ö. 2000-1500 yılları arasında gelişme gösteren Fenike alfabesi, hepsi sessiz olan 22 harften oluşuyordu.

Fenike alfabesi İyonya'ya, oradan da Yunanistan'a geçti. Yunanlılar, Fenike alfabesine sesli harfleri de ekleyerek alfabeyi daha kullanışlı bir duruma getirdiler. Yunan alfabesi Roma'ya geçti ve burada birçok harfin biçimi değişikliğe uğrayarak Lâtin alfabesi doğdu.

Fenike alfabesinin bir kolu da Arap ve İbrani yazılarını doğurdu. Bu yazılardan bütünüyle bağımsız olan Göktürk alfabesi, Runik alfabe gibi türler de vardır. Yunan yazısının Ortodoks İslâvlar arasında yaygınlaşmasından Kiril alfabesi ortaya çıktı.

Türkler uzun süre Göktürk yazısını kullandılar. Daha sonra Uygur Türkleri Sogd alfabesinden yararlanarak Uygur yazısını geliştirdiler, İslâmiyetin kabulünden sonra da Arap yazısı kullanılmaya başlandı. Arap alfabesinde olmayan "p", "ç" ve "j" harfleri de eklenerek 31 harfli bu alfabe yüzyıllar boyu Türkler tarafından kullanıldı. Cumhuriyet döneminde 1 Kasım 1928'de çıkarılan bir yasayla birkaç değişiklikle Lâtin alfabesi kabul edildi.

Rusya'ya bağlı cumhuriyetler ve Asya'daki bağımsız Türk devletlerinde yaşayan Türkler, lehçe farklarını belirten ilâve harflerle geliştirilmiş Kiril alfabesi kullanmaktadırlar.

MsXLabs.org & Morpa Genel Kültür Ansiklopedisi
Son düzenleyen Baturalp; 15 Mart 2017 01:03 Sebep: başlık düzenlendi. resim eklendi.
Misafir
8 Şubat 2012 21:42       Mesaj #7
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Yazı ne zaman bulundu

  • M.Ö 3500 yıllarında Sümerler bilinen ilk resimli yazıyı kullandılar. Bu yazı Asurlar, Babiller ve Persler elinde Fonetik dil oldu.
  • M.Ö 3100 yılında Mısırlılar Hiyeroglifleri geliştirdiler.
  • M.Ö 2500 yıllarında Mısırlılar yazı aracı olarak Kil yerine Papirüs ve fırça kullanmaya başladılar.
  • M.Ö 200 yıllarında Yunanlılar hayvan derisinden parşömeni geliştirdiler.
  • M.Ö 100 yıllarında Roma’da halk kütüphaneleri oluşturulmuştu. Yasalar ve sansür vardı.
  • M.S 105 yılında Çinliler kağıt ve mürekkep yapmaya başladılar.
  • M.S 150 yıllında ilk kez parşömeni yuvarlak rulo yapmak yerine kitap yapmak için sayfalar iç içe katlandı.
  • M.S yılarında 450’den sonra Asya’da blok basın kullanılmaya başlandı.
  • 17.yy’a kadar kağıdın ve basılı kelimenin üretiminde egemen biçim el sanatıydı.
  • 18.yy’ın başlarında ilk siyasal parti gazeteleri çıkmaya başladı.
  • 1814’te basıma buhar gücü girdi. Ve silindir basım geliştirildi.
  • 1826’da ilk kez fotoğraf kullanılmaya başlandı.
  • 1835’te ilk haber ajansı Fransız haber ajansı Havas kuruldu.
  • 1844’te Mors ilk telgraf mesajını gönderdi.
  • 1853’te kağıt hamuru ağaçtan yapılmaya başlandı.
  • 1858’de su altı telgraf kabloları İngiltere ve ABD arasına döşenmeye başlandı. 1866’da kullanılmaya başlandı.
  • 1876’da ilk telefon konuşması yapıldı.
  • 1895’te telsiz ile mesaj alma ve gönderme başarıldı.
  • 1901’de deniz silahları fabrikalarının ve gazete gruplarının desteği ile Atlantik okyanusu üzerinde kıtalararası telsiz sinyali gönderilmesi başarıldı.
  • 1904’te radyo tüpünde diyot denilen yükseltici kullanılmaya başlandı.
  • 1906’da diyot yerini audion tüpe bıraktı.
  • 1906’da Berlin konferansında İngiltere, Fransa, Almanya, ABD ve Rusya radyo frekansını kullanma üzerine uluslar arası anlaşma yaptılar.
  • 1923’te New York ve Philadelphia arasında ilk televizyon resmi gönderildi.
  • 1926’da sinemaya ses eklendi.
  • 1928’de normal televizyon yayını başladı.
  • 1928’de Disney imparatorluğunun ilk çizgi filmleri yapılmaya başlanıldı.
  • 1935’te radyoya FM kanalı eklendi.
  • 1941’de Amerika’da ilk ticari TV’ye izin verildi.
  • 1954’de renkli TV yayınına başlandı.
Son düzenleyen Baturalp; 16 Mart 2017 00:20
Misafir
18 Mart 2012 13:01       Mesaj #8
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

TARİHÇE


Arkeolojik bulgular ışığında Sümer yazı sistemi "bilinen" en eski yazı sistemidir.

Sümer rahipleri yazıyı, tapınak ve depolarda bulunan malları kaydetmek amacı ile kullanmışlardı. Bu kayıtları tutarken bu işlemleri gerçekleştirenlerin isimlerini belirtme sorunu doğmuştu. Bunun üzerine kişi isimlerinin heceleri nesne adlarına benzetilerek ilgili nesnenin resimleri çizildi. Kısa zamanda o nesnelerin işaretleri nesneyi değil, o nesnenin adındaki sesleri belirtmeye başladı. Bu şekilde, hecelerin seslerini simgeleyen işaretler kullanılarak kayıtlar tutuldu. Böylece zamanla günlük konuşmaların seslerini belirten işaretler ortaya çıkmış oldu.

Ancak insanlar yazıyı birdenbire öğrenmediler. Önce mağara duvarlarına, kaya ve taşlara yaşadıkları olayları anlatan resimler yaptılar. Bu resimlere çok eski çağlardan kalma mağaralarda bugün bile rastlanmaktadır. Ancak bu resimler tam anlamıyla birer yazı niteliği taşımamaktaydı. Zamanla bu resimlerin gelişmesiyle ideografik yazı şekli ortaya çıktı. Olaylar yine resimlerle belirtiliyor ancak resimler, kendisini değil de anlamını tanımlıyordu. Örneğin bir kuş resmi "uçmak" eylemini anlatmak için yapılmıştı. Kuşu anlatmak için değil. Mısırlılar, bu resimlerle yazının her iki şeklini de genişletip basitleştirdiler. Böylece resimle yazı, binlerce yıl içinde değişe değişe yazıya döndü. Buna hiyeroglif yazısı denmektedir. Mısır hiyeroglifinde üç binden fazla işaret olduğu tespit edilmiştir. Bu yazı resimlerden kurtulamadığı için alfabeye geçememiştir.

Hititler ve Persler, yazılarını kilden tuğlalar üzerine ucu sivri bir çubukla yazarlardı. Onun için yazıları çok ince, çivi biçiminde çizgilere benzerdi. Bu nedenle kullandıkları yazıya "çivi yazısı" adı verilmiştir. Çinliler hiyeroglifleri bütün uluslardan önce kullanmışlardı. En eski Çin yazıları M.Ö. 1766'da görülmektedir. M.S. 200'de ise son şeklini bulmuştur. Bundan sonra bazı mahallî değişikliklere uğramıştır. Ancak, büyük bir değişiklik göstermemiştir. Çinliler bugün de hiyeroglif yazıyı kullanmaktadırlar.

Fenikeliler, Suriye'nin sahillerine yerleşmişlerdi. Ülkeleri tarım bakımından yetersiz olduğundan denizcilik ve ticaretle uğraşmışlardı. Bu nedenle ticaret yaptıkları ülkelerin uygarlıklarını incelemişler ve yaymışlardı. Bunun sonucunda 26 harften meydana gelen bir alfabe doğdu. Bu alfabe, Yunanistan'dan İtalya'ya geçti. Oradan da bütün Avrupa'ya yayıldı.

Çoğu tarihçiye göre tarih çağları, yazının bulunması ile başlar. Çünkü insanların yaşadıkları olaylar yazının bulunması ile kayda alınmış ve bununla birlikte günümüze kadar korunmuştur.
Son düzenleyen Baturalp; 16 Mart 2017 00:24
Misafir
15 Ekim 2014 15:24       Mesaj #9
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Yazının Tarihçesi - Yazının Tarihi Hakkında


Sümerlerin yazıyı bulmasıyla ilk şeklini işaret yapmışlardır sonra duvarlara resim çizerek bunu geliştirmişler daha sonra insanlar bunu geliştirip günümüzdeki yazı haline getirmiştir. Yazı konuşma dışındaki muhabereye imkan sağlayan belli manalara sahip işaret ve şekillerden meydana gelmiş insan gözüne hitap eden ifade vasıtası. Şekil ve işaretler taş metal papirüs kağıt üzerine çizilir. Yazı yalnız insanlara mahsus bir muhabere cinsidir. Hayvanların çoğu sesle birbiriyle anlaşırlar. Fakat hiçbir hayvan yazı yazamaz ve okuyamaz.

Yazının Tarihçesi


Arkeologların yaptığı kazılardan yazının kelimelerle ifade edilişinin ilk olarak M.Ö. 3000 senelerinde Sümerlere ait olduğu ileri sürülmüştü. Halbuki M.Ö. 20.000 senelerinden kalma Fransa’nın güneyindeki bir mağarada ayı ineköküz resimleri bulunmuştur. Zaman zaman insanların bulundukları kültür ve medeniyet seviyesine paralel olarak yazı şekillerinde de gelişme olduğu muhakkaktır. İlk yazılar kayalar kerpiçler üzerine çiviyle yazılmıştır. BunlarSüryani İbrani ve Arabi lisanla idi.

Yazı tarih boyunca kullanılış şekillerine göre birçok sınıfa ayrılır. Bunlar resimlerle ifade (ikonografi); konuyu seri haldeki resimlerle anlatan (ideografi); kısmen resim kısmen fonetik ifade (analitik sistem); sesin grafik şeklini ifade eden yazı (fonetik sistem); hecelerin ayrı ayrı sembollerle ifadesi (heceleme) ve sesli sessiz 20-40 harften meydana gelen (alfabe) yazılarıdır.

Yazının Bulunması


Türkler bugüne kadar çeşitli yazıları kullanmışlardır. Bunlar sırası ile Göktürk Uygur Arap ve Latin alfabeleridir. Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra 10. asırdan 20. asra kadar Arap alfabesini kabul etmişlerdir. Bütün ilim eserleri Arapça yazıldığı için Arapça ilim lisanı olmuş ve yazılar bu dilde yazılmıştır. Önce devletin yazısı Uygur yazısıyken Arapçanın daha uygun bir lisan olduğunu anlayan İslam Türk alimleri diğer İslam topluluklarıyla sürekli bir ilişki kurmak için devletin resmi yazışma dilinin de Arapça olmasını teklif etmişlerdir.

Uzun seneler Arapça ve Uygurca yazılar birlikte kullanılarak nesillerin örf ve adetlerinin teknik ve bilgilerininin birbirlerine intikali sağlanmıştır. Türkler Arap alfabesini kendilerine mal edercesine kabul ederek kullanmışlar ve hat denilen bir yazı sanatı meydana çıkarmışlardır. Hat sanatı ile yazılmış binlerce yazı kitaplarda tablolar halinde binalarda mevcuttur. Bin seneyi aşkın Türk tarihi Arap harfleriyle yazılı ve arşivlerde saklıdır.Arap alfabesiyle yazılan yazı sağdan sola doğrudur. Latin alfabesinde yazı soldan sağa; Çin ve Japon alfabesinde yukarıdan aşağıya doğrudur.
Son düzenleyen Baturalp; 14 Mart 2017 15:22 Sebep: başlık düzenlendi.
Misafir
18 Ekim 2015 15:01       Mesaj #10
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
İlk yazıyı M.Ö. 3200 yıllarında Sümerler buldular. İlk yazıları şekiller üzerine kurulu yani her varlık ve olay için bir şekil kullandılar. Çivi yazısı işaretleri geçmişteki bir resim yazısına dayanır. Bir kavramı ifade eden işaretlere ideogram adı verilir.

Sümerce'nin Hint-Avrupa ve Sami kökenli dillerle akraba olmadığı bilinmektedir. Dilin bazı özellikleri Ural-Altay grubu dilleriyle benzerlik gösterse de dil bu gruba dahil edilemez. Sümerce bugün yapılan pek çok araştırma Hint-Avrupa Dil Ailesi'nden çok sondan eklemeli yapısı sebebiyle Japonca, Korece, Moğolca ve Türkçe ile yakın akrabalıkları tahmin edilmektedir.

Bu konuda araştırmalar yapan yazar İbrahim Okur, Sümerce'nin Türkçe ile olan yakınlığını çeşitli kaynaklar göstererek göz önüne sermiştir. Her ne kadar Sümer halkı iktidarı daha sonraları başka halklara bıraksa da, her zaman en yaygın konuşulan dillerden olmuştur. Özellikle dini kayıtlarda büyük bir öneme sahip olmuştur. Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ ..Çünkü Sümer diliyle Türkçe arasında o kadar benzerlik var ki... Mesela Sümerce alım-Türkçe alımlı, bab-baba, dim-dimdik, es-esmek, gim-kim, güles-güleç, ib-ip, ir-er, kıya-kıyı, ulu-ulu, kusu-koşmak gibi.. sözleriyle Sümerce-Türkçe arasında bir akrabalık olduğunu savunmaktadır.

Tarihte ilk yazılı hukuk kuralları Sümerler tarafından oluşturulmuştur. Bu özellikleri ile Sümerlere dünyadaki ilk Hukuk devleti denebilir. Otoritenin korunmak istenmesi hukuk kurallarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Lagaş Kralı Urukagine tarafından oluşturulan ilk yazılı kanunlar "fidye ve bedel" sistemine dayanıyordu.

Sümerlerin en önemli edebiyat eserleri; Gılgamış Destanı, Yaradılış Destanı ve Tufan Hikayesi'dir. Sümerler Matematik ve Geometrinin temellerini atmışlardır. (Dört işlemi bulmuşlar, dairenin alanını hesaplamışlar, çarpma ve bölme cetvelleri hazırlamışlardır. Sümerler astronomide de gelişmişlerdir. (Burçları bulmuşlar, bir ayı 30, bir yılı 360 gün olarak hesaplamışlardır.Ayrıca güneş saatini icat etmişlerdir. Dünyada ilk kez ay yılı hesabına dayanan takvimi Sümerler bulmuşlardır. Akadlar tarafından egemenliklerine son verilmiştir
Son düzenleyen Baturalp; 16 Mart 2017 01:14



Cevap Yaz
Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç