| | #1 (mesaj-linki) | |
| Okçuluk Nedir? Okçuluk Hakkında Genel Bilgiler Ata Sporu Türklerin ata sporu olan okçuluk, yüzyıllar boyunca bu geleneksel özelliğini muhafaza etmiş, gerek tarihimiz içinde, gerekse İslam dininde özel bir yere sahip olmuştur. Türk tarihinin Orta Asya’ya uzanan derinliklerinde, önceleri bir savaş aracı olarak kullanılan ok ve yay, ateşli silahların keşfinden sonra, giderek bir spor dalı olarak kültürümüz içindeki yerini almıştır. Tarihsel belgeler incelendiğinde, Türklerde okçuluğun M.Ö. 5000 yıllarında başladığı ve okçuluk ile ilgili ilk kuralların Oğuzlar ile gerçekleştiği görülür. Oğuzlar’ın Müslümanlığı kabulünden sonra ise daha da gelişen okçuluk, en parlak devrine Osmanlılar ile ulaşır. Okçuluk, İslam dininde çok önemli bir yer tutmaktadır; öyle ki, adeta yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmiştir. Bizzat Hz. Muhammed de ok atmış, savaşlarında kullanmış ve ok atma konusunda birçok hadis-i şerif beyan etmiştir. Özellikle, “Evinizdeki kölenize bile ok atmayı öğretiniz” buyurmaları okçuluğa verilen özel önemin simgesi olmuş; yine bir başka hadislerinde “Bizim hakkımız gibi, çocukların da bizde hakları vardır, ki o hak, ona yazı yazma ile ok atmayı öğretmek ve helal miras bırakmaktır” demiştir. Osmanlılar döneminde, okçuluğu ciddi kurallara bağlayarak yarışma esası içine alan ve tesis kuran hükümdar Fatih Sultan Mehmet’tir. Her ne kadar Fatih’ten önceki bazı hükümdarların dönemlerinde çeşitli okçuluk yarışmaları yapılmış ise de, saha ve tesislerin oluşturulması Fatih Sultan Mehmet’in emri ile başlar. İstanbul’un fethinden hemen sonra, Kasımpaşa semtinde kurulan ve bugün ancak çok az bir bölümü korunabilmiş olan Ok Meydanı, Fatih’in bu spora verdiği büyük önemin bir göstergesidir. Fatih’ten sonraki hükümdarların hemen tümü bu sahayı genişletip ilave tesisler yapmışlar, diğer kentlerde de sahalar kurmuşlardır. Sultan II. Bayezit döneminde bununla da yetinilmemiş, okçular özel olarak himaye edilmiş, okçuluk malzemeleri imalatı ile uğraşan sanatkârlar bir araya toplanarak, kendilerine her türlü olanak sağlanmıştır. Hatta bu amaçla, sanatkârların neredeyse tümü İstanbul’a getirilmiş ve Bayezit Camii’nin arkasına inşa edilen Okçular Çarşısı’na yerleştirilmişlerdir. 15. ve 16. yüzyıllarda İstanbul’da sayıları 500’ü bulan ok ve yay imal eden atölye ile özel olarak okçuluk eğitimi yapılan okulların bulunduğu gerçeği dikkate alınacak olursa, bu spor dalında ne denli zengin bir geçmişe sahip olduğumuz kolayca anlaşılacaktır. Daha önce de belirtildiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde hükümdar ve sadrazamların birçoğu okçu idi. Bunların içinde özellikle Sadrazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın (1592-1644) okçuluk tarihi içinde özel bir yeri bulunmaktadır. Kara Mustafa Paşa, sadrazamlığı döneminde okçuluk ile ilgili bir ferman (kanun) yayınlamıştır. Bugün, aslı Topkapı Müzesi arşivinde bulunan bu ferman, spor ile ilgili ilk kanun olma özelliğini taşımaktadır. Osmanlı döneminin ünlü okçuları içinde, Tozkoparan İsmail, Bursalı Şüca gibi isimler en çok bilinenlerdir.Hayvan boynuzu, sinir gibi organik maddeler ve ahşap malzemenin sentezi ile imal edilen eski Türk yaylarının inanılmaz teknik güçleri, bugün dahi, okçuluk tekniği ile ilgilenen dünya otoritelerini hayretler içinde bırakmaktadır. Günümüzün ileri teknolojisi ile üretilen yaylarla 250-300 m mesafeye zorlukla ok atılırken, eski Türk yayları ile 800-900 metrelere ok atılabilmesi bu hayretin temel nedenini oluşturmaktadır. Okçuluk tarihimize dikkatle göz atıldığında, Fatih Sultan Mehmet’ten II. Bayezit’a uzanan dönemin ciddi bir “Planlama Dönemi”, II. Bayezit’ten II. Selim’in ölümüne değin geçen sürenin ise “Gelişme Devri” olarak değerlendirildiği görülür. Daha sonraki hükümdarlar da okçuluk ile ilgilenmişler, ancak III. Selim’in tahta geçmesinden II. Mahmut’un ölümüne kadar geçen süre “Yeniden Yükselme Devri” olarak tarihe geçmiştir. Daha sonra II. Abdülhamid’ten V. Mehmet’in ölümüne kadar geçen süre ise okçuluğun “Duraklama ve Gerileme Devri” olmuştur, Osmanlı’nın son döneminde ise okçuluk sanatkârları artık ellerindeki sanatı bırakarak başka işlere yönelmişler, bu işi yürüten kişi sayısı 3-5 kişiyle sınırlı kalmıştır. Cumhuriyet dönemiyle birlikte, 1923-1937 yılları arasında, eski Türk okçularının ailelerinden gelen üç beş kişi, aralarına hevesli gençleri de alarak, İstanbul’un çeşitli semtlerinde ok atışları yapmışlar ve geleneksel sporumuzu yürütmeye çalışmışlardır. Türk okçuluk tarihinin efsanevi ismi Tozkoparan’ın ikinci kuşak torunları olan İbrahim ve Bekir Özok ile, Türk okçuluğuna ilk kitabı armağan eden Mustafa Kani’nin torunu Vakkas Okatan, bu spora yakın ilgi duyan Prof. Necmettin Okyay, Hafız Kemal Gürses ve yine o devrin Beyoğlu Vakıflar Müdürü ve Milli Sporlar Federasyonu Başkanı Baki Kunter’in girişimleri sonucu kurulan Okspor Kurumu adındaki kulüp, Cumhuriyet dönemimizin ilk ciddi adımı olmuştur. İstanbul Beyoğlu Halkevi’nde, Ulu Önder Atatürk’ün direktifleri ile, milli sporumuz okçuluğu yeniden canlandırmak amacıyla 1937 yılında kurulan bu kulüp, Atatürk’ün ölümünden sonra himayesiz kalarak dağılmıştır. İlk bayan okçumuz olan Betül Diker (Or), o yıl yapılan 19 Mayıs gösterilerindeki atışları ile Atatürk’ün dikkatini çekmiş ve Ulu Önder, Halim Baki Kunter’e “Bu kız ile ilgilenin!” talimatını vermiştir. Kaynak: turkisharchery.org Son Düzenleyen Blue Blood; 21-09-2006 @ 15:01. | |
|
| | #2 (mesaj-linki) | |
| YAY Yay birinci, orta, ikinci boy olmak üzere üç boy olur. Umûmîyetle dört parçadır: Ağaç, tutkal, sinir, kemik. En büyük yay 115, en hafif yay da 95 dirhem [*3] den fazla veyâ noksan olmamalıdır. Yapılışı güç ve büyük bir dikkat isteyen yay hassâsîyetini asırlarca muhâfaza edebilir. Bâzı kuvvetli pehlivanlar 115 dirhemden daha ağır yaylar kullanmışlardır. Bursa'lı Şûcâ yıldız menzili taşını 107, Tozkoparan İskender Edirne'deki menzil taşını 130 dirhemlik yaylarla yapmışlardır. Osmanlı'larda Muhiddin, Süleymân, Usta Pervâne, Büyük ibrâhim, Yahyâ, Mehmed isimlerindeki ustalar Osmanlı yaylarına zerâfet, estetik ve balistik mezîyetler vermişlerdir. Yay Ağacı Bu işlemden sonra ağaç, kalın tahtalara oyulmuş, iki ucu içine kıvrık kalıplara sıkıştırılır ve urganlarla bağlanır. Asıl i'mâl devri kalıptan çıkarıldıktan sonra başlar. Kurulduktan sonra dış tarafa gelecek kısmına sinir yapıştırılır. Yay ağacı 10 yıl bekletildikten sonra işlemeye alınır. Tutkal Sinir Bu hesâblar öylesine incedir ki, meselâ puta yaylarına öküz siniri, menzil yaylarına inek siniri döşenir. Bu işlem yaya müthiş bir elastikîyet verir. Kemik (Boynuz) Çelik Çile | |
|
| | #3 (mesaj-linki) | |
| OKLA AVLANMAYA BAŞLANGIÇ yıllarca olimpik okçuluk yaptıktan sonra, mühendislik eğitimim nedeniyle, profesyonelliğin gerektirdiği kadar antrenmanlara zaman ayıramayınca bırakmak zorunda kaldım. Ancak içimdeki tutku dinmemiş olacak ki 7 yıl sonra yeni bir başlangıç yaptım. Bu kez de iş hayatının gerekleri yüzünden, sürekliliği birkaç ayla sınırlı kaldı. Federasyona bağlı bir sporcuysan ve devlet sena malzeme bağlıyorsa, doğal olarak antrenmanları aksatmamanı ister. Eğer bu işi amatörce hobi olarak sürdürmek istiyorsan da malzemeni kendin edinmek zordasın. İşin içinde bir de avcılık tutkusu olunca, uzun süre bir av yayı nasıl edinebilirim diye araştırmakla geçti. Internet kanalıyla av malzemeleri satışı yapan (reklam olmasın diye ismini yazamıyorum) firmadan tabii ki haberim vardı. Ama böyle bir alışverişi daha önce hiç denememiştim ve ülkemize gönderip göndermedikleri konusunda da herhangi bir fikrim yoktu. Uzun süre kararsız kaldıktan sonra riski almaya karar verdim. Ve yay siparişini çektim. Sekizinci gün istemiş olduğum yay kapıma gelmişti. Dört yıldır bu yayla antrenman yapıyor, av yayı olmasına rağmen bununla İzmir’deki bölge birinciliklerine katılıyor ve ava gidiyorum. Hatta bir keresinde üzerime saldıran yaralı domuzu durdurarak, bani kendine daha da bağladı. Uzun süredir de dergilere yazılar yazarak ya de ilgililere e-mail çekerek, ok ile avcılığın yayılmasını sağlamaya çalışıyorum. Yakın çevremden yedisi avcı, biri de sporcu olma üzere toplam sekiz kişiye malzeme temininde yardımcı olup bu spora başlamalarını sağladım. Benimle bağlantı kurabilenlere elimden gelen yardımı yapmaya çalışıyorum. Bu süre içerisinde şunu fark ettim ki, bu işe başlamak isteyen çok kişi var. Ancak nasıl başlayacaklarını, ne tip malzeme alacaklarını bilmiyorlar, ve en önemlisi de ok atmayı başarıp başaramayacakları konusunda ciddi şüpheleri var. Ancak şunun rahatlıkla garantisini verebilirim ki, avcılıkla uğraştıktan sonra bu işe başlayanlar, daha ilk atışlardan itibaren hedefi vurmaya başlıyor. Bir örnek vermek gerekirse, bir ay kadar önce malzeme temin edip bu işe başlayan bir arkadaşımız, bu süre içinde 50cm x 50cm büyüklüğündeki hedefe birkaç yüz tane ok atmasına rağmen, sadece bir tanesini kaçırdı. ![]() Ancak işin zor olan kısmı malzeme seçimi ve seçilen malzeme geldikten sonra montajı ve ilk ayarları yapıp atışa başlayabilmek. Bu yüzden bu ve bundan sonraki yazılarımda, genel tabirlerle uğraşmak yerine, pratikte ne yapılması gerektiği konusuna değineceğim. Yay seçimi Yeni başlamak isteyenlerin öncelikli konusu yay seçimi olmalıdır. Temin edilmesi gereken yay, makaralı yay (compound bow) tabir edilen yay türüdür. Bu yayın özelliği germe aşamasında oldukça sert, ancak son çekme pozisyonun gelindiğinde, yani nişan alma esnasında yumuşamasıdır. Zaten makaraların görevi de budur. Bu yaylarda, makaralar sayesinde yayın sertliğinin %65 ~ %80’i giderilir. Bu sayede nişan alma pozisyonunu uzun süre korumak mümkün olur. Bu özellik sayesinde makaralı yaylar, avcılıkta en çok kullanılan yay türüdür. Ok boyu (Draw length) Makaralı yayların nişan alma pozisyonuna geldiğinde yumuşadığını söyledik. Herkesin kol boyu farklı olduğundan, nişan alma pozisyonuna gelindiğinde kol boyu uzun olanlar yayı daha çok, kol boyu kısa olanlar ise yayı daha az germiş olur. Peki bu durumda yay nerede yumuşayacaktır. Örneğin benim kol boyum 28 inch ok çekecek kadar uzun. Bu durumda kullandığım yay, tam 28 inch çektiğimde en yumuşak pozisyonunda olmalı. Genelde bu makaraların üzerinden ayarlanır. Ancak her yayın bir alt ve bir üst sınırı vardır. Bu durumda her yay herkese uygun olmaz. Sonuçta kendi ok boyunuz, alacağınız yayın ayar sınırları içinde olmalıdır. İşte burada en büyük problem başlıyor. İnsan kendi ok boyunu nasıl bilecek? Ne yazık ki yardım almadan bunu saptayabilmek oldukça zor. En iyi yöntem ok boyu bilinen, mevcut bir yay gerilerek, bunun kısa ya da uzun gelip gelmediğini kontrol etmektir. Eğer bir dükkandan yay satın alıyor olsaydık hiçbir problem olmayacaktı, ancak sipariş üzerine gelecek olan bir yay satın alacaksak, siparişi vermeden önce ok boyumuzu bilmemiz gerekiyor. Bu durumda da çevremizde bu işlerle uğraşan birilerini bulmaktan başka çaremiz yok. Büyük şehirlerimizin tamamında ve hatta doğu illerimizin bazılarında, şehir stadlarında, beden terbiyesi bünyesinde okçuluk sporu yapılmaktadır. Bu işle uğraşan arkadaşlardan, ok boyunu saptamak için yardım isterseniz, eminim büyük zevkle yardım edeceklerdir. Unutmayın ki beden terbiyesinde görevli antrenörlerin görevi sadece milli sporcu yetiştirmek değil, aynı zamanda sporu tabana yaymaktır. Ancak şunu unutmayın, eğer yayınızı av amacıyla kullanacaksanız, istediğiniz yardım ok boyunu tespit etmekle sınırlı kalsın. Zira olimpik okçuluk ve avcılıkta kullanılan malzeme birbirinden çok farklı olduğu için, tavsiye ettikleri malzeme işinizi zorlaştırabilir. Ayrıca merak etmeyin A’dan Z’ye ihtiyaç duyabileceğiniz tüm malzeme bu ve bu yazının devamında size tanıtılacaktır. Yayların ok boyları belirli sınırlar içinde, makaralarının üzerindeki düzeneklerle ayarlanabildiğini yazmıştık. Bazı yaylarda bu sınır oldukça geniş olup bazı yaylarda ise ayar imkanı hiç olmayabilir. Örneğin Browning firmasının bazı yaylarında bu ayar imkanı 21 inchten 31 inche kadar tam 10 inchtir. Bu çok geniş bir aralıktır. Öyle ki dünyadaki insanların %99,9’u bu sınırların içinde kalmaktadır. Yani 10 yaşındaki bir çocuktan boyu 2 metreye kadar olan bir yetişkin, gerekli ayarları yaparak aynı yayı kullanabilir. Eğer böyle bir yay tercih edecek olursanız, siparişten önce ok boyunu tespit etmeye hiç gerek yoktur. Yay geldikten sonra, kendi ok boyunuza ayarlamanız yeterlidir. Diğer taraftan ok boyu ayarlanmayan, sadece bir tek ok boyu için imal edilmiş yaylar da vardır. Eğer bu spora yeni başlıyorsanız, ok boyunuzu kesin olarak tespit ettirmiş bile olsanız, bu yaylardan uzak durunuz. Çünkü yeni başlayanların stilleri henüz gelişmemiş olduğundan, zaman içinde ok boyu cüzi miktar da olsa + yada – yönde değişebilir. Ancak birkaç sene bu işi yapıp birkaç bin atış yapınca, ok boyunuzun oturduğuna inandığınızda bu yaylardan satın alabilirsiniz. Bunların diğer bir dezavantajı, yayı başkasına devretmek istediğinizde uygun atıcının zor bulunmasıdır. Ok boyu ayar sınırları arasında 2 inch bulunması, yeterli bir miktardır. Örneğin ok boyunuz 28 inch olarak tespit edildi, 27”-29” arası ayarlı bir yay getirttiniz, + yada – yönde 1 inch yanılmış olsanız bile getirttiğiniz yay size uygun olmaya devam edecektir. Bu yüzden ilk tespitteki ok boyunuz getirteceğiniz yayın ayar sınırlarının ortasında olsun. Örneğin ok boyunuz 29 inch belirlendiğinde, alt sınır 28” veya altı, üst sınır ise 30” veya üstü olmalıdır. Ok boyu size uygun olmayan bir yayla kesinlikle atış yapmayınız. Örneğin ihtiyacınızdan daha kısa ok boyu olan bir yayla atış yaparsanız, bir müddet sonra refleksler buna alışacak ve bir daha düzeltmesi çok zor olan atış stili problemleri ortaya çıkacaktır. Yay germe sertliği (Draw weight) Yaya esnekliği sağlayan, genelde fiber malzemeden yapılmış olan yay kanatlarıdır (limbler). Alt ve üst kanat, metal kabzaya birer vida yardımıyla tespit edilirler. Bu vidalar sıkıldığında yay sertleşir, gevşetildiğinde yumuşar. Bu özellik sayesinde her yayın bir alt ve bir üst sertlik sınırı vardır. Avcılıkta kullanılan yayların 60 – 70 libre arasında olması en doğru yaklaşımdır. Gereğinden yumuşak bir yay ava etki etmez, gereğinden sert bir yay ise nişan almayı zorlaştırır. Bir örnek vermek gerekirse, yıllarca ok atıp bu işe antrenmanlı olmama rağmen benim yayımın sertliği 62 libreye ayarlıdır. Yayı domuz avlarında kullanıyorum ve bu sertlik yetiyor. İstersem daha da sertleştirebilirim, ancak o zaman ilk birkaç okta problem çıkmasa da, uzun süre ok atamıyorum. Şimdiye kadar yay aldırdığım her avcıya 60 – 70 libre arası ayarlı yay aldırdım. Ancak gücünüz konusunda şüpheleriniz varsa 50 – 60 libre yay da uygun olabilir. Zira başlangıçta 50 libre olarak başlar, bir süre antrenman yapınca 60 libreye sertleştirebilirsiniz. Bu sertlik ise av için yeterli bir sertliktir. Yumuşama oranı (Let–off) Makaralar sayesinde, yayın nişan alma pozisyonunda yumuşadığını yazmıştık. Bu oran %50 ile %85 arasında olabilir. Örneğin yayınız 60 libre let–off ise %75 olsun. Yay nişan pozisyonunda 60 librenin %75 değeri olan 45 libre yumuşayacak, yani nişan alırken yayın sertliğini 15 libre ( ~6,8 kg) hissedeceksiniz. Let-off değerinin büyük olması tabii ki avantajdır. Ancak yay seçimi yaparken bu sayıya çok fazla dikkat etmeyiniz. Ok boyu ve yay sertliğinin yanında son derece önemsizdir. %60’ın üzerinde bir let–off değeri yeterlidir. Diğer özellikler eşitse, bu sayının büyük olması avantajdır. Ancak let-off değeri yüksek bir yay almak için ok boyu yada yay sertliğinden kesinlikle feragat edilmemelidir. Veya let-off değeri yüksek diye pahalı bir yay tercih etmek pek de doğru değildir. Hız (IBO Speed AMO Speed) Hız tabii ki önemlidir. Ok ne kadar hızlı olursa ava etkisi o derece büyük olur. Daha da önemlisi, hızlı okların uçuş yörüngeleri daha düz olur. Ancak kataloglarda verilen fps cinsinden hız değerleri, sizin nihai hızınız olmayacaktır. Kullandığınız okun ağırlığına, yay sertliğine ve ok boyuna bağlı olarak sizin hızınız farklı olacaktır. Kataloglarda verilen değerler ise IBO hızları 70 libre sertlik, 350 grain ok ve 30 inch ok boyunu; AMO hızları 60 libre sertlik, 540 grain ok ağırlığı ve 30 inch ok boyunu temsil eder. 280 ile 320 fps arasındaki tüm IBO hızları avcılık için uygundur. Daha hızlıyı seçmekte fayda vardır, ancak yine de Let-off’taki gibi hız kazanmak için yay sertliğinden ve özellikle de ok boyundan fedakarlık edilmemelidir. Ancak tüm diğer özellikler aynıysa daha hızlı bir yay için, biraz daha yüksek ücret ödenebilir. Ama bence ok hızını %10 artırmak için %100 daha fazla fiyat farkı verilmemesi gerekir. En azından benim görüşüm bu. Diğer özellikler Yay uzunluğu kataloglarda genelde, akstan aksa mesafe anlamına gelen, axle to axle olarak karşımıza çıkar. Üst makara aksından alt makara aksına kadar yayın uzunluğunun inch cinsinden değeridir. Kısa yayların manevra kabiliyeti her zaman daha fazladır. Ancak kısa yayların kontrolü de o derece zordur. Yeni başlayanlar için uzun bir yayla başlamanın daha doğru olduğu inancındayım. Ancak diğer kriterler kadar üzerinde çok düşünülecek bir konu değildir. Kataloglarda Brace Height olarak tanımlanan, kiriş ile kabza arasındaki mesafedir. Bu aşamada dikkate almaya gerek yoktur. Weight olarak tanımlana ise yayın kendi ağırlığının, libre cinsinden değeridir (libre = pound). Bu özellik de seçimi etkileyen bir özellik değildir. Av yayları, sadece yay yada paket olarak satılmaktadır. Paket olarak satın almak her zaman avantajlıdır. Zira paket içine dahil olan nişangah, ok dayanağı (arrow rest) ve diğer malzemeler, tek tek alındığında, paket fiyatını her zaman aşar. Ayrıca pakete dahil olan aksesuarlar zaten alınması zorunlu olan malzemedir. Paket halinde alınması, kullanılan yaya uyumlu olmasının da garantisidir. Genelde pahalı yayların paket aksesuarları da takılacak yaya yakışır derecede kaliteli malzemelerdir. Bunun tersi olarak da ekonomik bir yayın paketindeki malzeme de ekonomik ve gerektiği kadar kaliteli olur. Aksi taktirde tek tek alınan yay ve aksesuar Murat 124’e spoiler takmaya benzeyebilir. Son söz Tüm malzemenin alımını bir defada yapmayın. Önce sadece yay, yada paket halinde ise yay paketini satın alın. Bunun nedeni, gelen yayı ok boyunuza göre, sertliğini de makul bir seviyeye ayarlayıp, okların alımının daha sonraya bırakılmasıdır. Ok seçimi, ok boyuna ve yay sertliğine tamamen bağlıdır. Okların alımını yapmadan, bu değerleri kesin olarak saptamak gerekir. Malzeme alımında sitesi size imkan tanımaktadır. Aramızda yazıyı okur okumaz alım yapacak kadar sabırsız arkadaşlar olabilir. Yazının devamında, pakete dahil olan malzemelerin yaya montajını, ve yay ayarlarının nasıl yapılacağını anlatacağım. Bu bilgiler olmadan yayın herhangi bir ayarıyla oynanmaması tavsiye edilir. Örneğin yayın sertliğin ayarlamak isterken yayı dağıtabilir, kendinize veya yaya zarar verebilirsiniz. Veya tekrar ayarlanması için özel aletler isteyecek şekilde, yayın ayarlarını bozabilirsiniz. Son Düzenleyen asla_asla_deme; 12-11-2008 @ 14:24. | |
|
| | #4 (mesaj-linki) | |
| Kemankeşlik Kemankeşlik Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılan bir okçuluk sporudur. Osmanlıda okçuluk Orta Asya Türkleri'nden gelerek, Arap geleneklerinin de hafif bezemeleri ile gelişmistir. Osmanlı kemankeşlik sporu yüzyıllardır adını çok bilmediğimiz büyük kemankeşlerin (Bosna'lı Şüca, Havandelen Solak Bali, Tozkoparan İskender vs...) yaratılmasını sağlamıştır. Bu sporcuların kimilerinin menzil atışları 1275 gez (800-850 metre) mesafeler ile kırılması güç rekorlara imza atmışlardır. Osmanlı kemankeşleri pir olarak Sahabe'den Ebu Vakkas'ı sayarlar. Kemankeşlik sporunun araçları olan ok ve yay için ise;
| |
|
| | #5 (mesaj-linki) | |
| Türk Okçuluğu GENEL BİLGİLER Ok Türk'ler tarafından i'câd edilmiştir. Daha önceki devirler hakkında bir bilgimiz olmadığı için ok ve okçuluğun en parlak zamânının Osmanlı'lar devrine rastladığını söyleyebiliriz. Ok ile ilgili Hazret-i Muhammed'e atfedilen 40 hadîs, Sultan İkinci Mahmud zamânında Eyüp Câmi'i imâmı Abdullah Efendi tarafından tefsîr ve tercüme edilerek pâdişâha sunulmuştur. İslâmiyet'in ilk zamanlarında Arap oklarının mesâfesi bugünkü ölçülerle 500 metreyi geçmiyordu. Osmanlı'ların elinde ok 845.5 metreye kadar fırlatılmıştır. ÜNLÜ OKÇULAR Osmanlı'lardan önceki dönemlerde yetişen Türk Okçuları hakkında elimizde maalesef bir kayıt yoktur. Bundan ötürü yalnız Osmanlı'lar döneminde yetişmiş ok pehlivanlarının adları zamânımıza ulaşmıştır. Bu pehlivanların lâkab ve adları şöyledir: Deve Kemâl Solak Havandelen Bursa'lı Şûcâ Tozkopan iskender (Okmeydanı'nda bugüne kadar geçilemeyen iki menzilden biri olan 1281,5 gez [*1] mesâfeli menzilinin sâhibi...) Gürz sinân Benli karagöz Mîra'lem Ahmed Ağa (Ahmed Paşa, Kemankeş Ahmed Beğ, Kaptân-ı deryâ Ahmed Paşa... Okmeydanı'nda bugüne kadar geçilemeyen iki menzilden biri olan 1279,5 gez mesâfeli Güneydoğu menzilinin sâhibi...) Yahyâ Ağa Arabacı Mahmûd Lenduhâ Câfer Çullu Ferrûh Zehgîrci Kâsım Kuburcu Hüsrev Kosta Hüseyin Güre Tosun Araboğlu İbrâhim Lokumcu Solak Ali Sığırcı Kâsım Parpul Hüseyin Efendi Kör Kâmil Üfürükçü Ece Usta Karaca Yatmazağaçoğlu Bâlî Beğ Kemhâcı Dîvâne Kâsım TAŞ DİKEN PÂDİŞÂHLAR Üçüncü Selîm (1012 gez) Sultân İkinci Mahmud (1225 gez... Pâdişâh atışlarının en uzun mesâfelisi...) ÜNLÜ TAŞLAR Okmeydanı'nda 15inci yüzyıldan bu yana en uzun gezli taşlar şunlardır: 1.1251,5 gez mesâfeli Bursa'lı Şûcâ menzili 2.1279,5 gez mesâfeli Tozkoparan İskender menzili 3. 1271,5 gez mesâfeli (lodos menzilli) Kaptan Ahmed Paşa menzili 4. 1281.5 gez mesâfeli (gündoğusu menzilli) Tozkoparan İskender menzili * * * YAYYayların boyu 11-12 tutam [*2] dır. Yay birinci, orta, ikinci boy olmak üzere üç boy olur. Umûmîyetle dört parçadır: Ağaç, tutkal, sinir, kemik. En büyük yay 115, en hafif yay da 95 dirhem [*3] den fazla veyâ noksan olmamalıdır. Yapılışı güç ve büyük bir dikkat isteyen yay hassâsîyetini asırlarca muhâfaza edebilir. Bâzı kuvvetli pehlivanlar 115 dirhemden daha ağır yaylar kullanmışlardır. Bursa'lı Şûcâ yıldız menzili taşını 107, Tozkoparan İskender Edirne'deki menzil taşını 130 dirhemlik yaylarla yapmışlardır. Osmanlı'larda Muhiddin, Süleymân, Usta Pervâne, Büyük ibrâhim, Yahyâ, Mehmed isimlerindeki ustalar Osmanlı yaylarına zerâfet, estetik ve balistik mezîyetler vermişlerdir. Yay Ağacı En iyi yay ağacı Gerede'de yetişen Akça ağaçtır. Tutkalı çok fazla emerler. Bu karaağaçların ihtiyâr gövdeleri kesilir, kökten çıkan sürgünler iki bilek kalınlığında olunca yerden 25 santim kadar yukarıdan 13-14 tutam kesilir. Ortadan eşit olarak iki kısma ayrılır. Bir kazandaki soğuk suda üç gün bekletilir. Üç günden sonra kazanın altına ateş yakılarak kaynatılır. Bu kaynama süresi de üç gündür. Sonra ağaçlar çıkarılır. Talaş alevine tutulur. Biraz suyunu çektikten sonra tutkala yatırılır. Ağacın tutkalı iyice emmesi beklenir. Bu işlemden sonra ağaç, kalın tahtalara oyulmuş, iki ucu içine kıvrık kalıplara sıkıştırılır ve urganlarla bağlanır. Asıl i'mâl devri kalıptan çıkarıldıktan sonra başlar. Kurulduktan sonra dış tarafa gelecek kısmına sinir yapıştırılır. Yay ağacı 10 yıl bekletildikten sonra işlemeye alınır. Tutkal Tutkal yay ağacına elastıkîyet veren bir maddedir. Yayın en mühim maddesini teşkîl eden tutkal, çok titiz hazırlanan bir maddedir. Yay tutkalları bilhassa Gelibolu civârındaki Çakal (Çokal) köyünde yapılır ve bu isimle anılır. Sinir En iyi sinir için, Trakya'da yetişen inek ve öküzlerin ayak bileklerinden diz kapaklarına kadar olan sinirler bir araya toplanır, yıkanır, kurutulur, kaynatılır ve eritilir. Bu erime sinirlerin lif lif ayrılmasını te'mîn eder, Sinir, yayın kurulduktan sonra dış tarafına gelen kısmına i'tinâ ile döşenir. Bu hesâblar öylesine incedir ki, meselâ puta yaylarına öküz siniri, menzil yaylarına inek siniri döşenir. Bu işlem yaya müthiş bir elastikîyet verir. Kemik (Boynuz) Yay kemiği tâbîr edilen boynuz bilhassa mandaların boynuzlarının dış kenarından yapılır. Boynuzun en sert yerleri de kenarlarıdır. Menemen yöresinde yetişen uzun boynuzlu genç öküzlerin boynuzları makbûldür. Boynuzların dış kenarları kökten uca kadar bir kapak hâlinde kesilir. Kazanda kaynatılır. Sonra çam alevinde yumuşatılır ve düzeltilir. Dar tahta kalıplara sıkıştırıldıktan sonra kurutulur, yay tahtasına Çakal tutkalı ile yapıştırılır, üzeri raspa edilir. Çelik Kabzanın tam orta kısmına isâbet eden ve iki boynuzun arasında kalan iki milimlik aralığa beyaz bir kemik yerleştirilir ki buna da çelik denir. Çile Çile, yayın iki ucuna takılan ve oku fırlatmaya yarayan bir kaytandır. Harp yaylarında çile yerine koyun ve keçi gibi hayvanların bağırsaklarından yapılan gâyet kuvvetli bir ip kullanılır. Çile saf ipektir. Günlerce kaynatıldıktan sonra gölge yerde kurutulmaya bırakılır. Sonra bükülerek ip hâline getirilir. Çile yalnız yarışma yaylarına takılır. Özel bilgiler Yaylar i'mâl edilirken meşhûr ustalar ağaç yağlanmasın diye yağlı yemek, kuru fasulye yemezler, yayı odun veyâ kömür dumanından bucak bucak saklarlar. Bundan sonra eğer süslenecekse yayın dış kenarına altın yaldızlarla resimler yapılır, çile takılacak yer açılır, cilâsı tamamlandıktan sonra yay i'mâli tamamlanmış olur. Tılsım Türk yayları ile Avrupa yayları arasında ilk bakışta dikkati pek çekmeyen fakat bilhassa uzun mesâfe atışlarında çok lüzûmlu olan bir özellik vardır. Türk yaylarında kabza çıkıntısı dışa doğrudur. Beden kısmının kasan gezine yakın olan taraflarında hissedilir bir kalınlık vardır. Tanguç (tonguç) başlığı denilen kısım ise bir ayın iki ucu gibi muntazam kıvrılmaz ve içeri doğru eğiktir. Bu iki özellik yüzlerce yıllık denemelerden sonra elde edilmiştir. Yayın da kılıç gibi incelik ve tılsımları Avrupa'lar tarafından bir türlü keşfedilememiştir. Yayın Kurulması Yay kurulmadan önce uçları içe kapanıktır. Okçu bu uçları tutup kabza kısmını dizine dayar, iki ucu tersine kıvıra kıvıra birbirlerine yaklaştırır ve kirişi takar. Atışlardan sonra yay boşaltılır yâni kiriş çıkartılır. Yay da kurulmadan önceki hâlini alır. Yay rutûbetsiz bir ortamda duvara asılarak korunur. Yarışma yaylarının uçları halkadan yeni çözülmüş yaylar gibi içeriye fazlaca kıvrık değildir. * * * OK Çubuklar Türk'ler oku çam ağacından yaparlar. Çamın her cinsiyle ok yapılmaz. Osmanlı'lar uzun yılların tecrübelerinden geçtikten sonra Kaz Dağları'nın bir kaç bölgesindeki çamların ok yapımına en uygun ağaçlar verdiğini görmüşlerdir. Bayramıç'taki Çavuşlu köyü ve çevresindeki 20 küsûr köy, ok çamı kesmek sûretiyle geçimlerini sağlamışlardır. Çamların bilhassa saz telli, kaya telli, koğaz ve peltek denen cinsleri ok için en uygun olanlarıdır. Her yıl sonbaharda çamların suyu hafif çekildiğinde bilek kalınlığındaki sürgünler, yerden 25-30 cm. yukarıdan 125-150 cm. uzunluğunda, budaksız olmak şartıyla kesilir. Kalınlıklarına göre iki veyâ dört kısma ayrılır. Keskin bıçaklarla düzeltilerek rutûbetsiz bir odada üç ay bırakılır. Daha sonra 20-25˚'lik odalara konur. Sararıncaya kadar bu harârette bekletilir. Ok çubukları bu harârette çok bekletilirse esneme kâbilîyetini kaybeder. Çubuklar bu süre içinde yağını vermiş ve tamâmiyle kurumuş olur. Bundan sonra 15-16˚'lik bir sıcaklık içinde üç yıl ilâ beş yıl bekletilir. Ancak bu süre sonunda çubuklar ustaların ellerine geçer ve kullanılacakları işe göre kısım kısım ayrılırlar. Ağaçların bu zamânına tav zamânı denir. Harp okları başka, tâlîm okları başka, yarış okları başka olur. Oklar vazîfelerine göre adlandırılırlar. Muhârebe okları, hedef okları, uzun mesâfe okları gibi... Ayrıca bunların da çeşitli tipleri ve adları vardır. Okların en hafifi 2 dirhem 1 çekirdek [*4] olanıdır. Oklar boyları ne olursa olsun 24 derece diye bir nisbet üzerinden kabûl edilir. Baş taraftan 4 derecesi boğaz, ondan sonra gelen 7 derecesi göbek, ondan sonraki 6 derecesi şalvar, son kalan 7 derecelik parçaya da ayak denir. Yelek Okların üzerine kuğu, kerkenes, karabatak ve tavşancıl kuşlarının tüyleri yelek olarak yapıştırılır. Yelek okun dengesini ve havayı yarmadaki kolaylığını sağlar. Tımarlanmış ceylân derisi de yelek olarak kullanılabilinir. Daha çok yaşlı karabatak kuşlarının tüyleri makbûldür. Ebuş denilen ok cinsine balıkçıl kuşunun tüyleri helezônî olarak sarılır. Tüylü oklar diğerlerine göre daha pahâlı ve makbûldür. Başak (Temren) Okun ucuna konulan sivri demire başak veyâ temren (temürgen) adı verilir [*5]. Acem'ler buna peykân derler. Sesli Oklar Yarışmalarda kullanılan kılavuz oklar havada seyrederlerken ses çıkartırlar. Bu ses okun yelek kısmına yakın açılan bir delikten geçen hava ile oluşur. Sesli okun mu'cidi Büyük Türk Kağanı Tanrıkut Mete'dir [*6]. Ok ağacını 5 yıl bekletilip sonra işlemeye alınır. Ok da kılıç gibi mukaddes sayılır, üzerine yemîn edilir. * * * OK ATIŞINDA USÛL Ok atmada bacakların gövdenin ve kolların duruşu çok önemlidir. Ok atışında, yay kabzası üzerine sarılan hafif tutkallı bir bezin yaptığı çıkıntı, sol elin başparmağının etli kısmından sonra gelen avuç içi çukurluğuna oturtulur. Kabza hava sızmayacak şekilde kavranır. Önce alttan iki parmak kabzaya dolanır, sonra orta parmak bez çıkıntısının üstüne çekilir. Şahâdet parmağı orta parmağın üstüne kıvrılır, başparmak da orta parmağın kabzaya sıkı sıkı sarılmasını sağlar. Kabzayı kavrayan sol el bileği düz durmalıdır. Yayı tutan sol el tam burun, kirişi çeken sağ el de tam kulak hizâsında olmalıdır. Ayrıca kabzayı kavrayan sol elin ortasından kirişi tutan sağ elin dirseğine kadar olan mesâfe düz bir hat üzerinde bulunmalıdır. Sağ kolun omuzdan yukarı veyâ aşağı kayması hem nişân almaya hem de mesâfenin uzun veya kısalığına te'sîr eder. OK YARIŞMALARI VE KÂİDELERİ Ok atmaya yeni başlayan istîdâtlı kimselere boy, kol, pazu kuvvetine göre yaylar ve oklar verilir. İlk bakışta pek kolay görülen ok atma aslında güç ve devâmlı ekzersiz isteyen bir iştir. İstîdât ve kâbilîyetli olup da yarışmalara girmesine izin verilen genç okçuların ellerine yay ve ok almalarına müsâade edilir. Buna icâzet denir. Bir genç tîrendâz beşyüz metreye kadar ok atabilmelidir. Okçular kategori olarak beş sınıfa ayrılırlar: 500 cüler, 700 cüler, 900 cüler, 1000 ciler, ve 1100 cüler. 500 metre mesâfeye atabilenler meydana kabûl edilirler. 700 ve 900 gezi aştıktan sonra o okçuya meydan şeyhleri tarafından kabza verilir ve yarışlara girme hakkı tanınmış olur. Bu barajın aşılmış olması meydan hakem ve şeyhlerinin şâhitlikleri ve yeminleriyle tasdîk edilir. Bu yeni okçu için parlak bir tören yapılır, meydan şeyhlerinin hazır bulundukları bir yarışma düzenlenir, hürmet olsun diye önce şeyh ve eski taşçılara ok attırılır, sonra duâlar yapılarak genç okçuya başarı dilenir, o da ok ve yayını öperek başına koyduktan sonra atışa başlar. 1000 ciler yarışmalarda 9 ok, 1100 cüler ise 11 ok atmak hakkına sâhiptirler. Taş; Diğer Bilgiler... Bir okçu atış yaptığı yere bir taş diker. Buna ayak taşı denir. Okun düştüğü yere dikilen taşa da ana taş adı verilir. Okçu ile hedef arasındaki düz hattın sağ tarafına sancak, sol tarafına kabza denir. Ok hedeften 30 adım sağa veyâ sola düşerse karavana atılmış sayılır. Kılavuz oklar ses çıkaran oklar olup, havacılara (hakem) düştükleri yeri bu sesle belli ederler. Hedefi aşan okçulara "ok kaçırdı" denir. Ok sporunda havacılık çok tehlikeli bir meslektir. Hedefin veyâ menzilin hemen etrâfında bulunan havacılara ok saplandığı görülmüş hâdiselerdendir. Yaylar kurulduktan sonra meydan görevlilerinden biri yüksek sesle hakemlere bağırarak "Hava eyle" der. Havacılar da tülbentlere sarılmış küçük taşları havaya atar ve yerlerini belli ederler. Okçular o yöne yönelir, oklarını atarlar. Okun toprağa saplanışını havacılar iki diz üstüne çöküp kulaklarını toprağa dayayarak anlarlar. Toplu hedef atışlarında okçular iki takım hâlinde kümeleşirler. Hangi takımın önce atacağı kur'a ile belirlenir. Yeni Taş Dikme Uzun mesâfe atışlarında, yeni taş diken bir okçu çıkarsa, o okçu için büyük bir tören yapılır. Eğer pâdişâh meşgûl değilse akşam saray sofrasına dâvet edilir. Yeni taşın tesbît edilmesi için okun düştüğü yer havacılar tarafından gösterilir. Dört meydan şeyhi ve yarışmada hazır bulunan ihtiyâr taşçılar hep birlikte oraya gider, gözleriyle görür, tekbîr ve duâlarla oku topraktan çıkarır, Fâtihâ'lar okurlar, üç İhlâs-ı Şerîf bağışlarlar. Bu duâlar ölmüş taşçıların rûhlarına ithâf edilir. Yeni taş diken okçu da sağ elini yayın kabzası üzerine kor, tekbîrler bittikten sonra Fâtihâ okunurken, hey'ette bulunanlar, ellerini okçunun elleri üzerine koyarak yeni taşı tasdîk ederler. Yere saplanan ok genellikle o okçuyu yetiştiren hoca tarafından topraktan çekilir, etekle silinir ve okçuya verilir. Hoca yoksa meydandaki en eski taşçı bu işi yapar ve "mübârek ola" diyerek oku sâhibine verir. Meydan töreni bu kadardır. Ancak yeni taşçı o gün meydanda bulunan okçulara ve meydan şeyhlerine bir ziyâfet borçlanır. Bu ziyâfet okçunun mâlî durumuna göre yapılır. Eğer okçu yoksulsa durum pâdişâha arz edilir ve ziyâfeti bizzat pâdişâh verir. Ziyâfetlerin masrafı en az 100 akçadır. OSMANLI ORDUSU'NDA OK TÂLİMLERİ Osmanlı Ordusu'nda ok tâlimlerine çok önem verilir. Ok hafifliğine ve görünüşteki sâdeliğine göre pahalıya mâl olan ve uzun emek isteyen bir mermi gibidir. Asker için bunun bir tekini bile boşa atmak züldür. Hele savaşlarda bir tek oku bile boşa atmak, Türk okçusu içi afvedilmez bir nefs cezâsıdır. Bayram günlerinde, zafer şenliklerinde, pâdişâh düğünlerinde, şehzâde sünnetlerinde düzenlenen eğlenceler ve yarışmaların çoğu ok üzerinedir. Fâtih'in şehzâdelerinin sünnetinde, nişâncıların bir at nalını vurup ortadan parçaladıkları, yüksek bir direğin başına asılan bir feneri koşarak ok atmak sûretiyle indirdikleri, polat levhaları deldikleri, 500 m. uzaklıktan oda penceresi büyüklüğündeki deliklere (~ 1 m. x 1 m.) ok geçirdikleri, bir dakîkada 90 ok atışı yaptıkları bilinir. Aslında Ordu içinde bir dakîkada 90 ok atan okçular çoğunluktadır. Birinci Kosova savaşında zafer okçular sâyesinde elde edilmiş, Fâtih'in Uzun Hasan'la yaptığı Otlukbeli savaşı da yine Türk okçularının ustalıklarıyla kazanılmıştır. * * * YARIŞMA ALANI: OKMEYDANI Bugünkü Okmeydanı Ak Şemseddîn Hoca'nın arzûsuyla ve Fâtih Sultan Mehmed Hân'ın emriyle düzenlenmiştir. Fetih sırasında Bizans'lılar şehrin küçük büyük bütün putlarını Ayasofya'ya doldurmuşlardı. Fâtih bunların san'at yapısı olanlarının bir yerde saklanmasını istedi. Bir kısmını imhâ ettirdi. Taş veyâ ağaçtan yapılmış büyük putların 12 tânesi Okmeydanı'nın muhtelif yerlerine dikildi. Yeniçeriler bunlara ok atarak nişân tâlimleri yaptılar. Putlara atılan ilk oka "Puta ok" adı verildi. Bu olaydan sonra nişân atışlarında küşâd edilen ilk oka, kemânkeşler arasında "puta oku" denilmiştir. Okmeydanı o çağda köşklük, bağlık, bahçelik idi. Burasının yarış alanı olması kararlaştırıldıktan sonra Fâtih'in vezîri Fâik Paşa, bağ ve bahçeleri satın aldı. Subaşı Midilli'li Dâvût Beğ'in de bulunduğu bir mecliste herkesin parası teslîm edildi. Bu istimlâkten sonra meydandaki ağaçlar kesildi, evler yıkıldı, arâzî düzeltildi. Bir emrî fermân çıkartılarak bu sâhaya bağ, bahçe kurmak, su kanalı açmak, kuyu kazmak, mevtâ gömmek gibi şeyler kesin olarak yasaklandı. Meydanın bakım ve gözetimi yeniçeri ağasına verildi. Târîhçi Ali Efendi'ye göre meydanın hudûdları şöyledir: "Sivrikoz Çardağı yerinden yıldıza doğru büyük böğürtlene ve incire, Yeniçeri Ağası Karagöz Ağa ile Galata Kadısı'nın diktikleri taşlara, bu taşlardan Manol Bağı'na, beylik büyük karlıktan Çakılı Tepe'ye, gündoğusunda Helvacı Karlığı'na, kıbleye doğru Câferâbâd Bahçesi'nin hendeğine, Atıcılar Tekkesi'nin yanındaki yola kadar olan saha." [*7] Okmeydanı Yarış Alanının Yönetimi Okmeydanı'nın yarış alanının kendine has bir idâre şekli vardır. Okçuluk Türk'lerde ordulararası bir yarışma şeklini almıştır. Bu durumda da yarışmaların bir düzen ve kâide içinde yapılması mecbûriyeti doğmuştur. Bu düzenlemeler kısaca şöyledir: Okmeydanı'nı yönetenler dört kişidirler: 1- Kemânkeşler şeyhi 2- Atıcıbaşı 3- Baş hakem 4- Meydanın dâhilî işlerine bakan şeyh Bu dört şeyhin emrinde 6şar kişi vardır. Ayrıca havacılar denen ve okların düştüğü yeri tesbît eden bir kadro da bulunur. Bunlardan başka meydanın bakım ve temizliği için 17 levent ayrılmıştır. Başta bulunan dört şeyh müşterek kararlarıyla yeniçeri ağasından sonra en çok selâhîyet sâhibi kimselerdir. Bunlar kahramanlıkta, okçulukta, ilim ve fende ileri gitmiş pâdişâha yakın kişilerdir. Saraya ve sofraya serbest girip oturabilirler. Yarışçılar arasındaki münâkaşa ve anlaşmazlıkları hallederler ve verdikleri karar pâdişâh tarafından dahi bozulmaz. Bu dört şeyh aynı zamanda taş dikmiş olan kimselerdir. Meydan usûl ve âdetlerine uymayan pehlivanlara evvelâ kemankeşler şeyhinin dışındaki üç şeyh ihtârda bulunurlar. Okçu bu ihtâra rağmen uslanmazsa vazîyet meydan kemankeşler şeyhine arz edilir, o da bir nasîhatta bulunur. Eğer kabâhat yine tekerrür ederse bu dört şeyh toplanır, suçluyu çağırır, kendisine, "Bizimle oturma..." diyerek onu meydandan kovarlar. Meydandan kovulan okçu bir daha yarışlara giremez, meydan sâhası içinde yay kullanamaz. Ancak o pehlivan kabâhatini i'tirâf, meydan kâidelerine uyacağına dâir yemîn eder, dört şeyhin elini öper, şeyhler de onu afvederlerse bu kere yay üzerine yemîn eder, yayı öpüp başına kor ve böylece yeniden meydana dönebilir. * * * OK VE YAYIN DİLİMİZE KAZANDIRDIĞI TERİMLER Ok ve yayın dilimize kazandırdığı, bugün dahi anlamını bilmediğimiz hâlde kullandığımız üç terim vardır. Bunlar, 1- İki dirhem bir çekirdek = Abartılı bir giyimi ve bir yürüyüşü olan kasıntı kimse... 2- Kepâze = Utanılacak bir fiilde bulunan kimse... 3- Çile çekmek = Zor bir işi becerirken eziyet görmek, yapılan bir hatâdan ötürü vicdân azâbı duymak... Bu terimlerin asıl anlamları ise şöyledir : 1-İki dirhem bir çekirdek = Aslında altın tartısıdır. Fakat aynı zamanda okların da tartısı olmuştur. 2-Kepâze = Sert yarış yaylarından çok daha kolay çekilebilen hattâ 5 yaşındaki çocukların bile çekebilecekleri hâle gelmiş yaylara verilen addır. Bu yaylar yalnız idmanda kullanılır. Kolların kuvvetini sağlasın diye okçular, her sabah bu kepâze denilen yayı 100 ilâ 200 kere çekerek idman yapar, daha sonra sert yaya geçerler. Yayın böylece çekilip bırakılması zamân içinde kepâze sözünün halk dilinde istihzâ makâmında kullanılmasına yol açmıştır. 3-Çile çekmek = Yayın çilesini çekmek... Çile çekmek sabır isteyen bir iş olduğundan bu mânâda kullanılagelmiştir. Açıklamalar: [*1] gez = 66-70 cm. [*2] tutam = ~ 10 cm. [*3] dirhem = 3,5 gr. [*4] çekirdek = 1 dirhem/4 = 0,875 gr. [*5] Mızrak başlıklarına yalman denir. [*6] Motun Yabgu, Oğuz Kağan, Zülkârneyn Yalavaç... (Kağanlık yılları, M.Ö. 209-174) [*7] O zamanki bâzı işâretler bugün kalmadığından veyâ isimleri değiştiğinden bugün meydanının nereden başlayıp nerede bittiğini bilmek mümkün değildir. Bu arâzî bugünkü ölçülerle yaklaşık 400 dönüm (400000 m.²) civârında olmalıdır. Târihin bir. olağanüstü ve şâhâne işi Kürşad'ın Költigin'in Çağrı Beğ'in “OK” çekişi ATSIZ * ESKİ TÜRK SPORLARI ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR Halîm Bâkî Kunter Istanbul-1938 * * * 1. Resim - Istanbul Okmeydanı’nda hedefe ok atışı (Franz Taeschner, 17nci Yüzyılda Istanbul Hayatı, 1. cilt, Hannover 1925) Taybuga'nın Ayasofya kütüphânesindeki kitapları ve o cildi terkîp eden rixsâleler Okçuluktan, Atıcılıktan, Binicilikten, Ok ve Atıcılarından bahseden değerli birer eserdir (Fihrist numarası 2902 ve 3314, 3800 ). Bunlardan 3800 Nu. da kayıtlı kitabın 119 uncu yaprağının (7) ikinci yüzüne muahharen Mehmed Pehlivan adlı bir üstâd-ı kâmil, teknik bir xxxxx dâir mühim bir hâşiye yazmıştır. Mehmet Pehlivan zamânının en meşhûr pehlivanlarından olup 1651 senesinde ölmüştür. 2.Resim Mehmed Pehlivan’ın mezar taşı ![]() Mezar taşında: MEHMED PEHLİVAN KAF BER KAF, yâni “şöhreti Kaf’tan Kaf’a varan Mehmed Pehlivan” ibâresi yazılıdır. Aynı kütüphânede bulunan ve Kıpçaklı ma’rûf Lâçin tarafından Sultan Kayıtbay namına yazılmış olan kitap ile (Fihrist Nu.: 2899), Nâsiriddin Mehmed bin Yâkûb’un yazmış olduğu eser (Fihrist Nu.: 2899 mükerrer), Kemankeş Pirzirin’li Mustafa'nın birer nüshası Murat Molla, Millet, Süleymânîye kütüphânelerinde ve bir nüshası elimizxde bulunan Kavisnâme'si (Murat Molla Kütüphânesi: Hamîdiye-Lala Ismâil kısmında, 559 Nu.; Millet Kütüphanesi, 913 Nu.; Süleymânîye Kütüphânesi, Aşir Efendi Hafîdî kısmı, 254 Nu.) spora müteallik eski kitapların en kıymetlilerindendir. Eski Stadlar ve Kulüpler Istanbul’da 1453 yılından beri mevcût olan bir stad vardır ki Okmeydanı adıyla anılır. Burada yalnız ok atılmayıp atletik sporların da yapıldığı Topkapı Sarayı Arşivi’nde gördüğümüz târihî kayıtlarla sâbittir. Ancak bu stadda en geniş yer ok atışlarına ve ta’limlerine ayrıldığı ve meydanın bir çok yerlerinde rekortmenler adıxna mermerden âbideler dikildiği için burasına Okmeydanı adı verilmiştir. Burası Istanbul’un fethinde te’sis ve üzerinde tuğralar bulunan hudut taşlarıyla sınırı tahdît edilmiştir. Istanbul’un fethi gibi Türk’lerin uzun zamandan beri besledikleri büyük bir millî emelin Türk gücü sâyesinde istihsâl edildiğini gören devlet büyükxleri ve âlimler, bu zaferin hâtırasını ebedileştirecek bir eser olmak üzere Fâtih’in çadırının dikili olduğu yerde bu meydanı te’sis eylemişlerdir. Burada Okçular Tekkesi denilen bir kurum da mevcût idi. Burası toplantı ve idman salonları, kütüphânesi, müzesi, antrenör dâiresi, hattâ meccânî aşevi ile mükemmel bir spor kulübü idi. Yanında devlet erkânının ve ecnebî ricâlin ları ve merâsimi seyretmeleri için ilkin Mi’mâr Sinân tarafından inşa’ edilmiş, sonraları çok ta’mir görmüş bir de Kasr mevcuttu. İmparatorluk devrinde ok meydanlarının başlıcalarının adedi bir aralık otuz dördü bulmuştu. Belgrad, Sofya, Üsküp, Edirne, Cidde, Mekke, Kâxhire, Bağdat, Şam, Amasya, Bursa, Diyarbakır, Ankara'da bulunan meydanlar bunxların en meşhûrlarındandır. Hasköy sırtlarındaki Ok meydanından başka Istanbul’da Yenibahçe'de dahi ok atışlarına ve ta’limlerine mahsus bir saha bulunduğu okçuların sicil defterindeki meşrûhâttan ve diğer bâzı târihî kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bu iki yerden başka Davutpaşa ve Veli Efendi çayırlarında, Kâğıthâne'de ve Istanbul’un başka semtlerinde de ok atışları yapılırdı. Hasköy ile Kasımpaşa arasındaki ok meydanının iskelesi Haliç üzerindeki Hasbahçe idi. Buraya sonraları yapılmış olan Aynalı Kavak Kasrı da Okmeydanı’nın müştemilâtından gibi bir şeydi. Haliç’in her semtinden, Boğazdan ve Anadolu yakasından gelen güzel kayıklar ve türlü gemiler çevik kürek darbeleriyle, Hasbahçe iskelesine yanaşır, şehrin spora meraklı halkını ve devletin ileri gelenlerini Okmeydanı yollarına dökerdi. Kara yollarından da yaya olarak yâhut atla, arabayla hemen bütün şehir halkı Okmeydanı’na akardı. Geniş meydanın üzerinde ok ta’lîmlerinden ve müsâbakalarından başka husûsî mahallerde Pehlivan güreşleri, yaya koşuları ve diğer atletik sporlar da yapılırdı. Edirne’li Hasan Çelebi'nin “Ok Yay Risâlesi” adlı kitabında (Bayazıd'da İnkılâp Kütüphânesi'nde Muallim M. Cevdet merhûmun bıraktığı kixtaplar arasındadır.), Tozxkoparan İskender'in Okmeydanı’nda bir yaya koşusundaki muvaffakiyextinin hâtırâsını yaşatmak üzere buraya Ak mermerden nişan dikildiği yazılıdır.Bu meşhûr ok atıcısının menzil sâhibi olduğunu ve adına Okmeydanı’nda esxmer bir taştan iki sütun dikildiğini biliyorduk. Bu taşlar, Dârülaceze ile Okmeyxdanı telsizi arasından geçen yolun yakınında hâlâ dikili durmaktadır. Hasan Çelebi'nin kıymetli kitabı bu büyük sporcunun yaya koşularındaki kudretini de bize öğretmiş oluyor. Bu koşunun sür'at veyâ mukavemet koşularından hangisi olxduğuna dâir, şimdiki halde, elimizde mütemmim ma’lûmat yoktur. .... Okmeydanı’nda güzel manzaralı, her yere hâkim, genişçe bir çevrenin adı Çıksalın’dır. Bu ad, Okmeydanı’na a’it eski haritalarda da aynen yazılıdır. Bu kelime (11) Okmeydanı’nın, halkın hava ve güneş alması husûsunda i’fâ eylediği hizmeti bildixren ve belirten değerli bir dil vesîkasıdır. Çıksalın, iki emirden mürekkep Türkçe bir kelimedir. ..... Spor Ka’nûnnâmeleri ve Sporcuların Sicilleri 3. Resim Atıcılar Kanunnâmesi’nin ilk sayfalarından Okçuların mütehassıs bir komisyon tarafından kaleme alınmış ve devrinin hükümdarları tarafından tasdîk edilmiş bir ka’nûnnâmeleri vardı. Ka’nûnnâme-i Rimât 29 sayfada 19 fasıldan mürekkep hacmi küçük fakat kıymeti büyük bir eserdir. Bu kitabı ve diğer bâzı vesîkaları iyiden iyiye tetkik etmek imkânını bana bahşetmiş olan eski kemânkeşlerimizden Vakkas Okatan Bey'e burada da teşekkürlerimi bildirmeyi borç sayarım. Okçular tekkesi şeyhi, Okçular Federasyonunun Reisi mesâbesinde idi. Meydanın intizâmını te’mîn etmek, disiplini muhâfaza eylemek üzere kurumun bir Hayxsiyet Dîvânı ve altı kişiden mürekkep ayrıca bir zâbıta teşkîlâtı mevcuttu. Kurumun en yüksek Disiplin Âmiri zamanının en yüksek askerî makamı olan Yeniçeri Ağası idi. Okmeydanı’nda üstâd antrenörler, hakemler, haysiyet dîvânı gibi lüzumlu anâxsırın hiç biri eksik değildi. Beynelmilel mâhiyette müsâbakalara hazırlık için burada te’sîs edilen kampların altı ay devam ettiğini ve sporcuların geceleri de kampta kaldıklarını, hattâ kendilerine uykuları esnasında tekayyüt ve ihtimam göstermek, sol kolu ve kalbi üzerine yatmalarına imkân bırakmamak için sabaha kadar vazîfe gören husûsî bakıcıların istihdâm edilmiş olduğunu o sıralarda yazılmış kitaplardan anlıyoruz (Kavisnâme, Kemankeş Mustafa, elimizdeki nüsha, S. 23-24). (12) 4. Resim Atıcılar Kanunnâmesi’nin başlangıcı ![]() Okmeydanı’ndaki uluların, en büyük hakemlerin evsâfı, Atıcılar Kanunnâmesi’nxde şöyle telhis olunur: “Sakîmi müstakîmden, müstakîmi sakîmden ayıralar. Bîgarez olalar. Umûr-ı meydânı, Ka’nûn-ı meydânı, Da’vâ-yı meydânı, Ka’nûn-ı remy-i meydânı icra’ ettireler (Atıcılar Kanunnâmesi, S. 15). Kanunnâmenin en çok gözettiği esas spor nezâhet ve nezâketi, sporcuların a’zaxmî derecede ferâgati nefs sâhibi olması idi. Meydana ve Kuruma a’it bütün protoxkol kâideleri hattâ sofralarda oturma sırası, müsâbakaların teknik şera’iti, hakemlerin evsâfı, müsâbakalara girecek okçularda aranılan muâdelet şartları... hepsi kanunnâmexde gösterilmişti. Ok meydanlarında muntazam sicil defterleri tutulur, okçular bunxlara kaydolunurdu. Bu sicille kaydolunabilmek için Kabza almak, kabza alabilmek için de asgari 900 geze ok atabilmek şarttı (Bir gez 66 santimetredir). Kabza almak ta’bîriyle ifâde olunan merâsim bu şartı ihrâz eden okçunun antrenöründen ve kurum başkanından merâsimle Lisans almasından ibâretti. Sicilde kayıtlı okçular atışta gösterebilmiş oldukları muvaffakîyet derecesine göre mertebelere ayrılırdı. Bunların en yüksek derecesi menzil sâhibi olanlardı. 5.Resim Atıcılar Kanunnâmesi, metnin ikinci sayfası ![]() Menzil sâhipleri, her hangi bir menzilde rekor sâhibi olanlardır. Bunlar gerek kendi devirlerinde, gerek kendinden evvelki devirlerde o istikâmete atılmış olan en uzun mesâfeyi geçmeye ve o menzilde en son haddi istihsâle ve tesbîte muvaffak olabilen kimselerdir. Böyle büyük sporcuların namlarını ebedileştirmek üzere, okxlarının düştüğü yere, mermerden sütunlar dikilir, bunların üzerine de ekseriyetle manzûm olarak muvaffakîyetlerini tesbît eden sözler yazılırdı. 6. Resim Atıcılar Sicil Defteri (1093 Hicrî târihinden başlayan defterin ilk sayfası) 7. Resim Atıcılar Sicil Defteri’nden iki sayfa Mîlâdî 1671 târihinden itibaren kabza alan kemankeşlerin kayıt ve tescil edilxmiş olduğu defterde 3375 lisanslı ok atıcısının kaydı vardır. Üzerinde incelemeler yaptığımız bu defterde harplerde büyük yararlığı görülen bâzı bahâdırxların, sekişien sefere koşmak yüzünden, spor sahalarında büyük nam bırakamadıkları bu yüzden spor sicillinde kendilerine lâyık olan mertebeleri almadıkları ayrıca şerh verilmiştir. Meselâ askerlik hayâtında ün almış Sefer Beşe adlı bir babayiğidin atıxcılar sicillinde ancak üçüncü dereceye kaydedilebilmiş olması şu suretle izah edilmektedir: Mezkûr Sefer Ağa ta’lîmhânecibaşı idi. Viyana seferlerinde büyük gazâlarda bulundu. Bunun ok ile eylediği gaza ömründe belki kimseye nasîb olmamıştır. Hattâ nakledeler ki Peşte muhâsarasında altıyüz kadar düşmanı okla helâk etmiştir. (16) Mezkûr gâyet pehlivan ve çekici idi. Lâkin seferlerde gezip ok atıp menzil dikmeye eli değmedi. Ordunun Sente seferine gittiği yıl ordu ağası ta’yîn olunup Belgrad'da merhûm olmuştur. Tanrı’nın rahmeti anın üzerine olsun. ..... Okçulardan başka güreşçilerin, binicilerin, avcıların da husûsî teşkîlâtı, sicilxleri ve statüleri olduğu resmî kayıtlardan anlaşılıyor. (19) ..... 8. Resim 17nci Yüzyıla âit yay kesesi (Yeşil kadife üzerinde ve altun yuvalar içinde gâyet kıymetli mücevherlerle süslenmiş...) Topkapı Sarayı Müzesi, Hazîne Dâiresi, 454 Nu. Türkler her devirde ve her yerde en güzel ok ve yayları yapmışlar, bunlar maddî kıymetlerle veyâ san’at vâsıtasıyla gîrânbahâ itlâkına sezâ bir hâle getirxmek için hiç bir şeyi esirgememişlerdir. Altınla, gâyet kıymetli ve nâdîde mücevherlerle tezyîn edilmiş, üzerinde kıyxmetli tezhip eserlerini ve nefis yazılarla yazılmış mevzu’a a’it beytleri ihtivâ eden ok ve yaylarla teferruâtının en güzel numûneleri Topkapı Sarayı Müzesi'nin hazîne ve silâh dâirelerinde görülür. ..... Selxçuklu ve Osmanlı Türkleri de ok atışı kadar ok ve yay i’mâline dahi ehemmiyet verxmişlerdir. Ok ve yay i’mâl eden san’atkârlar muntazam bir teşkîlâta ve sıkı bir nizâma tâbi’ idiler. Bunlar çok teşvik ve himâye görürlerdi. “Okçubaşılık”, “Yaycıbaşılık” gibi vazîfelerden başka okların arka taraflarındaki tüyleri ihzâr ve tatbîk eden san’atkârların reisi olarak “Sorguççubaşılık” mansıbı da vardı. Bunların meslekî sahada önemli vazîfeleri, salâhiyetleri ve mes'uliyetleri vardı. Ok ve yay i’mâlinde ve saxtışında narh, tahdit ve normalizasyon gibi iktisâdî kâideler sıkı bir sûrette tatbîk edilmekte idi. Bunlara dâir bir çok fermanlar, tenbihnâmeler, telhisli arzuhaller elimizde bulunmaktadır. (22) ..... 9. Resim 17nci Yüzyıla âit murassâ bir ok kesesi (Sadak) (Yeşil kadife üzerine altun yuvalar içinde zümrüd, Yâkut, Elmas ile murassâdır.) Topkapı Sarayı Müzesi, Hazîne Dâiresi, 453 Nu. ![]() Ka’nûnî devrinde yetişen meşhûr kemankeş Tozkoparan İskender’in lodos menzilinde Bursa’lı Şûca’ı geçmek için on sene çalıştığı, fakat bu menzilde muvaffak olamayıp “Ah lodos menzili! Ah lodos menzili!” diyerek öldüğü meşhûrdur. (24)..... Uzun zamanlar bırakılıp unutulmuş olan sporlardan okçuluk adetâ kayxbolma derecesine gelmişti. Istanbul’da ancak beş atıcı ile iki tane de Ok ve Yay yapabilecek zat kalmıştı. Halbuki okçuluk yüzde yüz millî bir sporxdur. Türk yay ve oklarıyla eski usullere ve kaidelere göre ok atışlarını ta’lîm ve ta’mîm etmek üzere bir yıl evvel kurulan Okspor Kurumu (1937) dâhilde gördüğü rağbete mütenâzır olarak hâriçte de büyük bir alâka ile karşılanmıştır. Bilhassa Amerikalıxlar bu işi merakla ta’kîp etmekte ve Türk atış usulleriyle berâber Türk yaylarının yapılış tarzını öğrenmek istemektedirler. (27) ..... Ok Müsâbakaları Ok müsâbakalarında başlıca iki çeşit atış vardı: 1-Menzil atışı, yâni uzun mesâfeye atış 2-Puta atışı, yâni hedefe atış Hedefe atış müsâbakaları, eski ta’bîriyle puta koşuları kişiler arasında yapıldığı gibi ekipler arasında da yapılırdı. Hedefe en çok isâbeti olan ekip koşuyu kazanır, öndül ona verilir. İki ekip berâbere kalmış bulunursa taksîm olunurdu. Kişiler arasındaki hedefe atış müsâbakalarında iki kişi berâbere kalacak olurxsa müsâbakaya iştirâk edenlerin cümlesi yeniden atarlar. İçlerinden birisi en çok isâbet te’mîn edinceye kadar müsâbakaya devâm olunur, en çok vuran öndülü alırdı. İki kişi nişana ok atıp ikisi de berâber vursalar nişanın ortasına yakın vuran ötexkini geçmiş sayılırdı. Fakat öndülü alabilmek için en az isâbetin (üç) olması lâxzımdı. Şimdiye kadar anlattığımız; muayyen bir mesâfeye konulan hedefin karxşısına geçilerek yapılan atışlardır. Hedefe atış müsâbakalarının bundan başka şekilleri de vardır. Ve bâzıları pek zordur. Bunlardan biri ip altından yapılan atışlardır. Bu atışlarda 2,5 zira’-i mi’mârî yüksekliğine bir ip gerilir üç zira’ kadar gidilip ipin altından hedefe ok atılırdı. İstanbul ok meydanında yapılan puta atışlarında hedef olan sepet 300 gez mesâfede bulunurdu. Mısırda yapılan müsâbakalarda ise puta 140 gez mesâfeye konurdu. 300 gez mesâfeden bâhusus ip altından hedefi vurmak çok güçtü. Onun için herkes Istanbul’a varıp, üstadlar arasında hedefe ok atamazdı. Puta atışlarında diz çöküp ip altından hedefe ok atılan yerle hedef düz bir yerde yâni aynı hizada olursa vuruş kolay olurdu. Fakat hedef yeri, İstanbul ok meydanında olduğu gibi, yüksekte olursa hedefe oku i’sâl etmek çok güçtü. Zîrâ atış esnâsında yumruk biraz kaldıxrılsa ok ipin üstünden gider; ok ipin altından yürütüldükte bayıra isâbetle hedefine (38) gitmez. Okun hedefi vurabilmesi için gâyet mahâetli atış yapmak, oku ipin altınxdan fakat ipe gâet yakın âdeta temas eder bir vazîyette geçirmek lâzımdır. Hexdefe atışın bir şekli de yüksek bir direğin üzerindeki bir yumruk veyâ maşraba büyüklüğünde küçük bir hedefi koşar atla direğin altından geçerken vurmaktır. Hedefin küçüklüğü, atış için ayrılan zamanın bir andan ibaret olması, nihâyet ok atabilmek için her iki elin dolu dizgin giden bir at üstünde kullanıldığı düşünüxlürse bunu yapabilmenin ne kadar mahârete, idmana ve kuvvete ihtiyâc gösterdiği anlaşılır. Uzun mesâfeye atış müsâbakalarına gelince: Bunda da riâyet olunan bir çok esaslar vardı: 1-Aranılan ilk esas müsâbıklar arasında muâdelet şartı idi. Bunu te’mîn için okçular dört sınıfa ayrılmıştı. 1-İhtiyarlar (emekli atıcılar). 2-Dokuzyüzcüler. (39) 3-Binciler. 4-Binyüzcüler. Uzun mesâfeye atış müsâbakalarına girebilmek için asgarî 900 gez mesâfeye ok atarak (kabza almak) yâni (Lisanslı okçu) olmak şarttı. 1000 gez mesâfeye atabilmiş olanlar Dokuzyüzcülerle, Binyüz geze atmış olanlar da bincilerle atamazlardı. Her sınıfa dâhil olanlar kendi emsâli arasında müsâbaka yaparlardı. Uzun mesâfe atışlarında ok, 80 gez aralıkla dikilmiş iki bayrak arasına atılırdı. En ileri giden ok müsâbakayı kazanır. Fakat iki bayrağın arasına düşmeyen yâni bayrakların dışına Çıkan oka itibar edilmezdi. 2-Atış adedi sayılı idi ve gittikçe artan bir sıra ta’kîb ederdi: İhtiyarlar: beşer Dokuzyüzcüler: yedişer (40) Binciler: dokuzar Binyüzcüler: onbirer ok atardı. Binyüzcülerin koşusuna başkoşu da denirdi. Bu koşuya giren müsâbıklar muayyen olan onbir ok üzerinden atış yaptıkları gibi sözleştikleri kadar da atabilirlerdi. 3-Müsâbaka ve öndül için ok atıldıkta, atanların cümlesinin yay ve oklarının müsâvi olması, yâhut cümlesinin bir yayla ve aynı evsafta ok ile atmaları lâzımdı. 4-Dört sınıfa ayrılmış olan müsâbıkların atacağı okların nevileri de muxayyendi. İhtiyarlar Azmayiş denilen okla, dokuzyüzcüler Heki ile binciler ve binyüzcüler Peşrev cinsi okla atış yaparlardı. Öndül koymakta esâs bunu velâyet-i ammeyi hâiz olan devlet reisinin koyması idi. Fakat bâzı şerâitle şahısların dahi öndül koyması câiz idi. Burada en çok dikkat edilen nokta koşuların ve öndülün sporu teşvik edici mahiyetten çıkmaması, xxxxx hâlini almaması idi. Meselâ iki kişi at, araba yarıştırmak veyâ ok yarışmak murâd etseler ikisi birden öndül koyup hangimiz geçerse o alsın demek memnu’ idi. Biri koşu koyup biri koymasa, koşu koyan geçerse vermez kendinde kalır. Arxkadaşı geçerse almak câiz olurdu. Müsâbaka üç kişi arasında olur da ikisi öndül koyup biri koymazsa, öndülü koymayan geçerse öndülü alır, öndülü koyanlardan biri geçerse öndül kendinde kalırdı. İki üç kişi arasında böyle olduğu gibi daha fazla kimseler arasında da aynı usûl cârî idi. Müsâbıklar kendi aralarında xxxxx tutuşup öndül koydukları gibi müsâbakaları tertîp edenler de kazananlara verilmek üzere öndüller koyarlardı. Bu takdirde, şerâiti uyarınca müsâbakaları kazananlara öndülleri verilirdi. Nişana ok atma müsâbakalarında diğer bâzı şartlar da vardı. Meselâ: Nişan uzak olup vurulması, yahut yakın olup da vurulmaması muhal olursa, yahut puta münâsip bir mesâfede olup da bilâ-fâsıla yüz ok vurmak gibi mükâfat verilmesi, muhâl bir şarta ta’lîk edilmiş ise yapılan mukâvele akdi batıl sayılırdı. Mahâret sâhibi olan bir sporcu ile müptedînin mukâvelesi sahîh sayılxmazdı. Öndülün nev'i, akça ise miktârı ve iptidâ kimin atacağı müsâbakadan evvel ma’lûm bulunmak lâzım gelirdi. Koşuda ekipler sıra ile ok atar ve her ekipte bir hakem bulunup atıcıların ayaklarını ayak yeri denilen atış mahallinden ileri bastırmamağa nezâret ederdi. Atılan ok çıkışta olan fesaddan dolayı hedefe uzak düşse dahi muayyen atış adedine mahsûb edilirdi. Lâkin ok temiz bir çıkış ile yaydan kurtulup da yolunda giderken bora gibi bir hava ârızasına uğrar, yâhut kuşa çarpar veyâ çıkıştaki şiddete tahammül edemeyip de yolda paralanırsa sayılı olan atış adedine mahsûb edilmeyip yerine bir daha atmak i’câb ederdi. Nişan atışlarında ok atılan putayı, yahut sepeti rüzgâr yerinden kaldırıp başka bir yere getirse, hedefin rüzgâr ile varxdığı mahalle ok da varıp isâbet etse bu vuruş mu’teber sayılmaz. Fakat ok, hedefin yerini değiştirmezden evvel durduğu yere konarsa isâbet vâkî olmuş sayılırdı. Uzun mesâfe atışlarında olsun, nişan atışlarında olsun tesbît edilmiş daha birçok esaslar varsa da bunların burada tafsîline girişmek mevzu’umuz dışındadır. Arzettiğimiz i’zahat müsâbakaların tesbît edilmiş bir takım şartlar dâiresinde muayyen (41) usullere uygun olarak yapıldığını, hassasiyetle riayet olunan kaideleri, nizâmları ve kanunları bulunduğunu göstermeğe kifayet eder. | |
|
| | #6 (mesaj-linki) | |
| Ödüllerin çeşitleri : Müsâbakalarda kazananlara verilen öndüller oldukça tenevvü arzederdi. Ağır kumaşlar, ipekliler, şallar, hil'atler yâni çok kıymetli ve ağır elbiseler, koç, at, kısxrak gibi hayvanlar maddî ve manevî kıymeti haiz nevi eşya ve hâtıralar, yahut da para kullanılan öndüllerin başlıcalarıdır. Târihte bu öndüllerden biri de insan kanı olmuştur. Bu emsalsiz mükâfatı kazanan târihî şahsiyet meşhûr Türk sporcuxlarından Sinan Subaşı'dır. Sinan Subaşı Silifke dizdarı iken Karamanoğlu kaleyi almış. Böyle kale verenleri öldürtmek zamanın hükümdarının muxtadı imiş. Fakat kendisi ok müsâbakalarında namdar ve Istanbul’da delikli kaya yılxdız menzili'nde 1119,5 gez mesâfe ile menzil sâhibi yâni rekortmen olduğundan kanı menziline öndül olarak ihsan edilmiş ve böylelikle mahkûm edildiği ölümden kurxtulmuştur. Sert ve kalın hedefleri delmek törenleri: Ok atışlarının üçüncü bir nev'i de zarp vurmak dedikleri atışdır. Bu atışta gösxterilen hüner demir veyâ tunçdan yapılmış safihaları okla vurup delmektir. Bu maxdenî safihalara eski spor teriminde Ayna derlerdi. Ve maharetli atıcılar okları ile bunların üste üste konulan bir çoğunu kolayca delerlerdi. Zarp vurmak denilen atışlar için de büyük merâsim yapılırdı. İlkin toplantı mahalli ta’yîn edilir ve vilâyet hâkiminden izin buyurultusu alınırdı. Üstad atıcılar her birine ok, yay, şeker, balmumu, hilâl ve tarak gibi haline münasip hediyeler gönxderilerek merâsime davet olunurdu. Halkta zevk ve sürür hasıl etmek için zamanın (42) muzikası (mehterhane) getirilir, sabah ve akşam bir sofra yemek verilirdi. Üç gün bu minval üzere ziyafet ve ahenk edip ondan sonra zarp vurma atışlarına başlaxnırdı. Merâsimde bulunacak ayan-ı vilâyetin seyir ye temaşaları için oturacak yerxler tertip olunur, eli ayağı, kılığı kıyafeti düzgün müstahdemler altın kâxselerle seyircilere gûnagûn içecek sunarlardı. Kemankeş Mustafa'nın Kavîsnâme’sindeki tâbi’r veçhile “bunları bî-kusur ve lâ-küsur cümlesini hazır ve müheyxya eylemek” şarttı. Kemankeş Mustafa' nın bu eserinde 46 ve 47 nci sayfalarda bulunan bâzı izahatı, husûsîyeti itibarile, aşağıya aynen iktibas ediyoruz: “Vilâyet hâkiminden izin buyurultusu alıp cemiyet olacak mahal ta’yîn oluna. Mertebesince üstadlara berveçh-i hediye kimine yay ve kimine ok ve kimine şeker ve kimine balmumu ve hilâl ve tarak gibi herkesin her birine ve haline münasip hediyeler ihda olunduktan sonra filân gün filân mahalde cemiyetim vardır, lûtfedüp teşrif buyurasınız diye davet eylemek gerektir. Ve halk-ı âlem zevk ve sürür hasıl olmak için mehterhane getirip ve bir sofra yemek sabahda ve akşamda anda yemek gerektir. Üç gün bu minval üzere ziyafet ve ahenk edip andan sonra meydan ortasında (43) bir direk dikip uracak aynaları cendereye sıkdırıp ve cendereyi ol direğe muhkem bend edesin ki asla hareket etmeye ........ ve nice ayanı vilâyet ol mahalle gelip seyr ü temaşa etseler gerektir. Onun için oturacak yerler tertip olunup mahbûbân-ı hûb rûyân zerrin kâseler ile gûnagûn eşürbeler ulaştırıp bahşışlar alsa gerektir. Bunları bî-kusur ve lâ-küsur cümlesini hazır ve müheyya eyledikten sonra meydanın ortasına gelip......” attığı oklarla yanyana sıkıştırılmış müteaddit madenî safihaları delecek olan atıcı pehlivan (Okçu) mehterhane heyecanlı havalar çalarken hedefin karsısına geçer, yaxyından şimşek gibi fırlayan oku ile aynayı vurur, okunun temren denen demir ucu aynayı delip öte tarafından çıktığı zaman derin bir zevk ve takdir ile merâsimi ve atışları seyreden halkın alkışları ortalığı kaplardı. Sertleştirmek için temrenlere su verilirdi. Temrenin suyu yazın sert olması kışın ise sert olmaması lâzımdır. Dexmir aynalara atıldığı zaman temreni ok üzerine gayet sıkı tatbik etmek lâzım gelir. Tunç safihalara atıldığı zaman o derece sıkı olmazsa da zarar vermez. Su verilerek tavlanan ve sertliği te’mîn olunan demir temrenli oklarla demir aynalara yapılan atışlarda çok dikkatli bulunmak gereklidir. Bu atışın tehlikesini eski müelliflerden Mustafa şöyle anlatmaktadır: “Zarp okundan gayet sakınasın. Nice kimseleri kör etxmiştir (Kavisnâme). Türklerle meskûn her yerde bu gibi müsâbakalar ve atışlar asırlarca devam etmiştir. Edirne’li Hasan Çelebi, Kânûnî devrinde yazmış olduğu risalede ok yay yapan veyâ kullanan büyük şöhretlerin “iki evli köye kadar girmiş ve yayılmış” olduğunu tasrih etmiştir. Son devirlerde 2nci Mahmut devrinde Istanbul Okmeydanındaki atışları seyretmek isteyen Amerika elçisinin bir gün meydana geldiği ve büyük Türk şâiri Abdülhak Hâmid merhumun büyük pederi Hekimbaşı Abdülhak Monla'nın kendisine refakat ederek mihmandarlık vazîfesini ifa eylediği, o devrin ok atışlarını tesbît etmiş olan Mustafa Kânî merhumun “Risâle-i Menzilân-ı Meyxdan” adlı eserinin 9uncu sayfasında yazılıdır. İstitrâd kabîlinden kaydedelim ki Hekimbaşı Abdülhak Monla da, oğlu Hayrullah Efendi de 900 geze ok atıp merâsimle kabza almış birer kemankeşdir. Her ikisi de atıcılar sicillinde kayıtlıdır. Büyük şâir Abdülhak Hâmid babadan babaya sporcu bir ailenin çocuğudur. (44) ..... Orta ve Şarkî Asya Türklerinde muhtelif vesîlelerle yapılan şenliklerde olduğu gibi umûmî veyâ husûsî ma’tem merâsiminde de spor hareketleri ve millî oyunlar eksik değildir. Grodekov'un Kırgızlar hakkındaki kitabında ölen erkeğin yıl dönümünxde yapılan Beyge'ye dâir i’zahat mevcut olduğu gibi (N. I. Grodekov, Kirgizi i Karakirgizi sır -dariinskoy oblasti, Tom. I; Yuridiçeskiy bıt; Taşkend, 1885. Seyhan mıntakası Kırgız ve Karakırgızları, Cilt. 1; Hukuk; hayat, S. 253-255.), Katanof'un Orta ve Şarkî Asya Türk Kavimlerinde Defin A’yînleri hakkındaki kitabında da bu xxxxx dâir malûmat vardır (N. P. Katanof, O pogrebalnıh obriyadah u Türkskih plemen Tzentralnoy i Vosloçnoy Azii, Kazan. 1844, S. 24.). Orta Asya Türkleri’nde revacta olan ve Huday yolu denilen âdet de geniş spor hareketlerine ve millî oyunlara vesîle olur. Huday yolu hayır yapmak isteyenlerin umum için tertip ettiği ziyâfetlerdir. Bu gibi hayrat yemekler muhtelif sebeplerle fakat yalnız bir maksatla yapılır: Tanrı’dan yardım, merhamet, mağfiret ve ihsan dixlemek, yahut da yaptığı ihsanlar için şükran arz eylemektir. Ölüleri anmak, hastaların şifa bulmasına dua etmek için yapıldığı gibi ailede erkek çocuğun dünyaya gelmesi, hasta akrabanın şifâyâp olması, mebzûl hasad ve sâire gibi sebepler dolayısıyla da yapılır. Huday yoluna yapıldığı yerin ahâlisi kâmixlen dâvet edildiği gibi her gelen geçen de alakonur. Huday yolu ne kadar uzakta olsa çağıranın sesini duyup da gitmemek pek ayıp sayılır. At yarışları, nişan atma müsâbakaları, pehlivan güreşleri, toylar gibi Huxday yolunun da başlıca hareketini teşkîl eder. Bunlar bittikten sonra da’vet sâhibixnin evinde misâfirlere yeşil Îran çayı ile şeker ve daha sonra pilâv, muhtelif Türkxmen yemekleri ikrâm olunur. Halk hânendeleri ve çalgıcıları çalgı çalar, şarkı söyxlerler. Bakşılar şiirler okur. Prof. A. Samoyloviç, Göktepe avulunda ikâmeti esnâsında Kahşal avulunda yapılan bir Huday yolunu görmüş ve müşâhedelerini Türkmen Oyunları eserinde tafsilâtlı olarak nakletmiştir. Türk’lerin zinde ve hareketli hayatını yalnız son yıllardaki muharrirler ve müdekkikler değil eski muharrir ve müverrihler de ehemmiyetle kaydetmişlerdir. Bunxların içinde dikkate son derece sayan olanlardan biri Câhiz'in bin yüz küsur sexnelik bir târihe mâlik olan Fazâil-ül Etrâk risâlesidir. (56) Câhiz Türk’lerin iftihâra değer vasıflarını, huylarını, nasıl harp ettiklerini, vücutlarını idmanla nasıl yetiştirdiklerini etraflıca anlatmıştır. Türk’lerin kuvvetini, savletini, cesâretini o kadar kuvvetle tavsîf etmiş ve tebârüz ettirmiştir ki kitabının bir yerinde Türk’lerin yiğitliği söylenirken onları arslana benzetmenin abes bir hareket olduğunu bile zikretmiştir. (57) Bir Arap müellifinin Türk’ler hakkındaki bu târihî şahâdeti ayrı bir kıymeti ve husûsîyeti hâizdir. Câhiz'in kitabından aldığımız bâzı kısımları aynen aşağıya dercediyoruz: “Türkün savleti şiddetli, azmi mekîndir. Atı hiç tetiğini bozmayarak düşman üzerine alabildiğine gider. Düşmandan korku nedir bilmeyen ve sırası gelince hayatını istihkâr etmekten kaçınmayan Türk, hayvanını böyle alıştırmıştır. Atını bir defa çevirse bile at dönmez bilâkis dolu dizgin gider. Meğer ki birkaç defâ zorxlasın. Türk dönecek olursa da ölüm saçar. Çünkü ileri harekette olduğu gibi geri dönerken dahi okuyla vurur ve kemendinden emin olunmaz (Eski Türk süvârilerinin hücûmları kadar ric'atlarının da tehlikeli olduğunu, geri çexkildikleri zaman at üzerinde birdenbire geri dönerek kendilerine yaklaşan düşmana yağmur gibi ok yağdırdıklarını başka müverrihler de kaydetmişlerdir.) Türk’ler ile mukayeseye değer bir ordu yoktur. Harîcîlerin ve Arapların at sırtında iken ok atmaları zikre şayan değildir. Türk ise at üzerinde iken vahşî hayvanları, kuşları avlar. Haxvaya atılan ok hedeflerini, saklanmış olan av hayvanlarını, yere dikilmiş nişanları, uçan yırtıcı kuşları, hayvanını dolu dizgin sağa ve sola, yukarı ve aşağı sevk ederken vurur. Harîcîler hedefe gözünü uydurup bir ok alıncaya kadar Türk on ok atar. Ârızalı yerlerde Türk, hayvanını harîcînin dümdüz yerlerde sürebilmesinden ziyâde sürer. Türk’ün iki önünde ve iki arkasında dört gözü vardır. Hayvanlarından birini dinlendirmek isterse yere basmadan diğerine geçer. Sür'at ile uzun zaman at üzerinde inkıtâsız gece ve gündüz beldelerden beldexlere varmak husûsunda Türkler harîcîler ile birdir. Şu kadar ki harîcînin hayvanı Türk’ün atı kadar mütehammil değildir. Harîcî hayvanını yalnız süvârîler kadar tedâvi edebilir. Türk ise bu hususta baytardan daha hazıktır ve istediği gibi terbiye etmek için hayvanını kendi eliyle doğurtmuş ve taylığından beri kendi büyütmüştür. Hayvanı daima kendisine tâbi’dir. Arkasından gelir. Kendi sıçrarsa hayvanı da sıçxrar. Türk eğer hayvanına ad takmış ise hayvan o adı bilir. Türk’ün bütün müddet-i ömrünü hesap etsen yerde oturduğu günleri nadir bulursun. Türk diğer askerler ile yola çıktığı vakit onlar on mil mesâfe kat edinceye kaxdar av saydetmek için sağa ve sola ayrılarak dağların tepesine kadar gider. Yerde yürüyen, saklanan, yere konan hattâ uçan kuşları avlar. Uzun menzillerde herkesin yorulduğu, meşakkatin şiddet kesb eylediği, artık hiç kimsenin ağzını açmağa mecâli kalmadığı, bir taraftan da soğuğun şiddetinden herkesin donmak raddelerine gelip önlerindeki yolun bitmesini beklediği zaman o dinçtir. Böyle meşakkatli ve imtidatlı yürüyüşlerden sonra konağa varıldığı zaman herkesin iki ayağını ayırıp oturduğu, hasta gibi inlediği ve rahatlanmak için kimi esnediği kimi dayanıp yattığı sırada Türk, bunların yürüdüğünün iki misli yol yürümüş ve avlanmak için onlardan ziyâde kendisini yormuş olduğu halde gözüne bir yaban merkebi veyâ bir geyik ilişecek olsa hiç yol yürümemiş ve hiç yorulmamış, sanki bütün o mezâhimi çeken bir başkası imiş gibi kemâl-i kuvvet ve şetâretle derhal avın arkasından sıçrar. (58) Eğer asker iki dağ arası dar bir vâdîde veyâ köprü başında sıkışacak olursa Türk, atını mahmuzlayarak asker arasından geçip diğer taraftan bir yıldız gibi doğuverir. Sarp bir geçitten geçecek olurlarsa yürümeği bırakıp dağın doruğuna yükxselir ve diğer bir mahalden dağ keçisinin inemeyeceği korkunç yarlardan aşağıya sarkar ki sen Türk’ün kendisini nasıl bir muhâtaraya ilka’ eylediğine ve birkaç defâ bu gibi mahallerden aşmış ve geçmiş ise nasıl sağ kaldığına taaccüp edersin. Halxbuki Türk dâimâ böyledir. Türk’ler dâimâ hâl-i harptedir. Bu mücâdele din ve mezhep için olmayıp hürrixyet, istiklâl ve ganîmet içindir. Türk hürriyetini ve irâdesini kimseye vermez. Türk’lerin bünyeleri hareket üzerine müesses olup durgunluk ve sükûnetle başxları hoş değildir. Zekâ ve fıtnat sâhibi olduklarından daima iş güç ile meşgul olmak isterler. Ruhî kuvvetleri bedenî kuvvetlerine faiktir.” Câhiz'in târih huzurundaki şahadeti pek ehemmiyetlidir. Beden kuvvetlerini bu kadar methettiği Türk’lerin ruhî kuvvetlerinin bedenî kuvvetlerine faikıyeti hakkındaki müşahede yukarıya naklettiğimiz tavsiflerin en kıymetlisi ve en çok dikkati celbe lâyık olanıdır. Bulundukları her yerde spora büyük ehemmiyet veren Türkler Istanbul’u alxdıktan sonra sporun her nev'ii orada da birdenbire büyük bir inkişaf arz etmiştir. Burada Atıcılık, Atletik sporlar ve deniz sporları gibi atlı sporlar da büyük bir revaç bulmuştur. Eski Istanbul’da muhtelif spor nevilerinin yapıldığı yerleri gösterir bir harixtanın çizilmesi spor târihimiz bakımından önemli bir hâdise olacaktır. Muhtelif târihî membalardan ve Topkapı sarayındaki vesikalardan öğrendiğixmize göre Istanbul’daki eski cirid meydanlarından biri Topkapı sarayının deniz taxrafında şimdiki cephaneliklerin bulunduğu yerde idi. Bu meydanlığın önünde ve sahilde bulunan meşhûr İnciliköşk öteki adiyle Sinanpaşa köşkü de büyük kayık yarışlarının yapıldığı ve seyredildiği yerdir. Burada 1579 milâdî târihine tesadüf eden hicrî 999 senesinde yapılan kayık yarışları hakkında Selânikî Târihinde oldukça izahat vardır (Selanikî Târîhi, S. 297.) “..... ertesi gün ziyafette Vezir-i Âzam ve Vüzera-yı İzam Hazeratının ve Yeniçeri Ağası’nın ve Rikâb-ı Hümayun ağalarının ve sair ağaların kayıkları koşusu seyrine derya yüzüne âmme-i âlem temaşaya çıkub ve öndüller konuldu. Yirmi beş kayıktan ileri gelüp öndül alan yine Vezir-i Âzam kayığı dahi anın ardınca Serdar Ferhad paşa kayığı geldi ve dahi üçüncü gün ziyafette kasr-ı şehriyarî önündeki kayık meydanında üstad cündî silâhşoran zarb ve harbe dâir envai hünerler izhar eyleyüp gaza meydanının çapik-süvarları ve arsa-i heyecanın dilirleri seyr ü temaşa olup hil'atler giydirilüp nüvazişler olundu ve peremeler koşusu oldu....” 10. Resim Eski Atıcılar Kurumu’na başkanlık edenlerden Reîs-ül hattâtîn Hamdullah merhûma âit 911 Hicrî târihli menzîl taşı Gerek Orta Asya’da gerek Ön Asya’da, çok eski devirlerden beri, Türk’lerde avcıxlık da çok ileri gitmiştir. Eski Türk’lerde büyük avların, garbın eski ve yeni avlarıyla kıyas kabul etmeyecek kadar büyük ihtişamı vardı. Tazı ve zağarlarla, şahin, doğan, sungur, tavşancıl, çakır gibi ava alıştırılmış türlü kuşlarla, kemendle, okla, (61) sonraları tüfekle yapılan bu avlara vaktiyle kadınların da iştirak ettiğini bâzı eski kayıtlardan ve minyatürlerden anlıyoruz. Aslı Biritiş Müzesi'de bulunan bir minxyatür Hindistan’daki bir Türk Kraliçesi’nin at üzerinde alıştırılmış bir kuşla ava gixdişini göstermektedir.Eski Türkler çocuklarının veyâ torunlarının ilk defa avlanması münasebetiyle Şeylan veyâ Ceşn denilen büyük ziyafetler tertip ederlerdi. Hakanların bu gibi vexsilelerle verdikleri ziyafetler pek parlak olurdu. Sigir namı verilen umumî avlar eski Türk hayatında ehemmiyetli bir yer almakta idi. Oğuz Han Efsanesi’nin İslâmî ve gayr-i İslâmî şekillerinde avlar büyük bir mevxki işgal eder (Prof. M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatının Menşei, Millî Tetebbular Mecxmuası, 2nci cild, 4üncü Sayı, S. 35.). Cengiz'in, Timur'un ve Yıldırım Beyazıd'ın avları pek meşhûrxdur. Bu umumî avlar Cengiz'den ve Timur'dan sonra da asırlarca devam etmiş ve tafsilâtı müverrihler tarafından kemal-i tantana ve tekellüfle zapt ve hikâye edilxmiştir. Umumî avları şeylan=şölen denilen büyük ziyafetler takip ederdi. Cüveynî Târih-i Cihanküşâ’da Cengiz'in av merâsimini etraflı bir surette anlatmıştır (Cüveynî, Târih-i Cihanküşa, Gibb neşri, Leyden 1911, metin 19-20. Ve Cüveynî'den naklen Prof. M. Puad Köprülü, Millî Tetebbular Mecmuası, 2nci cild, 4üncü Sayı, S. 35-37.). Eski Türk avlarının azametini ve Cengiz yasasında umumî avlar hakkında mevcut olan ahkâmı anlatan bu satırları Türkçe’ye çevirerek buraya nakxlediyoruz : “Ve av işine ehemmiyet vermiş «Avlanmak asker emirlerine yaraşır. Zira silâh erlerine, mukatele edenlere avlanmayı öğrenmek mutlaka lâzımdır. Avcılar bir ava rastladıkları vakit ne suretle avlarlar, ne tarzda saf çekerler, adamların azlığına, çokluğuna göre bir avı nasıl ortaya alırlar. Bütün bunların öğrenilmesi gerektir. Ava hareket edecekleri vakit nerede bulunduğunu anlamak için adamlar göndererek avın çokluğunu, azlığını tahkik ederler. Asker işleriyle uğraşmadıkları zaman daima avla meşgul olmaları lâzımdır. Bundan maksat yalnız avlanmak olmayıp ava alışmaları, ok atmağa ve meşakkate idman etmeleridir» demiştir. Han büyük bir ava gideceği vakit avlanma zamanı kışın ilk mevsimine tesadüf ederse ferman vererek civardaki konaklarda bulunan ve etraftaki ordularda olan askerlerin ava hazırlanmalarını emreder. Ferman mucibince askerin her on nefexrinden birkaçı ava hareket eder. Nerede avlanacaklarsa ava gereken silâh ve saireyi ona göre hazırlarlar. Askerin sağ ve sol cenahıyla merkezini tanzim ederler ve kumandasını büyük emirlere tefviz ederler. Hatunlar, cariyeler, giyim ve yiyimle yola düşerler. Avın bulunduğu yeri bir aylık, iki aylık, üç aylık yoldan kuşatırlar ve avı yavaş yavaş sürerler. Halkadan dışarı çıkmamasına dikkat ederler. Eğer anxsızın bir av aradan kaçarsa bunun sebebini en cüzî teferruata varıncaya kadar soxr up soruşturarak, bin, yüz ve on kişilik asker takımlarının zabitlerini döverler. Çok defa öldürdükleri de vakidir. Terke dedikleri safın düzlüğüne dikkat etmeyerek bir (63) adım ileri veyâ geri bulunan kişiyi te’dip hususunda çok ileri giderler, bunu ihmal etmezler. İki üç ay bu suretle av hayvanlarının sürüsünü sürerler. Hanın huzuxruna elçiler göndererek av ahvalinden ve avlanacak hayvanların azlığından, çokluxğundan haber verirler. Nereye vardı? Nereden kaçtı? Bütün bunları bildirirler. Halka daralıp iki üç fersah miktarı yaklaşınca ipleri birbirlerine ulayıp kementler atarlar. Asker çevrede omuz omuza dayanıp dururlar. Dâire içinde muhtelif hayxvanlar feryada ve bağrışmaya başlarlar. Yırtıcı hayvanların çeşitlileri coşar, köpürürler. Adeta kıyamet zuhur etti sanılır. Arslanlar yaban eşekleriyle bağdaşır, sırtxlanlar tilkilerle uzlaşır, kurtlar tavşanlarla nedim olur. Halkanın darlığı gayetle azalıp hayvanların dönüp dolaşması imkânı kalmadığı zaman evvelâ han, yakınxlarından birkaç kişi ile meydana çıkıp bir saat kadar ok atar ve avlanır. Yorulunca hanzadelerin de gelerek avlanmaları ve sırasıyla büyük rütbeli kumandanlar ve zaxbitlerle halkın gelerek avlanmaları için terkenin içinde bulunan yüksek bir yere konar, birkaç gün bu suretle avlanılır. Av hayvanlarından birkaç tane yaralı veyâhut sınık hayvandan başkası kalmayınca ihtiyarlar şefaat yollu Hanın önüne gelerek dua edip geri kalan hayvanların bağışlanmasını rica ederler. Bunun üzerine su ve otlağa en yakın olan yerden onlara yol verirler. (64) Bütün avlanan hayvanları bir araya toplarlar. Eğer sayılmalarına imkân yoksa yalnız yırtıcı hayvanlarla yaban eşeklerini saymakla iktifa ederler. Bir dost hikâye ederek dedi ki kağanın zamanında (yâni Cengiz'in oğlu Oktay Kağan’ın zamanında) bir kış bu suretle avlandılar. Kağan bakıp eğlenmek üzere bir tepenin üstüne oturmuştu. Her çeşitten hayvanlar onun tahtının önüne yüz tutup tepenin altında tazallüm eder gibi bağrışmağa başladılar. Kağan bütün hayvanların bırakılmasını, onlara ilişilmemesini ferman buyurdu ve emri yerine getirildi.... Cengiz Hanın yasasında büyük avlar için şu hükümler mevcuttu: Ordudaki neferlerin idmanlara devamını te’mîn için her kış büyük bir av tertip edilecektir. Bunun için Mart ve Teşrin-ievvel (Ekim) ayları arasında geyik, karaca, dağ keçisi, tavşan ve bâzı kuşları öldürmek memnudur.” Cengiz ailesinde görülen umumî av merâsimi Timur saltanatında da bütün haşmetiyle devam etmiştir. Timur'un avları hakkında İbn-i Arabşah'da mevcut olan izahat Cüveynî'nin verdiği malûmata pek benzer (İbn-i Arabşah, Acaib-ül makdur, Mısır tab'ı, S. 219. ve ondan naklen Prof. M. Fuad Köprülü, Eski Türk Edebiyatının Menşei, Millî Tetebbular Mecmuası, 2nci Cild, 4üncü Sayı, S. 37.). Selçuklu’larda Çöğen (modern tâbi’riyle Polo) denilen top oyunuyla umumî avlar çok rağbet bulmuştu. İbn-i Bibi'de bu hususta kâfi tafsilât mevcuttur. Osxmanlı’ların ilk devirlerinde Selçuklu’lardan iktibas edilmiş bir an'ane, seklinde yine bu umumî av merâsimi görülür. Yıldırım Bayazıd'ın Niğbolu’da aldığı Avruxpalı esirlere muhteşem bir av seyrettirmesi ve Timur ile muharebe etmeden evvel onu istihkar kasdıyla ordusunu sürgün avıyla iştigal ettirmesi meşhûrdur. 11. Resim Eski kemankeşlerden Tâhiroğlu Mehmed Ağa’nın 1208 Hicrî târihli mezar taşındaki Ok-Yay süslemesi Yıldırım'ın Timura karşı icra ettiği av hakkında (Hammer Tercümesi, cild. 2, S. 62) ve Niğbolu'daki muhteşem av hakkında da (Hammer Tercümesi, cild. I, S. 288) de tafsilât vardır.Niğbolu avına dâir olan malûmatı ehemmiyetine binaen aynen naklediyoruz: “Ziyade av meraklısı olan Bayazıd, asil mahbusları iade etmezden evvel kenxdilerini bir doğan avına götürdü. 7000 doğancı ve 6000 sekbandan aşağı olmayan maiyet-i halkının ihtişamıyla ile onlara hayret verdi. Av köpeklerinin arkasına ipekli örtüler ve parslara mücevherli tasmalar konulmuştu. Bayazıd'ın saltanatından beri doğancılar padişahın sayd takımını teşkil ediyordu. Dörde munkasem idiler. Asıl doğancılar, çaylak avcıları, akbaba avcıları, atmaca avcıları. Sekbanlar muahharen yeniçerilere ilhak olundu. Üç alay samsuncu, zağarcı, turnacı dahil olmaxmak üzere sekbanların mecmuu 33 alaydı. Bu alayların dört büyük zabiti bizim zamanımıza kadar yeniçeri ağalarının maiyetinde en büyük zabit idiler. Osmanlı’laxrın almış oldukları efkâra göre büyük zabitler av hizmetlerinden müstaar unvanlarla iktisab-ı necabet ederler; nasıl ki küçük yeniçeri zabitleri de matbah hizmetlerinden me'huz unvanlarla. Şu garabetin sebebi Asya’lıların ezmine-i kadimeden beri yerleşxmiş fikirlerince, sayd muhar****** en güzel misali olduğu gibi, yiyecek de kavgaxnın en mühim levazımından biri bulunmasından ibarettir.” Yeniçeri teşkîlâtında sekbanlar ehemmiyetli bir mevki sâhibi idiler. Yeniçeri Ocağı: Yayabeyler, Bölüklüler, Sekbanlar namlarında üç kısımdan terekküp ederdi. (66) Yayabeyler birden yüzbire kadar 101 ortadan, Bölükler de birden altmışbire kadar tadad olunmak üzere 61 ortadan ve Sekbanlar dahi birden otuz dörde kadar numaraları haiz olmak üzere 34 ortadan teşekkül edip Yayabeylere Cemaat ve Bölüklülere Ağa Bölükleri yahut sadece Bölük ve Sekbanlara galat olarak Seymenler dahi denilirdi (Mahmud Şevket, Osmanlı teşkîlât ve kıyafet-i askeriyesi, 1nci Cild, S. 3.). Sekbanlar 65 inci cemaati teşkil ediyorlardı. “Bunların neferatı ziyade olmakla beyinlerinde bir azim erkân vazedip Sekbanlar kethüdası ve katibi ve başçavuşu ve neferatına 34 oda ta’yîn edip” (Levâmi’-ün nûr fî zalemet-i atlas-ı münevver, Istanbul, Üniversite Kütüphanesi, 4-1527) ayrı bir sınıf teşkil eylediler. Levâmi’-ün nûr’da Sekbanların adları hakkında şu izahat vardır: “Sebeb-i tesmiye-i Sekban: Fatih Sultan Mehmet Han şikâra mail olmakla ol asırda olan Yeniçeri ağasını davet edip kendi ile şikâra çıkmağa yarar muallem tazılar beslemek lâzımdır diyor. Yeniçeri yoldaşlardan bir bölük tazı beslemek için sekbanlar ta’yîn ettiler ve bunlar için başka sekbanlar fırını icad edip üzerine ondört akça ile bir ekmekçibaşı eylediler. Bu fırını Ayasofya kurbinde bina ettirip ve hünkâr ile av olurken şikara tazı yetiştirmeğe adam lâzım olunca neferatıyla sekban ta’yîn ederler. Bu ekmek bunlar içindir. Amma haliya gayriye sirayet etmiştir. Bu sekban başının cümle korular taht-ı zaptındadır.” Yeniçeri teşkîlâtında 68inci cemaat Turnacılar, 71inci cemaat de Samsunculardı. Avcılık Anadolu’da ve Rumeli’nde asırlarca Türklerin en mühim sporu olmuştur. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'nde tetkik eylediğimiz kayıtlardan (Cebi hümayun defterleri, Fiş No. 529.) avcılığın gerek payitahtta gerek taşrada bir teşkîlâta tâbi’ olduğunu, Ankara, Çankırı ve Bolu avcılarının teferrüd eylediğini öğrenmiş bulunuyoruz. Vurulan avlardan pastırma yapılarak bunun hükümdara gönderilmesi bir âdet hükmünde uzun zaman devam etmiştir. Avcılar arasındaki eski an'anelerden birinin de “Kılkuyruk” takdîmi olduğunu ve buna mukabil 1001 çil akça ihsân edilmesi mûtâd bulunduğunu yine bu kayıtlardan öğreniyoruz. Bu defterlerde “... Evvel bahâr-ı huceste âsâr müjdecisi kılkuyruk arz olundukta....” gibi kayıtlara sık sık rast gelinir. Kılkuyruk bir nevi yaban ördeğidir. Türk târihinde büyük yeri olan avcılık bugün de yurtta en çok yayılmış sevilmiş bir spordur. Köylerimizde uçara, kaçara atmayan erkek hemen yok gibidir. (68) 12. Resim 16ncı Yüzyıl’da Istanbul’da bir at koşusu sahnesi... Şehinşâhnâme, Topkapı Sarayı Müzesi, 200 Nu. | |
|
| | #7 (mesaj-linki) | |
| Ata Sporlarımız; Ok ve Okçuluk Kirişle gerili olan yaya takılarak uzağa atılan ucu sivri,düzgün,ince ve kısa değnek yada çubuğa ok denir.Ateşli silahların keşfinden önce savaşlarda ve avcılıkta daha sonrada sportif maksatlarda kullanılmakta olup,yay ile atılmaktadır. Ok’un,şap ve ucu sivri bir demir başlıktan müteşekkil olup,uzunluğu,ağırlığı ve genişliği yaya göre değişmektedir.Her ok her yayda kullanılmayıp,yayın ağırlığı azaldıkça okun ağırlığı da azalır.Mesela altı dirhem ağırlığındaki bir ok,yüz dirhem,beş dirhemlik bir ok ise doksan dirhemlik bir yay ile atılır. Yay,kıvrık ve esnek olup; iki ucuna bağlanan ipin çekilmesi ve yayın germe kuvvetiyle oku fırlatmaktadır. Eskiden manda boynuzundan yapılırken giderek ağaç,maden ve başka değişik maddelerden yapılmaya başlanmıştır.Okun baş tarafını teşkil eden ok başı önceleri çakmak taşından yapılırdı. Sonra bunun yerini bronz,demir ve çelikten mamül maddeler almaya başladı.Ok başı küçük,kemikli olanlara peşrev denilmektedir.Okun ucundaki sivri demir,kemik gibi sert maddeler,okun havada baş tarafının önde uçmasını,çarptığı yere derin girmesini sağlamaktadır. okun bu parçasına (Temuren - Temren) denilmektedir.Günümüzde oku halen bir silah gibi kullanan bazı güney Amerika yerlileri,oklarının ucuna kürar denen ve sinir uçlarını felç edip düşmanlarını büyük ızdıraplar içinde yavaş yavaş öldüren bir zehir sürmektedirler. Ok sapının alt ucundaki,yay ipinin üzerinde durmasına ve ipi kuvvetle çekmeye yarayan bir kertik bulunur.Sap üzerindeki yelek denen kuş tüyleri ve kanatçıklar,okun havada düzgün uçmasını sağlamaktadır.Zırhlı elbiseleri delmek için sapa bağlanan ve kurşun topuzlar ile takviye edilen oklara kurşunlu ok denilmektedir. Ok,boy itibari ile tarz-ı has,kiriş endam ve şem endam olmak üzere üç çeşite ayrılır.Tarz-ı has,ok sapının boğazı ince ve uzunluğunun üçte biri yerinden başlayarak kalınlaşan,sonradan baldıra doğru incelen oklara denilmektedir.Boğazı,ğöğsü ve baldırı aynı incelikte olan oklara kirişi endam,boğazı ince,uzunluğunun üçte biri tok ve sonra giderek inceleşen oklara da şem endam denir.Ok boyları,20 cm. ile 2 metre arasında değişebilmektedir. Ok,çam ve gürgen başta olmak üzere muhtelif ağaçlardan,kamışlardan yapılır.Kayın ağacından yapılanlara hadenk denir.Ağaçlar önce kurutulup,sonra ikişer santim kalınlığında kesilir ve kuştere denilen alet ile düzeltilir.Bu vaziyette iki ay durduktan sonra mutedil hararetli bir fırında sararıncaya kadar ısıtılır.Fırınlama meselesi çok mühimdir.Çünkü hararet fazla olursa ağaçlar yanıp kavrulabilir. Az olunca ağırlığını muhafaza edip hareketi yavaşlatabilir.Fırından çıkartılan ağaçlar havadar ve rutubetsiz bir yerde,on gün sonrada yine rutubetsiz bir mahsende üç beş sene bekletilip ok yapmaya müsait hale getirilir. En kıymetli oklar,Çanakkalenin bayramiç kazası çavuşköy yakınındaki kumunç dağından kesilen çamlardan yapılır. Araplar ve Türkler,yaycılık ve ok atmada çok ile bir seviyeye ulaşmışlardır.İslamiyetten önceki ustalıklarını,müslüman olduktan sonra dahada geliştiren araplar arasında uzakta,hareket halinde bir ceylanı anında vurabilen kimselere (Rahmet-ül hadak "gözünden vurucu") denilirdi.Ashab-ı kiramın büyüklerinden ve cennetle müjdelenmiş olanlardan (Aşere-i mübeşşerden) biri ve büyük bir kahraman olan Sad Bin Ebi Vakkas(r.a) okçuların piri idi.İslamiyet yolunda ilk ok atan o olup, Peygamber efendimiz’in(savs)"Allahü teala oklarını kuvvetli ve isabetli,dualarını makbul eylesin"diye duasını aldığı için attığı hiç bir ok boşa gitmezdi.Çok iyi Nişancıydı.Uhud gazasında Peygamber efendimiz(savs) düşmandan gelen okları toplayıp o’na verirdi"at ya Sad,anam babam sana feda olsun"buyururdu. Resullah efendimiz(savs) Sad Bin Ebi Vakkas hariç,hiç kimse için ana ve babasını birlikte feda etmek üzere mübarek ağızlarına almamışlardır.Paygamber Efendimiz(savs)"ok atmasını ve ata binmesini öğreniniz.""Oyunun faidesi olmaz,yanlız ok atmayı öğrenmek,atını terbiye etmek ve ailesi ile oynamak Hakk’tır.""Ok atmasını öğrenip,unutan bizden değildir." şeklindeki mübarek hadisi şerifleri bütün harp vasıtalarının hazırlanmasını ve kullanılmalarının sulh zamanında öğrenilmesini emir ve teşvik buyurmuşlardır. Ok,eski Türklerde de milli silah olarak kabul edilmekte,çeşitli destan ve hikayelerde ondan bahsedilmektedir. Oğuz kelimesinin "oklar" manasına (ok+z) geldiğini,"z"nin çoğul eki olduğunu iddia eden lenguistler mevcuttur.Okun aynı zamanda sembol olarak kullanıldığıda olmuştur.Oğuzlar, bozoklar ve üçoklar diye iki,Göktürkler de on oklar diye on büyük kola ayrılmışlardır.Orta Asyada yapılan kazılarda ele geçirilen oklar,Türklerin ok yapımında çok maharetli olduğunu göstermektedir. Dede korkut hikayelerinde bir Türk’ün alp,yani kahraman olabilmesi için,uçan kuşları ok ile düşürmesinin de şart olduğu belirtilmektedir.Selçuklu sultanı Tuğrul bey,hususi mektuplarında,ok ve yayı tuğra olarak kullanıyordu. Divan edebiyatında ise ok sevgilinin kirpiklerine,yay da kaşlarına benzetilmektedir. Osmanlılar zamanında da okçuluk büyük bir ehemmiyet taşımış,okçuların yetişmesini ve eğitimi meselesi devlet seviyesinde ele alınmıştır.Anadolu beyliklerinde ve Osmanlılarda,okçu birlikleri savaşlarda çok mühim rol oynamışlardır.Özellikle birinci Kosova,Varna,Gazze,Mısır seferi ve 1521 Belgrad muhasarasının zaferle neticelenmesinde bu birliklerin payı çok büyük olmuştur.Böyle güçlü birlikleri teşekkül ettirebilmek için ok talimleri ve müsabakalarının yapıldığı ok meydanları düzenlenmiştir. orhan bey,Bursa’da ilk olarak,Yıldırım Beyazıd Gelibolu’da,Fatih İstanbul’da gemileri karadan Haliç’e indirdiği yerde,ve Yavuz Sultan Selim’de Yenibahçe’de ok meydanları inşaa ettirmişlerdi.İstanbul’daki ok meydanlarının sayısı 30 bulmıştur.Belgrad,Üsküp,Bağdat,kahire,Amasya, Şam,Diyarbakır ve Cidde gibi daha bir çok yerde de ok meydanları yaptırılmıştır.Bu meydanlarda ok talimlerinden başka koşular,pehlivan güreşleri vediğer atletizm müsabakalarıda yapılırdı.Divan şairleri,usta sayılan kemankeşler(okçular) için methiyeler,şiirler yazarlar,rekor sayılan atışlarda nişantaşları dikilirdi.Üçüncü Sultan Selim’in attığı okun düştüğü yere dikilen menzil taşı bugün hala yerindedir.Yahya Kemal’in yazdığı ve Yavuz Sultan Selim’in önünde ok atan kemankeş için zamanından çok sonra yazılmış olan şiir bunların en güzellerinden biridir.İkinci Beyazıd Han,Genç Osman,Dördüncü Murad,Dördüncü Mehmed Han,Üçüncü Selim Han,İkinci Mahmuh Han ve Sultan Abdülaziz Han gibi padişahlar,kabri ok meydanlarında olan Damat İbrahim paşa,Kemankeş Ali Paşa, Kemakeş Kara Mustafa Paşa ve Deli Hüseyin Paşa gibi vezirler, zamanlarının okçuluk şampiyonlarıydılar. Ok talimleri rüzğarı cihhetine göre yapıldığından böyle her rüzğara maruz olan yerler meydan olarak seçilmezler. Ok meydanlarının bakımı ile uğraşanlara ihtiyar denilirdi.Her meydanın üç ihtiyarı olup,baş ihtiyara Şeyhül Meydan denilirdi.Bunlar aynı zamanda okçuluk tekkesi Şeyhliğinide yaparlardı.Şeyhül Meydan,kemankeş pehlivanların en kabiliyetli,zeki ve dürüst olanlarından seçilirdi.Kemankeşliğe yeni başlayanlar ondan müsade alırdı.Şeyhül Meydan ile menzil ihtiyarı ve mütevelli,meydanın ve okçuluğun bütün meselelerini,ihtilaflarını çözerlerdi.Yeni yetişenlerin teşviki,talim yapanlarında imtihanını bunlar yapardı.Üç metreye ok atabilene okçu"kemankeş" ünvanı verilirdi.okçuluk tekkesi,her sene Hıdırellez’de,yani 6 mayıs’ta ok talimlerine başlamak için açılırdı.Pazartesi ve perşembe olmak üzere 6 ay talim edilirdi,okçular müsabakalara koşu derlerdi.Ok meydanına öğleden evvel gelip yemekler yenildikten ve namaz kılındıktan sonra müsabaka başlardı. Atışlar mesafe atışı ve hedef atışı olmak üzere iki çeşitti.Birde zarp vurma denilen sert cisimleri delme yarışı vardı.Hedefe atışlarda,hedef tabla veya puta denilen kalın meşinden yapılmış ve içi saman dolu cisimlerdi.tabla iki ayak üzere tesbit edilirdi.İsabeti haber vermek için etrafına çıngıraklar konurdu.Menzil atışına katılanlar meydan sorumlularından olan ihtiyarlarki,azmiş denilen oklar kullanırlar,dokuzyüzcüler,binciler ve bin yüzcüler diye dörde ayırırlardı.Seksen gez aralıkta dikilmiş iki bayrak arasına düşmeyen oklar müsabaka haricinde tutulur,oku en uzağa atan kemankeş ise müsabakaya kazanırdı.Tarihte meşhur kemankeşlerin menzil dereceleri şöyledir; Tozkoparan İskender 1281 gez (845.4 m) - Arap Kemankeş 1124 gez (741.8 m) - Havandelen 1235 gez (815.1 m) - Subaşı Sinan 1109 gez (731.9 m) - Kazsaz Ahmed 1037 gez (684.4 m) - Benli Karagöz 1161 gez (762.2 m) - Deve Kemal 1205 gez (795.3 m) - Çuhlu Ferruh 1223 gez (807.1 m) - Kaptan Sinan 1232 gez (813.1 m) - Bursalı şela 1271 gez (838.8 m) - Solak Bali 1238 gez (817.7 m) Bir gez 66 cm’dir.Okçular ok atarken,sol dizlerini yere koyup sağ dizlerini kaldırarak "Ya Hakk" diye sala verip oku fırlatırlardı.Abdestsiz ok atmazlardı.Kazanan Kemankeş’in boynuna çapraz vari şal takılır,okçular tekkesine götürülürdü.Şeyhül Meydanda kazanana iltifat ederdi.Müsabakalarda mükâfat koymak,sadece padişahlara,vezirlere ve şeyhül meydanlara mahsustu.Her yıl binlerce kemankeş yarışırdı.Topkapı müzesindeki bir belgede 1671′de sadece ok meydanında 3375 kemankeşin ok attığı belirtilmektedir.Okçular kullandıkları aletlere hürmet ederler,talim ve müsabakalardan sonra yay ve oklarını tekkelerindeki dolaplarına koyarlardı.Okçu tekkeleri iki odadan müteşekkil olup,birisinden yerler minder döşeli,duvarlarda ok ve yaylar asılıyda ve sohbet ederlerdi.Öbür odada ise yemekler yenilirdi.Okçuluk sporunun ve tekkelerinin kendilerine ait kuralları olup,bunlara riayet etmeyenler kemankeşlikten men edilmeye kadar varan bir çok müeyyidelere tabi tutulurlardı.İstanbul,Edirne, Bursa gibi pek çok şehirde ok imalatçıları büyük çarşılar halinde toplanmışlardı.Osmanlı ordusunun ok ihtiyacını cebeci ocağı imal etmekte,savaş zamanında imal edilen oklar sandıklarla savaş meydanına götürülüp burada kemankeşlere dağıtılmaktaydı.Padişahı ise 400 okçu muhafaza ederdi. Osmanlının son zamanlarına doğru özellikle İkinci Mahmud Han zamanında ateşli silahların iyice yerleşmesi ile okçuluk eski önemini kaybetmeye başladı.Cumhuriyet devrinde ise Necmettin Okyay, Vakkas Okatan,Bahir Özak ve Kemal Gürsel okspor klübünü kurarak bu faaliyeti devam ettirdiler. Günümüzde okçuluk çalışmaları,okçuluk federasyonu tarafından yürütülmektedir.Tarihi bir geleneği olan okçuluk yarım asıra yakın zamandan beri spor olarak,pek çok ülkede devam etmektedir.Bugün dünyada 50(şimdi sayı çok daha fazla) ülkede bu spor yapılmaktadır.Okçuluk spor cemiyetleri ve bunların bağlı oldukları okçuluk federasyonları vardır.Olimpiyatlara kadar giren,kaideleri tesbit edilen bu spor dalı,erkek ve kadın yarışmacılar tarafından yapılmaktadır.Müsabakalarda kullanılan oklar ağaç,sunni madde,aliminyum alaşımı veya çeliktendir.Ağırlıkları 20 - 28 gr,boyları ise atıcıya göre 65 - 72 cm’dir.Okların ucu sivri,arkasında da üç tüy vardır.Yayın iç kısmının ortasında hedefi görme işareti bulunur.Etrafı korunan düz çayırlık yerlerde hedef dikilmek sureti ile bu spor yapılabilir.Hedef,hasıra tesbit edilen,çapı 90 - 60 m mesafe için 122 cm daha kısa mesafeler için 80 cm olan kağıttır. Atıcı ile hedef arasındaki mesafe 90,70,60,50,,30, 18 metre olabilir.Hedefteki dairelere yapılan isabetlere göre yarışmacılara puan verilir.Erkeklerde birincilik yarışmalarında dört atıcı arasında 90,70,50 ve 30 metre mesafede her birinde 36 ok ile yapılır.Bayanlar ise 70,60,50 ve 30 metrelik mesafelerde 2 raund olarak yarışırlar.( Günümüzde kurallar seyircilerin sıkılmadan izlemesi için biraz daha değişti.) ![]() OK Yavuz Sultan Selim Han’ın önünde, Ok atan ihtiyar Bektaş Subaşı, Bu yüksek tepeye dikti bu taşı, O Gaazi Hünkâr’ın mutlu gününde. Vezir,Molla,Ağa,Bey,takım takım, En son Bektaş Ağa çöktü diz üstü, Kimi yayı fırlattı,kimi öptü, En er kemankeşe yetti üç adım. En son Bektaş Ağa çöktü diz üstü, Titrek elleriyle gererken yayı, Her yandan bir merak sardı alayı, Ok uçtu,hedefin kalbine düştü. Hünkâr dedi;"Koca pek yaman saldın"! Eğerci bellisin benim katımda, Bir sır olsa gerek bu ilk atımda, Bu sihirli oku nereden aldın. İhtiyar elini bağrına soktu, Dedi ki;İstanbul Muhasarası", Başlarken aldığım gaza yarası, İçinden çektiğim bu altın oktu ! ![]() ![]() | |
|
| | #8 (mesaj-linki) | |
| | |
|
| | #9 (mesaj-linki) | |
| Okçuluk Nedir? Okçuluk Hakkında Genel Bilgiler Türklerin ok ve yaya verdiği önem, onun inanç dünyasını da etkilemiştir. Pagan dönemlerinden beri Türkler için ok ve yay hâkimiyet sembolüydü. Hakan tahtında otururken elinde ok ve yay tutardı. Komutanlarını toplamak için onlara anlamı belli, değişik oklar yollardı. Çetirlerinde, damga ve sikkelerinde ok ve yay resmi vardı(32, s. 4). Okçuluktaki bu töre ve semboller, daha sonra Selçuklularda da devam etmişti. Büyük Selçuklular 1040'da Dandanakan zaferini kazanınca, komşu ülkelere gönderdikleri fetih-nâmelerin başında eski Türk hâkimiyet sembolü olan ok ve yay işaretleri bulunuyordu. Öte yandan, tüm dünya uluslarınca benimsenen gerçekte, ok-yay ve okçuluğun Türklerce dünyaya tanıtılmış olmasıdır. Bu gerçekle ilgili tarihi kanıtların bir bölümü Ergenekon ve Oğuz Destanlarında yer alır. Bedenlerini çeşitli uğraşlarla en iyi biçimde eğiten Türkler, ok ve yayı çok iyi değerlendirmişlerdir. Maden çağının açılması ve atın eğitilmesi sonrası Türklerin Orta Asya'dan göçleriyle ok ve yayın kullanımındaki becerilerini dört bir yana yaymışlardır. Türk, Orta Asya steplerinden uzandığı her yere elinde yayı, sırtında ok sadağı, altında atı ile gitti ve bunları gittiği her yerde tanıttı. Ünlü Türk Hakanı Oğuz Han, Gün, Ay ve Yıldız adlı üç büyük oğluna "Bozok", Gök, Dağ ve Deniz adlı üç oğluna da "üçok" demesi, Türklerin oka verdikleri önemi yansıtması bakımından büyük değer kazanır. Çin kaynakları Eski Türklerin ok ve yay yapımındaki üstün başarılarını da anlatır. Ok sözcüğü, Eski Türklerde kabilelerin adlandırılmasında da kullanılırdı. Oğuz Destanında "üçok" diye bir ada rastlanır. Bu da "üçkabile" anlamındadır. 16 Büyük Türk imparatorluğunda at ile birlikte ok ve yayın önemi ayrıdır. Orta Asya'da Kapçal, Kazire Nehri kenarındaki Minusink bölgesinde, Altay Dağlarındaki Kuray ve çalışman Nehri yakınındaki Kutirge, Tuyak, Kutan bölgelerinde, Orhon ve Tula bölgesinde özellikle çu Vadisinde, Srotski'de, Kızat'ta Aşağı Volga'da ve Volga Boylarında, Nijni, Başkuncak ve Mainz'de, öteki yörelerde bulunan mezarlar, Hunlar, Göktürkler, Kırgız, Yenisey, Hazar Devleti, ıskit ve Alanlar dönemindeki kalıntıların incelenmesi ok ve yayın önemini yansıtır. Türklerde okçuluk binicilikle birlikte beden kültürü anlayışının öncüsü olmuştur. Okçuluk sadece bir savaş uğraşı değil, zevkli bir idman ve yarışma biçimine getirilmiştir. Böylece düzenlenen her türlü törenlerde en büyük yarışmaların sembolü ok ve okçuluk olmuştur. At üzerinde okçuluğun temel eğitimi için su nitelikler zorunlu idi: çok iyi ata binmek, yer egitiminde çok başarılı olmak, at hızla giderken yay kurabilmek, hareket halindeki atla ön taraftan arkaya dönerek bu dönüş açısı içersindeki özellikle hareketli hedefleri vurmak ve üzerine atılan oklardan korunabilmek i için atin değişik yerlerine bedenini gizleyebilmek. Bu nedenle at üzerinde okçuluk çok zor bir uğraştır. Eski Türklerde oklar sırtta ya da atın eğerine takılan özel torbalarda taşınırdı. Bu torbalara "Sadak" ya da "Okluk" denirdi. Eski Türklerde ok ve yay sosyal yaşamda değişik anlamlarda da kullanılırdı. Eski Türklerde, "Akika" adı verilen bir ok atma töreni vardı. Buna, "Sehmi itizar" da denirdi. Bir kabile halkından biri barış günlerinde karşı kabileden birini öldürürse, onunda, öldürülmesi gerekirdi. Ancak, iki kabile ileri gelenleri anlaştıkları durumlarda bir meydanda ok atışı yapılırdı. öldürenin oku, karşı kabile ileri gelenlerinin istediği yere düşerse ölüm cezası kaldırılırdı. Kaşgarlı Mahmutun Divan-i Lûgat-it Türk adli yapitinda, okun ayni zamanda "Pay" anlamına geldiği belirtiliyor. Yüzyıllar boyu süre gelen bu gelenek Anadolu Türklerinde de benimsenmiştir. örneğin, bir tarlanın paylaşılması için bir ok eşit parçalara ayrılır ve pay alacaklara yumurta, renkli taş gibi birer nişan verilir. Bir yabancıya da nişanlanan tarla bölümlerine konulması istenir. Kimin nişani hangi parçaya rastlarsa o bölüm onun olur ve buna "Ok deydi" denirdi. Daha sonraları Anadolu Bektaşilerinin de aynı yöntemi uyguladıkları gibi koyun, ya da öteki büyük baş hayvanlar paylaşılmasında ok atışlarından yararlanılırdı. Değişik kaynaklara göre, paylaşılacak hayvan belirli bir uzaklığa konur ve pay sahipleri bu hayvana ok atarlardı. Oklar hayvanın hangi bölümüne gelirse o bölümü alırlardı. Eski Türklerde ölüm cezalarında yayın kullanılması değişik anlam taşırdı. İp ve elle boğularak cezalandırılmak aşağılayıcı bir ölüm biçimi olarak kabul edilirdi. Buna karşın yay kirişi ile öldürülen kişi için bu ölüm biçimi ise büyük bir değer kazanırdı. çünkü, ok ve yay ile yay kirişi dini bir kutsallığı belirlerdi. Ünlü Arap gezginlerinden. Íbni Batuta, adını verdiği yapıtında bu geleneği anlatırken Türk emirlerinden Halil'in kendisine isyan eden akrabalarından birinin yay kirişi ile boğulmasını uygun bulmasını şöyle açıklar: "Halil dahi yay kirişi ile ihnak ettirdi. Zira, şeyhzadelerin inhaktan başka suretle idam etmemek onlarca gelenekti". Ok-yay yapımı ve okçuluk Osmanlı Türklerinde daha büyük bir gelişim göstermiş ve daha büyük anlam kazanmıştır. Okçuluk Doğu menşeli ulusların hiçbirinde Türklerdeki kadar uzun süre benimsenmemiş ve Türkler kadar başarıyla devam ettirilmemiştir. Türklerin okçuluk alanındaki başarısı, sadece atış üstünlüğünde değil, bu üstünlüğü sağlayan araçların, ok ve yayın özelliklerine ve kalitesine de dayanıyordu. Türkmen boylarının etnolojisi hakkında değerli bir kaynak olan Dede Korkut Kitabı'nda: Türkmen gençlerinin boş vakitlerini ok atıştırmakla geçirdikleri, kuvvetlilik iddiasındaki yiğitlerin ok yarıştırmak yolunu seçtikleri, düğün eğlenceleri sırasında damat ve arkadaşlarının ok koşusu düzenledikleri, evlenen bir yiğidin bir ok atıp, okun düştüğü yere gerdek çadırını kurduğu ve düğün eğlentileri sırasında da damat ile arkadaşlarının ok atıştıkları anılıyor. Eskiye uzanan bu âdetlerin, Osmanlıların ilk dönemlerinde de devam ettiği kanaatindeyiz. Uç beyliklerinin askerî gücünü "Alp" ya da "Gazi" denilen akıncılar teşkil ediyordu. Bunlarda aranan dokuz şarttan ikisi, iyi bir ata ve iyi bir yaya sahip olmak idi. İyi ata binmek, at üstünde isabetli ok atışları yapmak gibi, Asya'dan getirdikleri eski gelenekleri muhafaza etmekteydiler. Alplik ve kahramanlık Türk spor geleneğinin ayrılmaz bir parçası olmuştu. Türk okçuluğu, İstanbul'un fethinden sonra, başkentte ve Osmanlı Devleti'nin belli başlı illerinde yeni bir boyut kazanmıştır. Osmanlı Devleti'nin sınırlarının genişlemesinde ve kazanılan yerlerin korunmasında, ordu bünyesindeki atlı ve yaya okçu birliklerinin önemli bir yeri vardı. Bu önem Yeni Çağ'da, ateşli silâhların orduda resmen kabûlûne, hatta daha sonrasına kadar devam eder. Fetihten sonra, yeni bir örgüt olarak çıkan "spor okçuluğu" da, başlangıçta askerlikle yakın bir ilişki içindeydi. Ünlü okçuların pek çoğu Yeniçeri Ocağı'na mensuptu ve seferlere katılırlardı. Bunlara ok ve yay yapan sivil esnaf da, "orducu esnafı" olarak, bu seferlere katılmakla ordu atölyelerinin yetersiz kalan imalâtını desteklemekle görevli idiler. Osmanlı ordusunda ok ve yay kullanıldığı devirlerde, askerlerden çoğu; iyi yetişmiş, usta birer kemankeştiler. Nitekim, 15-16. Yüzyıllarda menzil sâhibi kemankeşlerden pek çoğunun ordu mensubu olduğu görülmektedir. Kuruluşundan 17. Yüzyıl başına kadar Osmanlı ordularında ok ve yay, topla birlikte , en etkili uzak mesâ-fe silâhı olarak önemini korumuştur. 16. Yüzyıl ortalarından itibaren ateşli silâhların gelişmesi, ok ve yayın giderek yerini tüfeğe bırakmasına sebep olmuştur. Ne var ki bu, ok ve yayın okçuluğun Türklerin hayatından büs-bütün silindiği anlamına gelmez. Önemli bir spor dalı olarak, özellikle İstanbul'un fethinden sonra, moral değerleri ayakta tutan kurumlardan biri olarak, varlığını ve etkinliğini 19. Yüzyıl sonlarına kadar sürdürmüştür | |
|
| | #10 (mesaj-linki) | |
| Dünyanın en eski sporlarından biri olan okçuluk, ok ve yayın kullanıldığı bir atıcılık sporudur. Bazı ülkelerde hâlâ ok ve yayla avlanılır; ama günümüzde ok ve yay daha çok okçuluk yarışmalarında kullanılır. Okçuluk yarışmalarında genellikle iç içe halkalardan oluşan bir hedefe ok atılır. Okçular okla vurdukları halkaya göre sayı kazanır. Uzaklık yarışmalarında ise bir hedef.yoktur. Oku en uzağa atan yarışmayı kazanır. Okçulukta, ok ve yayın çeşitli bölümlerini belirtmek için özel terimler kullanılır. Pek çok türü olan ok genel olarak üç ana bölümden oluşur. Okun sivri metal ucuna temren, orta bölümünü oluşturan çubuğa sap, arka bölümüne kuyruk takımı denir. Kuyruk takımında, okun kirişe oturmasını sağlayan bir kertik ve gövdeye takılmış olan kuştüyleri ya da kanatçıklar vardır. Okun havada dengeli uçuşunu sağlayan bu kanatçıklara yelek denir. Yay kirişinin tam ortasında, okun arkasındaki kertiğin oturacağı bir yer vardır. Buraya oturtulan ok, kirişi geren sağ el oku tutmasa da yerinde durur. Kiriş, biri okun üstünden, ikisi altından geçen üç parmakla gerilir. Yayın ağırlığı onu germek için gereken güçle belirlenir. Eski yaylara göre çok daha hafif olan modern yaylar ağaç, alüminyum, çelik ya da cam elyafından yapılır. Kullanılacak yayın ağırlığı, okçunun ağırlığına ve gücüne göre değişir. Eskiden tahtadan yapılan oklar günümüzde alüminyum alaşımları ya da cam elyafından yapılır. Okçulukta doğru bir atış yapabilmek için beş temel hareketi öğrenmek gerekir. Bunlar, duruş, takma, germe, tutma ve bırakma hareketleridir. Solak olmayan okçular bu hareketleri aşağıda anlatılan biçimde yaparlar. ![]() Okçu, oklarını koymak için bir ok torbası (1), kirişi gerdiği parmakları için bir parmak koruyucu (2), yayı tutan kolunu ve elini korumak için bir kolluk (3) ve el koruyucu (4) kullanır. Ok atıldığı sırada yayın sarsılmadan tutulabilmesi için yayın üzerinde iki dengeleyici (5) vardır. Duruş: Omuzlar ve kalça hedefle dik açı oluşturacak biçimde yan dönerek durulur. Yalnızca baş hedefe doğru döner. Takma: Okun arkasındaki kertik kirişin ortasındaki yerine yerleştirilir ve ok sapı, yayı tutan sol elin işaretparmağı üstüne dayanır. Germe: Yayı tutan kol kaldırılıp hedefe doğru uzatılır. Aynı anda sağ elle tutulan kiriş, işaretparmağı çenenin altına gelecek, kiriş çenenin ortasına değecek ve okun arkası nişan alan gözün altına gelecek biçimde gerilir. Tutma: Her şey dengelenip nişan almana kadar bir iki saniye beklenir. Bırakma: Kiriş yavaşça, sarsmadan bırakılır. Kiriş bırakılırken nişanın bozulmamasına ve ok hedefe ulaşana değin ellerin hareketsiz tutulmasına dikkat edilir. Hedef sıkıca sarılmış hasırdan yapılır. Çapı 1,22 metre, kalınlığı 10 santimetredir. Önyüzü bir brandayla kaplıdır. Üzerinde çeşitli renklerde iç içe çemberler vardır. Tam ortasındaki daire sandır. Altın adı verilen bu bölüme saplanan ok 9 sayı kazandırır. Onu çevreleyen öbür halkalar merkezden dışarıya, sırasıyla kırmızı (7), mavi (5), siyah (3) ve beyazdır (1). Türkiye'de okçuluğun köklü bir geleneği vardır. Osmanlı döneminde İstanbul'da okçuluk yarışmalarının düzenlendiği özel alanlar vardı. Okmeydanı adı, bu alanların günümüze kalan bir izidir. Türkiye'de modern okçuluk sporu 1937'de başlamış ve 1961'de Türkiye Okçuluk Federasyonu'nun kurulmasından sonra gelişmiştir. Türkiye ulusal okçuluk takımı 1983'te Balkan ikinciliğini kazanmıştır. MsxLabs & TemelBritannica | |
|
![]() |
Okçuluk Nedir? Okçuluk Hakkında Genel Bilgiler Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Eskrim Nedir? Eskirim Hakkında Genel Bilgiler | virtuecat | Diğer Sporlar | 3 | 5 Gün Önce 20:20 |
| Skate Board (Kaykay) Nedir? Kaykay Hakkında Genel Bilgiler | Kral_Aslan | Diğer Sporlar | 12 | 03-02-2010 23:49 |
| Kanoing (Kano) Nedir? Kano Sporu Hakkında Genel Bilgiler | Blue Blood | Diğer Sporlar | 2 | 29-10-2009 14:09 |
| Capoeira (Kölelerin Dansı) Nedir? Capoeira Hakkında Genel Bilgiler | careless_WhispeR | Diğer Sporlar | 6 | 18-04-2009 21:34 |
| Yelken Sporu Nedir? Yelkencilik Hakkında Genel Bilgiler | virtuecat | Diğer Sporlar | 0 | 22-10-2006 12:48 |