| | #1 (mesaj-linki) |
Medya Haber Bu ülkede herhangi bir hükümet içki yasağı getirebilir mi? Cevap çok net: Hayır. Bu kadar net cevabın arkasında ne hükümetlerin zaafı vardır ne de içki yasağına karşı gösterilen tepkilerin gücü. Sistemin temel felsefesi, böyle bir yasağın karşısında duran en büyük engel. Demokratik sistem içinde devlet, insanların şahsî tercihlerine özgürlük tanımak zorunda. Bugün içkiye müdahale eden, yarın başka tercihlere de müdahale eder. Hükümetten hükümete dünya görüşü değişeceğine göre birinin yasakladığını diğeri kutsayabilir. Böyle bir durumda sadece yasama ve yürütmenin değil, toplumun da kafası karışır. Kaotik bir yönetim tarzının faturası sanıldığından da ağır olur ve toplumsal ayrışmalar, kamplaşmalar meydana gelir... Bu tür handikaplar düşünüldüğünde devlet eliyle içki yasağının olamayacağı söylenebilir. O zaman başka bir kritik soru çıkar karşımıza: İçki konusunda bazı düzenlemeler getirilebilir mi? Cevap çok net: Evet. Tıpkı sigara içilmesine bazı düzenlemeler getirildiği gibi, eğlence yerlerine standartlar getirildiği gibi, işyerleri ve konutlara çevre şartları dikkate alınarak sistem getirildiği gibi; içki konusunda da bazı düzenlemeler getirilebilir. Yeter ki niyet yasaklamak değil, düzenlemek olsun. Yasaklama değil düzenleme Tam bu noktada küçük bir hatıramı nakletmek istiyorum. Boston’da bulunduğum yıllarda bir aile dostumuzun çocuğu geldi yanıma. Ailesi, çocuklarının dil kursuna gitmesini; mümkünse bir Amerikan üniversitesinde okumasını istiyor. Liseyi daha yeni bitirmiş bir gence aile yakınları sahip çıkar diye düşünmüş olmalılar. Ali ile beraber Boston’un en güzel mekânlarından birine gittik. Prudential binasının bilmem kaçıncı katında oturduk. Boston ayaklarımızın altında. İki kahve rica ettik garsondan. Kibar bir dille Ali’ye dönüp “Kimliğinizi görebilir miyim?” demez mi; şaşırıp kalmıştım. Biraz da sinirlenmiştim. “Kahve içmek için kimlik mi gösterilir?” dedim. Sükûnetini hiç bozmadan, “Efendim, bu tür kahvelerimizde bir miktar alkol bulunuyor. Bunu servis edebilmem için bu gencin 21 yaşında olması gerekiyor.” deyiverdi. Şoke olmuştum. Sonraları öğrendim ki sigara almak isteyen bir genç de kimlik göstermek zorunda; çünkü belli bir yaşın altında kalan insanlar için düzenleyici bir yasa var. O günden sonra fark ettim ki sokakta, parkta yaşayan Amerikalılar bile köprü altında açıktan içki içemiyor. Ve gördüm ki evsiz yurtsuz adamlar onca bağımlılıklarına rağmen bir kesekâğıdına ya da gazeteye sarmadan içki içemiyor. “İçse n’olur?” diye sordum. Yıllardır orada yaşayan bir dostum “Polis müdahale eder.” dedi. Herkesin malumudur, tek bir Amerika yok; dolayısıyla bir konuda tek tip bir uygulama da yok. Üstelik dünyanın bir ucunda yapılan düzenlemenin bir başka ülkeye bire bir devşirilmesi de mümkün değildir. Ancak her ülkede toplum hayatını ilgilendiren konularda birtakım düzenlemeler yapılabilir. “Hayır, hiçbir düzenleme yapılamaz” demek, başıboşluğu, serkeşliği; hatta kanunsuzluğu ve keyfîliği savunmak demektir. Meseleyi güncel tartışmaya getirecek olursak; şu gerçeği görmek zorundayız: Türkiye genelinde hükümetin bir içki yasağı gündemi olamaz; olmamalı. Hükümet, çatışmalara neden olacak konulardan ziyade, halkın daha huzurlu ve daha mutlu bir hayat standardına kavuşması için gayret göstermeli. Ülkenin işsizlikle, yolsuzlukla boğuştuğu bir ortamda ve üstelik sağlıkta, eğitimde, ekonomide yapılacak onca icraat ortada dururken, hükümetin enerjisini yasaklar üzerine odaklaması yanlış olur. Halkın beklentisi de budur zaten. Sosyal refahın en üst düzeye getirilmesi uğruna atılacak her adımda rüzgâr hükümetin arkasından esmekte. Şu ana kadar hükümet, çok önemli adımlar attı. Enflasyon tarihî bir düşüşte, özelleştirmeden elde edilen gelir rekor seviyelere ulaştı... Böyle bir pozitif hava yakalamışken hırgür çıkarmak isteyenlere fırsat vermemek gerekir... Hırgür çıkaranlara fırsat verilmemeli Medyanın belediye belediye dolaşıp, “burada da yasak var, şurada da yasak var” demesi de hoş bir görüntü değil. Hükümet, bu konuda genel bir uygulama olmadığını açıkça ifade etti. Bu saatten sonra bu konunun hükümet ve medya tarafından ısrarla kaşınması doğru olmaz; çünkü bu mesele hem gereksiz bir gerilime yol açıyor hem de Türkiye’yi dünya nezdinde küçük düşürüyor. Kapatılmış bir tek meyhane bile yok ortada; olamaz da. Yeni açılacak içkili mekânlar için bir düzenleme gerekiyorsa bunun da önünde durmak bazı yanlışlara sebep olabilir. Bu işlerin sıkıntısını, çekmeyen bilemez. Evlerin arasındaki sarhoş naralarının, cenaze yanında horon tepenlerin, çocukları özendirecek kadar içki tüketiminin bazı hukukî düzenlemelere tabi tutulması gerekmiyor mu? Meseleye keşke ideolojik açıdan; hatta inanç açısından bakılmasa, daha kolay çözümler bulunacak. Çünkü halk paylaşım kültürünün esnek ve şefkatli açılımlarıyla bu meseleyi önemli bir oranda çözmüş. Problem belki de yöneticilerin kafasında... Düşünen insanlar, kafa kafaya verip bu ülkeye çağ atlatacağına nelerle uğraşıyor bakar mısınız? İlhan Selçuk yanlış yapıyor Hasan Cemal’in “Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim” kitabı büyük yankı uyandırdı. Normaldir. 19 sene Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışmış, yıllarca genel yayın yönetmenliği yapmış bir insanın tarihe ışık tutacak hatıralarını nakletmesi; üstelik bu nakiller sırasında gazetenin emektar ağabeyine “cuntacı, takiyyeci” gibi suçlamalarda bulunması, bu gazetenin itibarını bir hayli sarsar; nitekim sarsmıştır. İlhan Selçuk’un suçlu insan psikolojisiyle sağa sola saldırmasını da anlamak mümkün; ancak söylediklerinde bazen ne insaf ölçüsü kalıyor ne de akıl. Aydın Doğan’a yüklendi önce; fakat konuştukça battı. Mesela Hasan Cemal’i şikâyet etti patronuna. Sonra hızını alamadı “Niye Zaman’ı dağıtıyorsunuz?” gibi kendisine yakışmayacak bir itirazda bulundu. Ertuğrul Özkök’ün yazısı şamar gibi şaklayınca suratında, adeta “pardon” deyip ricat etti ve sözü “Zaman bedava dağıtılıyor”a kadar getirdi. Üstelik histerik bir halet-i ruhiye ile ha bire Said Nursi’ye ve Fethullah Gülen’e saldırıyor. İnsan çaresiz kalır; ama bu kadar açık etmez ki “İlhan Ağabey”, belki bilmiyorsun, Said Nursi 1960’ta vefat etti. Fethullah Gülen 7 yıldır bu ülkede değil; sebep olan vefasızların kulakları çınlasın! Hasan Cemal’e kitabı bu insanlar mı yazdırdı ki bu kadar acımasız, bu kadar insafsız bir yola girdin? Doğan-Zaman ittifakı gibi akla hayale gelmedik bir hikâye kurgulayıp sonra onu mutlak gerçekmiş gibi yazmak, yılların “İlhan Ağabey’ine yakışmıyor. Arşivlere bakan Akşam’da, Star’da, Vatan’da, Yeni Şafak’ta ve daha nice gazetede bu kitap hakkında haber yapıldığını, yorum yazıldığını görecek. Ayıp ki ne ayıp! YÖK, indirimli ve kütüphane destekli Cumhuriyet, 50 binin üstüne çıkamıyorsa başkasına iftira etmek, “bedava dağıtılıyor” gibi bir yalana başvurmak hangi mantıkla açıklanır? Sanırım psikolojik harp teknikleri dedikleri bu olsa gerek; Hasan Cemal’in hatıralarına göz gezdirince insan bu fikre kapılıyor. Keşke ısmarlama yazılar ile nefes tüketeceğine “İlhan Ağabey”, hatıralarda geçen olaylara açıklık getirse! Belki o zaman hadiseler biraz daha netleşir... Zaman dünyaya açılıyor Geçen hafta Hollanda’daydım. Zaman’ın yeni bürosunu açmak için Rotterdam’a gittim. Oradaki arkadaşlar aylar boyu çalışmış, emek vermiş ve Zaman’ın isim hakkını kullanmak için üç katlı şık bir büro açmış. Bu kadar güzel bir çalışma yapılır da bu gayret alkışlanmaz mı? Gazetemiz adına bu güzel çalışmada emeği geçenleri tebrik etmek istedik. Orada gördüğümüz manzarayı haberlerimizde okumuşsunuzdur; gerçekten gurur duyulacak bir yol haritası çiziyor Zaman. Açılış törenine Hollanda Başbakanı Balkenende de geldi. Bu duruma sadece gazetemiz değil Türkiye adına da sevinmek gerekiyor. Türklerin bir ülkedeki durumu, orada oynadığı yapıcı ve katılımcı rol, ülke yönetiminin de dikkatini çekiyor. Salonda bulunan Türk milletvekillerini, Hollanda siyasetinde oynadıkları rol ve bir Türk gazetesine verdikleri destekten dolayı takdir etmek şart. Zaten Balkenende de konuşmasında toplumlararası diyalogdan bahsetti ve medyanın bu tarihî vazifede üstlendiği sorumluluğun altını çizdi. Görüyorsunuz, Zaman hızla büyüyor, mesafe alıyor; bir yandan Türk toplumuna elini uzatıyor diğer yandan gittiği ülkedeki insanlar ile Türk insanı arasında köprü oluyor. Ve kazanan Türkiye’miz oluyor, dünyamız oluyor... | |
|
| | #2 (mesaj-linki) |
Cvp: Medya yanlış yerde poz veriyor... Son günlerde hararetle tartışılan gündemlerin bir ucu hep gelip dine dayanıyor. Üstelik bu tehlikeli temas, “aşırı gruplar” üzerine yıkılamayacak kadar geniş bir yelpazede yapılıyor. Hal böyle olunca her kriz-haber, sembollerin kavgasına dönüşüyor ve bu konuda ısrarla yapılan haberler geniş bir kitlede huzursuzluğa sebep oluyor. Gündemin ateşle raksına bakın lütfen: ‘İçki yasağı’ üzerine gösterilen tepkiler, İstanbul Göztepe’de yapılması düşünülen camiye karşı yapılan kampanyalar, Erdoğan’ın üst kimlik sadedinde İslam’a atıfta bulunmasına karşı yükselen eleştiriler… İçki yasağı, cami yapımı, üst kimlikte İslam, imam hatipler… Medya-siyaset kavgası ya da içki yasağı Yukarıda bahsi geçen hararetli konulardan her birinin haberleştirilmesi için makul sebepler var aslında. Türkiye, ilginç bir ülke. Bir yönüyle halkın neredeyse tamamı (yüzde 99 deniyor) Müslüman. İslam’ın kültür izleri hayatın hemen her safhasını kuşatmış durumda. Diğer bir açıdan bakıldığında rahatlıkla görülebiliyor ki, Müslüman halk, inanç ve ibadet konusunda insanların şahsi tercihlerine müdahale edilmesini istemiyor. Daha açık söylemek gerekirse, İslam’ın yasak kıldığı ve günah saydığı şeylerin yapılmasını, bireyin kendi tercihi içinde kendi günahı olarak değerlendiriyor. O yüzden farklı hayat tarzları toplumda bir tartışma sebebi olarak karşımıza çıkmıyor. Sosyal gerçek böyle olunca, farklı hayat tarzlarına politik müdahalelerin yapılması doğru ve tabii gelmiyor. Mesela bu ülkede öteden beri içki satılıyor; ancak sokaktaki insanın öncelikli gündeminde böyle bir mesele yok. O, iktidardan hayatı kolaylaştıracak icraatlar bekliyor; tıpkı medyadan kavgaları körüklememesini beklediği gibi. Halk içkiyi şahsi bir tercih olarak görüyor; günahkâr saydığı insanların bu fiili yapmaktan vazgeçmesi ve tövbe etmesi için dua bile ediyor. İş meyhane kapatmaya ve kanun gücüyle içki içenlerin derdest edilmesine gelince, böyle bir baskıyı da makul görmüyor; çünkü “günahkâr” gördüğü insanların vicdani bir sorumluluk taşıdığına ve bu sorumluluğun devlet gücüyle yönlendirilemeyeceğine inanıyor. Bu duruşun hem dini hem tarihi sebepleri var… Manzara şu: Hükümet kanadı ısrarla “içki yasağı uygulaması”nın söz konusu olmadığını söylüyor. Medya da ısrarla içki yasağı uygulayan belediyeleri kovalıyor. Bir numune bulunur bulunmaz, Türkiye’de böyle bir uygulamanın yapılacağı kuşkusunu arttırıcı yayınlar yapılıyor. Bu bilgilere şüpheyle bakanların sayısı az değil; zira herkes şehrinde, sokağında, caddesindeki büfesinde değişik bir uygulama görmüyor. Otellerde, restoranlarda genel bir uygulama da söz konusu değil. Bu puslu manzara zihinlerde “ortada medya-siyaset kavgası mı var” şüphesi bırakıyor. İşin daha acı bir yanı var: Medya gruplarının içki serbestisi üzerine aşırı vurgu yapması, bir zaman sonra “İslam düşmanı medya” imajına da dönüşebiliyor. Bu imajın yanlışlığı ortada; ancak medya kendini halka tastamam ifade edemiyor. “Bu yaptıklarım özgürlükler uğruna” dese, diğer özgürlük konularında da benzer bir hassasiyet bekliyor kamuoyu. Anlaşılacağı üzere, karmaşık bir konuyla karşı karşıyayız. O yüzden medya dikkatli yayın yapmak, meramını doğru anlatmak zorunda… Mesela “Göztepe Parkı’na cami” meselesi o kadar sembolleştirildi ki! Mesele değişik grupların suiistimali sayesinde “cami karşıtlığı” ya da “cami destekçiliği”ne dönüştürüldü. Son “cami yapılmasını protesto” mitingi az daha büyük çatışmalara sebep olacaktı. Güya 171 “sivil toplum kuruluşu” cami yapımı projesini protesto ediyor. 171 derneğin katıldığı mitingde gazetelere göre 500 kişi var. İçlerinde kamu vicdanında sabıkalı sayılabilecek dernekler de var. Her dernekten üç-beş adam gelse bile 500’den fazla adam toplaması gerekirdi; ancak olmadı. Bu arada bir grup da çıkıp “Cami hakkımız engellenemez!” diye bağırmaz mı; hatta bir adım daha atıp, tekbir getirmeye başlamaz mı? Ne oluyor bize Allah aşkına! Bir semte cami ihtiyacı olup olmadığını tespit edecek akil adam mı kalmadı bu ülkede?.. Açık ve dürüst olmak lazım: Şayet orada bir cami ihtiyacı yoksa ne gereği var böyle bir teşebbüse? Yok, gerçekten o bölgede bir sıkıntı dolayısıyla cami gerekiyorsa, niçin konu bu kadar gerginleştiriliyor? Bu tür konularda yöneticilere büyük sorumluluk düşüyor. Böyle mevzuları ele ayağa düşürmek, sokak meselesi haline getirmek, istenmeyen olaylara sebep olabilir. Basının duruşu da çok önemli! Bir basın kuruluşu böyle hararetli bir konuda “ille de cami yapılacak!” üslubunu da takınamaz; “buraya cami yaptırmam!” rolüne de soyunamaz. Bu ülkede cami yapımına karar verecek hiç mi kurum yok, hiç mi uzman yok, hiç mi makul yönetici yok!.. Medyanın genelde art niyetli olmadığına inananlardanım. Açıkçası hiçbir medya kuruluşunun ve yöneticisinin “cami düşmanı” olacağına inanmam, inanmak istemem. Çünkü dini, dindarlık çizgisinde yaşamayan meslektaşlarımız bile, kültürel zenginliğimizin en önemli parçası olarak görür. Ne var ki bazı haberlerin veriliş tarzından yanlış imajlar ortaya çıkıyor. Sanki medya “cami karşıtı” bir düşünceye mahpusmuş gibi algılanıyor. Öyle değil; ancak algı bu. İletişimdeki en temel kural ne dediğinizden çok, nasıl algıladığınızdır. Göztepe’de cami yapılmasına karşı çıkanların makul sebepleri olabilir; bunların soğukkanlı bir üslupla, objektif kriterlerle halka duyurulması gerekir. Üst kimlik tartışmasının akıbeti de böyle oldu. Başbakan Erdoğan farklı etnik kökenlerin Türkiye’yi parçalayamayacağını anlatıyor. Sebep belli. Deniz Baykal’ın “Türkiye Yugoslavya olur” tezini çürütmek için Türkiye’deki değişik etnik kökenlerin İslam dini gibi kardeşliği emreden bir din sayesinde düşmanlığa sebep olmadığını söylüyor. Sen misin bunu diyen. Bazı meslektaşlarımız, neredeyse bin küsur yıllık sosyal bir gerçeği baskı altına alacak. Erdoğan “Tüm Türk halkını İslam üst kimliğiyle bağlayacağız” dese, kopan fırtınaya bir anlam verilebilir; ancak sözün ne evveli bu teklife müsait ne ahiri. Mesele dallanıp budaklanıyor, parçalı Ortadoğu haritasına, ümmetçiliğe (vesaire) kadar getiriliyor. Avrupa Birliği için bu kadar çalışan bir hükümet neredeyse İslam birliği oluşturmakla suçlanacak! Eleştirilerin bir kısmı anlaşılır; ancak bir kısmının zıvanadan çıktığı ortada. Türkiye medyatik dayatmalardan çok çekti Aslında medya topyekûn bir pozisyon almış değil. Mesela Hadi Uluengin cumartesi günü Hürriyet’te “Din ve kimlik” başlığıyla bir yazı kaleme aldı. Uluengin, “Din, yani ülkemiz açısından İslam, birleştirici bir “üst kimlik” oluşturabilir mi? Hiç tereddütsüz, evet! Fakat bilhassa en başta vurgulayayım ki, asla “tek unsur” kalmaması kaydıyla, evet.” diyor. Hadi Bey’in ve aydınların önemli bir kısmının yaklaşımı da gösteriyor ki, tek tip gazete yazarı da, yöneticisi de yok. O zaman neden yanlış bir imaj veriliyor, bunu anlamak çok zor. Manzara karmaşık olunca, komplo goygoycuları “x medya grupları irtica haberlerine yakında başlar; çünkü son günlerde İslam üzerinde yapılan habercilik bir kampanya sürecinin emaresidir” diyebilir. Türkiye medyatik dayatmalardan çok çekti ve yaşananlardan birçok ders çıkardı. Öyle ki hataları tekrar etmek, bir daha düzeltilmeyecek yanlışlar anlamına geliyor. Yani, bu seferki muhtemel fatura ülkemiz için çok ağır olur. Değer mi? Cumhuriyet Gazetesi topu taca atıyor Hasan Cemal “Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim” adlı bir kitap yazdı. 19 yıl Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışan ve genel yayın yönetmenliğine kadar yükselen bir yazarın hatıralarını dile getirmesi, çok büyük bir haber konusu. Cemal, şahsi kavgalarını anlatsa ve Cumhuriyet’e şantaj yapmaya kalksa, yani bir menfaat beklentisi içinde olsa kitabına mesafeli durulabilir; ancak, böyle bir durum yok ortada. Hasan Cemal, aydın olmanın cesaretiyle bir döneme ışık tutuyor. O yüzden kitap, gazetelerde, televizyonlarda, internet sitelerinde geniş yer buldu. Bu kitapla birlikte Cumhuriyet, darbecilik, cuntacılık, kışkırtıcılık gibi ağır suçlamalarla karşı karşıya. Hele Cumhuriyet Yayın Yönetmeni hakkında yazılanlar, yenilir yutulur cinsten değil. Düşünebiliyor musunuz, Selçuk için “takiyyeci, darbeci, faşist, Stalinci…” gibi sıfatlar kullanılıyor; tabii ki Cemal bu sonuçlara yaşadığı olaylardan yola çıkarak varıyor… Peki Cumhuriyet ve yayın yönetmeni ne yapıyor? Kitabı basan Doğan Grubu’nun sahibi Aydın Doğan’a yükleniyor. Hatta bu arada ucuz bir kurnazlık daha yaparak Doğan Grubu ile Zaman’ın ortak hareket ettiğini, bunun planlı olduğunu iddia ediyor. Tam bir panik atak durumu. Yılların gazetecisi böyle bir kitabın haber konusu olacağını bilmezden geliyor, aklı sıra kendine cephe kuruyor, ‘öteki’ için de cephe daraltıyor. İyi bir taktiğe benziyor. Cumhuriyet Gazetesi’ni Cumhuriyet’imiz ile özdeşleştirerek sistemi yanına çekmeye yelteniyor. Diğer taraftan Akşam’ın, Vatan’ın, Yeni Şafak’ın ve daha pek çok gazetenin yazdığı haber ve yorumları görmezden geliyor ve yazılanları “Doğan-Zaman” ittifakı gibi göstererek kitabı haberleştirenleri dar bir alana sıkıştırmaya çalışıyor. Yazdıklarında suçlamalara cevap olabilecek tek satır yok! Böyle bir kitabı haberleştirmek mi suç, görmezden gelmek mi; önce buna cevap verilmeli ve bu kitaba gözlerini kapatanlar ile Cumhuriyet arasındaki ilişki sorgulanmalı. Böyle ilginç bir kitabın haber yapılması hangi gazetecilik mantığıyla sorgulanabilir ki! Ayrıca ‘İlhan Ağabey’ itiraf etmeli ki; ortada bir suçüstü durumu var. Herkesi acımasız bir şekilde suçluyordu Selçuk. Şimdi takiyyecilik yapmakla suçlanıyor; üstelik takiyye hatıraları art arda sıralanarak. Hasan Cemal’in kitabıyla görüldü ki Cumhuriyet, istediği rejimi getirmek için anti-demokratik bütün yolları mubah görüyormuş, bu amaç için gizli ilişkiler içine giriyormuş, istihbaratçıların ricası üzerine yazılar neşrediyormuş, cuntacılar ile işbirliği yapıyormuş… Cumhuriyet yöneticilerinin meslektaşlarını patronlarına ya da sisteme jurnalleme yerine, somut olaylar üzerine konuşması gerekiyor. Meseleyi ille de geçiştirmek istiyorsa, son dönemde sıkça yaptığı gibi Sayın Selçuk bir Bektaşi fıkrası anlatabilir. Kitaptaki suçlamaları okuyunca aklıma bir fıkra geldi mesela. Gerçi Bektaşi fıkrası değil; ama yine de işe yarayabilir. Âmâ iki adam bir sofrada buluşmuş. Âmâlardan biri diğerine “Dolmaları üçer üçer yeme!” diye bağırmış. Hayatında böyle bir şeyi aklının ucundan bile geçirmeyen masum âmâ, “Nerden çıkarıyorsun bunu kuzum?” diye sormuş. Cevap manidar: “Çünkü ben hep öyle yiyorum!” İşte bu kitap Cumhuriyet’in ‘takiyye’ maskesini düşürmüş oldu; üstelik kuru iddialarla değil yaşanmış anılarla. Artık Hasan Cemal’in kitabı okunmadan son çeyrek asrı anlamak mümkün değil... | |
|
| | #3 (mesaj-linki) |
Cvp:Said Nursi’nin talebelerinden Saniye Çolakgil vefat etti Bediüzzaman Said Nursi’nin, sürgüne gönderildiği Kastamonu’da talebesi kabul ettiği Saniye Çolakgil (90) hayatını kaybetti. Çolakgil, 5 yıl önce geçirdiği trafik kazası sonrası yürüyemez hale gelmişti. Saniye Çolakgil’in kızı Hafız Yücehalil (72), annesinin, Said Nursi’nin Kastamonu’da sürgün kaldığı 8 yıl zarfında göndermiş olduğu risaleleri defterlere yazdığını söyledi. Yücehalil, insanların Said Nursi’nin yanında bulunmaktan çekindiği bir dönemde annesinin eserleri büyük bir şevkle yazdığını ifade ederek, “Annem üstadın ‘talebem’ lütfuna mazhar olmuş ender kadınlardan biridir. Üstadla hiç yüz yüze görüşmemiştir. Annem üstadın gönderdiği eserlerini deftere kaydederdi. Üstadın, Kastamonu Lahikası’nda övgüsüne mahzar olmuş bir kişiydi. Hepimizin başı sağ olsun.” dedi. Saniye Çolakgil’in cenazesi Kastamonu aile kabristanına defnedildi. | |
|
| | #4 (mesaj-linki) |
İftira Şebekelerinin Ekmeğine Yağ Süren Bazı Tavır ve Davranışlar Bir önceki yazıda, iftira şebekeleriyle herhangi bir organik bağı olmadığı, aksine duygu, düşünce, inanç açısından onlardan tamamen farklı kulvarlarda bulunduğu halde bazen üslub bilmemezlik, bazen meslek ve meşrep taassubunun fikir suretinde ele alınması, bazen de teferruat diyebileceğimiz küçük meselelerin temel bir mevzuu olarak öne çıkartılması suretiyle, iftira şebekelerine yardım edildiği, onların işine yarayacak şekilde bazı tavır, davranış ve yaklaşımlar içine girildiğini belirtmiş ve bu tür istenmeyen tavır ve tutumların içine düşülmesine sebep olan bir saiki ele almıştık. Şimdi de bu mevzuda önemli gördüğümüz bir başka saik üzerinde durmak istiyoruz: Toptancı Yaklaşım ve Değerlendirmeler Bir ferd veya bir topluluk hakkında konuşurken, o ferdin bir vasfı veya o topluluğun bir ferdinden hareketle o ferdin bütün vasıflarını, o toplumun bütün ferdlerini içine alacak şekilde, genelleyici, umumu bağlayıcı üslup ve ifadeler kullanma, çoğu kere dengeyi koruyamama, aşırılığa düşme, zulme ve haksızlığa sebebiyet verme yolunu açar. Bunun yerine her vasıf ve herkesi analitik bakış açısıyla ayrı ayrı tetkik edip hakkını vererek değerlendirmede bulunma adalete daha yakın bir yaklaşımdır. Bediüzzaman Hazretleri, bu durumu bir gemi misaliyle şöyle izah eder: Bir gemide dokuz masum, bir cani bulunsa, o cani sebebiyle o gemi batırılamaz. Hatta o gemide dokuz cani, bir masum bulunsa dahi, o tek masumun hakkı için o gemi batırılamaz. Batırılsa zulmedilmiş olur. İşte mümin ferd bir gemi gibidir. Onda bir çok vasıf ve sıfat bulunmaktadır. Bir mümindeki bir veya birkaç kötü vasıf ve sıfat dolayısıyla o mümin bütünüyle silinip atılamaz, her vasıf ve sıfatını içine alacak şekilde bir üslupla itham edilip suçlanamaz. Onun şahsına kin, nefret ve buğz duyulamaz/duyulmaması gerekir. Zannediyorum işte bu kıstas ve bu bakış açısı göz önünde bulundurulmadığından gerek Hocaefendi, gerekse hareket hakkında kimi zaman çok haksız genelleme ve yorumlara gidilmektedir. Evet, gerek Hocaefendi’nin bir çok farklı hususiyete sahip, bir çok farklı sahada hamle ve aksiyona ilham kaynağı olmuş bir zat konumunda bulunması, gerekse de binlerin yüzbinlerin gönül verdiği bu kültür ve eğitim faaliyetlerinin farklı farklı kurum ve kuruluşları, faaliyet ve çalışmalarıyla içinde bir çok çeşitliliği barındıran toplumsal bir hareket olması dolayısıyla, konu ciddi bir analitik bakış açısını olmazsa olmaz ölçüde lüzumlu kılarken, maalesef zaman zaman ortaya konan toptancı, heptenci yaklaşımlar hem Hocaefendi, hem de hareket hakkında ciddi manada haksız yorum ve değerlendirmelere yol açmıştır/açmaktadır. Halbuki bugün dininden-dindarlığından dolayı bazı şahıslara karşı yapılan haksızlık diz boyu; her türden tecavüz, tiranlarınkine denk; karalama, iftira ve tezvir, medyanın eli ve dilinin ulaştığı alan vüsatinde; şeref, haysiyet ve onurla oynama ahval-i âdiyeden. İşte böyle bir ortam içinde hoşumuza gitmeyen, yanlış telakki ettiğimiz bir vasıf, bir özellik, bir faaliyet dolayısıyla binlerin-yüzbinlerin emek verdiği, gayret sarfettiği bir hareketi, bir çırpıda, tek kalemde yok saymak, silip atmak, din-diyanet tanımazların malzeme olarak alıp istismar edeceği genelleyici bir üslupla meseleyi sunmak, zannediyorum sorumluluk şuuru içinde bulunan hiçbir mümin ferdin insafına, vicdanına, iz’anına sığmayacak bir tavır ve davranıştır. Evet, bugünkü manzara ortada. Beşer almış başını bir meçhule doğru yuvarlanıyor. İlköğretimlerde dahi uyuşturucuya mübtela kılınan körpe evladlarımız var. Ahlaksızlık diz boyu, gençlik çeşit çeşit sefahetler ağında inim inim ve lime lime. İşte bütün bu fesada açık ortam içinde, ıslah için çalışan bir avuç insan var. Onlar bir taraftan, ışıktan rahatsız olan mahlukatın rahatsız olduğu gibi, eğitim, kültür faaliyetlerinden rahatsız olan kaba kuvvet temsilcilerinin baskı ve imha faaliyetleri karşısında ilim, irfan meşalesini muhafaza etmeye çalışıyor, diğer taraftan heva u hevesi, nefsi arzuları kamçılayan, tahrik eden asrın cazibedar levsiyatı karşısında genç nesli korumaya, onları maddi-manevi terakki merdivenlerinde yükseltme gayreti içinde bulunuyor. Şimdi böyle bir ortam içinde, başka yapacak hiçbir iş kalmamış gibi, aklımıza yatmayan, yanlış kabul ettiğimiz bir-iki husustan dolayı tenkit mübtezelliği ile gidip gidip şu bir avuç insan hakkında yaralayıcı bir üslupla yazıp çizersek haksızlığa alet olmuş, zulme arka çıkmış olmaz mıyız? Son tahlilde mümin bir firaset ehli, mümin bir basiret erbabıdır. “Mukaddesat düşmanları aleyhte kullanacak, istismar edecek diye gördüğümüz yanlışlıkları söylemeyelim mi, ikaz ve uyarıda bulunmayalım mı?” kolaycılığı içinde hareket edemez/etmemesi gerekir. Evet, gördüğümüz yanlışlıkları, hata ve kusurları elbette söyleyelim, ama sadece bunları nazar-ı itibara alarak hareketin bütününü, bütün faaliyetlerini içine alacak itham edici ulu-orta bir üslup ve edayla söylemeyelim. Evet, eleştirelim ama en azından “yiğidi öldür, hakkını yeme” asgari insaf anlayışı içinde, şeytan-ı racimden başka kimsenin itiraz etmediği/etmemesi gerektiği güzel, hayırlı, doğru, yerinde, şer’i şerife uygun çalışma ve faaliyetleri de, tenkit ettiğimiz o birkaç husustan farklı tutalım. Evet, tenkit edelim ama, sırf Hocaefendi ve hareketin dini kimliğinden dolayı olmadık, akla ziyan isnad ve ithamlarda bulunan şer odakları bizim sözlerimizi alıp kendi hesaplarına kullandıkları zaman karşılarına çıkalım; çıkalım ve onlara diyelim ki: “Bizim bu mevzuda söylediğimiz sözleri o melun ve menfur emellerinize alet etmeyin/edemezsiniz. Bizim kasteddiğimiz mana ve mefhum ile sizin çarpıtarak alıp kullandığınız, cımbızla seçip istismar ettiğiniz mana tamamen birbirinden farklıdır.” Böylece mümin bir ferdin, mümin kardeşine göstereceği asgari sorumluluğu yerine getirerek tenkidimizi yapmış olalım. Hasılı, kanaatimce sorumluluk şuuru taşıyan bir mümin, tek bir mümin kardeşi hakkında konuşurken bir düşünüp bir konuşması gerekiyorsa, on mümin hakkında konuşurken on defa düşünüp bir kere konuşmalı, yüz mümin hakkında konuşurken yüz defa düşünüp, ölçüp biçip, önünü-arkasını hesap edip bir kere konuşmalıdır. Hele hele, münkir, mülhid ve mütecavizlerin alıp kullanacağı şekilde apak, pırıl pırıl, meleknümun faaliyet ve davranışları ispiyonlar, jurnaller gibi bir ağız, bir edayla yazıp konuşmak zannediyorum bir mümini tepetaklak dalalet vadilerine sürükleyecek bir inhiraftır. Ümit ederim, vifak ve ittifak ruhuna her zamankinden daha fazla muhtaç bulunduğumuz bir dönemde, kırık-dökük ifadelerle dahi olsa, yanlış anlamalara mahal bırakmayacak bir şekilde bir nebze derdimi şerhedebilmişimdir. | |
|
| | #5 (mesaj-linki) |
Türk Ansiklopedisi’nde ‘Vahdettin’i aramayın!
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1943 yılından beri çıkartılan yaklaşık 34 ciltlik ‘Türk Ansiklopedisi’nde son Osmanlı padişahı Vahdettin’in anlatıldığı herhangi bir madde yok. Hayvanlar, böcekler, otlar, giysiler, takılarla ilgili detaylı maddeler içeren oldukça hacimli ansiklopedide Osmanlı’nın son padişahına ilişkin madde bulunmaması ilginç bulundu. Konuyla ilgili olarak Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri, Türk Ansiklopedisi’nde bazı eksiklerin fark edilmesi üzerine 1980’li yıllarda bazı çalışmalar yapıldığını, Vahdettin’in bu arada unutulmuş olabileceğini ifade ettiler. Ciltlerde güncelliğini kaybetmiş birçok madde ve bilginin bulunduğunu belirten yetkililer, 1990’lı yıllarda, dönemin bakanlık yetkililerince ansiklopedinin yenilenmesi çalışmasının başlatılmak istendiğini; ancak bunun sonuçsuz kaldığını, şimdi ise yeniden basma ve eksiklerin tamamlanması gibi bir gündemleri olmadığını anlattılar. Türk tarihi, kültürü, edebiyatı, siyaseti gibi bütün konuların yer bulduğu Türk Ansiklopedisi’nde Vahdettin’in bulunmayışını daha da ilginç kılıp soru işareti bırakan yönler bulunuyor. 33. ciltte Vahdettin maddesine gelince, altında sadece ‘Mehmet’e bakınız’ kaydı düşülmüş. ‘Mehmet’ maddesine gidildiğinde ise ‘Vahdettin’e bakınız’ deniliyor. Türklükle ilgili birçok detay, konu ve varlıkları bile içeren, böylelikle önemli bir kültür, dil, tarih, demografi, siyaset vb. misyonu üstlenen Türk Ansiklopedisi, Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde yayımlanmaya başlandı. 1941 yılında bakanlık bünyesinde Ansiklopedi Bürosu kuruldu. Bu büro, 1943 yılından itibaren Türk Ansiklopedisi’ni yayımladı. Ansiklopedinin 1951 yılına kadar basılan ciltleri ‘İnönü Ansiklopedisi’ adını taşıyordu. Demokrat Parti’nin iktidarı devralmasıyla birlikte o zamana kadar yayımlanan ciltler yeniden ‘Türk Ansiklopedisi’ adıyla basıldı, ilerleyen yıllarda üzerine sürekli yeni ciltler eklendi. En son 33. cilt 1980’li yıllarda yayımlandı. Ansiklopediyi yayımlayan kurulun son başkanı Prof. Dr. Hasan Eren’di. Zeynel Kozanoğlu fark etti Danimarka Kopenhag’da yaşayan araştırmacı-yazar Zeynel Kozanoğlu, Osmanlı padişahlarıyla ilgili bir kitap yazmakta olduğunu, hazırlık aşamasında kaynakları incelerken Türk Ansiklopedisi’nde Vahdettin’in bulunmayışının oldukça dikkatini çektiğini belirterek; “Bu ansiklopediyi cilt cilt, madde madde inceledim, Vahdettin’e rastlayamadım. Uzman kişilere saygımdan ötürü ansiklopedinin içeriği konusunda laf etmiyorum. Osmanlı İmparatorluğu’nun son hükümdarı ya ansiklopediye alınacak değerde bulunmamış ya da unutulmuştur.” dedi. Ansiklopediye alınacak değerde bulunmaması ya da unutulması ihtimalinin yok denecek kadar az olduğunu belirten Kozanoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Kurtların, kuşların, sürüngenlerin, dağın, taşın bile yer bulabildiği bilimsel çalışma içinde birçok ülke devlet başkanının yer bulması mümkün. Bunca bilim adamının kırk yıl uğraşarak ortaya koyduğu böyle bir eser düzenlenirken koskoca Osmanlı padişahının unutulmuş olması bağışlanacak kusur değildir ve bu kusuru aslında hiç kimse üstüne almaz. Biz de böyle bir kusur icat edip de birilerine yüklemeye kalkışamayız. Kaldı ki, padişaha ansiklopedide yer verilmeyişinin unutkanlıkla ilgisi bulunmadığının kanıtı var. Mehmet maddesine gelindiğinde ‘Vahdettin’e bakınız’ denilmiş. ‘Vahdettin’ maddesine sıra gelince de ‘Mehmet’e bakınız’ kaydı düşülmüş. Kayırılmış da olabilir. Bu ihtimal üzerinde ayrıca durmamız gerekiyor. Çünkü Vahdettin’in özel bir durumu var. Hepimizin bildiği bir tavır bu. Ansiklopediyi hazırlayanlar, Vahdettin’e yıllar önce biçilen ‘vatan haini’ gömleğini giydirmemek için bunu yapmıştır.” | |
|
![]() |
| Konu Araçları | |
Medya Haber Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Hakkında | ThinkerBeLL | Müslümanlık/İslamiyet | 138 | 1 Gün Önce 21:25 |
| Peygamberimizin Geleceğe Dair Verdiği Haberler | asla_asla_deme | Müslümanlık/İslamiyet | 2 | 2 Hafta Önce 13:03 |
| Adnan Oktar (Adnan Oktar Kimdir? - Adnan Oktar Hakkında) | Mystic@L | Edebiyat tr | 3 | 30-01-2008 15:07 |
| İslam Tarihi - Kureyşin Düşmanlığı ve İşkence | thedoctor_611 | Müslümanlık/İslamiyet | 0 | 07-06-2007 18:19 |
| İslam Tarihi - Ayrılık Gününe Doğru | thedoctor_611 | Müslümanlık/İslamiyet | 0 | 07-06-2007 16:24 |
| |||||
| vBulletin®, Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd. ~ SEO by vBSEO ©2007, Crawlability, Inc. Başka adreslerde içeriğimizi paylaştığınızda lütfen kaynak belirtmeyi unutmayınız, duyarlılığınız için teşekkürler. Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz / sorunuz varsa bize ulaşmak için tıklayınız. If you OWN the copyrights to any content we publish or offer for download & you want them to be REMOVED from our web site, please contact us with some proof of ownership of copyright and they will be removed immediately. | |||||