| | #6 (mesaj-linki) |
Cvp: Psikolojide Teoriler Günah Keçisi Teorisi Günah keçisi teorisi (scapegoat theory), iç grup yanlılığını, bir früstrasyon yaşayan bireyin, früstrasyon kaynağı çok güçlü veya etkilenemez olduğu zaman, saldırganlığını, nispeten daha zayıf olan bir dış grubun üyelerine doğru yöneltmesiyle açıklayan görüştür. Literatürde mevcut en önemli günah keçisi teorilerinden birisi Girard (1982) tarafından ortaya atılmıştır. Tarihsel perspektifte mitsel-ritüel toplumlardan itibaren pek çok kıyım olayını ve öyküsünü gözden geçiren Girard'a göre, günah keçisi anlayışı, kriz fikriyle bağlantılıdır; bir toplumda, tüm insanlar aynı şeyi arzuladığında, büyük çapta bir mimetizm meydana geldiğinde ve bu arzular gerçekleşmediğinde, nihayet grubun tüm üyeleri, ortak arzularından vazgeçme konusunda anlaşamazlarsa ve bir kurban feda ederek kolektif katarsise varamazlarsa, toplumun iç dayanışması çatlar ve sosyal birliği bozulur. Tüm mitolojilerde, örneğin Ödip mitosunda, bir kurban vererek krizden çıkmayı öngören bir toplum yasası anlayışı vardır; bir kişi feda edilerek tüm diğerleri kurtulur. Girard'ın çözümlediği tarihsel olgulardan biri, XIV. yüzyıl ortalarında Fransız şairi Guillaume de Michaut'nun Jugemenî du Roy de Navarre adlı kitabında anlattığı felaketlerle ilgilidir; şairin anlattığına göre gökte birtakım işaretler vardır; taşlar yağmur gibi yağar; insanları öldürür; yıldırımlar şehirleri harabeye çevirir; pek çok insan ölür; bu ölümlerin bir kısmı Yahudilerin ve onların Hıristiyanlar arasındaki suç ortaklarının eseridir; nehirleri ve su kaynaklarını zehirleyerek bunu yapmışlardır. Ama ilahi adalet buna son verir; halka suçluları gösterir ve halk Yahudilerle suç ortaklarını toptan halleder, vs. Öykünün gerçek dışı yanları ortadadır; ama pek çok diğer tarihsel kaynak, bu tür olayların (Yahudi kıyımı) yaşandığını doğrulamıştır. Olayların cereyan ettiği zaman, veba salgınlarının başlangıç yılları olarak düşünülebilir; bu yıllarda, veba epidemisinin terörüyle ve Yahudilerin sulara zehir kattığı fısıltılarıyla gözü dönmüş kalabalıkların kolektif saldırganlıktan vardır. Ortaçağ toplulukları, vebadan öylesine ürkmektedirler ki, adını bile anmamaktadırlar; olabildiğince uzun zaman vebadan sözetmezler ve gerekli önlemleri de almazlar. Çaresizlikleri öylesine büyüktür ki, hakikati itiraf etmek, durumla başa çıkmaktan ziyade normal hayata benzeyen her şeyden vazgeçmek ve toplumu dağıtıcı etkilere teslim olmakla eş anlamlıdır. Bu durumda halkın tümü bu tür bir körlüğe gönüllü katılır. Bu umutsuzca apaçıklığı inkâr etme isteği, günah keçisi aramaya elverişli bir ortam yaratır. Aynı şey La Fontaine'in Vebalı Hayvanlar fablında da vardır; burada da kolektif bir görmezlikten gelme söz konusudur; veba, tanrının bir cezası olarak yorumlanır. Felaketten kurtulmanın yolu, suçluyu keşfetmek ve cezalandırmak ya da kutsallığa feda etmektir. Kuşkusuz bu bakış açısı kurbanın değil, kıyımı yapanların perspektifidir; kıyım yapanlar şiddet eylemlerinin haklılığından emindir; kendilerini "adaletin kılıcı" olarak görürler; suçlu kurbanlara ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla kıyımlarını saklama gereği duymazlar. Girard, diğer bazı günah keçisi bulma olaylarını; örneğin kalabalıklar tarafından doğrudan ortaya konan şiddet hareketlerini (kara veba salgınları sırasında Yahudi katliamları) veya biçimlerinde yasal, fakat aşırı tahrik olmuş bir kamuoyunun teşvik ettiği kolektif rezonanslı şiddet hareketlerini (büyücü avı türündeki kıyımlar) dikkate alarak, kıyım olaylarında birtakım ana-çizgiler ayırteder: Toplumda krizin gerçek olması; şiddetin gerçek olması; kurbanların onlara atfedilen suçlar nedeniyle değil, krizle çağrışımlı olabilecek bir yakınlık ve "kurban işaretleri" nedeniyle seçilmiş olması; krizin sorumluluğunun kurbanların üzerine atılması ve bunlar üzerinde eylemde bulunarak "kirlettikleri" topluluktan ihraç edilmeleri, kovulmaları veya katledilmeleri. Kriz dönemleri, bir yandan normal kurumların zayıflamasını, öte yandan kalabalıkların oluşmasını kolaylaştırıcı dönemlerdir; bu dönemlerde kendiliğinden bir araya gelen popüler topluluklar, zayıflayan kurumların yerini alabilir veya onları etkileyebilirler. Şiddetin hedefi olan kişi veya topluluklar, günah keçileridir. Günah keçisi terimi, eş zamanlı olarak, kurbanların suçsuzluğunu, onları hedef alan kolektif bir kutup oluşmasını ve bu kutup oluşturan insanların kolektif erekselliğini ifade eder. Kıyımın olduğu her seferinde, kıyımı yapanların yaşadıkları krizi açıklama ve krizden kurtulma yolu hep aynıdır: Suçluları ya da krizin sorumlularını bulmak. Etnologların ilgilendiği "ilkel" toplumlarda, herhangi bir salgın hastalık ortaya çıktığında, ilk akla gelen şey bazılarının topluluk kurallarını çiğnemiş olmalarıdır. Potansiyel günah keçileri, genelde diğerlerine kıyasla görünür özelliklere (kambur, topal, cüce, esmer, siyah, vb.) sahip olanlardır. Günah keçisi, arkaik toplumlarda, bir başkasının yerine kurban edilen biridir, yani bir ikamedir. Bir şefin günah işlediğinde, günahlarından arınması ve affedilmesi için seçilmiş bir kurbandır ve bu anlamda adalet sisteminin bir gereğidir. Zamanla bunun yerine hukuki bir sistem yerleşmiş ve kurbandan vazgeçilmiştir (Bu gelişmenin başlıca evreleri, Roma Hukuku, Hıristiyanlık ve nihayet yurttaşların hukuk planında eşitliğini öngören 1789 Devrimi olarak belirtilebilir). Ama toplumların kriz anlarında, bir kurban aranması olgusu varlığını sürdürmektedir. Girard'a göre mitoslar, 'kıyım metinleri'dir. Genellikle kıyımcıların ağzından anlatılmışlardır ve masum değildirler. Bu tür mitoslar, kahramanları değiştirilir, yer ve tarihleri belirtilmez ise ve kabaca bir makyajı yapılıp anlatılırsa, kolayca çağdaş olgular olarak algılanacaktır. | |
|
| | #7 (mesaj-linki) |
Cvp: Psikolojide Teoriler Heider'in Atıf Teorisi Heider (1944, 1946 ve 1958), modern sosyal psikolojiye geştaltçı perspektifi getiren sosyal psikologlardan biridir. İnsan davranışlarını birbirinden az çok bağımsız bir tepkiler dizisi gibi değil, bilişsel bir bütün olarak gören Heider, kişiler arası ilişkilerin algısını, bilişsel tutarlılık kavramına dayanarak incelemiştir. Ona göre, söz konusu ilişkileri bireyler, çevreleri hakkında dengeli bir görüş sahibi olacak şekilde örgütlemektedirler. Bu şekilde yapılandırılmış bir temsil alanının oluşması için bireyin, çevresindeki öğeleri anlamlandırması gerekir ve bu gereklilik, atıflar yoluyla sağlanır. Atıf, herhangi bir olaya bir anlam verme, onun kaynağını saptama süreci ya da insanın gerçekliği kavrama ve onu öngörme, ona hakim olma sürecidir. Heider'in bakış açısında, atıflar, bireylerin belirli bir durumda mevcut verilerin ötesine geçmelerini, olaylara, davranışlara bîr anlam eklemelerini, yani "anlam düzeyinde artı-değer üretmeyi" (Deschamps ve ark. 1990) ifade etmektedir. Bu süreç, "bir jestten, bir mizaçtan, bir dispozisyondan veya bir objeden hareketle kişinin kendi durumu veya bir başkasının durumu hakkında bir yargıda bulunması, bir çıkarsama yapması, bir sezgi, bir duygu, bir nitelik çıkarmasıdır" (Moscovici, 1972). Olaylara bir neden bularak çevreyi tutarlı ve istikrarlı bîr şekilde algılamayı sağlayan bir açıklama çabasıdır. Sosyal gerçekliğin, örtük/zımni bir faktör analizi yoluyla nedensel bir yorumudur, kendiliğinden ve naif istatistiksel analizidir. Heider'a göre bu analiz, olay ve davranışlara, kişisel olan veya olmayan nedenler yükleyerek yapılmaktadır ve kişisel nedenler (birisinin bir şeyle vurması) esas olarak 'niyet' faktörüne dayandırılmaktadır. Genellikle nedensel açıklamalarda çevresel nedenlerden ziyade, kişisel nedenler öne çıkarılmaktadır. Fakat neden atıfları, keyfi bir nitelik taşımamakta, bireyin herhangi bir yargısının diğer yargı ve beklentileriyle tutarlılık göstermesini isteyen bilişsel dengenin korunması ilkesine uygun bir tarzda gerçekleşmektedir. Bu anlamda atıf süreci, belirli bir motivasyon temelinde cereyan etmektedir: Çevresel değişikliklerin arkasında değişmeyeni bulma ve böylece çevresel istikrarı, bilişsel dengeyi koruma gibi... Herzberg İki Faktör Teorisi Motivasyon alanında ortaya atılan içerik teorilerinden biridir (Herıberg's Motivation-Hygiene Theory veya Two-Factors Theory). Herzberg'in (1959) temel tezine göre, iş yerinde bazı faktörler doyumla, bazı faktörler de duyumsuzlukla ilgilidir. Dolayısıyla ihtiyaçlar iki ayrı çizgi (continuum) üzerinde yer alırlar. Herzberg bizzat işin kendisine ve kişinin gelişmesine bağlı olan doyum faktörlerini, 'içsel faktörler' ya da 'motivasyon faktörleri' olarak nitelemiştir; başarı, saygınlık, iş, sorumluluklar ve terfiler bu grupta yer alırlar. Buna karşılık işe karşı olumsuz tutumlarla ilişkili duyumsuzluk faktörlerine, 'dışsal faktörler' ya da 'hijyen faktörleri' adını vermiştir; işletmenin yönetimi ve politikaları, ücret, iş ilişkileri ve iş koşulları, bunlar arasında yer alır. Kısaca belirtmek gerekirse, bu teoriye göre insanda iki tür ihtiyaç vardır. Hayvanlarla ortak olan birinciler, zor ve acı veren durumlardan kaçınmakla ilgilidir. İkinciler, insana özgüdür ve psikolojik olarak gelişmekle ilgilidir. Hijyen faktörleri, Maslow piramidinin ilk iki basamağına (fizyolojik ve güvenlik) ve Alderfer'in varoluş ve sosyallik ihtiyaçlarına tekabül etmektedir. Kavramsal Bağımlılık Teorisi Schank (1975) tarafından ortaya atılan bu teori (conceptual dependency theory), cümlelerin anlamının temsilini konu almakta ve anlamı aynı olan iki cümlenin bir tek temsilinin bulunduğu görüşünden hareket etmektedir. Bu temel önermeye göre, bir cümledeki örtük enformasyonun, cümlenin anlamının temsilinde açık seçik (explicit) olması gereklidir. Dil karşısında olabildiğince nötr bir temsile (cümlelerin anlamının temsili) ulaşmak isteyen Schank, bu temsili, kavramları ve kavramlar arası ilişkileri kapsayan bir kavram olarak tanımladığı 'kavramsallaştırma' kavramıyla karşılar (Bloch, 1997) ve üç temel kavram tipi ayırdeder: Nominal kavramlar, eylem kavramları ve dönüştürücü kavramlar. Ona göre tüm bu kavramlar, bir takım kurallar çerçevesinde birbirine bağlanır ve bağımlı hale gelir. Schank'in nihai amacı, cümle ve metinlerin temsili yoluyla doğal dilin yapay zeka çerçevesinde simülasyonunu başarmak ve tüm dilleri anlayabilecek bir program geliştirmektir. | |
|
| | #8 (mesaj-linki) |
Cvp: Psikolojide Teoriler Kendini Algılama Teorisi 1970'li yıllarda Bem tarafından formüle edilen bu teori (self-perception theory), bireylerin kendilerini daha iyi tanımayı nasıl öğrendiklerini konu almaktadır. Atıf konusunda benliğin analizinde önemli bir katkı sağlayan bu teori, iki postülaya dayanmaktadır: • Bireyler, kendi tutumlarını, duygularını ve benzeri içsel durumlarını, kendi davranışlarından ve bu davranışların içinde yer aldığı koşullardan hareketle yordayarak tanırlar. • İçten gelen işaretler belirsiz, zayıf ve güç yordanır oldukları ölçüde birey, işlevsel olarak, tıpkı bir dış gözlemcinin konumundadır, yani o da kendisini tanıma çabasında iken, dış gözlemcinin ona baktığı gibi bakar ve dışa yansıyan işaretlerden çıkarsama yapar. Özetle bu teori, insanın kendisini bir gözlem objesi gibi aldığını ve kendi tepkilerine ve tutumlarına bakarak yorumda bulunduğunu öne sürmektedir. Kendini algılama teorisi, bilişsel çelişki teorisine ve bireyin kendine atıfları konusuna getirdiği farklı bakış ya da katkılar bakımından da sıklıkla tartışılmaktadır. Bem, bireyin tutumuna aykırı bir davranış yapmasının, onda iç gerilimi azaltmaya yönelik bilişsel bir çabaya yol açtığı fikrini temelsiz bulmaktadır. Ona göre bu durumdaki birey, kendi davranışını ve onu buna iten koşullan irdeler; en çok ücret ya da ödül alanların, tutum değişikliğine gitmemesini, buna karşılık az ücret veya ödülü az olanların tutum değiştirmesini doğal bulur. Festinger ve Carlsmith'in deneyinde denekler, davranışlarını ödülün sonucu gibi algılamakta ve dolayısıyla kendi gerçek tutumlarını yansıtmamaktadır. Eğer buna aykırı davranmışsa, önemli düzeyde bir Ödül aldığı içindir. Bern'e göre dış gözlemcilere, bu deneklerin davranışı ve deney koşulları açıklansa, onlar da aynı davranışları ortaya koyarlar. Nitekim Bem, gözlemci deneklere (aktör değil) durumun verilerini sunarak aktör konumundaki deneklerin ne tür çıkarsamalar yapacaklarını sorar. Bern'in denekleri (gözlemci), gerçek deneklerle aynı sonuçlan gösterirler (Bem, deneyinde, gözlemci deneklere, aktör deneklerin ilk tutumlarını belirtmemiş olması dolayısıyla eleştirilmiştir). Kendini Değerlendirme Teorisi Trope (1975, 1983) tarafından ortaya atılan bu teoriye (self-assessment theory) göre, belirli bir ustalık veya beceri konusunda kendinden emin olmayan bireyler, açık seçik bir bilgi verecek işleri yaparak kendilerini test etme eğilimi gösterirler. Teşhis değeri yüksek olan bu işler, söz konusu ustalık konusunda bireyin belirsizlik derecesini azaltır veya giderirler. Kendini Doğrulama Teorisi Swann (1983) tarafından ortaya atılan bu görüşe (self-verification theory) göre bireyler kendi haklarındaki olumlu ya da olumsuz görüşlerini doğrulayan kişileri, böyle olmayanlara tercih ederler. Çünkü bireyler, diğerlerinin kendilerine karşı nasıl davranacaklarını ön görme ve denetleme isteğindedirler. Kendini Sunma Teorileri Kendini sunma, kendini uyarlama, kimlik sunumu, görüntü verme, imaj oluşturma, izlenim oluşturma gibi birbiriyle ilişkili bir dizi olgu ve kavram, sosyal psikolojide yakın yıllarda gelişen bir araştırma alanının yapı taşlarını oluşturmaktadır. Bireylerin bu olgular çerçevesindeki davranış ve etkinliklerini açıklamak üzere ortaya atılan çeşitli yaklaşımlar, kendini sunma teorileri olarak gruplandırılabilir ve bu bağlamda Goffman'ın Tiyatro Yaklaşımı, Tedeschi ve arkadaşlarının İzlenim Yönetimi Teorisi, Alexander'ın Durumsal Kimlikler Teorisi, Jones'un Kendini Sevdirme Teorisi zikredilebilir. Tiyatro Yaklaşımı, sosyal yaşamı ve kişiler arası ilişkileri, bireylerin çeşitli rolleri oynadıkları bir tiyatro gibi kavramlaştırmak-tadır. Burada rol, bireylerin kendilerini dışa yansıtma bakımından seçtikleri sözel ve sözel olmayan davranışlar bütününü kapsamaktadır. Goffman'a göre her insan çok sayıda kimliğe, yani bir kimlikler repertuvarına sahiptir ve muhatapların durumuna veya koşullara göre bunlardan biri oynanır, yani o rolün görüntüsü verilir. İzlenim Yönetimi Teorisi (Impression Management Theory), kişiler arası ilişkiler, insanların saygınlıklarını korumak amacıyla birbiri üzerinde güç sahibi olma eğilimine dayandırılır. Uygun ve tutarlı görüntüler verme, bunu sağlamanın en önemli yollarından biridir. Durumsal Kimlikler Teorisi (Theory of Situtited Identities), her sosyal ortanı veya kişiler arası ilişki bağlamı için, sosyal davranışın o ortama uygun bir kalıbının olduğu fikrine dayanır. Bu davranış kalıbı, durumsal kimliği ya da duruma uygun kimliği ifade eder. Her insan sosyal ilişkilerinde kendisi için en uygun durumsal kimliği oluşturmaya çalışır. Kendini Sevdirme Teorisi ya da bir başka adıyla Stratejik Kendini Sunma Teorisi de, kişiler arası ilişkileri, bir diğerine ödül veya ceza verebilme kapasitesi anlamında güç elde etme çabası olarak açıklar. Kendini sevdirme ve bu amaçla ideal görüntüler sergileme, nispeten zayıf olanların gücü elde etmesinin önemli bir yoludur. | |
|
| | #9 (mesaj-linki) |
Cvp: Psikolojide Teoriler Kohlberg Moral Gelişim Teorisi Kohlberg'in moral gelişim teorisi, insanın sosyal gelişimi alanında ortaya konmuş son derece kapsamlı bir çalışmanın ürünüdür. Bu teoriden hareket ederek gerçekleştirilmiş 5000 civarında araştırma sayılmaktadır (Clouse). Teorinin son hali (1987), her biri üç dilemma içeren üç paralel mülakat formu çerçevesinde kişilerle birebir yapılan görüşmelerin karmaşık bir kodlama sistemine değerlendirilmesini öngörmektedir. Söz konusu ikilemler, hipotetik niteliklidir: Örneğin, özetle 'Heinz'ın karısı hastadır; tedavi için gerekli ilacı almaya yeterli parası da yoktur ve ilacı fahiş fiyatla satan eczacı da indirim yapmamaktadır. Heinz, karısının hayatını kurtarmak için eczacının laboratuvarına girer ve karısına gerekli ilacı çalar'. Görüşülen kişilere Heinz'ın haklı olup olmadığını, nedenleriyle birlikte açıklamaları istenir. Veya 14 yaşında bir genç olan Joe, bir kampa katılmayı istemektedir; babası ona bizzat kendisi para biriktirdiği takdirde izin vereceğine dair söz vermiş ve Joe da gazete dağıtımında çalışarak gerekli parayı biriktirmiştir. Fakat kamp öncesi babası fikrini değiştirmiş ve arkadaşlarının düzenlediği bir balık avı partisine katılmaya karar vermiştir; ancak para sıkıntısı vardır ve oğlundan kamp parasını ister. Kamptan vazgeçmek istemeyen Joe babasının isteğini reddetmeyi düşünmektedir'. Kişilere Joe'nun babasına parayı vermesinin gerekli olup olmadığı, babanın vaadini yerine getirmesinin zorunlu olup olmadığı gibi sorular sorulur. Cevaplar 6 aşamalı karmaşık bir moral gelişim sistemine göre değerlendirilir. Özetle birinci aşamada, davranışları sonuçlarına (ödül ve ceza) ve otoriteye itaata göre yargılama anlayışı (heteronom ahlak anlayışı); ikinci aşamada kişinin ihtiyaçlarını, çıkarını esas alan, diğeriyle ilişkileri sadece alışveriş mantığıyla yürüten ve karşılıklı takasla sınırlandıran ('Ben sana, sen bana') (bireysele! ve araçsal ahlak anlayışı); üçüncü aşamada aile ve benzeri aidiyet grupları çerçevesindeki kişiler arası ilişkilere odaklasan, diğerlerini memnun etmeyi hedefleyen ve yaygın normlara uymayı yücelten (kişilerarası normatif ahlak anlayışı); dördüncü aşamada toplumun genel işleyişini dikkate alan, yerleşik kuralları ve mevcut düzeni koruyucu ve destekleyici, görev odaklı (sosyal sistem odaklı ahlak anlayışı); beşinci aşamada sosyal çevreyi, toplum menfaati, insan haysiyeti ve saygınlığı gibi genel ilkelere göre yargılayan (insan haklan ve kamu çıkarına odaklı ahlak anlayışı) ve çok az sayıda kişinin ulaştığı altıncı aşamada, sosyal düzenin kurallarından az çok bağımsız olan, vicdanın sesi olarak ifade edilen, genel soyut etik ilkelere dayanan ve evrensellik içeren bir ahlak anlayışı söz konusudur. Kohlberg'in felsefi temelinde Rawls'ın prosedüral adalet anlayışının bulunduğu söylenebilir. Zira ahlak anlayışını, sosyal norm ve kurallara pasif bir şekilde itaat etmeyi ve geleneklere eleştirisiz saygı göstermeyi, vazeden töresel/uzlaşımsal bir moral anlayışdan farklı olarak, her yerde aynı olan bir rasyonellik üstüne kurmaktadır. Ona göre moral, evrenseldir, toplumlardaki uzlaşmaları (konvansiyon) aşar, kişinin çiğnenemez haklarına gönderir. Gerçekten doğru olan bir moral yargı, kişilerin birbiriyle çıkar ilişkileri dışında veya birbirini bilmeksizin vardıkları bir yargıdır, daha somut bir deyişle birbirlerinin yaşını, cinsiyetini, sosyal veya ekonomik statüsünü dikkate almadan oluşturdukları yargıdır. Bu perspektif, Aydınlanma felsefesine uzanan bireyselci bir moral anlayışın perspektifidir. Çünkü bireysel hakların, sosyal gereklere, normlara veya uzlaşmalara kıyasla öncelikli olduğu görüşünü taşımakta ve sosyal aidiyetlerinden sıyrılmış özerk bir birey kurgusuna dayanmaktadır. Tostain (1999), Kohlberg Teorisi ve benzeri ahlak teorilerinde, insanların içinde hareket ettikleri somut durumları dikkate alarak niçin bu durumlarda şu ya da bu davranışın ortaya çıktığım açıklayacak; ahlak gelişiminde evrenselcilik-görecelikcilik (ya da kültüralizm) karşıtlığını aşmayı sağlayacak; insanların ahlaki gereklere uyma veya uymamasında eğitim pratikleri, iktidar biçimleri ve sosyal normların ortaklaşa etkilerini gösterecek psiko-sosyal bir bakış açısının eksik olduğunu öne sürmüştür (Vandenplas- Holper, 1999). Locke'un Hedefler Teorisi Bu teori (Locke's theory ofgoal-setting), motivasyon konusunda ortaya atılan süreç teorilerinden (process îheories) biridir. Locke'a (1968, 1990) göre, bireyin işyerindeki randımanı ve davranışı, saptadığı hedeflerden etkilenmektedir. Teorinin ilk versiyonu, sınırlı bir kapsamdadır ve buna göre kendine hedefler saptayan bir kişi, hedefsiz olanlara kıyasla daha verimli olmakta ve daha iyi sonuçlar elde etmektedir. Maslow İhtiyaçlar Teorisi Bu teori (Maslow's hierarchy of needs} motivasyon konusunda ortaya atılan ilk içerik teorilerindendir (content theories). Motivasyonu ihtiyaçlara bağlayan Maslow (1954), esas olarak beş basamakta topladığı ihtiyaçların hiyerarşik bir düzende ve bir piramid gibi yapılandığını öne sürmüştür. Ona göre piramidin ilk basamağında fizyolojik ihtiyaçlar yer almaktadır. İkinci basamakta güvenlik ihtiyaçları (tehlikelere, yokluğa, tehdide karşı korunma ihtiyacı); üçüncü basamakta aidiyet ihtiyaçları (bir gruba girme, dostluk ilişkileri kurma ihtiyacı); dördüncü basamakta sosyal onay ve prestij ihtiyaçları (öz saygı, özgüven, bağımsızlık, sosyal tanınma, vb. ihtiyaçlar); beşinci basamakta kendini gerçekleştirme ihtiyaçları (kendini, projelerini gerçekleştirme, potansiyelini geliştirme, mükemmelleşme, vb.) bulunmaktadır ve tüm bu ihtiyaçlar aynı bir çizgi (continuum) üzerinde yer almaktadırlar. McClelland Motivasyon Teorisi Bu teori, (McClelland Learned Needs Theory), motivasyon konusunda ortaya atılan içerik teorilerinden biridir. McClelland (1961), iş ortamıyla ilgili üç ihtiyaç üzerinde durmuştur. Üç ayrı çizgi (conünuum) üzerinde yer alan bu ihtiyaçlar, gerçekleştirme ihtiyacı (başarma, verimli, etkili olma ihtiyacı), bağlanma ihtiyacı (sosyal ilişkiler kurma, sosyal onay, bütünleşme ihtiyacı) ve güç ihtiyacı (diğerlerini etkileme ihtiyacı) olarak ifade edilebilir. McClelland, bu ihtiyaçların iş ortamında davranışları nasıl etkilediğini ortaya koymaya çalışmıştır. Ona göre, her bireyde bu ihtiyaçlardan biri daha belirgindir, ama koşullara göre diğer iki ihtiyaç da etkide bulunabilir. İhtiyaçların kaynağında kültür, sosyal normlar ve kişisel deneyimler bulunur ve bu anlamda motivasyon, bağımlı değişken durumundadır. Daha sonraki versiyonunda hedeflerin özgüllüğü (açık seçik olması), güçlüğü ve kabulü (gerçekçi ve benimsenmiş olan hedefler) gibi değişkenleri devreye sokan Locke'a göre, hedef açık seçik oldukça ulaşılma şansı artar; ulaşılması zor hedefler, benimsenmeleri koşuluyla kolaylara kıyasla randımanı artırır; bireyler hedeflerini benimsedikleri ölçüde verimli olma yönündeki motivasyonları artar, reddedilen hedefler, motivasyonu düşürür, vb. | |
|
| | #10 (mesaj-linki) |
Cvp: Psikolojide Teoriler Oyun Teorisi Oyun teorisi, kaynağını, J. von Neumann ve O. Morgenstern'in (1944) Theory of Games and Economic Behaviour adlı klasik kitaplarında bulan stratejik bir yaklaşım ve analiz tarzı olarak nitelendirilebilir. Oyun teorisi, günümüzde serbest piyasa ekonomisinde rekabet içindeki ekonomik aktörlerin davranışlarının, uluslararası ilişkilerin analizinde ve stratejik kararların alınmasında kullanılmaktadır. Oyun teorisinin felsefi temelleri, XVIII. yüzyılın ekonomik fayda teorilerine kadar uzanmaktadır. Fayda teorileri, XVIII. yüzyıldan itibaren sanayileşme sürecine giren Avrupa ülkelerinde yaşanan köklü değişmeleri, belirli bir insan ve toplum anlayışı çerçevesinde kavramsallaştırmaya çalışan teorilerin en önemlilerindendir. Fayda teorisyenleri (Bentham, Mili, Smith, Green, vs.) insanın yarar arayışında olduğu ve tüm insan davranışlarının bu güdü tarafından yönlendirildiği gibi temel bir sayıltıdan hareketle yeni bir insan modelini, Homo Economicus'u ortaya atmışlardır. Bu düşünürler, ekonomik liberalizme dayalı bir insan ve toplum modeli geliştirmeyi hedeflemekle birlikte, görüşleri, psikolojik planda yetersiz kalmış, bireysel davranışları açıklamakta ve bireysel ile sosyali eklemlendirmekte başarısız olmuşlardır. XIX. yüzyıl sonlarında psikoloji biliminin gelişmeye başlaması ve buradaki boşluğun bir kısmının psikoloji teorileri tarafından ele alınmasıyla yeni bir aşamaya gelinmiştir. Ekonomik fayda teorileri, salt ekonomi ve politika alanında kalmayıp psikolojiye de taşmış ve bunların psikolojik versiyonu, pekiştirme veya öğrenme teorileri adı altında ortaya çıkmış ve behevyorist metodoloji, çağrışımcılık ve hedonizm üçgeni çerçevesinde gelişmeye başlamıştır (Deutsch ve Krauss, 1974). Pavlov'un klasik şartlanması ve Thorndike'ın enstrümental şartlanması, bu konudaki çalışmaların temel iki paradigmasını oluşturmuştur. Yüzyılın başından bu yana çeşitli araştırmacılar (Thorndike, Homans, Hull, Miller ve Dollard, Hovland, Skinner, Thibault ve Kelley, vs.), bu yönde çalışmışlardır. Sosyal psikolojide kişiler arası takas teorisi de aynı çizgide yer almış ve kişiler arası ilişkiler, bir tür ekonomik ahş-veriş gibi kavramsallaştırılmıştır. Oyun teorisi, bu akımın en rafine örneklerinden biridir. Burada oyun kavramı iki veya daha çok sayıda partönerin kazanç ve kayıpları arasında karşılıklı bir ilişkinin bulunduğu, taraflardan her birinin tüm kuralları (kayıp veya kazanç koşulları) bildiği ve önceden saptanmış birtakım kurallara göre tercihlerde bulunduğu bir durumu ifade etmektedir. Teorinin amacı, iki veya daha fazla partner arasındaki çatışmalı durumlarda, rasyonel bir insanın izleyeceği optimal eylem politikaları veya stratejileri oluşturmaktır. | |
|
![]() |
| En popüler 10 etiket
Bu Konunun Etiketleri
|
| abraham maslow, abraham maslow un temel insan üçgeni, abraham maslow üçgeni, hedonizm ve maslow, ihtiyaçlar üçgeni, maslow ihtiyaç piramidi, maslow ihtiyaçlar teorisi, maslow ihtiyaçlar üçgeni, maslow ilaç, maslow üçgeni, |
Psikolojide Teoriler Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Klasik Psikolojide Çağrışım Düşüncesinin Evrimi | _PaPiLLoN_ | Psikoloji ve Psikiyatri | 0 | 08-09-2008 18:40 |
| Teoriler | Misafir | Siyasal Bilimler | 0 | 03-07-2008 12:58 |
| Ekonomik Akımlar ve Teoriler | virtuecat | Ekonomi | 2 | 21-03-2008 13:47 |
| Psikolojide Etik | asla_asla_deme | Psikoloji ve Psikiyatri | 0 | 19-12-2007 22:09 |
| Psikolojide Dejavu | ThinkerBeLL | Psikoloji ve Psikiyatri | 0 | 03-12-2007 21:47 |
| |||||
| vBulletin®, Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd. ~ SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc. Başka adreslerde içeriğimizi paylaştığınızda lütfen kaynak belirtmeyi unutmayınız, duyarlılığınız için teşekkürler. Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz / sorunuz varsa bize ulaşmak için tıklayınız. If you OWN the copyrights to any content we publish or offer for download & you want them to be REMOVED from our web site, please contact us with some proof of ownership of copyright and they will be removed immediately. | |||||