| | #11 (mesaj-linki) | |
| Soruların cevapları nelerdir?
1 ) hava olayları günlük yaşamı nasıl etkiler? 2) efsaneler coğrafi şekillerin oluşumu hakkında neler anlatıyor olabilir? 3) doğal afetlere karşı nasıl hazırlıklar yapıyoruz? 4) dogadan faydalanarak yönünü nasıl buluruz? 5) bir yeri çizerek tarif etmek ne gibi kolaylıklar sağlar? | |
|
| | #12 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soruların cevapları nelerdir? 3.-) doğal afetlere karşı nasıl hazırlıklar yapıyoruz?Türkiye, sahip olduğu jeopolitik konumunun yanı sıra doğal afetlere de açık bir coğrafi alan. Allah korusun her an bir deprem, sel ve heyelan tehlikesiyle karşı karşıya.. Bugüne kadar da çok acı hadiseler yaşandı. Deprem, sel, heyelan, çığ gibi doğal afetler sonucu çok insanımız hayatını kaybetti. Özellikle de 17 Ağustos ve 12 Kasım Marmara depremlerindeki büyük acılar, Türkiye`de yaşayan 72 milyon insanın bir eksikliğini de gözler önüne serdi. Bu da arama ve kurtarma konusundaki organizasyonsuzluktu. Arama Kurtarma Derneği(AKUT), enkaz altında canlı aramada gösterdiği başarılarla isminden çokça söz ettirdi. Depremin üzerinden 6 yıl geçti. AKUT sanki unutuldu gibi. Biz de AKUT`un Genel Başkanı Ali Nasuh Mahruki ile arama kurtarmada gelinen noktayı ve dernek ile başkanı hakkındaki iddiaları konuştuk. Nasuh Mahruki çarpıcı açıklamalar yaptı. İşte aynı zamanda bir sporcu ve yazar olan AKUT Başkanı Mahruki`nin sorularımıza verdiği cevaplar: -Hamdolsun uzun süredir ülkemizde ciddi boyutlarda bir doğal afet meydana gelmedi. Bu süreçte ise sanki Arama Kurtarma Derneği(AKUT) unutuldu. Ne yapıyor AKUT ve AKUT`çular? -AKUT`u, 1999-2000 yılındaki gibi çok medyada görmediğimiz doğru. Bunun sebebi AKUT`un daha az iş yaptığı değil. Bilakis daha fazla iş yapıyoruz. 5 sene öncekine göre 10 misli çalışıyoruz. AKUT`u ilk kurduğumuz 1996`dan 1998`e kadar sadece 6 arama-kurtarma yapmıştık. Bugün 8 ekibimiz faaliyette. 2004 yılında 64 arama-kurtarma gerçekleştirdik. - 8 ekipte çalışan kaç kişi var? - 450 kişi görev alıyor. En özel tarafımız bütün arama-kurtarma ekiplerimizde görev yapan insanların gönüllü olmasıdır. Arama-kurtarma işlemlerinde para alarak çalışan bir tek kişi dahi yoktur. -Herhangi bir olayda bu gönüllüler nasıl organize oluyorlar? - 8 ekibimiz için 8 bölgede iletişim merkezlerimiz var. Ekiplerimizin son derece oturmuş, imkanları olan mekanları bulunuyor. Telefonlarımız 24 saat açık. İhbarlar geliyor, ardından böyle bir hadisenin olup olmadığını resmi kanallar aracılığıyla öğreniyoruz. Ondan sonra gerekli ekip liderlerine bilgi aktarılıyor ve onlar da kaç kişinin görev alabileceğini hesaplayarak arama kurtarma faaliyetini başlatıyor. `TÜM ÜYELERİMİZ GÖNÜLLÜ` - Polis ya da jandarma başta olmak üzere resmi yollarla da başvuru oluyor mu? - Sürekli oluyor. Resmi başvuru olmadan olay mahalline gitmiyoruz. Jandarma, polis, kaymakamlık ve muhtarlıklardan telefonlar geliyor. Ondan sonra operasyona katılmaya karar veriyoruz. - Gönüllüler, arama ve kurtarma operasyonlarında yer alabilmek için belli bir eğitimden geçiyor mu? - Bizim çok iyi bir eğitim birimimiz var. Şu anda `Acil Durum Yönetimi` konularında birçok firmaya danışmanlık hizmeti veriyoruz. Gönüllülerimiz de bu eğitim birimlerinden gerekli bilgi ve birikimi edinirler. - Tüm mesaisini AKUT`a harcamak zorunda kalan kaç insan bulunuyor? -Sadece dört insan.. İki sekreterimiz, iki de eğitmenimiz var. Sadece bunlar AKUT`a verdikleri hizmetlerden dolayı maaş alırlar. - Başkan Nasuh Mahruki ve diğer yönetim kurulu üyeleri ne yaparlar? - Hepimizin değişik alanlarda işleri bulunuyor. Başkanı olarak ben sporcuyum, yazarım.. Esas yaptığım iş ise; liderlik ve takım çalışması üzerine seminerler veriyorum. Diğer yönetim kurulu üyelerimizin de farklı işleri bulunuyor. `RİSK ALTINDAYIZ` - Doğal afetlere açık bir coğrafya olan Türkiye`de yaşayan insanlar arama ve kurtarmada hangi mesafedeler? - Türkiye`nin çok sağlam bir arama-kurtarma ordusu oluştu. Ama bu doğru bir yapılaşma olmadı. Çünkü, afetlerle mücadelede hazırlık konularında dört aşamalı bir model uygulanır. Bu dört aşamalı modele geçmeden önce ilk yapılması gereken uygulama bir risk ve tehdit analiziydi. Tehlikeler, tehditler ve risklerin neler olduğunun tesbit edilip ne tür önlemlerin alınması gerektiğinin ortaya çıkarılması gerekiyor. Herhangi bir afet ortaya çıktığında onu en az zararla nasıl atlatacağınızın hesabını yapmanız şart. Bu çok önemli ve büyük kaynak ayrılması lazım. Hazırlık aşamasında ise birtakım profesyonel ekiplerin hazır tutulması gerekiyor. Üçüncü aşama ise müdahaledir. Alınan tüm önlemlere rağmen olay meydana gelmişse ekipler müdahale eder. Olaydaki can kaybının en aza indirilmesi planlanır. Dördüncü aşama ise iyileştirmedir. Bu dört aşamalı model uygulanmadan arama kurtarma ordusu oluşturuldu. Buradaki sorun Türkiye`de önlem alma kültürünün bulunmamasıdır. - Arama kurtarma ekiplerinin oluşturulmasında eskiye nazaran bir farklılık söz konusu mu? - 17 Ağustos 1999 depreminden sonra ülkemizde müdahale aşamasındaki uygulama modeli için muazzam kaynak aktarıldı. Depremden önce enkazda arama kurtarmadan anlayan toplam 70 sivil savunma personeli, bir de 100 kişilik AKUT ekibi vardı. Şimdi belki 500 ekip bulunuyor. Silahlı Kuvvetler kendi ekiplerini kurdu, Jandarma JAK`ı hayata geçirdi. Hemen hemen bütün belediyeler kendi ekiplerini kurdu. Büyük şirketler de birimler oluşturdu. Dolayısıyla çok kaynak aktarıldı. Halbuki, doğrusu bu kaynak önlem almaya aktarılmalıydı. `ACILARDAN DERS ÇIKARDIK` - Büyük acıların tekrar yaşanmaması için gerekli dersler çıkarıldığına inanıyor musunuz? - Türkiye`nin resmi-özel, sivil-askeri her unsuru ders çıkardı. Fakat bu çıkardığımız dersi ancak topyekün ve eşgüdümlü bir şekilde devreye sokabilirsek iyi sonuçlar alabiliriz. Depremin değil, kötü binaların öldürdüğünü öğrendik. Ama elimizdeki mevcut yapılaşma çok büyük bir ucube gibi hala karşımızda duruyor. İstanbul gibi büyük şehirlerde inanılmaz derecede kaçak yapılaşma ve kontrolsüz büyüme devam ediyor. Dolayısıyla tehdit ve tehlike sürüyor. Mevcut bina stoku tehlike oluşturuyor. Acil olarak buna el atıp ucube niteliğindeki bina stokuna bir çözüm bulunması şart. `DEVLET BAŞKANLARI KRİZ BÖLGESİNE GİTMESİN!` - Bugüne kadar alışılagelmiş görüşlerin tam tersine `Siyasiler doğal afetlerin yaşandığı bölgeye gelmesinler` diyorsunuz. Neden? - Bir kriz bölgesine gir`STATÜKO RAHATSIZ OLDU` ¥ `1999 yılında en güvenilir kurum AKUT olmaya başladı. TSK`yı bile geçtik. 2000 yılında ise TSK bizi bir puanla geçti. Böyle olunca anladığım kadarıyla bu durum mevcut statükoyu çok rahatsız etti. Hemen akabinde benim Yahudi ve Ermeni olduğum söylentileri çıkmaya başladı. Ayrıca AKUT`un masonik bir örgüt olduğu şeklinde saçma sapan ifadeler basında yer aldı. Hatta İsrail ajanı olduğum bile iddia edildi.` ¥ildiği zaman orada çok fazla insan olduğunu görüyoruz. Kriz bölgesinde herkes acı içinde ve herkes kaldırabileceğinin çok üstünde bir performansla ve kapasiteyle çalışmak zorundadır. Bu tür olaylar yaşandığı zaman elbette ki vatandaş acı içinde, çaresizlik durumunda devlet yetkililerinin kendisine sahip çıkmasını bekler. Ama bu yanlış. Halbuki yapılması gereken, işin uzmanının bölgeye gitmesidir. Başbakan, bakanlar kriz bölgelerine geldiklerinde çok ağır bürokratik bir yükle geliyorlar. Devletin mali imkanlarını kullanarak gelip aslında ilk başta herhangi bir fayda sağlamadan sistemin çok aksatılmasına yol açıyorlar. - Devlet büyükleri kriz bölgelerine gitmeden acıya maruz kalmış insanların gönüllerini nasıl rahatlatacaklar? - Bunun başka bir yöntemini bulmalılar. Görüntü ile değil, eylemlerle bu iş yapılmalı. Vatandaş için `şu anda ben burada bir acı yaşıyorum, ama devletimin başkanı Ankara`da benim için çalışıyor` imajının oluşturulması daha anlamlıdır. Kurumların zamanında devreye girip acıyı hafifletecek adımlar atması lazım. - Enkazda arama kurtarma hizmeti veren kurum, kuruluş ve sivil toplum örgütleri arasında nasıl bir koordinasyon sağlanıyor? Konya`daki enkazda AKUT ile bazı kurumların karşı karşıya geldiğine tanık olduk. Bu gibi sorunların oluşmaması için nasıl bir yol izlenmelidir? - Gönüllüler Sivil Savunma ile karşı karşıya gelmez. İşin sahibi Sivil Savunma Genel Müdürlüğü`dür. Resmi olarak kayıtlara baktığımızda biz ve diğer gönüllü kuruluşlar, herhangi bir operasyona gittiğimizde Sivil Savunma ekiplerinin altında çalışırız. Bundan hiçbir sorun çıkmaz. Konya`da olduğu gibi eğer bir yanlış yaşanırsa biz sadece itiraz ederiz. - Birisinin hayatının kurtulmasına vesile olmak, onu sedye ile ambulansa taşırken yaşadığını gözlerindeki o parıltıdan anlamak nasıl bir duygu? -Tabii bu tarif edilmez. Bugüne kadar hayatının kurtulmasında aracı olduğum insan sayısını tam olarak bilmiyorum. Tahmin ediyorum ki 200 ila 250 civarında. AKUT`un kurtulmasına vesile olduğu insan sayısı ise 727. Bunların üçte birinde ben de görev aldım. Bu çok ayrı bir duygu. Hayatımdaki hiçbir duygu ile bunu karşılaştırmam. `DUYGULARIMI KARIŞTIRMAM` - Siz ne hissedersiniz? - Aslında orada o anda benim duygularımın çok da önemi yoktur. Profesyonel arama kurtarmacılar da duygularını işlerine karıştırmazlar. Bir problemi ele aldığımızda tamamen mekanik bir sorun olarak bakar, teknik açıdan yaklaşarak çözmeye çalışırız. O insanın acılarıyla kendimizi özdeşleştirmeyiz. Duygularımızdan arınmış şekilde işimizi gerçekleştirmek durumundayız. İş bittikten sonra isterseniz oturup ağlayabilirsiniz. Ama şunu söyleyeyim: Hiç tanımadığı bir insan için hayatını bu kadar tehlikeye atan bir yapıdaki insanın kuvvetli hisleri olduğunu da unutmamak gerekiyor. İşimizi yaparken duygusal davranmayız. Ama duyguları olan insanlarız. ANNEMİN CENAZESİNE GİDEMEDİM.. - Sizi bugüne kadar en çok ne üzdü? - 17 Ağustos depreminde arama kurtarmada görev yaparken annem vefat etti. Ancak onun cenazesine katılamadım. Gölcük`teki enkazı bırakıp gidemedim. Depremden dört gün sonra annem ölmüştü. Gitmediğimden dolayı daha sonra çok üzüldüm. Fakat yaptığımın doğru olduğuna inanıyorum. - AKUT, kurtardığı insanlarla daha sonra temasa geçiyor mu? - Hayır, kesinlikle onları aramayız. Bize minnet borçları varmış gibi yanlış bir anlamaya sebebiyet vermemek için temasa geçmeyiz. - Onların sizleri aradığı oluyor mu? - Arayıp soranlar oluyor. Fakat bizim hiçbir zaman böyle bir talebimiz olmaz. Çünkü arama kurtarmayı kendimize bir görev olarak seçmişiz. Onların bize bir manevi borçla yaşamalarını istemiyoruz. - Biraz da kişisel sorular soralım. Sizin kökeninizle ilgili bir tartışma yaşanmıştı. Ermeni ve Yahudi olduğunuz yönünde söylentiler çıktı. Siz cevap vermiştiniz, ama ben neden çıktığını merak ediyorum? - Bu tür dedikoduların tamamı 17 Ağustos depreminden sonra çıktı. Zira depremden sonra AKUT o kadar büyüdü ve güçlendi ki birileri korktu.. - Niye korksunlar ki? - 1999 yılında en güvenilir kurum AKUT olmaya başladı. TSK`yı bile geçtik. 2000 yılında ise TSK bizi bir puanla geçti. Böyle olunca anladığım kadarıyla bu durum mevcut statükoyu çok rahatsız etti. Hemen akabinde benim Yahudi ve Ermeni olduğum söylentileri çıkmaya başladı. Ayrıca AKUT`un masonik bir örgüt olduğu şeklinde saçma sapan ifadeler basında yer aldı. İsrail ajanı olduğum bile iddia edildi. `MÜSLÜMANIM` - Mahruki soyadından yola çıkarak mı böyle bir sonuca ulaşmaya çalıştılar? -Bir sonuca ulaşmak için değil, `buna nereden yükleniriz`den hareket ederek kökenimle ilgili yalanlar ortaya attılar. 37 yaşındayım ve hayatımda hiçbir açığım yok. Yahudi ve Ermeni nitelendirmesini bilinçli yaptılar ve Anadolu insanının bilinçaltına sokmaya çalıştılar. Bu beni çok üzdü. - Akut`un, zengin çocuklarının kurmuş olduğu masonik bir örgüt olduğu yönündeki tartışmalara ne diyorsunuz? - Gönüllülerimizin bazılarının zengin olduğu doğrudur. Fakat masonik bir örgütlenme olduğu iddiası kesinlikle iftiradır, gerçeği yansıtmıyor. Masonik nitelemesine de gülüyorum. Türkiye`de bir sokak kedisi bile kurtaramayan insanlar bizlere iftira atmaya kalkıyorlar. `Everest`e tırmanan ilk Müslümanım` `Dedemin dedesi Osmanlı`da donanma komutanı ve Rum isyanını bastırmış bir insan. Yanarak öldüğü için bize `Mahruki` soyadı verildi. Birileri açığımı bulamayınca iftiraya başladı. Dünyada Everest`e çıkan ilk Müslümanım. Türk ve Müslümanım, Yahudi ve Ermeni değilim. Elhamdülillah Müslümanım ve Türküm. Bu sıfatlarımla da gurur duyuyorum.` | |
|
| | #13 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soruların cevapları nelerdir?4) dogadan faydalanarak yönünü nasıl buluruz? Pusulalar, dünyanın manyetik alanını kullanarak yönleri gösterirler. Bu özellikleriyle de hava ve deniz yolculuklarında hayati bir önem taşırlar. En son yapılan araştırmalar ise bu konuda çarpıcı bazı gerçekleri ortaya koymaktadır. Pusulanın icadı ve insanlar tarafından kullanımı belli bir birikim ve eğitim sonucu ortaya çıkmıştır. Bununla beraber bazı canlı türleri uzun yolculuklarında "kendi pusulalarını" kullanırlar. Doğadaki birçok canlı türü yuvalarının, avlarının ve göç etmeleri gereken bölgelerin yerlerini hiç zorlanmadan bulabilir. Bu canlılar bir bilgiye sahip değilken ve bu konuda hiç bir eğitim almamışken bunu başarabilirler. Elbette ki bu canlıların vücutlarında yön ve uzaklık tayin etmelerini sağlayan dijital dedektörler, GPS sistemleri ya da pusulalar yoktur. Hepsinde ettten kemikten ve sinirlerden oluşmuş organlar bulunur. Biraz sonra vereceğimiz örneklerde açıkça görüleceği gibi canlılardaki bu üstün sistemler bizlere, onların tasarlanmış birer yaratılış harikası olduğunu kanıtlamaktadırlar. Manyetik Harita Kullanan Semenderler Araştırma sonuçlarına göre, yaşadığı yerden uzaklaştırılan bir semender, evine dönebilmek için manyetik bir harita kullanır. Dünyanın manyetik alanındaki yoğunluk ve küçük farklılıkları algılayabilmesi, semenderin bir pusuladan bile daha iyi yön bulucu olduğunu kanıtlar. Önceleri kuşlar ve meyve sineklerinin içsel manyetik pusulaya sahip oldukları biliniyordu. Ancak Indiana Üniversitesi’nden Prof. Dr. Philips, semenderin haritalama yeteneğinin, diğer türlerden farklı olduğunu ortaya koydu. Örneğin ırmızı benekli doğu semenderi (Notophthalmus viridescens), manyetik alandan elde ettiği harita bilgisinde, eşi görülmemiş türde bir duyumsal işlem sergiliyor. Her geçtiği yerde bu harita genişliyor. Manyetik altıncı hissin ardındaki bu mekanizma, araştırmacıları uğraştırmaya devam ediyor. Manyetik alan kimyasal tepkimeleri harekete geçirebiliyor ve bu, bazı türlerde tanımlanan biyokimyasal pusulanın temelini oluşturuyor. İşlem, görme sistemleriyle de doğrudan ilişkilidir; bilim adamları hayvanların manyetik alanı görebildiklerini düşünmektedirler. Şüphesiz, semenderin yolunu kaybedip daha sonra yolu bulabilmek için manyetik hesaplamalar yapması gerektiğini düşünmüş olması imkansızdır. Yüce Allah, semendere yönünü rahatlıkla bulabilmesi için manyetik bir harita vermiş ve onu nasıl kullanması gerektiğini de ilham etmiştir. Kaplumbağalar Ve Manyetik Alan Haritaları Dünyanın çeşitli yerlerinde, topraktaki manyetik elementlerin yoğunluğu ve bu yoğunluğun yarattığı dünya yüzeyi ile kesişen açılar farklılık gösterir. Eğer bir canlı bu değişiklikleri hissedebilirse, bu onun harita üzerindeki enlem ve boylamları da bilebileceği anlamına gelmektedir. Manyetik alan okuma özellikle genç "Loggerhead Kaplumbağalar"ı (Caretta Caretta) için, çok büyük önem taşımaktadır. Bu kaplumbağalar yaşamlarını ancak Sargossa Denizi'ni çevreleyen bir dairesel sistem olan Kuzey Atlantik Dönencesi'nde sürdürebilmektedirler. Kuzey Carolina Üniversitesi'nden, Kenneth ve Catherine Lohmann isimli araştırmacılar yaptıkları deneyle kaplumbağaların bu dönencede kalmak için kendi manyetik ölçümlerini kullandıklarını ortaya koymuşlardır. Araştırmacılar öncelikle kaplumbağaları bilgisayar kontrolünde manyetik alan içeren bir tank içine yerleştirmişlerdir. Alanın manyetik eğimi dönencenin sınırındaki ile aynı olduğunda, kaplumbağalar dönencenin içine doğru yüzmeye başlamışlardır. Farklı araştırmalarda tankın içindeki manyetik alan gücü de değiştirilmiştir. Alanın gücü dönencenin sınırı ile aynı olduğunda kaplumbağalar dönencenin içi zannettikleri bölgeye doğru yüzmüşler ve tehlikeli sınırdan uzaklaşmışlardır. Sonuçta kaplumbağalar üzerinde yapılan bu çalışma bizlere bazı canlıların manyetik alan haritalarını okuyabildiklerini ve canlıların sahip oldukları bu olağanüstü algı mekanizmalarının tam anlamıyla bir tasarım harikası olduğunu ispatlamaktadır. Kuşkusuz kaplumbağalardaki bu kompleks yapının evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüfen oluştuğunu dile getirmek, gemilerde bulunan manyetik pusulaların dalgaların rastgele gemiye çarpmasıyla oluştuğunu iddia etmekten farksızdır. Hiçbir tesadüfün bu kadar kompleks mekanizmaları oluşturması mümkün değildir. Fokların Bıyıklarındaki Tasarım Yön Bulmalarını Sağlıyor Almanya’nın Bonn ve Ruhr Üniversiteleri’nden bir grup bilim adamı, foklar üzerinde yaptıkları çalışmada bu canlıların karanlık ya da bulanık sularda avlarını yakalayabilmek için bıyıklarından yararlandıklarını ortaya koydular. Buna göre foklar, işitme ve görme gibi duyu organlarını kullanamadıkları ortamlarda avlarını, balıkların su içinde yol alırken geride bıraktıkları çalkantılı izleri takip ederek bulmaktadırlar. Guido Dehnhardt ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bu araştırma fokların bıyıklarının 200 metreye yakın mesafelerdeki avlarını bile takip etmeye olanak sağladığını göstermektedir. Foklar avlarını yakalamak için balıkların yüzerken geride bıraktıkları izin girdaplı bir yapıda olması ve iz içindeki parçacıkların hızlarının, balık geçip gittikten birkaç dakika sonrasına kadar çevredeki suyun hızından önemli ölçüde yüksek olmasından yararlanmaktadırlar. Kısacası balıklar yüzerken geride oldukça uzun bir hidrodinamik iz bırakıyorlar ve balıklarla beslenen deniz canlıları da bu izleri takip ederek kendilerini uzak mesafelerden belirleyip yakalıyorlar. Dehnhardt ve arkadaşları fokların bu yeteneğini belirleyebilmek için Henry ve Nick adlı iki erkek fok ve bir minyatür denizaltı kullanmışlar. Minyatür denizaltının bıraktığı iz, 30 cm uzunluğunda bir balığın bıraktığıyla yaklaşık aynı. İlk deneyi, içi bulanık deniz suyuyla dolu bir havuzda Henry ile gerçekleştiren araştırmacılar, fokun başına gözlerini tümüyle örten bir çorap geçirmişler, denizaltının sesini duymaması için kulaklarına kulaklık takıp başını da suyun 40 cm üzerindeki bir platforma yerleştirmişler. Denizaltının motorları durdurulduktan iki saniye sonra fokun başından kulaklıklar çıkartılmış. Fok hemen suya dalıp önce havuzun ortasına yüzmüş, bıyıklarını öne doğru yöneltmiş ve yüzerken başını hafifçe sağa sola sallamaya başlamış. Bu sayede fok denizaltının pervanesinin bıraktığı ize rastlar rastlamaz aracın gittiği yöne dönmüş ve saniyede 2 m hızla iz sürmeye başlamış. Yapılan bu deneyde gözleri bağlı olan fok 256 defa denizaltıyı bulmayı başarmıştır. Ancak araştırmacılar Henry’nin burnuna, bıyıklarını örtecek bir çorap geçirdiklerinde fok tüm denemelerde hidrodinamik izi bulamamıştır. Nick adlı öteki fok üzerinde yapılan deneyde de aynı sonuca ulaşılmıştır. Bu deneyler söz konusu deniz memelilerinin, bıyıkları sayesinde hidrodinamik bilgiyi saptayıp analiz ederek denizdeki izleri takip ettiklerini ortaya koymaktadır. Istakozlardaki Gizli Pusula Atlas Okyanusu’nun batısındaki sıcak sularda yaşayan dikenli ıstakoz (Panilurus argus) her sonbahar yuvasını bırakıp uzun bir yolculuğa koyuluyor. Güneye daha sıcak sulara yolculuk yapıyor. Binlerce ıstakoz, anteniyle önündekine tutunuyor ve gruplar halinde ilerliyor. Gece gündüz demeden, okyanus dibindeki kumsallarda yollarını kaybetmeden nasıl kilometrelerce yürüyorlar? Bugüne kadar pek çok kişinin aklını kurcalayan bu sorunun yanıtı, yeni yapılan bazı deneylerle açığa çıktı. Larry Boles ve Kenneth Lohmann’ın deneyleriyle dikenli istakozların, hayvanlar aleminin en becerikli yön bulucularından biri oldukları kanıtlandı. Bu sonuç birçoklarını şaşırttı, bilim dünyasında da yankı uyandırdı. Bir omurgasızda ilk kez böylesine üstün bir yön bulma yeteneğine rastlanıyordu. Böyle mükemmel bir yeteneğin kaynağı bilimsel olarak henüz gösterilebilmiş değil. Bununla birlikte bazı araştırmacılar, canlıların yön bulma yeteneklerinde dünyanın manyetik alanından faydalandıklarını düşünüyor. Bu bilim adamları, canlıların vücudunda gizemli bir pusula bulunduğunu düşünüyor. Ancak ıstakozların bu yeteneğini açıklamada pusula benzetmesi de yetersiz kalıyor. New York'taki Cornell Üniversitesi'nden nörobiyoloji ve davranış profesörü Charles Walcott : "Birçok hayvanın dünyanın manyetik alanlarını bir araç olarak kullandığını biliyoruz" diyor ve ekliyor: "Ama eğer kaybolmuşsanız bir pusula size nerede olduğunuzu söylemez". Boles, ıstakozlardaki yeteneğin üstünlüğünü "Bu test kesinlikle birçok hayvanın geçemediği bir testtir. Testi geçebilmeleri, bir şekilde, bulundukları noktayı an ve an bildiklerini gösteriyor. İçlerinde bir şey bulunuyor olmalı" diyerek vurguluyor. Böylece deneyde kullanılan ıstakozların, vücutlarında bir tür harita oluşturdukları ve kalkış noktasından itibaren koordinat takibi yapabildikleri ortaya çıkıyor. Bilim adamlarının çözemediği bu mekanizma, bir yolcu uçağındaki elektronik radar sistemleri gibi çalışıyor. Bilim adamlarını en çok şaşırtan şey ise bu mükemmel sisteme sahip ıstakozun nispeten basit bir sinir sistemine sahip olması. Birçok insan, ıstakozun, üst düzey olarak nitelendirilen bir tür yön bulma yeteneğine sahip olamayacağını düşünüyordu. Boles, National Geographic News’a verdiği demeçte bu konudaki düşüncelerini şöyle ifade ediyor: "Burada asıl büyük konu, omurgasızların nispeten basit sinir sistemlerine sahip olmaları. Çoğu kişi böyle bir işi yapmada gerekli zihinsel kapasiteleri olmayabileceğini düşünüyor". Bu noktada bazı sorular karşımıza çıkmaktadır: - Istakozlar basit bir sinir sistemine sahip olmalarına karşın nasıl böyle zor bir işi başarabilmişlerdir? - Gözleri kapalı olduğu halde 37 kilometrelik yolculuk boyunca doğru izi nasıl takip edebilmişlerdir? - Bu canlının sinir sisteminde, bu kadar geniş bir alanın haritası nasıl oluşabilir? - Dünyanın elektromanyetik alanını nasıl algılıyor olabilir? - Elektromanyetik alandaki bilgileri bedeninde nasıl yorumluyor olabilir ? Istakozların tüm bunları başarması bir mucizedir. Şimdi kendinize şu soruyu sorun ve düşünün: Büyük bir çölde bulunduğunuzu farz edin. Bulunduğunuz noktadan bir cipe bindirilip gözünüz ve kulağınız kapalı olduğu halde 200 kilometre uzağa götürülüp bırakıldığınızı düşünün. İlk başta bırakıldığınız noktaya dönme ihtimaliniz var mıdır? Elbette, hayır! Peki ama bu özel yön bulma sistemi ıstakozda nasıl ortaya çıkmıştır? En basit bir pusulayı ele alacak olsanız bile bunun özel olarak tasarlandığı açıktır. Pusuladaki manyetik alandan etkilenen iğne, özel olarak işaretlenmiş yönler, cam kaplı muhafazası bunun özellikle yön bulmak için tasarlanmış olduğunu göstermektedir. Istakoz bedeninin bir pusuladan çok daha etkili çalıştığı açıktır. Tüm bunlar ıstakozdaki sistemin özel olarak tasarlandığını ortaya koymaktadır. kaynak | |
|
| | #14 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soruların cevapları nelerdir?
5- herhangi bir şeyi görmemiz daha akılda kalıcı olacaktır. zira gözlerimiz diğer 5 duyu organımızdan daha etkindir. iletişimde özellikle en etkin iletişim yolu görmek-işitmektir. bir şeyi çizerek tarif etmemiz beynimizde onun hakkında fikir sahibi olmamızı ve akılda kalmasını sağlar.. | |
|
| | #15 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soruların cevapları nelerdir? 2- efsane-coğrafya ilintisi Söylence ya da Efsane yıllarca gerçekten olmuş gibi kuşaktan kuşağa aktarılan öyküler. Söylencelerde anlatılan olaylar bazen gerçeküstü olabilir; ama çoğunlukla gerçek olaylara ve gerçekten yaşamış kişilere dayanır. Bu öykülerin çoğu kahramanca işler yapmış kişilerle ilgilidir. Eski Yunanlı şair Homeros, İlyada ve Odysseia adlı destanlarında krallara ve kahramanlara ilişkin söylencelerden yararlanmıştır. Kral Arthur ve şövalyeleriyle ilgili birçok öykünün kaynağı söylencelerdir. Gerçek bir kişinin yaşamına dayanan Köroğlu adlı halk öyküsü de çeşitli söylencelere karışmıştır. Söylenceler bir bölge ya da halkın kültüründe önemli yer tutar bunun yanı sıra mitolojiyle de yakından ilişkilidir. İnsanlar; yaşadığı coğrafyaya ait önemli gördükleri kişileri, nesneleri ve mekânları kutsallaştırırlar ve sırrını çözemedikleri konuları çeşitli biçimlerde yorumlarlar. Bunlara, yaşanmış bazı olayları da katıp nesilden nesile aktarırlar. Kutsallaştırma, yorumlama ve aktarmaların pek çoğu sözlü olarak yayılır. Bu, sonuçta bir sözlü kültür oluşturur. Efsaneler, insan ile insanı, insan ile coğrafyayı, insan ile diğer varlıkları, insan ile maneviyatı bir birine gönül bağı ile bağlayan unsurlardır. Efsanelerin konuları çoğunlukla çocuk, genç ve orta yaşlıların eğitimi ile ilgilidir. Güzel ahlâklı olmanın faydalarını ve nasıl güzel ahlâklı olunacağını işlemektedir. Onlar hilenin, düzenbazlığın, nankörlüğün, cimriliğin, kötülüğünü; dürüstlüğün, sağlam karakterli olmanın, cömertliğin güzelliklerini en iyi bir biçimde anlatmıştır. kaynak | |
|
| | #16 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Soruların cevapları nelerdir?1 ) hava olayları günlük yaşamı nasıl etkiler? Meteorolojist Ne İş Yapar? Meteorolojistlerin yaptığı işlerden bazıları sizin için sürpriz olabilir. Meteorolojistler atmosferik araştırmalar, öğretmenlik, hava tahmini ve meteorolojik uygulamalar gibi birçok konuda çalışırlar. Atmosferik araştırmalar:
Diğer Uygulamalar Meteorolojistler birçok sektöre hizmet sunmaktadır. Meteorolojistler havaalanlarının yer seçimi, planlanması ve yapımı ile fabrikalar ve inşaat projelerine yardımcı olurlar. Isıtma ve soğutma sistemlerinin ihtiyaç duyduğu klimatolojik bilgiler ile mahkemelerin ihtiyaç duyduğu hava durumu ile ilgili bilgileri sağlarlar. Meteoroljistler Hangi Aletleri Kullanırlar? Yüzyıllardır, havanın anlaşılması ve tahmin edilmesi için atmosfer rasatları kullanılmıştır. En önemli rasatlar yer istasyonlarındaki aletler vasıtasıyla ölçülen sıcaklık, barometrik basınç, nem, rüzgar hızı ve yönüdür. Sonraları “rawinsonde” sistemi geliştirildi. Bu sistemle atmosferin yukarı sevilerinde bulunan sıcaklık, basınç ve nem değerleri ölçüldü. Balonun yer sistemi ile yaptığı açı takip edilerek yüksek atmosferdeki rüzgar yön ve şiddeti ölçüldü. Bu (temel) ölçümler, meteorolojistlere sadece yeryüzünde değil, atmosferin değişik seviyelerindeki temel bilgiler ve neler olduğunu hakkında veri sağlar. Son yıllarda uzaktan algılama yöntemi ile yerden rawinsonde rasatlarının yapılabileceği konusunda çalışmalar yapılmasına rağmen, rawinsonde sistemleri halen meteorolojideki temel aletlerdir. Uçaklar, radarlar, uydular ve bilgisayarlar meteorolojistlere bilgi ve kolaylık sağlayan en önemli sistemlerdir. Dünyadaki en büyük ve hızlı bilgisayarlar atmosferik araştırmalar ve hava tahminleri için kullanılmaktadır. kaynak | |
|
| | #17 (mesaj-linki) | |
| Bu soruların cevapları nelerdir?
yazıyı ilk kimler bulmuştur? ve ziggurat nedir? takvimlerin kullanış sırası ?
| |
|
| | #18 (mesaj-linki) | |
| Ziggurat Nedir ziggurat : sümerlerin dört köşe planlı, dıştan dolaşan bir rampa ile kuşatılmış, katlar halinde yükselen tapınaklarına denir. "British Museum'dan Vivien Davies, tarihte ilk yazıyı kimin bulduğuna dair ilginç iddialar ileri sürdü. Davies, ‘‘Mısır’’ adlı yeni kitabında, yazının Sümerler değil, Mısırlılar tarafından bulunduğunu öne sürüyor. Davies, yakın geçmişte Abidos'da yapılan kazılar sonucunda ilk hiyerogliflerin M.Ö. 3350 yılına ait olduğunun ortaya çıktığını belirtiyor. Bu hiyeroglifler, Sümer yazıtlarının ilk örneğinden yaklaşık 150 yıl öncesine rastlıyor. Davies, buluntuların yalnızca yazının bulunmasıyla ilgili bilgiler vermekle kalmadığını, aynı zamanda Mısır'daki ilk sülaleyle ilgili bilgiler verdiğini de söylüyor. Böylece ilk ********n M.Ö. 3250 yılında saltanat sürdüğü ve daha sonra onu 30 ayrı ********n izlediği açıklık kazanıyor." kaynak TÜRKLERİN KULLANDIKLARI TAKVİMLER: 1)- 12 HAYVANLI TÜRK TAKVİMİ: Türklerin kullandığı en eski takvimdir. Güneş yılını esas alır .Bu takvimde her yıl bir hayvan adıyla anılıyordu. 2)- CELALİ TAKVİM: Büyük Selçuklular zamanında Melikşah tarafından hazırlatılan bu takvim güneş yılına göre hazırlanmıştı. 3)- HİCRİ(HİCRET) TAKVİMİ: Ay yılını esas alır. Başlangıç olarak Hz. Muhammed'in Mekkeden Medine'ye hicret ettiği 622 yılını alır. Bugün Ramazan, mevlidler gibi dini günlerde bu takvimi kullanmaktayız. 4)- RUMİ TAKVİM: Osmanlı devletinde resmi ve mali işlerde kullanılmak üzere 19. yüzyıl başlarından itibaren yürürlüğe giren takvimdir. Güneş Yılını esas alır. 5)- MİLADİ(MİLAT) TAKVİMİ: 1926' dan itibaren kullandığımız takvimdir. Güneş yılını esas alır. Temeli Mısırlılar'a dayanır. İyon ve Yunanlılar kanalıyla Batıta aktarılmıştır. Romalılar Sezar zamanında JULYEN takvimi olarak düzenlemiş ve kullanmışlardır. Yeniçağda Papa XII.Gregor tarafından yeniden yapılan düzenlemelerle GREGORYAN TAKVİMİ olarak anılmıştır. Günümüzde ise Milat takvimi denilmektedir. Milat takvimi Hz. İsa'nın doğuşunu(sıfır) kronolojinin başlangıcı olarak kabul eder. HİCRİ TAKVİMLE MİLADİ TAKVİM ARASINDAKİ FARKLAR NELERDİR? 1)- Hicri Takvim AY yılını, Miladi Takvim GÜNEŞ yılını esas alır. Bu yüzden ikisi arasında 11 gün fark vardır. 2)- Başlangıç tarihleri farklıdır. Hicri Takvimde başlangıç tarihi Hazreti Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicret ettiği tarih olan 622 yılıdır. Miladi Takvimde ise başlangıç Hz. İsa'nın doğum tarihi 0 yılıdır. TÜRK TAKVİMİ = ONİKİ HAYVANLI TÜRK TAKVİMİ VE YILIN BAŞLANGICI İnsanın yaşadığı ömrünü daha sıhhatli değerlendirmesi, zamandan en iyi şekilde yararlanması ve bilmesi demek olan “zaman hesabı”= takvim, öncelikle insan’ın kendisi için gereklidir. İnsan,yani beşer ise, , geçmiş bin yıllarda ortalama 60 sene ömürlü sayılıyordu. Eski Türk zaman hesaplamalarında doğrudan tabiat ve insan iki önemli unsurdur. Türk takviminin ilk özelliği, orta kuşak coğrafyasının imkân verdiği zamanlamaya sahip olmasıdır. Bu güneşin hareketlerine bağlı olarak kolaylıkla belirlenebilir. Nasıl güneş gören evlerimizde, odalarımıza güneşin hangi aylarda girdiğini, hangi aylarda girmediğini biliyorsak, bunu aylara göre değil, ama güneşin durumuna göre hesaplamak mümkündür. Böylece tabiata bağlı olarak, kolaylıkla düzenlenebilecek güneş saatleriyle, iki zaman kesinlikle bilinebilir. Bunlar güneşin en aşağıda olduğu, günümüz takvimindeki isim ve zamanıyla 21 Aralık ve en tepede olduğu 21 Hazirandır. Bunlardan birisi, güneşin uç noktaya gelişi kolaylıkla bilinir ki aynı yere ikinci gelişine kadar geçen zamana yıl=sene denmiştir. Yıl, böylece öncelikle ikiye ayrılabilir. Bu iki zaman, senenin ikiye ayrılabileceğini açıkça gösterir. Fakat kuzey yarımküresinin iklim şartları, meselâ Osmanlılarda senenin ikiye ayrılmasını , biraz daha gerideki zamana göre yapmıştır: 7 Kasım’da başlayan: Kasım Günleri; 6 Mayıs’ta başlayan Hızır günleri. Hemen belirtelim ki bu iki tarih de, zamanın kolaylıkla ölçülebilecek birer ayrı belirgin noktasıdır. Senenin içinde, iki uç noktanın dışındakinde , gece ile gündüzün eşit olduğu zaman vardır. 21 Mart ve 22 Eylül. Bu iki zaman da, gece ile gündüz eşittir. Böylece, yılı dört bölüme ayırabiliriz. Nitekim Türk takviminin esası da yılın dörde bölünmesidir: Bunlar sırasıyla, Kış, Yaz, Yay ve Güz’dür. Batı Türklüğünde “yay” kaybolup, yerini yaz doldurmuş, yazın bıraktığı yere ise Farsça bahar girmiştir. Ancak öteki Türk âleminde bugün de binlerce yıllık mevsim adları yaşamaktadır. Gökyüzündeki “ay”ın belirli zamanlarda aynı şekli almasıyla “ay” dediğimiz zaman birimi ortaya çıkmıştır. Türk insanı, her iki kavramı aynı kelime ile ifade ederek, kavramın kökenini de göstermiştir. Genellikle bir yılda ay oniki (=12) defa şekil değiştirmekte olduğundan, yıl oniki ay kabul edilmektedir. Böylece onikili bir ayrıma da gelmiş olmaktayız. Ancak, uzun zaman dilimleri söz konusu olduğunda, yıl içinde 12 den daha çok, ama tam olmayan bir zaman dilimi olabiliyordu. O zaman, gökyüzündeki ayın zaman hesaplamasında, insanlara hem önemli bir kolaylık sağladığı görülmekte, fakat aynı zamanda iki-üç sene içinde bunun değiştiği, kimi zaman 13’e çıktığı da dikkati çekmektedir. Kısaca aylar esas alınınca, sene kabaca hesaplansa bile, meselâ 5 veya 10 sene söz konusu olduğunda, aylar hiç de sıhhatli görünmemektedir. O zaman Türk insanı, daha küçük zaman bölünmesinde , esas olarak dört mevsimi bileceğinden, ona dayalı bir zaman ölçümü hesaplaması daha kolay göründü. Burada da hem ikili, hem de üçlü ayırım söz konusu oldu. a. Her mevsimi ikiye bölen bir ayırım. Burada ortalama doksan gün kabul edilen bir mevsim, 45 günlük iki birime ayrılıyordu. 21 Aralık sonrasındaki 45 gün, 5 Şubat’a geliyordu. Aynı şekilde 21 Mart sonrasindaki 6 Mayıs, 21 Haziran sonrası 6 Ağustos ve 22 Eylül sonrası da 7 Kasım idi. Buradaki zaman belirlenmesi, senenin ikiye ayrılmasında Kasım ve Hızır günler-i olarak ayırımda kullanılmıştır. Rahmetli babam Asım Baykara bunu bana naklettiği gibi (Bkz., Yatağan, Tokyo 1984, s. 150), rahmetli Ali Rıza Yalgın, buna “Çoban takvimi” demektedir. b. Her mevsimi üçe bölen ayırım: Buna göre aylar, mevsimlere göre adlanır: kışın ön, orta ve geriki ayı gibi. Temür’in Karsakpay kitabesi böylesine bir takvimle yazılmış idi. Mevsimler üçe ayrılınca, ortaya çıkan ayların sayısı da 12 olmaktadır. Böylece bu türden aylar ile gökyüzü aylarının sayısı bir kabul edilmiştir. Bu türden ay hesabı, Türk takviminin temeli olmalıdır. S. Attakurav’dan öğrendiğimize göre( Kırgcz Etnografyası, Bişkek 1997, s. 159), Kırgız halk takvimindeki aylar da genellikle her ayın 21 veya 22 sinde başlar ve şöyledir: Günümüzde genellikle aylar, biraz kaymış ve aylar günümüzdeki gibi modern miladî takvime uymuştur. Bu sebepledir ki daha yüzyılın haşlarında, Kırgız ayları ve onların karşılıkları şöyle gösteriliyordu: Burada Kazakistan’da kullanılan aylar ile Altaylarda yaşayan Kazaklar arasında var olan takvimdeki ay adlarının biraz kaymış olduğunu söylemekle yetineceğiz. 1ki ayı bulan bu kayma, Türk takviminin özelliklerinin yeniden ele almanın gerekli olduğunun bir kanıtıdır. III. Türk tarihinde, ayların adlarında, hem sıralama hem de mevsimlik bölünüş kullanılmıştır. Meselâ Göktürklerde, XIX yy. sonlarında Uygur Türklerinin kullandığı, sıralama esaslı isimler kullanılmıştır. Buna karşılık dört mevsime bağlı adlandırma da etkin olmuştur. Kaşgarlı, Nevruz’dan itibaren Ayların sıralandığı belirtmekte, fakat bu tür ay adlarını vermemektedir. Bununla birlikte hem Temür, hem de Osmanlılarda bu türlü tarihlendirme vardır. Temür, XIV yy sonlarında kazdırdığı Karsakpay yazıtında böyle bir tarihlendirme kullanmıştır. Dr. Rıza Nur’un naklettiği (Türk Tarihi, XII, İstanbul 1926, s.426427)Anadolu sahasında yazılan XV yy sonlarıma ait bir eserde, böylesine adlandırmanın tam olarak esası bulunmaktadır. Bunda Eylül’ün Güzün ilk ayı olduğu belirtilip, sonrakiler de sırasıyla verilmektedir. “Kim ana Süryani Eylül ad kodu Güzün İlk ayı duyur Türk dili....” Mevsimlere göre ayların adlanması, Türkiye sahasında, özellikle ülkenin doğu kesimlerinde (Tunceli ve Kars yöresinde) XIX. ve XX. yüzyılda da yaşamıştır. Burada belirteceğimiz en önemli husus ünlü Osmanlı Bilim adamı ve Tarihçisi Kemal Paşa Oğlu’ndaki bir kayıt olup, burada “Orta kış ayının onuncu günü” tarihiyle , hicri tarih de vermekte ve bunlar birbirini tutmaktadır. 22 Aralıkta başlayan ilk kış ayını takiben , 21 Ocakta Orta Kış ayı başlamakta olup, bunun onuncu günü ile de 31 Ocak tarihine ulaşırız. Nitekim verilen hicrî tarihin çevrilmesi ile 2 Şubat tarihi bulunmaktadır. Hicri Tarihlerin gerçek zaman ile 1-2 günlük farkları her zaman görülebilmektedir. Bu kayıt, mevsimlere başlı takvim gerçeğinin , Osmanlı âleminde de var olduğunu gösteriyor. Böyle Türk takviminin bu gerçeğinin, Osmanlılarda da yaşayarak âdeta, doğudan batıya Türk hayatının bütününde var olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. IV Türk hayatında mevsimlere bağlı ve bilinmesi kolay hayatın içinde, yılın başlaması meselesine geliyoruz. En sade insan dahi, seneyi, İlkbahar ile başlatır. Sert ve ağır mevsim şartları içeren Kış ile ( 21 Aralık’ta) yeni bir yıl başlatılmaz. Bunun yerine, tabiatta da yeni bir hayatın başlaması, yani ilkbahar=yaz yeni bir yıl başlaması için daha uygundur. Türk hayatında ve tarihinde, zaman belirlenmesinde yeni yıl, şu halde mevsimlerden yaz=bahar ile olmaktadır. Türk hayatında yıllar, hayvan esaslı olduğundan, şu halde Oniki hayvanlı Türk takvimindeki yeni yıl da yaz=bahar mevsiminin girmesiyle başlar. Bu gün ise zaman içinde İran etkisiyle Nevruz diye anılabilecektir. Burada oniki hayvanlı takvimle ilgili bazı tarihî kayıtlarda sene başının hiç de 21 Martta başlamadığını da görüyoruz. Bu kayıtlar, konunun şimdiye kadar açıkça ortaya çıkarılamamasının da sebebidir. Çünkü hem VIII.-IX., hem de XII. ve XIII. yüzyıla ait bazı kayıtlar yeni yılın Ocak sonu ile Şubat başında başladığını gösteriyordu. Asıl önemli olan da kayıtlarda kesin bir zamanın belirlenememesi idi. Günümüzde, oniki hayvanlı takvimi hâlâ kullanan Uzakdoğu ülkelerinden Japonya’da, yeni hayvan yılı 1 Ocakta başladığı halde, Çin’de her yıl, farklı tarihlerde başlatılmaktadır. Çünkü Çin takvimi, ay yılı esaslıdır. Ancak tabiat hâdiseleriyle, bir başka deyişle güneş yılına uyarlamak açısından üç senede bir yeni düzenleme yapılmaktadır. Çinliler yeni yıla, Ocak ikinci yarısı ile Şubat ilk yarısı arasında, yeni gökyüzü ayı ile girmektedirler. 1987’de 29 Ocak, 1988’de 17 Şubat, 1989’da 6 Şubat’ta, 1990’da ve 27 Ocak’ta yeni hayvan yılı başlatılmıştır. 2001 yılan yılı ile Çin’de 24 Ocak’ta başladı. İşte , Türklerin güneyindeki bu büyük devletin zaman hesabı, bir kısım Türkleri de etkilemiş, artık belki de kocakarı usûlü dedikleri geleneksel başlatma yerine, meseâ Cami üt-Tevarih müellifleri, Çin’in başlattığı zamanı esas alan takvimi kullanmışlardır. Oysa Çin etkisinden uzak Türklerin hayvan yıllarını, yaz=bahar ile başlattıkları da apayrı bir büyük gerçektir. İşte bu durum Türk tarihindeki farklı takvim kullanılışı sebebiyle de yıl başıyla ilgili tarih karışıklığım açıklamaktadır. Oysa Türk halkı, kayıtlara hemen hiç geçmese de yıl başı olarak şimdiki Mart ayını kutlamakta idi. XIX. yy başlarında bir İngiliz seyyahı, o zaman Türk idaresinde olan Atina’da, Türklerin Mart ayında, yeni yılın gelişini kutlamakta olduğunu yazmıştır. Bu küçük kayıtlar, Batı Türklüğünde de yeni yılın bahar=yaz ile birlikte girdiğini açıkça gösterir. Türkler, takvimlerinde her seneye bir hayvan adı veriyorlardı. Hayvanların Türk hayatında önemli bir yeri olduğu açık ve kesindir. Nitekim Türklüğün en eski zümrelerinden olan Kırgızlarda ay isimlerinde dahi hayvan isimleri etkilidir. Her seneye bir hayvan adı verilmesinin kökeni tartışmalıdır. Bilinen devirlerde bu tür takvim Türk hayatının içine tam olarak girmiş olmakla birlikte, Çinlilerde de erken zamanlardan beri böylesine bir takvim olduğu unutulmamalıdır. Türkler muhtemelen bağımsız olarak böylesine bir zaman hesabı yapmaya başlamış olmalıdırlar. Fakat benzer türden takvimler Asya’daki öteki milletlerde , meselâ Çinlilerde de olduğundan zaman içinde yıl isimlerinde değişmeler başlamış, ortak isimler kullanılmıştır. Oniki Hayvanlı Türk takviminde, sıçan ile başlayan yıllar şöyledir: l. Sıçan 2. Sığır 3. Pars 4. Tavşan 5. Ejder 6. Yılan 7. At 8. Koy(un) 9. Biçin=Maymun 10. Tavuk 11. İt(=köpek) 12. Domuz Bu hayvanlardan bazıları Türk hayatının içinde ve etkili konumdadır. Ancak bazıları var ki, güney veya kuzey etkili olabilir: Ejder, Maymun veya Domuz gibi. Bununla birlikte mesela ejder yerine “balık” diyenler de vardır. Bu türden, yer yıla bir hayvan adı verilen zamanlama günümüzde Doğu Asya’da kullanılmakta olup, ayrıca İçasya Türkleri arasında da canlı olarak yaşamaktadır. Afganistan’da yaşayan Türkmenler ve öteki Türk boylarında da canlı olarak yaşıyordu. Geçmiş bin yıllarda da bu tarihlendirme etkili olarak kullanılmıştır. Osmanlılar da bu takvimi, XVI.yüzyıla kadar resmen kullanmaktadırlar. Fatih S. Mehmed, Otlukbeli Zaferi Fetihnâmesinde, hicri tarih yanında bu tarihi de vermiştir. İçinde bulunduğumuz 2001 yıl Yuan ve 2002 de At yıl olacaktır. 12 Hayvan isimli yıl sonrası hesaplarda her 12 bir “müçel” itibar edilmektedir. İnsan hayatı ortalama 60 yıl, yani beş müçel oluyor ve bu oldukça önemli sayılıyordu. 60’lı devrelerin ardarda sayılmasıyla ilgili hesaplama da var olmasına rağmen, ayrıntılarına kaynaklarda tesadüf edilememektedir. Sonuç olarak şu hususları ayrıca ve kesinlikle belirtebiliriz: Türk takvimi , Türk’ün içinde yaşadığı tabiatın içinden çıkmıştır. Türk’ün yaşadığı orta iklim kuşağı dört mevsime imkân verir. Dolayısıyla Türk takvimi, güneşe dayalı ve güneş yılı esaslıdır. Mevsimlerin belirlenmesi için büyük ve devasa yapılardan gerçekleştirilecek astronomik gözlemlere ihtiyaç da yoktur. Gerçi sonradan zenginleşen Türkler dev boyutlu rasathaneler kurarak Türk takviminin bilimsel esaslarını ortaya koymuşlardır ( Uluğ Bey gibi). Ancak hemen herkesin bildiği mevsimlik takvim, Türk hayatında etkili olmuş, binlerce yıl kullanılmıştır. Bunun yanında komşularının takvimleri de kullanılmıştır. Türk takviminin hem sade insandaki hem de tarih içindeki görünüşü, günümüzdeki izleriyle de uygunluk gösteriyor. Bu takvim, günümüzde kendilerini farklı adlarla tanımlayan (Kazak, Özbek, Tatar, Kırgız, Türkmen, Başkurt, Altaylı vb.) insanların doğrudan bir büyük kitlenin birer parçası olduklarının en kesin kanıtlarından birisidir. Bugün bu büyük kitleye biz doğrudan Türk adını verebiliriz. Ancak bu konuda bütün bilinenlerin yeni bir bütünleştirici bakış ile ele alınmasında gereklilik vardır. HİCRİ TAKVİM Hicri Takvimi Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye hicretini başlangıç kabul eden ve ayın dünya çevresinde dolanımını esas alan bir takvim sistemidir. Hicri Takvim; Hicri Semsi ve Hicri Kameri Takvim olmak üzere ikiye ayrılır: Hz. Peygamber, Safer ayinin 27.günü Hz. Ebubekir ile birlikte Medine'ye hicret etmek üzere Mekke'den ayrılmış, 4 gece Sevr Mağarası'nda kalmış. 1 Rebiülevvel Pazartesi günü Sevr Mağarasından Medine'ye doğru yola çıkmışlardır. 8 Rebiülevvel / 20 Eylül 622 Pazartesi günü Küba köyü'ne gelmiş. Burada Küba Mescidi'ni inşa etmiş ve 12 Rebiülevvel Cuma günü Medine'ye doğru hareket etmişlerdir. 1- Hz. Peygamberin Küba'ya geliş günü olan 20 Eylül 622 tarihini, Hicri sene başlangıcı olarak kabul eden ve dünyanın güneş etrafındaki dolanımını esas alan Takvim sistemine Hicr-i Semsi Takvim denilmektedir. 2 -İslamiyet'ten önce, her önemli olay tarih başlangıcı olarak kabul edilirmiş. En son Fil Vakası da takvim başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Bu uygulamada seneler, her önemli olaya göre sayılarak geldiğinden birçok karışıklıklara sebep oluyordu. Hz. Ömer zamanında Hicretin 17. yılında alınan bir kararla Hicretin olduğu sene Hicri Takvimin 1. yılı ve o yılın Muharrem ayı da Hicri Kameri takvimin yılbaşısı kabul edilmek suretiyle, o yıl 1 Muharrem'in rastladığı 16 Temmuz 622 tarihi de Hicri Kameri Takvimin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Biz bunu Hicri Kameri Takvim değil Hicri Takvim olarak bilmekteyiz. Hicri Kameri Takvimde aylar; Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülahir, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir, Recep, Saban, Ramazan, Şevval, Zilkade Zilhicce seklinde sıralanırlar. Hicri takvimlerde, miladi takvimlerde olduğu gibi artık yıllar mevcuttur. 30 yılda yaklaşık 11 günlük bir gerileme yapmaktadır. Bu gerilemeyi düzeltmek için 30 yıllık dönemlerin 2, 5, 7, 10, 13, 15, 18, 21, 24, 26 ve 29 yılları 355 gün, diğer yıllar ise 354 gündür. Ay, dünya etrafında 12 defa döndüğü zaman bir Kameri sene olur ve 354.367 gün veya 354 gün 8 saat 48 dakika 34.68 saniyedir. Dünya, güneş etrafında 1 defa döndüğü zaman da bir Miladi sene olur ve 365.2422 gündür. Hicri yıl miladi yıldan ( 365.2422 - 354.367 =) 10.8752 gün daha kısa olduğundan aylar bazen 29. bazen de 30 gün çekmektedir RÛMI TAKVIM Osmanli Devletinde Hicri 1205 (1790) yilindan itibaren malî Isleri tanzim etmek için kullanilan takvimin adi. Osmanlilar, diger Islâm devletlerinde oldugu gibi bütün Isleri ni Hicri tarih esasi üzerinde yürütüyorlardi. Daha sonralari bir takim, malî gerekçeler sebebiyle resmî islemlerde Hicri tarihi birakarak günes esasina dayali tarihleme sIstemine geçIlmistir. Baslangiç tarihi M.S 594 tür. Mart ayi ile baslamaktadir. Hicri takvim ayin hareketlerine göre tesbit edildigi için Semsi takvime göre 1 yili, on bir gün önce tamamlar. Bu fark 33 senede Semsî takvime bir yillik bir fark yapar. Bunun için her otuz üç yilda, bir yil düsülerek Semsî sene ile mutabakat saglanmaktaydi. Düsülen bu seneye "Sivis senesi" denir. DüzeltIlmemis Julien takvimine göre ayarlanmis oldugu için Rumî Takvim ile miladi takvim arasinda 13 günlük bir fark vardir. Bu fark 1582'de Gregorien takviminde yapilan 10 günlük düzeltmenin 1900 yilinda 13 güne çikmasindan dogmaktadir. 1871 yilinda Cevdet Pasa, baskanliginda kurulan komisyon münasebetiyle kaleme aldigi "Takvimul-Edvar" adli eserde, bu takvimin, Semsî aylar esasina göre Kamerî hesapla tesbit edIlmesinin dogurdugu mahzurlari ortaya koymaktadir. Bu takvim Osmanli Devleti'nin sonuna kadar yürürlükte kalmistir. Rumî takvim, 1871'de hicret esas alinarak yeniden sekillendirIlmistir. Baslangiç tarihi, Miladi 23 Eylül 622 olarak alinmistir. Aylar Semsî olarak hesaplandigi isin Hicrî-Kamerî tarihe göre her otuz üç yilda bir yil geri kalmaktadir. MİLADÎ TAKVİM Hz. İsa'nın doğumunu tarih başlangıcı ve dünyanın güneş etrafındaki dönüş süresi olan 365 gün 6 saatlik zamanı yıl olarak kabul eden takvim. Dönencel yıl müddeti 365, 2425 gün üzerine kurulmuş olan bu takvimde, bir yıl uygulamada yaklaşık 365 gün 6 saat alınmak suretiyte, kalan 6 saatlik fark her dört yılda bir 24 saate çevrilerek bu bir günlük süre, normal şartlarda yirmi sekiz gün süren Şubat ayına ilâve edilmiş ve böylece her dört yılda bir Şubat ayının yirmi dokuz gün sürdüğü kabul edilmiştir. Bu tür yıllara da "fazlalık yıl" veya "artık yıl" ismi verilmiştir. Milâdi takvimin ilk şekli olan Jülyen takvimi, M.Ö. 46 yılında Roma'nın kuruluşunun 708. yıldönümünde, İskenderiyede yaşayan astronomi bilgini Sosigenes'in tavsiyesi üzerine Roma İmparatoru Julies Cesar tarafından yapılmıştır. Julies Cesar tarafından gerçekleştirilen bu takvim reformu sırasında Roma'da günlerin sayılması konusunda düzensizlik görülmüş; buna da rahip ve papazların bazı çıkar hesapları yüzünden tarihleri istedikleri şekilde değiştirmeleri sebep olmuştur. Bu düzensizliğin giderilmesi amacıyla Julies Cesar yılbaşı gününü 1 Mart'tan 1 Ocak tarihine çevirmiş, yıl bir defaya mahsus olmak üzere 445 gün'e çıkarılarak düzensizlik ortadan kaldırılmıştır. Böylece M.Ö. 46 yılının 1 Ocağında Jülyen takvimi yürürlüğe girmiş olmasına rağmen uygulama çözüm getirmemiştir. Dört yılda bir gün eklemekle takvim yine kesin bir şekilde düzeltilmiş olmuyor, bu hesaplamaya göre arada yine 1000 yılda 7,5 günlük bir fark kalıyordu. Bir yılda 0,007784 yıllık fark, başlangıçta önemsiz gibi görünüyorsa da zaman geçtikçe fazlalaşacağından, ban yanlışlıkların ortaya çıkmasına sebep olabilirdi. Gerçekten de, bu takvimin,1500 yıl kullanıldıktan sonra, güneş yılından 10 gün geri kaldığı anlaşılmıştır. Tarih, 21 Mart olması gerekirken eldeki takvimde 11 Mart görfinmekteydi. Papa XIII. Gregorius'un 1582 yılında Jülyen takviminde görülen düzensizliğin giderilmesi amacıyla yaptığı çalışmalar sonunda toplanan Ruhâni meclis, her dört yüz yılda üç artık yılın atılarak bu farkın giderilmesini sağladı. Buna göre dörtyüzün katları olan bin altıyüz, ikibin, ikibin dört yüz yılları artık yıl olarak düşünülemez. Bu da Greğorius takvimi reformunun son özelliğini meydana getirir. Yine bu takvim çerçevesinde MS. 325 yılında takvimin başlıca kurallarını belirleyen İznik Konsülü, Güneş Çevriminin esas alınarak mevsimlerin güneş çevrimine yerleştirilmesine karar vermiştir. İznik Konsülünün toplanmasından, 1582 yılına kadar ki fark olan 1257 yılda bu farkın on güne ulaştığı anlaşılmış, o günkü takvim gününe on gün eklenmiştir. Böylece Roma'da 4 Ekim 1582 Perşembe gününü doğrudan doğruya IS Ekim Cuma gününe bağlama kararı alınmıştır. Bu sayede hafta içinde günlerin sırası da değişmemiş oluyordu. İşte bu değişme ve toplantıyı (İznik Konsülü) düzenleyen Papanın ismine atfen, bu takvime Gregorien (milâdî) Takvimi denir. Gregorien Takvimi Fransa'da 1582 yılında kabul edilerek, 9 Aralık 1582'den hemen 20 Aralığa geçilmiştir. İngiltere 1752 yılının 3 Eylül günü kabul ettiği bu takvimle doğrudan 14 Eylül gününe geçmiştir. Gregorien takviminde yılbaşının 1 Ocak tarihi olarak kabul edilmesi 1752 yılında gerçekleşti. O tarihe kadar 24 Aralık ile 1 Ocak tarihlere çiftyıl adı verilmekteydi. On iki aydan oluşan miladi yılın aylarının isimleri ve bu ayların süreleri şöyledir: Ocak 31; Şubat 28, 29; Mart 31; Nisan 30; Mayıs 31; Haziran 30; Temmuz 31; Ağustos 31; Eylül 30; Ekim 31; Kasım 30; Aralık 31. Ayrıca her yıl ilkbahar, yaz, sonbahar, kış olmak üzere dört mevsime ayrılmıştır. Yıl, her biri kavuşum ayının dörtte birine tekabül eden elli iki haftaya bölünmüştür. Milâdî yılı Hicrî yıla çevirmek için önce eldeki milâdî tarihten 622sayısı çıkarılır; kalan sayı 33'e bölünür; bölüm, kalan sayıya eklenir: Hicri yıl = (Milâdi yıl-622) x 31 Bir hicri yılı milâdi yıla çevirmek için ise şu formül uygulanır: Miladi yılı = Hicri yılı x 33 + 622 Her ne kadar miladi takvim Hz. İsa'nın doğum gününü 1 Ocak (başlangıç) olarak kabul ediyorsa da bunun kesin olmadığı bilinmektedir. Türkiye'de Miladi Takvimi İlk olarak Osmanlı devletinde İttihat ve Terakki partisi zamanında Takvim-i Garbi ismiyle 1917'de yürürlüğe konan Hıristiyan takvimi, Cumhuriyetin kurulmasıyla gerçekleştirilen köklü devrimler sırasında resmen kabul edilmiştir. 26 Aralık 1925 tarih ve 698 sayılı "Takvimde Tarih Mebdeinin Tebdili" hakkındaki kanunla, Hicri 1342 Ocak ayının ilk günü 1 Ocak 1926 olarak değiştirilmiş ve bu tarihten itibaren yeni takvim yürürlüğe girmiştir. T.B.M.M. tutanaklarında kanun şu şekilde resmilik kazanmıştır: Kanun No: 698. Kabul tarihi: 26.12.1925. Madde 1. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde resmi devlet takviminde tarih başlangıcı olarak uluslararası takvim (milâdî Gregorien) başlangıç kabul edilmiştir. Madde 2. 1341 senesi Kânûn-i evvelinin otuz birinci gününü takip eden gün,1926 senesi Kânûn-i sânîsinin birinci günüdür. Madde 3. Hicrî Kamerî takvim öteden beri olduğu üzere özel hallerde kullanılır. Hicrî Kamerî ayların başlangıcını rasathane resmen tesbit eder. Madde 4. İşbu kanun neşri tarihinde muteberdir. Madde 5. İşbu kanunun ahkâmını icraya İcra Vekilleri Hey'eti memurdur T.B.M.M. Kanunlar Dergisi, c.1 V, Atatürk İnkılâbı, Kültür Bak. Yay. Ankara 1984, s. 497). "1927 yılından itibaren Türkiye müslümanları ve hristiyanlar halkı ilk kez ortak bir yıl hesabı kullanmaya başladılar. Aynı şekilde, yine ilk kez, birçok Türk, Avrupa âdetlerine uyarak yılbaşlarında birbirlerine iyi dileklerini ilettiler" (bk. Paul Geııtizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğıı, çev. Fethi Ülkü, Kültür Bakanlığı yayınları, Ankara 1983. s. 145. Gotthard Jaschke, Yeni Türkiye'de İslamlık, Türkçesi, Hayrullah Örs, Ankara, 1972. s. 29-30). Cumhuriyet devrimlerinden sadece birisi olan milâdi takvimin kabulüyle Türkiye müslümanlarının bin yıllık islamî geçmişleriyle aralarına engeller konulmuş ve bundan böyle hristiyan Noel baba kültürü halk arasında yaygınlık kazanarak batılılaşma resmî devlet politikası halini almıştır. Hafta tatilleri pazar gününe alınmış,1935 yılında ise Yahudilerin hafta tatilleri olan cumartesi günleri yarım gün tatil edilmiş, 1974 yılında cumartesi tatili tam güne çıkarılmıştır. Ancak Müslümanların tatili olan cuma günleri için aynı durum söz konusu olmamıştır (Geniş bilgi için bk. Noel ve Hicri takvim md.). Son Düzenleyen fadedliver; 04-10-2009 @ 23:07. | |
|
| | #19 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Bu soruların cevapları nelerdir?![]() Türk kavimlerinin en eski zamanlardan beri, en çok kullandıkları takvim sistemi, devri on iki hayvanlı takvim sistemidir. İslam-Türk alimleri bu on ikili sisteme “Tarih-i Türki,” “Tarih-i Türkistan,” “Tarih-i Khıta” ve “Uygur” veya “Sal-i Türkan” (“Türk yılı”) demektedirler. Bu takvimde Dünya’nın ömrü 3.600.000 yıldır. Bu süre 360 ven'dir. 1 ven 10.000 yıldır. 12 yıl 1 devirdir. 1 yıl 12 aydır. 1 ay 4 hafta ve 30 gündür. Bu on ikili sistemde her hayvan bir yıla ad vermektedir. Devre tamamlandıktan sonra, yeniden on ikili devre başlamaktadır. Yıllara adlarını veren hayvanlar sırasıyla şunlardır: 1- Sıçgan (sıçan), 2- Ud (öküz), 3- Pars (pars), 4- Tavışgan (tavşan), 5- Nek (timsah), 6- Yılan (yılan), 7- Yund (at), 8- Koy (koyun), 9- Biçin (maymun), 10- Tagaku (tavuk), 11- İt (köpek), 12- Tonguz (domuz) Sıralamadan da anlaşılacağı üzere, devrenin ilki Sıçan, sonu ise Domuz yılıdır. Takvimin kökeni ve yılların sırasının oluşumuyla ilgili olarak da şu bilgiler yer almaktadır: Türk hakanlarından birisi kendisinden birkaç yıl önce geçmiş olan bir savaşı öğrenmek ister, o savaşın yapıldığı yılda yanılırlar, onun üzerine bu iş için Hakan ulusuyla geneş (müşavere) yapar ve kurultayda “Biz bu tarihte nasıl yanıldıksa bizden sonra gelecek olanlar da yanılacaklardır; öyle ise, biz şimdi göğün on iki burcu ve on iki ay sayısınca her yıla birer ad koyalım; sağışlarımızı bu yılların geçmesiyle anlıyalım; bu aramızda unutulmaz bir andaş olarak kalsın” der. Ulus bu hakanın önergesini onaylar (Kaşgarlı Mahmud : I, 345). Bunun üzerine Hakan ava çıkar; yaban hayvanlarını “Ilısu”ya doğru sürsünler diye emreder. Bu, büyük bir ırmaktır. Halk bu hayvanları sıkıştırarak suya doğru sürer. Bu hayvanlardan avlarlar; bir takım hayvanlar suya atılırlar; on ikisi suyu geçer; her geçen hayvanın adı bir yıla ad olarak takılır. Bu hayvanlardan birincisi “Sıçgan = sıçan” imiş. İlk önce geçen bu hayvan olduğu için ilk yıl bu adla anılmış ve ilk yıla “Sıçgan yılı" denilmiştir (Kaşgarlı Mahmud : I, 345). Yukarıda verilen bilgilerden en kayda değeri, eski bir zamanda Türk kültür çevresinde şartların zorlamasının bir sonucu olarak, en azından bir savaşın tarihini bile belirlemede bu takvimin kullanılmaya başlamasıdır. Bu takvimin Türkler’de belirgin olarak varlığı Göktürk yazıtlarında ortaya çıkmaktadır. Köl Tigin yazıtında onun ölümüyle ilgili şu bilgi yer almaktadır: “Köl Tigin koyn yılka yiti yigirmike uçdı. Tokuzunç ay iti otuzka yoğ ertürtümüz. Barkın bedizin bitigtaşın biçin yılka yitinç ay yiti otuzka kop alkdımız. Köl Tigin özi kırk artuki yiti yaşında bulut bustadı.” (“Köl Tigin koyun yılında (birinci ay) on yedinci günde uçtu. Dokuzuncu ay, yirmi yedinci günde yas töreni tertip ettik.Türbesini, resmini, kitabe taşını maymun yılında yedinci ay, yirmi yedinci günde hep bitirdik. Köl Tigin kendisi kırkyedi yaşında bulut çöktürdü”) (Köl Tigin, Kuzeydoğu). Bilge Kağan’ın ölümü için ise, şu ilgiler bulunmaktadır: “Bunça kazganıp kangım kağan ıt yıl onunç ay altı otuzka uça bardı. Lazgın yıl bişinç ay yiti otuzka yoğ ertürtüm.” (Bu kadar kazanıp babam, kağan köpek yılı, onunca ay, yirmi altıda uçup gitti. Domuz yılı beşinci ay, yirmi yedide yas töreni yaptırdım”) (Bilge Kağan, Güney, 10). Ayrıca, kaynaklarda sayılar için Göktürkler’in çetele tutmaları, bu tür belgelerin ok ucu ile balmumu üzerine damgalanması ve hesapları bir değnek üzerine yapılan çentiklerden ibaret olması dikkate değer bir husustur. Yazıtlarda tümen (on bin) ve katlarından söz edilmesi de takvime bağlı olarak yaş ve sayı kavramlarının gelişmiş olduğunu göstermektedir (Bilge Kağan, Doğu, 26). Göktürkler’in kullandığı on iki hayvanlı takvimde her hayvanın bir yılı gösterdiği, yıl içerisinde aylar ve aylar içerisinde de günlerin varlığı ortaya çıkmaktadır. Göktürkler’in kullandığı bu takvim Uygurlar tarafından da kullanılmıştır. Burada on ikilik devrede yıl, ay ve günler gösterilmektedir. Uygur hukuk belgelerinde: “Takıgu yıl, törtünç ay, sekiz yangıya”, (“Tavuk yıl, dördüncü ay, sekiz yeniye”); “Koyun yıl, onunç ay, biş ugrmige”, (“Koyun yılı, onuncu ay, sekiz yeniye”) gibi ifadeler aynı anlayışın ürünüdür On iki hayvanlı takvim yalnız Orta Asya’da kullanılmamış, çok geniş coğrafyalarda Türk kavimlerinin kullandığı bir takvim olmuştur. Bu takvimi kullanan kavimlerden biri de Tuna Bulgarları’dır. Onlar hayvan adlarını kendi dillerinin yapısına uygun bir biçimde belirlemişlerdir. Ayları da diğer Türk topluluklarında olduğu gibi sayı sırasına göre belirtmişlerdir. Çin Seddi’nden Tuna Nehrine kadar çok geniş coğrafyada Türk kültür çevrelerinde yaygın kullanım alanı bulan on iki hayvanlı takvimde yıla adını veren hayvandan hareketle yılların özellikleri 11. yüzyıldan başlamak üzere, çeşitli kaynaklarda belirtilmeye başlanmıştır. Bu çerçevede, yılların her birinde bir hikmet olduğunu sanarak, onunla fal tutmaya ve uğur saymaya yönelmişlerdir. Ayrıca, bu durum on iki hayvanlı takvimin Türk kültür çevrelerinde yaygın olarak kullanıldığının bir işaretidir. Yılların nasıl geçeceği, bolluk, kıtlık, savaş, kuraklık, yağış vb. olup olmayacağı yıllara adını veren hayvanlara göre belirtilmiştir. Türk kaynaklara göre, on iki hayvanlı takvim Göktürkler döneminde kullanılmaya başlanmıştır. Yıl, ay ve gün hesabına göre, bu takvimin Türkler arasında kullanıldığı ve çoktan gelişim sürecini tamamlamış olduğu görülmektedir. Göktürk döneminde aynen runik (oyma) yazının gelişimini tamamlayarak, bütün Türk toplumunun sosyal, siyasi, hukuki, dini ve iktisadi ihtiyacını karşıladığı gibi, on ikilik devreyi esas alan yıl, ay ve günleri netleşmiş bu takvimde toplumun zamanla ilgili doğum, ölüm, yaş, yoğ, savaş gibi tarih zaptını zorunlu kılan bütün ihtiyaçlara cevap vermiş olması söz konusudur. Bu durumda on ikilik devreyi esas alan takvim, yani on iki hayvanlı takvim Göktürk dönemi öncesinde kullanılıyordu. Kökeni kuzey medeniyeti olup, Asya Hunları tarafından da kullanılmıştır. On iki hayvanlı takvimin gerçek mucidi Türkler olmuştur Asya Hunları’nda yılın belirli dönemlerinde gerçekleştirilen toplantılar aynen Göktürklerde de yapılıyordu. Bu dönemler aynı zamana denk geliyordu. Göktürkler bu zamanı belirli bir takvime bağlamışlardı. Bu toplantılar Göktürkler’e Asya Hunları’ndan intikal etmiştir. Yılın belirli zamanlarına denk getirilmesi aynı takvimin kullanıldığına işaret sayılabilir. Adı geçen takvimin Hunlar’dan öncede kullanılmış olabileceği ifade edilmektedir. Gerçektende Saka döneminde kullanıldığına dair bilgi kırıntıları bulunmaktadır. M.Ö. 5. yüzyıla tarihlendirilen Eksik Kurganı’ndan çıkartılmış gümüş bir kap üzerindeki yazının, “Han’ın oğlu yirmi üç yaşında yok oldu. (Halkın?) adı da yok oldu.” Şeklinde okunduğu kabul görmektedir.(Altın elbiseli adam) Burada dadil Türkçe olup, yaşı belirtmek için sayı kullanılmıştır. Yaşın belirli bir takvimle bağlantılı olduğu düşünülmelidir. Kurganlardan çıkartılmış olan buluntularda bir ölçüde on ikili sistemle bağlantı kurmayı mümkün kılmaktadır. Tuva’da Arzhan yakınında bulunan ve Sayan-Altay Bölgesinin en büyük kurganında 360 at ortaya çıkarılmıştır. Burada 360 atın 1 yıl, 30 tanesinin 1 ayla ifade edildiği ileri sürülmektedir. Yine Kuban Bölgesinde de ortaya çıkarılan kalıntılardan aynı anlayışın varlığı belirlenebilmiştir, Sakalar’la aynılığı bilinen ve Sakalar’ın batıya geçmiş kolunu oluşturan İskitler’e ait kurganlardan on ikili devreyi gösteren buluntular ortaya çıkartılmış olup, bunlar İskitler’de bu takvimin varlığına işaret sayılmaktadır. Milattan sonraki dönemlerde yaygın olarak kullanılan ve milattan önceki dönemlerde de varlığı belirginleşen on iki hayvanlı takvimle günümüzde kullanılan takvimin dönüşümleri üzerinde de durulmuştur. Hesaplamalara göre, miladın birinci yılı Tavuk yılına denk gelmektedir. Devrenin başlangıcı olan Sıçan yılı miladın dördüncü yılıdır. Bu durumda Sıçan yılı miladın 4, 16, 28, 40 ... yıllarına denk gelir O halde devre adedi “n,” miladi yıl “M” ile gösterilirse, M = n x 12 + 4 ve buradan n = M – 4 / 12 olarak devre adedi bulunur. On İki Hayvanlı Yılların Devri Vasıfları I - Sıçan Yılı : Karışıklık, kargaşılık ve kan dökme çok olur; Hırsızlar, yol kesiciler çoğalır, halk yerdeki böceklerden zarar görür; bazı yerlerde rahatlık ve huzur olur; valilere ve divan ehline noksanlık ve ziyan yüz gösterir. Bu yılda yağmur orta halli olur. II - Sığır Yılı : Sığırlar döğüşgen olmasından bu yıl harp çoğalır. Dert ve baş ağrıları çoğalır, kış soğuk geçer, mevsim kendi tabiatına az uyar, havalar değişik olur, soğuktan meyvelere afet erişir, etrafı alemde fitne ve karışıklık çok olur, insanlarda, bey ve sultanlarda keder çoğalır. III - Pars Yılı : Hükümdarlar birbirine şüpheli nazarla bakarlar ve makam kavgasına girişirler; ahid bozuculuk ederler. Yemiş az olur. Hayvanlara afet az gelir. Kış kısa ve soğuk olur; göze ve ırmakların suyu çok olur. IV - Tavşan Yılı : Nimet ve feragat çok olur; bazı yerlerde hastalık, ölüm, bilhassa kadın ve çocuklarda çok olur. Hükümdarlar adalet ve insafa meylederler, eğer zulüm vaki olursa adalet sebebi ile olur. Yağmur, çeşme ve ırmak suları bol olur. Meyve her nimet çok olur. V - Ejder Yılı : Timsahın suda yaşaması dolayısıyla bu yıl çok yağmur yağar ve bolluk olur. Savaş ve kan dökücülük çok olur. Mahsul bol olur. VI - Yılan Yılı : Bu yıl meyve çok az olur, yıl kurak kış soğuk ve uzun olur. Yılan, sıçan ve karınca bazı yerlerde çoğalır. Hükümdarlar, beyler arasında düşmanlık olur. Halk arasında hile artar, türlü hastalıklar meydana çıkar. Bazı yerlerde veba olur. VII - At Yılı : Bu yıl karışıklık, fitne ile gelir, cenk ve savaş zuhur eder. Yaz hoş, hububat çok olur; dört ayaklılara hastalık ve helak erişir. Kış gayet yumuşak ve uzun olur; meyvelere afet erişir. VIII - Koyun Yılı : Bu yılda nimetler bollaşır; insanlar iyilik ve hayra yönelirler; yağmur çok yağar, gerçi fitne ve karışıklık çıkarsa da çabukça sükun bulur ve asayiş yerine gelir. IX - Maymun Yılı : Çok muharebe ve mücadele olur, reaya ve göçebelerin malı çok olur; büyükler ve eşraf birbirleriyle mevki kavgasına düşerler. Hırsızlar ve fitneciler galebe ederler ve halka mazarrat yaparlar; bu yılda, meyvelere afet erişir. At, deve gibi büyük hayvanlarda çok telefat olur. X - Tavuk Yılı : Hastalık çok olur, bazı yerlerde zelzele tahribat yapar, alış veriş kesilir, eşya bahalanır, bazı, yerlerde büyük harpler olur. Hububat az olur. Hayvanat çoğalır. XI - İt Yılı : Fitne, karışıklık ve kan dökücülük, at ve katır ölümü olur, hayvanların kıymeti artar; hırsızlar ve yol kesiciler çoğalır, kış gayet soğuk geçer, çok hastalık olur. XII - Domuz Yılı : Hükümdarlar arasında mühalefet olur; reaya üzerine emir ve nehiyleri geçer. Tehlikeli hastalıklar çoğalır. Hırsız ve yol kesiciler artar. Meyveler bollaşır. ![]() kaynak | |
|
![]() |
| Etiketler |
| cevapları, nedir, soruların |
Bu soruların cevapları nedir? Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Biyoloji ile ilgili soruların cevapları nedir? | Misafir | Soru-Cevap | 17 | 1 Hafta Önce 22:36 |
| Edebiyat ile ilgili soruların cevapları nedir? | Ozucan | Soru-Cevap | 3 | 2 Hafta Önce 21:35 |
| Din ile alakalı soruların cevapları nelerdir? | Ziyaretçi | Soru-Cevap | 3 | 04-01-2009 21:28 |
| Bilgisayarla ilgili şu soruların cevapları nedir? | Ziyaretçi | Soru-Cevap | 7 | 02-01-2009 02:03 |
| Bu soruların çözümü nedir? | Ceza546 | Soru-Cevap | 2 | 28-12-2008 22:33 |