Hoş geldiniz sayın ziyaretçi Neredeyim ben?!

Web sitemiz; forum, günlük, video ve sohbet bölümlerinin yanı sıra; Skype ile ilgili Türkçe teknik destek makaleleri, resim galerileri, geniş içerikli ansiklopedik bilgiler ve çeşitli soru-cevap konuları sunmaktadır. Daima faydalı olmayı ilke edinmiş sitemize sizin de katkıda bulunmanız bizi son derece memnun eder :) Üye olmak için tıklayınız...


Sohbet (Flash Chat) Forumda Ara

Mekke ve Medine ile ilgili bilgi verir misiniz?

Bu konu Soru-Cevap forumunda sevo tarafından 27 Şubat 2011 (20:26) tarihinde açılmıştır.FacebookFacebook'ta Paylaş
3892 kez görüntülenmiş, 2 cevap yazılmış ve son mesaj 18 Şubat 2012 (16:19) tarihinde gönderilmiştir.
  • 5 üzerinden 3.00  |  Oy Veren: 3      
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın:    « Önceki Konu | Sonraki Konu »      Yazdırılabilir Sürümü GösterYazdırılabilir Sürümü Göster    AramaBu Konuda Ara  
Eski 27 Şubat 2011, 20:26

Mekke ve Medine ile ilgili bilgi verir misiniz?

#1 (link)
sevo
Ziyaretçi
sevo - avatarı
medine ve mekke dönemi ile ilgili kısa bilgiler
Benzer Konular: Etiketler:
  • mekke medine ile ilgili bilgiler
  • mekke ve medine hakkinda bilgi
  • mekke ve medine hakkinda bilgiler
  • mekke ve medine hakkinda kisa bilgi
  • mekke ve medine ile ilgili bilgiler
Rapor Et
Reklam
Eski 18 Şubat 2012, 16:18

Mekke ve Medine ile ilgili bilgi verir misiniz?

#2 (link)
Lethe
buz perisi - avatarı
MEDINE DÖNEMI
Insanligin, cehaletin, sirkin ve putperestligin karanligindan ilâhi gerçeklerin aydinligina kavusup, ebedî kurtulusa erebilmesi için gönderilen son din olan Islâm'in örnek bir topluluk tarafindan nasil yasanacaginin ortaya kondugu ve insani insana köle olmaktan kurtaran, bunu bütün insanligi kucaklayacak s ekilde hakim kilmanin bir vasitasi olan Islâm'in devlet sisteminin kuruldugu Medine'ye hicretle baslayip, Resulullah (s.a.s)'in ölümüne dek süren on senelik teblig ve cihat dönemi.
Islâm, Resulullah (s.a.s)'in yirmi üç yillik bir tevhid mücadelesi sonucunda tamamlanmis, kemale ermistir. Bu tebligin, ilk ayetin vahyolusundan Resulullah'in Medine'ye hicretine kadar olan on üç senelik bölümü Mekke Dönemi* olarak adlandirilir. Mekke Dönemi, müslümanlarin takibata ugradigi, her türlü eziyet ve iskencenin onlara acimasizca reva görüldügü bir dönemdir. Allah Teâlâ, mustaz'aflardan olus an bu ilk inananlar toplulugunu insan tahammülünün ötesinde zorluklarla imtihan ediyor, kurulacak Islâm devletinin sarsilmaz temel taslari olmalari için ruhî bir hazirlik safhasindan geçiriyordu. Bu insanlar ayni zamanda kiyamete kadar gelecek müslüman nesillere, tagutlarin yildirma ve her türlü iskencelerine karsi nasil tahammül etmeleri gerektiginin örneklerini veriyorlardi.
Mekkeli müsrikler, inananlari susturmak için bütün yollari denemis, ancak uyguladiklari zalimce yöntemler neticesinde, iman edenlerin dinlerinden vazgeçeceklerini umduklari halde, onlarin imanlarinda daha da saglamlastiklarini ve kendilerine karsi koymada dirençlerinden hiç bir sey kaybetmediklerini görmüslerdi. Bu, onlarin tamamen sertlesmelerine ve müslümanlarin Mekke'de yasamalarini imkânsiz kilacak kararlar almalarina sebep olmustu.
Bir zaman sonra boykot edilen ve görüldükleri her yerde saldiriya ugrayan müslümanlar için Mekke'de barinma imkânlari tamamen ortadan kalkmisti. Bu insanlar, sirf rabbimiz Allah'tir dedikleri ve onlarin taptiklari saçma ilâhlarina tapinmayi reddettikleri için bütün bu zulümlere muhatap oluyorlardi. Peygambere tabi olan ve müslümanca yasamak için her seyini feda etmeye hazir bu insanlar imanlarindan dolayi zulüm görmeyeceklerini bildikleri Habesistan gibi uzak ve yabanci bir diyara hicret etmek zorunda kalmislardi. Ancak bu hicret Mekke'de dayanilmaz baskilardan bunalan Müslümanlarin bir an olsun rahatlayabilmeleri için, geçici bir çözüm olarak düsünülmüstür.
Bu arada kendisine iman etmedigi halde Resulullah (s.a.s)'i müsrik zorbalarin bütün saldirilarina karsi korumayi, her türlü zorlama ve tehditlere ragmen sürdüren amcasi Ebu Talib vefat edince onun yerine Hasimogullarinin basina Islâm'a karsi en acimasiz kimselerden biri olan Ebu Leheb geçmisti. Artik Resulullah için Mekke yasanmaz bir hale gelmisti. O, Mekke'de ilâhî merhamete karsi, kalpleri mühürlenmis müsriklerin her gün degisik türde saldirilarina maruz kaliyordu. Bunun üzerine o, kendisinin tebligine kulak verebilecek baska topluluklara yönelmek zaruretini hissetmisti. Bunun için ilk önce Taif'e gitmis, ancak orada kimseye birsey dinletemedigi gibi, tasa tutulmustu. O, Mekke'den ayrildigi zaman Ebu Leheb onu "toplum disi" ilân ederek tekrar Mekke'ye dönmesini de engellemek istemisti. Bu durumda birilerinin ona eman hakki tanimasi gerekiyordu ki, Mekke'ye girebilsin. Kendisini himayesi altina almak için müracat ettigi üçüncü kimse olan Mut'im Ibn Adiyy bu istegini kabul etmis ve tekrar Mekke'ye geri dönebilmisti. Tevhidî gerçekleri teblig görevine baslamasindan sonra çektigi onca izdirablara ve her geçen gün sistematik bir sekilde zorlasan güçlüklere ve kavminin azginliklarina ragmen o, Allah'in kelimesini yüceltmek için yilmadan ve hiç bir tehlikeden korkmadan sarsilmaz bir kararlilikla mücadelesini sürdürmüstür.
Resulullah (s.a.s), tevhid akidesini insanlara teblig etmede; Mekke panayirlarina ticaret ve cahilî âdetler üzere haccetmek için gelen yabancilari hedef almaya yöneldi.
Onlara Allah Tealâ'nin kendisine vadettigi gerçekleri bildirerek, kendisine sahip çikmalarini istiyordu. Resulullah onlara s öyle diyordu: "Beni himayeniz altina alin ve benim sözlerimi dinleyin; görürsünüz ki, Iran ve Bizans Imparatorluklarinin sahip ve efendileri sizler olursunuz". Ancak o, girdigi onbes çadirdan da red cevabi alarak kovulmustu. Neticede Allah Tealâ'nin takdir ettigi ve hidayetine lâyik gördügü bir grubu Akabe mevkiinde Islâm'a davet ettiginde, onlar hiç tereddüt göstermeden iman etmislerdi. Alti kisilik bu küçük topluluk, Medine'de sürekli mücadele halinde olan iki rakip kabileden Hazrec kabilesine mensup kimselerden olusuyordu. Bu alti kisi memleketlerine döndüklerinde, büyük bir heyecanla iman ettikleri yeni tevhidî dinlerini diger insanlara anlatmaya koyulmuslardir. Bir sonraki yil yine Akabe mevkiinde Resulullahla bulusan on iki Medineli'den onu Hazrecli ve ikisi de Evs kabilesindendi. Iste bu bulusmadadir ki, Medine döneminin temellerini olusturan ve tarihe birinci Akabe bey'ati olarak geçen bey'at gerçeklesmisti.
Resulullah (s.a.s), onlara dinin bir takim temel prensiplerini bildirmis ve bunlara uymalari konusunda onlardan kesin söz almisti. Resulullah (s.a.s), Islâm'i ögretmek için Mus'ab b. Umeyr'i onlara hoca tayin ederek Medine 'ye göndermisti. Bir yil sonra Mus'ab, Resulullah'a sundugu raporunda Medine'de Islâm'in konusulmadigi bir evin kalmadigini bildiriyordu.
Birinci Akabe Bey'atin'den bir yil sonra, yine ayni mevkide bu sefer, ikisi kadin yetmis üç kisiden olusan Medineli müslümanlarla bulusmus ve Ikinci Akabe Bey'ati olarak adlandirilan bey'at gerçeklestirilmisti. Bu bey'atla Resulullah Medinelilere, Medine'ye hicret etmek istedigini bildirmis ve kendisini bütün düsmanlarina karsi koruyacaklarina ve emrinden ayrilmayacaklarina dair kesin söz vermelerini istemisti. Medineli müslümanlar, Resulullah (s.a.s)'i savasta ve barista, her türlü tehlike ve tehditlere karsi koruyacaklarina dair söz vermislerdi.
Resulullah (s.a.s), Medine'de olus an Islâm cemaatini te skilatlandirmak maksadiyla her sop için bir baskan seçmis ve bunlarin hepsine birden, Es'ad Ibn Zürâre'yi baskan tayin etmisti.
Bu bey'attan sonra Resulullah (s.a.s)'a Medine'ye hicret emri verildi (Buharî, Menâkibul-Ensar, 45). Bunun üzerine Mekke'de bulunan müslümanlar küçük gruplar halinde Medine'ye gitmeye basladi. Kisa zaman sonra Mekke'de, yakinlari tarafindan engellenen kimseler ve Resulullah (s.a.s), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali'den baska kimse kalmamisti. Islam'in bu sekilde Mekke disina tasmasi, Mekke sehir devletini idare edenleri tedirgin etmisti. Çünkü onlar, Resulullah (s.a.s)'in Medine'de meydana getirecegi gücün ileride kendi müsrik yönetimlerine son verecek bir duruma gelmesinden korkuyorlardi. Zaten Hicret, Müslümanlar için bir kaçis degildir. Zira onlar Allah'tan baska korkulacak bir gücün varligina inanmiyorlardi. Onlar, Allah ve Resulünün emrettiklerine uyarak dinleri ugruna her seylerini feda etmislerdi. Bu hicret, Allah Teâlâ'nin tesbit etmis oldugu bir hareket stratejisinin uygulanmaya konmasindan baska bir sey degildir.
Tehlikenin boyutlarini kavrayan Mekke müsrikleri, önemli kararlarini almak için toplandiklari bir meclis olan Darü'n-Nedve'de bir araya gelerek Resulullah'i öldürme karari almislardi. Ancak onlar, Allah Tealâ'nin Resulünü korumakta oldugundan habersizdiler. Onlarin kurdugu komplo hiç bir ise yaramamis, Resulullah (s.a.s), Hz. Ebu Bekir (r.a) ile yaptigi tehlikeli bir yolculuktan sonra Medine'ye ulasmisti. O, ilk önce Medine'nin girisinde Kuba köyünde konaklamis ve burada bir mescit insa etmisti.
Kuba'da birkaç gün dinlendikten sonra Medine'ye hareket eden Resulullah (s.a.s)'i Medineli müslümanlar büyük bir cosku içerisinde karsilamis ve herkes, onu evinde konaklama serefine nail olmak için yarisa girmislerdi. O, basini bos biraktigi devesinin çöktügü bos arsaya en yakin olan Ebu Eyyub el-Ensarî'nin evine yerlesmisti.
Resülullah (s.a.s)'in Kübaya ulas masiyla Islâm vahyinin Mekke dönemi olarak adlandirilan ve kendine has bir özelligi olan dönemi kapaniyor ve Islâm'i insanlara ulastirip, onlarin müsrik zorbalarin tahakkümünden ve sirkin karanligindan kurtarmak için kuvvetin teskilatlandirilip, devlet sekline sokulmasiyla birlikte Resulullah (s.a.s)'in vefatina kadar on sene sürecek olan yeni bir dönem basliyordu.
ILK YAPILAN MESCID
Resulullah (s.a.s)'in ilk isi devesinin çöktügü arsayi sahiplerinden satin alarak buraya bir mescit insa etmek olmus tur. Mescid-i Nebî adi ile anilan bu mekânin Islâm devletinin olusumu ve yönetilmesinde gördügü fonksiyon oldukça büyüktür.
MESCIDU'N-NEBEVI
Resulullah (s.a.s)'in Medine'ye hicretinden hemen sonra ashabiyla birlikte bina ettigi mescit. Bu mescit, Mescid-i Resul, Mescid-i Serîf, Mescid-i Saadet ve Mescid-i Nebevî adlariyla da anilmaktadir. Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa'dan sonra yeryüzündeki mescitlerin en faziletlisidir.
Resulullah (s.a.s), Hicret yolculugunda kisa bir müddet Medine'nin disinda bulunan Kuba köyünde kalmisti. Bu esnada Kuba mescidi adiyla bilenen mescidi insa ettirmisti. Buradan yola çikip, Medine'ye girdigi zaman, Resulullah (s.a.s), misafir edip agirlama serefine nail olabilmek için herkes birbiriyle yarisa girmisti. Kendisini davet edenlere Resulullah (s.a.s); "Birakin deve serbestçe yürüsün. O bizi Allahin razi olacagi bir yere kadar götürecektir" diyordu. Deve bir süre yürüdükten sonra, iki yetim kardese ait bos bir arsaya çöktü. Buraya evi en yakin olan Ebu Eyyub el-Ensarî, Resulullah (s.a.s)'in esyalarini alip sevinçli bir halde evine tasidi (bk. Hicret mad.).
Resulullah (s.a.s)'in devesinin çöktügü bu arsa sahipleri olan Neccarogullarindan Sehl ve Suheyl hibe etmek için israr ettilerse de Resulullah (s.a.s) bunu kabul etmedi ve on dinar gibi sembolik bir meblag karsiliginda burayi satin aldi. Bu bedeli Hz. Ebu Bekir (r.a) ödedi.
Ibn Sa'd, Resulullah'in Medine'ye hicretinden önce Esad ibn Zurare'nin arkadaslariyla burada namaz kildigini, ayrica cuma namazlarini da burada kildirdigini nakletmektedir. Etrafi çevrili olan bu arsanin hemen bitisiginde, cahiliye insanlarinin gömülü bulundugu bir mezarlik vardi. Resulullah bu mezarligin kaldirilmasini istedi. Böylece mescidin insa edilecegi arsa genisletilmis oldu. Ayrica burada bulunan su birikintisi de yok edildi (Nesaî, Mesâcid, 12; Ibn Sa'd Tabakatül-Kübrâ, Beyrut, t.y, I, 239).
Bu arsa üzerinde hemen bir mescit bina edilmeye baslandi. Ensar, Muhacir ve diger gönüllü kimselerin de katildigi kalabalik bir isçi-usta toplulugu tarafindan yürütülen çalismalar sonunda mescit, kisa sürede bina edildi. Resulullah (s.a.s) çalismalari idare edip, mescidin kible tarafindaki temellerinin atilmasi ve diger planlamalari yapmakla yetinmeyip, çalismalara bir isçi gibi tas, kerpiç tasiyarak katilmistir. O, bu çalismalar esnasinda su beyitleri söylüyordu: "Allahim! Ahiret hayatindan bas ka hayat yoktur. Ensara ve muhacirûna magfiret et" (Ibn Sa'd a.g.e., I, 239-24I).
Temeller toprak seviyesine kadar tas, zeminden yukarisi ise kerpiç kullanilarak bina edildi. Temel yaklasik olarak bir buçuk metre derinliginde açilmisti.
Eni-boyu yüzer zira (bir zira =kirkbes santim) olmak üzere, kare seklinde insa edilen mescidin mihrabi Beytu'l-Makdis yönüne denk düsecek sekilde kuzey duvarinda isaretlenmisti. Üç tane kapidan biri güney tarafindaki arka duvarda, ikincisi bati tarafindaki duvarda, üçüncüsü ise Resulullah (s.a.s)'in hücrelerinin bulundugu dogu tarafinda idi. Bu kapiya Cibril kapisi denirdi.
Resulullah (s.a.s), ilk önceleri bir hurma kütügü üzerine çikarak hutbe okurdu. Bir zaman sonra bizzat Resulullah (s.a.s)'in istegi veya ashabin, cemaatin kalabaliklastigini ve arkadakilerin hutbe okurken onu göremediklerini bildirmeleri üzerine, bir kaç basamakli bir minber yapilarak, mescite yerles tirildi (Buhârî, Cuma, 26; Ibn Sa'd, a.g.e., I, 25I-251).
Hicretten on alti ay sonra Kiblenin yönü Beytullah tarafina çevrildigi zaman, güneydeki kapi kapatilarak, burasi mihrab yapildi, Kuzeydeki duvarda da bir kapi açildi. Mescitte namaz kilinan yerin üzeri açikti. Ancak mescitin ortasinda, hurma agacindan yapilan direkler üzerinde, hurma, dal ve yapraklarindan bir gölgelik yapilmisti.
Mescitin dogu tarafinda duvara bitisik olarak Resulullah (s.a.s)'in hanimlari Hz. Âise (r.anh) ve Hz. Sevde (r.anh) için, iki oda insa edilmisti. Ayrica yine mescite bitisik olarak, gündüzleri bir egitim-ögretim yeri, geceleri ise, evsiz kimseler ve misafirlerin barinmasi için "Suffa" denilen üzeri kapali bir bölüm eklenmisti. Resulullah (s.a.s)'e ait odalara, zamanla yedi oda daha eklenerek oda sayisi dokuza çikmistir. Bunlarin hepsi kerpiçten idi (Ibn Sa'd, a.g.e., I, 499).
Medine'de insa edilen bu mescit ayni zamanda, kurulan Islâm devletine ait bütün faal iyetlerin yürütüldügü bir merkez niteliginde idi. Resulullah, ashabiyla orada istisare eder, savas ve baris kararlarini orada alir, elçi heyetlerini orada kabul eder, savasa çikacak ordulari orada techiz ederek yola çikarir, topluma ait bütün meseleler orada çözüme kavusturulur, hatta gerektiginde suçlular ve esirler baglanmak suretiyle orada hapsedilirdi (Nesei, Mesâcid, 2I).
Egitim-ögretim faaliyetleri, mescitin "Suffa" denilen kisminda yerine getiriliyordu. Islâm ümmetinin nüvesini olusturan Ashab ve seç kin sahabe âlimler, Islâmda ilk üniversite sayilabilecek bu mekanda yetismis lerdi. Islâm'in esaslarini ögrenmek üzere Medine disindan gelenler için ayni zamanda bir yatakhane vazifesi görüyordu (Ibn Sa'd a.g.e., 255). Bir defasinda, Temim kabilesine mensup yetmis kisi burada barindirilmis idi (Ahmed b. Hanbel, III, 371).
Resulullah (s.a.s), burada bizzat dersler veriyordu. Ancak, yeni gelen ve baslangiçta olan ögrencilere okuma yazmayi ve Kur'an-i Kerim'i ögreten diger ögretmenler de bulunmakta idi. Medine'den ve uzak yerlerden olmak üzere burada okuyan ögrencilerin dört yüz kisi gibi bir sayiya ulastigi oluyordu. Burada barinanlarin ihtiyaçlarinin büyük bir bölümü, cömert sahabeler tarafindan kars ilanmaktaydi (M. Hamidullah, Islam Peygamberi, Istanbul, 198I, II, 832).
Medine'de bir evi ve ailesi olmayan fakir kimseler de Suffa'da yatip kalkiyor, ihtiyaçlarini buradan sagliyorlardi (Ibn Sa'd a.g.e, 255).
Mescid-i Nebevi, ilk insa edilisinden sonra bir takim genisletme faaliyetleri gördü. Hayber'in fethinden sonra Resulullah (s.a.s), mesciti bir miktar genisletmisti. Resulullah (s.a.s), vefatindan kisa bir müddet önce, Hz. Ebu Bekir'in kapisi hariç odalardan mescite açilan bütün kapilari kapattirmisti (Buhari, Ashab, 3). Resulullah (s.a.s) vefat ettiginde Hz. Âise (r.anha)'ye ait odada defnedilmistir.
Ilk ciddi genisletme, Hz. Ömer (r.a)'in hilâfeti zamaninda yapildi. Güney tarafindan bes, Bati ve Kuzey taraflarindan da onar metre ilave yapildi. Dogu tarafina ilâve yapilmadi ve Resulullah (s.a.s)'in hanimlarinin odalari oldugu gibi kaldi. Kuzey, dogu ve bati duvarlarinda ikiser tane olmak üzere, kapi sayisi altiya çikarildi. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer vefat ettiklerinde Peygamber (s.a.s)'in yanina defnedilmislerdir.
Hicretin yirmi dokuzuncu yilinda Hz. Osman (r.a), mesciti yeniden insa ettirdi. Duvarlari süslü tas ile yeniden örüldü. Tas sütunlar kullanilarak mescitin bir kisminin üzeri kapatildi. Kapilarinin sayisinda bir degisiklik yapilmadi. Bu yenileme ile mescitin genisligi yüz elli zira, uzunlugu ise yüz altmis zira'a çikmis tir (Ibnu'l-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarih, III,1I3; Suyütî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 173).
Emevîler zamaninda, Medine Valisi Ömer b. Abdülaziz eliyle mescit yeniden insa ettirildi. Hicrî seksen sekiz'den, doksan bire kadar süren çalismalarla mescit, dogu, bati ve kuzey yönlerinden genisletilmisti. Peygamber (s.a.s)'in hanimlarinin odalari Mescide katilmis tir (Ibn Sa'd, a.g.e., I, 399). Resulullah (s.a.s)'in kabr-i serifleri Hz. Âise (r.anh) validemizin odasinda bulundugu için bu odanin sadece bir bölümü mescite dahil edildi.
Mescitin duvarlari tas ve kerpiç kullanilarak yapilmis ve mermerlerle kaplanarak süslenmisti. Tavani da Hindistan'da yetisen saac agaci ile örtüldü ve altin suyu ile yaldizlandi. Bu yenileme ile mescitin uzunlugu ikiyüz zira, genisligi de yüz altmis yedi zira çikmistir. Sütunlari mermerden yapilarak, sütun basliklari altinlarla süslendi. Eyvanlarin yapiminda taslar kursun kullanilarak birbirine geçirilip saglamlastirildi. Ravza-i Mutahhara (Resulullah (s.a.s)'nin kabrinin bulundugu yer)'in tavani saac agaci ile örtülerek yazilarla süslendi. Ilk olarak mihrab ve dört tane de minare yapildi.
Abbasîlerden el-Mehdî, Hicrî 162-778'de kuzey tarafindan genisleterek, üç yil süren çalismalarla mesciti yeniledi. Yine 2I2 (817) yilinda Me'mun, mesciti tekrar restore ettirdi.
576 (118I) yilinda en-Nasir Lidinillah, Resulullah (s.a.s)'den kalan degerli esyayi muhafaza etmek için mescitin sahninda kubbeli bir oda yaptirdi. Hz. Âise (r.anh)'in sakladiklarindan bulabildiklerini buraya koydu. Bunlar; Resulullah (s.a.s)'in vefat ettigi zaman giymekte oldugu çuhadan yapilmis rida ve izar, atlas kumas ile islemeli sal bir cübbe, Bürde-i Saadet, seccade, sancaklar, bir kisim resmi evrak ve Ashabdan bazilarina ait bir takim esyadan ibaretti.
654 (1256) yilinin Ramazan ayinin ilk cuma günü, kandilleri yakan kandilcinin ihmali, kutsal emanetlerin korundugu sahndaki kubbeli oda hariç, mescidin tamamen yanmasina sebep olmustu. Abbasîler'den el-Mu'tasim, 655 (1257) yili hac mevsiminde ustalar ve malzeme göndererek mescitin yeniden insa edilmesini sagladi. Yemen Meliki Muzaffer ve Misir Meliki Nureddin Ali Ibn Mu'iz'in de i stirak ettigi bu çalismalarla hücre-i nebeviye ve duvarlarin bir kismi yeniden yapilmisti. Melik Muzaffer, Yemen'de yaptirdigi sanat degeri çok yüksek bir minberi de Mescite yerlestirmisti. Ancak, imar isi tamamlanamamisti. 685 (1295)'de Baybars, yarim kalan insaati tamamladi ve küçük buldugu Melik Muzaffer'in minberini kaldirarak yerine, Misir'dan getirttigi daha büyük ve sanat bakimindan daha zarif bir minberi yerlestirdi. 886 (1481) Ramazaninin 13. günü minarelerden birine isabet eden yildirim, mescitin yanarak, duvarlarinin yikilmasina sebep oldu. Minber, mushaflar ve kitaplarin tamami yandi. Ravza-i Mutahhara ve sahndaki kubbeli oda bu yangindan zarar görmemisti.
Misir Memlûk Sultani Esref Kaytabay, Emir Sankar el-Cemalî'yi kalabalik bir usta kafilesiyle Medine'ye gönderdi.
Mescit biraz genisletilerek duvarlar ve minberler yeniden insa edildi. Mihrabi da biraz genisleterek, üzerini, çevresindeki direklerin basliklarina oturtulan bir Kubbe ile kapadilar. Ravza-i Mutahhara'nin duvarlari üzerine de bir kubbe oturttular. Bunun üzerini de sütunlarin tasidigi diger bir kubbe ile kapadilar. Sonra, Ravza-i Mutahhara ile kible duvari arasina, etrafini üç küçük kubbenin çevreledigi büyük bir kubbe yapildi. Yapilan diger bazi kubbelerle de mescitin bir kismi örtülmüs oldu. Yeniden yapilan mihrap, renkli mermerler ile süslendi. Rahmet kapisinin yaninda Medrese-i Mahmudiye adiyla anilan bir medrese insa edildi. Kaytabay, yapilan bu isler için yüzyirmibin dinar tahsis etmisti.
Osmanlilar döneminde Mescid-i Nebevî'nin bakimi titizlikle yerine getirilmis ve tezyin edilmistir. I. Mahmud, Ravza-i Mutahhara'nin üzerinde bulunan kubbeyi yenileyerek, koyu yesile boyadi. Bundan dolayi bu kubbe, Kubbetu'l-Hadra (yesil kubbe) adiyla anilir. Misir valisi Mehmed Ali Pasa da Mescid-i Nebevi'de birtakim restorasyon çalismalari yapmistir. Mescit, Abdulmecid tarafindan yeniden insa edilmistir. Abdulmecid'in bu is için seçtigi ustalar, Akik vadisinde bulunan Hedab denilen kayadan sütunlar ve taslar kestiler. Mesciti parça parça insa etmeye basladilar. Yani bir kismini yikiyor, yerini hemen yapiyorlardi. 1849-1861 yillari arasinda on iki sene süren insa çalismalari ile mescit yeni bastan insa edildi.
Mayis 1953'te baslatilan diger bir çalisma ile, ön kismi hariç yeni bastan insa edilerek bugünkü hale getirildi. Ilk imar edildiginde yakla sik 2475 m. kare büyüklügünde olan Mescid-i Nebî, tarih boyu süren çesitli insa faaliyetleri sonunda 12271 m. kare genislige ulasmistir. Bugün ise yeniden büyük genisletme çalismalariyla bu alan birkaç katina çikarilacak sekilde büyütülmüs bulunmaktadir.
Mescid-i Nebevî'nin Fazileti
Mescid-i Nebevi, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa'dan sonra, yeryüzündeki mescitlerin en faziletlisidir. Bu konuda Resulullah (s.a.s)'den bir çok hadis varit olmustur.
Mescid-i Nebî'de, bir bölüm vardi ki, Resulullah (s.a.s) burayi Cennet bahçelerinden bir bahçe olarak nitelemistir. Ayrica minberini de ayni sekilde vasiflandirmistir.
Bir hadiste söyle denilmektedir:
"Resulullah, bir hurma kütügüne yaslanarak hutbe okurdu. Ashabdan biri söyle dedi: "Ya Resulullah! Senin için bir sey yapalim ki, cuma günü üzerine çiktigin zaman insanlar sizi görsün ve hutbenizi duyabilsinler" dedi. Bunun üzerine Resulullah; "olur" dedi. Üç basamakli bir minber yapildi. Daha önce yaslanip hutbe okudugu kütügü geçince, kütükten on aylik gebe devenin inlemesi gibi iniltiler gelmeye basladi. Resulullah onu eliyle meshetti ve ses kesildi (Buhârî, Cuma, 26; Nesaî, Cuma, 17; Ibn Mâce, Ikame, 199; Ibn Sa'd, a.g.e.,I, 239-254).
Resulullah (s.a.s), bu minberin üzerine çiktigi zaman söyle demisti:
"Evimle minberimin arasi Cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim de Cennet bahçelerinin üzerindedir (Ahmed b. Hanbel, II, 36, 45I, 534; V, 41). Diger bir hadis de; "Evimle minberimin arasi, Cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim havzimin üzerindedir" (Ahmed b. Hanbel, II, 236) seklindedir.
Minber hakkindaki baska bir hadis-i serifte de söyle buyurulmaktadir: "Minberimin ayaklari Cennet üzerindedir" (Ahmed, b. Hanbel, VI 289, 292, 318; Nesaî, Mesâcid, 8).
Bu hadisler, Mescid-i Nebevî'nin, Resulullah'in minberi de dahil olmak üzere, minberi ile evi arasinda kalan bölümün Cennet bahçelerinden birisi hükmünde oldugunu teyit ederek ortaya koymaktadir. Buna göre, burada bilinçli bir sekilde bulunan, namaz kilan veya baska bir ibadetde bulunan, yaptigi seyleri Cennet bahçelerinden birinde yapmis gibidir.
Yeryüzünde namaz kilmak ve ziyaret etmek maksadiyla yolculuga çikilabilecek üç mescitten birisi Mescidi Nebî'dir. Bir hadis-i serifinde Resulullah (s.a.s) söyle buyurmaktadir: "Üç mescitten baska bir yere (ibadet etmek için) özel olarak yolculuk yapilmaz: Mescid-i Horam, Mescid-i Aksa ve Benim mescidim" (Buharî, Fedâilü's-Salat, 1, 6).
Mescid-i Nebî'de kilinan namaz, diger mescitlerde kilinan namazlardan çok daha faziletlidir. Sa'd ibn Ebi Vakkas (r.a)'dan Resulullah (s.a.s)'in söyle söyledigi rivayet edilmektedir: Mescitimde namaz, Mescid-i Haram hariç, diger mescitlerde kilinan bin rekât namazdan daha hayirlidir" (Ahmed b. Hanbel, I,184); Baska bir rivayette "daha faziletlidir" (Hanbel, I, 16; Nesai, Mescid,4) buyrulur.
Bunun içindir ki, hac farizasini ifa etmek için bu topraklara yönelen insanlar, bir müddet Medine'de kalarak Mescid-i Nebî'de ibadet etmenin güzelliklerinden faydalanmaya çalisirlar.
Namazin disinda, diger hayirli ameller için de Mescid-i Nebevî üstün bir mahaldir. Orada yapilan her ibadet kat kat fazlasiyla mükafatlandirilir. Bunun böyle oldugunu vurgulamak için Resulullah (s.a.s) bir hadisinde, Allah yolunda cihat ile kiyas yaparak söyle buyurmaktadir: Mescitime bir hayri ögrenmek veya ögretmek için gelen, Allah yolunda cihat eden kimse gibidir. Bunun disinda gelen, baskasinin kazancini seyreden kimseye benzer" (Ahmed b. Hanbel, II, 418).
Resulullah (s.a.s), Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa yaninda kendi mescidinin konumunu bildirmek maksadiyla söyle demistir: Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Mescitim de mescitlerin sonuncusudur" (Nesaî, Mesâcid, 7). Bu hadisler, zikredilen bu üç mescitin disinda insa edilecek hiç bir mescitin, digerlerinden farki olmadigini ve fazilet bakimindan birbirine denk oldugunu da ortaya koymaktadir.
Resulullah (s.a.s), Medine'ye hicret ettigi zaman, burada Mekke'deki gibi bir devlet yoktu. Iki büyük Arap kabilesi olan Evs ve Hazrec'den baska, varliklarini bu kabileleri birbirine karsi çatistirarak sürdüren Benu Kaynuka, Benu Nadr ve Benu Kureyza adlarinda üç yahudi kabilesi bulunmaktaydi. Ayrica bu yahudi kabileleri arasinda da bir birlik yoktu. Bu anarsi ortami herkesi biktirmis oldugu için, bütün kabileler Abdullah Ibn Ubeyy'in Medine'de Kral ilân edilerek bir devlet otoritesinin kurulmasi yolunda bir karar üzerinde anlasmalarini saglamisti. Hatta bunun için bir krallik tacinin yapilmasi için de siparis bile verilmisti. Ancak henüz devlet tesekkül etmis degildi. Bu durum Resulullah'in isini kolaylastiriyordu. O, ilk is olarak, yahudiler ve diger müsrik Araplar da dahil herkesi toplayarak hazirladigi anayasa çerçevesinde bir devlet kurulmasini saglama yoluna gitti. Elli iki maddeden olus an anayasa, herkesin hak ve sorumluluklarini belirtirken ayni zamanda idarenin müslümanlarin elinde olmasini öngörüyordu (bu anayasanin maddeleri için bk. Muhammed Hamidullah, Islâm Peygamberi, Istanbul 198I, I, 22I vd.).
Medine'de müslüman nüfus azinlikta olmasina ragmen, kurulan devlet bir Islâm devleti niteliginde olup, bunun tabii ba skani da Resulullah (s.a.s)'dir. Daha önce Medine'de bir devlet yapisinin olmayisi, Resulullah (s.a.s)'in Islâm devletini kurup hiç kimse ile bir çati smaya girmeden onu istedigi gibi teskilatlandirmasini kolaylastirmis ti. Ancak Islâm devletinin kurulmasiyla kralligi suya düs en Abdullah Ibn Ubeyy zahiren iman etmi s gözükerek, Medine Islâm devletini sabote etmek için var gücüyle çalisiyordu. Münafiklarin lideri konumunda bulunan Ibn Ubeyy, Medine dönemi boyunca, müslümanlari sikintiya sokan etkili nifak hareketlerinin tezgâhlanmasinda oldukça büyük rol oynamistir.
Mekke'den her seylerini terkederek Allah yolunda hicret eden muhacirlerin Medine'deki yasayislarini kolaylastirmak ve sosyal hayata adapte etmek için Resulullah (s.a.s), her bir muhaciri bir Ensarla kardes ilân etmis ve bu kardeslik birbirine mirasçi olmak kadar ileri götürülmüstü. Bu olay tarihe "Muahat" * adiyla geçmis ve Ensar'in Allah yolunda, din kardesleri için hiç tereddüt etmeden ne kadar büyük fedakârliklarda bulunduklarini ortaya koymustur.
Artik, Mekke'de sadece bir cemaat statüsünde olan müslümanlar Medine'ye hicretle devletlerini kurmus, bu da Islâm'in teblig stratejisinde önemli degisiklikleri beraberinde getirmisti. Mekke döneminde savas ferdi olaylara itiraz edilmemekle birlikte genel anlamda yasaklanmisti. Bu dönemin tabiati bunu gerektirdigi için Allah Tealâ, onca iskence ve saldirilara ragmen müsriklere karsi silahla karsilik verilmesine izin vermemisti.
Ikinci Akabe Bey atinin pesinden, Ensar'dan Abbas ibn Ubade; "Ya Resulullah, izin ver sana eziyet eden müsrikleri kiliçtan geçirelim" dediginde Resulullah (s.a.s): Henüz bununla emrolunmadik, arkadaslarinizin yanina dönün" buyurmustu (Ahmet b. Hanbel, III, 462).
Hicretle birlikte, devletin kurulmasindan hemen sonra, Allah Teâlâ inananlara I'lay-i Kelimetullah için kiyamete kadar sürecek cihatin kapisini açiyordu: "Zulme ugratilarak kendilerine savas açilan kimselerin karsi koyup savasmasina izin verilmistir. Allah onlara yardim etmeye elbette kadirdir" (el-Hac, 22/39).
Mekkeli müsrikler, hicretten sonra, kendileri açisindan durumun vahametini anladiklari için Medineliler'den, Resulullah (s.a.s)'i öldürmeleri, en azindan Medine'den sürmelerini istiyorlardi. Bu yapilmadigi takdirde Medine'yi isgal edecekleri tehditlerini savuruyorlardi. Resulullah (s.a.s), Medine'deki küçük müslüman toplumu teskilatlandirmaya gayret gösterirken, sinirlari tespit edilmis ve henüz bir sehir devleti niteligindeki bölgenin disinda kalan gayrimüslim kabilelerle ittifak veya saldirmazlik antlasmalari yaparak disardan gelebilecek bir tehlikeyi karsilayacak bir ortam hazirlamaya çalisiyordu. Ancak burada önemli olan husus, müslümanlar, planlarini savunmaya degil, Islâm tebliginin aktif olarak diger insanlara da ulastirilmasi üzerinde yapildigidir. Bunun için askerî gücün kaçinilmazligi açiktir. Bundan dolayidir ki Hicret, sadece Mekkeli müslümanlarin Medine'ye intikali ile sinirli tutulmamis, nerede olursa olsun iman eden herkesin Medine'ye hicreti farz kilinmistir. Mekke'nin fethine kadar geçerli kalan bu hüküm, Mekke'nin fethiyle artik gerek kalmadigi için kaldirilmistir.
Resulullah (s.a.s), siyasî, sosyal ve cihatla alakali inen ayetleri, Mescid-i Nebi'de ashabina ögretiyor, ayrica Mescid-i Nebi'ye eklenen ve Islâm ögretiminin ilk üniversitesi mahiyetiniz olan Suffa'da yetismis ashabin katilimiyla bu egitim faaliyetleri bütün müslümanlari kapsayacak sekilde yerine getiriliyordu.
Bu teskilatlanma ve egitim çalis malari yaninda Islâm devletinin en önemli düsmani olan Mekkeli müsrik güçlere karsi silahli bir faaliyetin hazirliklari da yapiliyordu. Resulullah (s.a.s), Hicretten yedi ay sonra, Mekkeli müsriklere ait ve basinda Ebu Cehil'in bulundugu bir ticaret kervanini vurmak için Hz. Hamza komutasinda otuz kisilik bir birligi Medine'den yola çikardi. Ancak her iki tarafin da müttefigi olan Mecdi b. Amr'in araya girmesiyle, savas pozisyonu alan kuvvetler savasmadan ayrilmislardi.
Bu olaydan bir ay sonra, altmis kisilik bir kuvveti Ubeyde b. el-Haris komutasinda yine Mekke kervaninin yolunu kesmek için göndermisti. Seniyyetül-Murre mevkiinde karsilasan kuvvetler arasinda yine ciddi bir çatisma meydana gelmemisti. Bununla birlikte, Mekke müsrikleri ile müslümanlar arasinda tam bir savas hali yasaniyordu. Bunun için, bu kervanlara yapilan saldirilar, basit birer yol kesme hareketi degildi. Müs riklere ait ticaret kervanlarinin Islâm devletinin nüfuz bölgelerinden geçmesi engellenerek, savas halinde bulunan güçlerin ekonomilerinin çökertilmesi hedefleniyordu. Ayrica bu küçük çapli askerî operasyonlarla müslümanlarin savas yeteneklerinin gelistirilmesi ve tecrübe kazanmalarini saglayarak, ilerdeki büyük savas lar için Islâm o rdusunun alt yapisi olusturulmaya çalisiliyordu.
Hicrî birinci senenin sonunda Sa'd b. Ebi Vakkas komutan tayin edilerek, yirmi kisilik bir kuvvetle el-Harrar bölgesine gönderilmisti. Ancak, Mekke kervani bir gün önceden burayi terkettigi için yine bir çatisma olmadan Medineye dönülmüstü.
Hicrî ikinci senenin Sevval ayinda, ikiyüz kisilik bir kuvvetle Resulullah (s.a.s)'in bizzat askerî sefere çiktigi görülmektedir. Bedir yakinlarindaki Vaddan bölgesine kadar giden Resulullah (s.a.s), bu bölgede oturan Benu Damra kabilesi ile bir saldirmazlik antlasmasi yapmisti. Bundan bir ay sonra Resulullah (s.a.s), ikiyüz kisilik bir kuvvetle Medine'nin kuzey bati tarafinda bulunan Buvat bölgesine gitti. Mekke kervanlarini siki bir takibe alan Resulullah (s.a.s), çiktigi seferler esnasinda bir takim kabilelerle. antlasmalar akdediyor ve Medine etrafindaki kabileleri Mekkeli müsriklere karsi kendi tarafina aliyordu.
Bu arada, Sam ticaret yolunun müslümanlar tarafindan kontrol altina alinmasi Mekke müsriklerinin tedirginligini oldukça artirmisti. Hicri ikinci yilin Cemaziyel-Ahir ayinda, Kurz b. Cabir'in komutasindaki Mekkeli bir birlik Medine'nin dis mahallelerine baskin düzenlemis ve buralari yagmalamisti. Medine'ye henüz dönmüs bulunan Resulullah (s.a.s), bu Mekkeli birligi yakalamak için peslerine düstüyse de, kaçip gittiklerinden onlara yetismesi mümkün olmamisti. Bu olay müslümanlar için üzüntü verici olmustu. Bunun üzerine Mekke'den bir kervanin yola çiktigi haberi alininca Resulullah (s.a.s), hemen Medine'nin güney bati tarafinda bulunan Benu Damra arazisine dogru yola çikti. Burada Müdlic kabilesine mensup olup, hicret esnasinda Resulullah (s.a.s)'i yakalamak isteyen, ancak sonra iman eden Suraka Resulullah (s.a.s)'i kabile mensuplari ile birlikte büyük bir cosku ile karsilamisti. Suraka'nin müslümanlari agirlamasi esnasinda Mekke kervani savusup gitmisti. Bu sefer esnasinda savasçilarin sayisi yüz elli kisi kadardi.
Suriye'ye giden kervanin yolunun kesilmesini saglamak için Resulullah (s.a.s) iki kisiyi istihbarat maksadi ile Suriye'ye göndermisti. Ayrica oniki kisilik bir birligi Abdullah b. Cahs komutasinda, Mekke devletinin müslümanlar hakkinda tasarladiklari planlari ögrenmek için tehlikeli bi r görevle -Mekke'nin güneyinde,. Mekke ile Taif arasinda bir yer olan Nahle mevkiine gönderdi. Bu birligin gittigi yerin gizliligini muhafaza için görevlerini bildiren mühürlü talimatin iki gün yol alindiktan sonra açilmasi emredilmisti. Bu birlik Nahle bölgesine geldiginde Mekkelilere ait üzüm ve deri yüklü bir kervanla karsilasti. Görevi sadece haber toplamak olan birligin komutani Abdullah Ibn Cah s, bu kervana saldiri emri vermis sonuçta bir müsrik öldürülmüs, iki esir alinmis ve kervandaki mallara ganimet olarak el konmus tu. Islâm devletine ait askerî birlikler düsmanla ilk defa ciddi bir çatismaya girmis oluyordu.
Sam tarafina gitmis olan kervanin dönüste ele geçirilmesi için hazirliklara girisildi. Bu kervanin yakalanmasi çok önemliydi. Çünkü Mekkeli müsrikler, Medine'de gün geçtikçe güçlenen Islâm devletine nihai darbeyi vurup ortadan kaldirmak için gerekli olan finansi saglamak gayesiyle Ebu Süfyanin liderliginde bu büyük kervani Suriye'ye göndermislerdi. Bu kervanin dönüs haberi Medine'ye ulasinca Resulullah (s:a.s), Ebu Lübabe'yi Medine'de vekil birakarak, Hicri ikinci yilin Ramazan ayinda üçyüz kisiden olusan ashabiyla birlikte yola çikti. Bunu ögrenen Ebu Süfyan, kervani kurtarmak için güzergah degistirirken, ayni zamanda durumu Mekke'ye bildirerek acilen yardim yetistirilmesini istemisti.
Böyle bir firsati kaçirmak istemeyen Ebu Cehil Mekke'de dolasarak halki galeyana getirmeye çalisiyordu. O, topladigi bin kisilik kuvvetin basina geçerek Medine'ye dogru yola çikmis ti. Islâm ordusu Zefiran denilen yere geldiginde, Mekkeliler'in kalabalik bir ordu ile yola çiktiklari ha beri Peygamber'e ulasmisti. Diger taraftan Ebu Süfyan kervani kurtarmis ve tehlikeyi atlattigini yola çikmis bulunan Mekke ordusuna bildirmisti. Ancak Ebu Cehil, yakaladigi bu firsati degerlendirmek için yoluna devam etti. Ashabiyla bir durum degerlendirmesi yapan Resulullah (s.a.s), onlarin Allah yolunda savasmadaki kararliliklarini görünce kendi ordusundan üç kat daha kalabalik müsrik güçlerle savas karari alinarak yola devam edildi. Bedir mevkiine gelindiginde, vaziyet almis durumdaki düsman ordusuna karsi mevzilendi.
Bu savas Islâm'in kaderini belirleyecek bir mahiyet arzetmekte idi. Bu savas ya kazanilacakti veya üç yüz kahraman mücahitle birlikte Islâm risaleti tarihe kari sacakti. Durumun ciddiyetini, Resulullah (s.a.s)'in Rabbine yaptigi su tazarru açikca ortaya koymaktadir: "Allah'im, vadettigin yardimini bugün lütfet. Ey Rabbim, bugün su küçük ordu yok olup giderse yeryüzünde sana kulluk eden kimse kalmayacak".
Allah Tealâ bu esnada mü'minlere zaferi müjdeleyen su ayeti vahyediyordu:
"Bütün bu toplananlar (müsrikler) hezimete ugrayacak ve arkalarina dönüp kaçacaklardir" (el-Kalem, 68/45).
17 Ramazan günü (13 Mart 624) yapilan savasta Allah Teâlâ'nin vadi gerçeklesmis ve düsman ordusu büyük bir hezimete ugratilmisti. Ebu Cehil ve diger bir grup ileri gelen müsrikler de dahil yetmis müsrik öldürülmüs, çok sayida da esir alinmisti. Islâm ordusunun verdigi sehit sayisi ise on dört kisiydi (bk. Bedir Gazvesi).
Bedir savasi, Medine Islâm devletinin temellerini saglamlastirmis, inananlara büyük moral gücü kazandirmisti. Artik bu savasla hak batila üstün gelmis, küfrün, s irkin ve putperestligin yeryüzünden silinip atilmasi için Islâm cihati mesalesi tutusturulmustu.
Bedir'den Medine'ye dönüldügü zaman, Islâm'a duyduklari düsmanliktan dolayi içlerini kemiren ve müslümanlarin kazandigi bu büyük zaferi hazmedemeyen ve kahrolan yahudiler, düsmanliklarini açiga vurmaya ve degisik yollarla müslümanlara satasmaya baslamislardi.
Iffetsiz bir kadin sair olan Asma binti Mervân ile Ebu Afek adindaki yahudi sairler, Islâma karsi haddi astiklari için öldürülmüslerdi. Yahudi kabileler içinde düsmanliklarini ilk önce açiga vuran Kaynuka yahudileri, Bedir zaferini küçümsüyor, sebebini, Mekkeli araplarin savas bilmemelerine baglayip; "bizimle karsilassalar da savas nasil olurmus görseler" diyerek müslümanlari hafife aliyorlardi.
Bir müslüman kadinin yahudiler tarafindan saldiriya ugramasi üzerine çikan olaydan sonra Resulullah (s.a.s), Kaynukaogullarina savas ilân etti. Müslümanlara karsi büyüklenen bu yahudi kabile, tiynetlerindeki korkakliklarindan, sarfettikleri sözleri unutup kalelerine kapanmaktan baska ça! re bulamadilar. Müslümanlarla çatisma cesaretini gösteremeyen Kaynukaogullari teslim olmalari üzerine Medine'den sürülüp çikarildilar (bk. ; Kaynukaogullari).
Gelisen olaylar çerçevesinde Allah Teâlâ, sosyal, iktisadî, siyasî konulardaki ayetlerini, hikmetine binaen bir nüzul sebebi çerçevesinde gönderirken, Islâm savas hukukuna dair tesrii de olusmaya baslamisti. Islâm, canli bir hayat dini oldugu için, inen hükümler hemen toplum hayatina yansitiliyor ve müslümanlar tarafindan hazmedilerek, yasayislarini onlara göre düzene koyuyorlardi. Islâm tebliginin Mekke safhasi, nasil ki kiyamete kadar sürecek tevhid mücadelesinde insanlara örnek te skil etsin diye Allah tarafindan o seçkin topluluga yasatilmissa, Medine dönemi de, kiyamete kadar müslümanlarin ferdi yasayislarindan devlet düzenine kadar her seyleri için örnek olsun diye, yine o seçkin sahabeler topluluguna yasatilmakta idi.
Bedir savasindan sonra Resulullah, Mekke müsrikleriyle müttefik konumundaki müsrik kabilelere karsi akinlara girismisti. Bedir'de müslümanlarin elde ettigi zafer ve Kaynukaogullarinin ihanetlerine karsilik sürülmeleri, geri kalan yahudileri çileden çikarmisti. Bütün peygamberlere ihanet eden bu kavim, Resulullah (s.a.s).ile yaptigi antlasmaya aykiri olarak Mekke müsrikleriyle gizliden gizliye komplolar hazirlamaya giristi. Yahudi liderlerinden sair Ka'b b. Esref, Bedir zaferini duydugu zaman üzüntüsünden;
"Bugün yerin alti üstünden yegdir" demistir. Bu adam Mekke'ye gidiyor ve Bedrin intikamini almalari için onlari harekete geçirmeye çalisiyor, yahudilerin kendilerine yardim yapacagina dair taahhütlerde bulunuyordu. Düsmanlikta alenî davranan ve ileri giden bu yahudi öldürülerek fesati engellenmisti.
Bedir maglubiyetini bir türlü hazmedemeyen ve öfkeden çilgina dönen müsrikler, intikam almak için hemen hazirliklara girismislerdi. Bedir öncesi, Ebu Süfyan'in Mekke'ye ulastirdigi kervandan herkes sadece sermayelerini almis, kervanin 250.000 dirhem tutarindaki toplam kâri ordu teskilinde harcanmak için ayrilmisti. Mekke disindaki bir çok kabileye heyetler gönderilerek para karsiliginda asker toplama yoluna gidildi. Ordunun mümkün oldugu kadar büyük ve kalabalik olmasi gerekiyordu. Zira Medine'ye dogru yürüme cesaretini ancak bununla kendilerinde bulabilirlerdi.
Kaynak: Islam tarihi






Rapor Et
Eski 18 Şubat 2012, 16:19

Mekke ve Medine ile ilgili bilgi verir misiniz?

#3 (link)
Lethe
buz perisi - avatarı
MEKKE DÖNEMİ

Mekke Cahiliye ortamında Hz. İbrahim'in soyundan gelen ve onun Hanif dinini takip eden bir aileden doğan Hz. Muhammed'in, kırk yaşında putperest toplumu gerçek dine davet etmesi için peygamberlikle görevlendirilmesiyle birlikte ona inanan ve inanmayan insanların 13 yıl boyunca kendi dinlerinin savaşımını verdikleri ve nihayet azınlık-güçsüz müslümanların kendi yurtları olan Mekke'den Medine'ye hicret etmeleriyle kapanan bir dönemin adı; Miladî 610-623 yılları arasında geçen İslâmî tebliğin ilk dönemi. Mekke döneminin sonu, aynı zamanda Hicrî yılın başlangıcıdır.
Hz. Muhammed'in peygamberlikten önceki hayatı Mekke Dönemi içerisinde değerlendirilmez; Mekke Dönemi Hz. Peygamber'in peygamberliğiyle başlar. Toplumunun cahilî yaşantısından uzak kalmak ve gerçeği düşünmek için yılın belli dönemlerinde şehirden uzaklaşan peygamberimiz yine böyle bir durumda Hıra Mağarasında iken Cebrail (a.s.)'ın okuduğu,
"Oku, Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı... " diye başlayan Alâk suresinin ilk ayetlerini dinledi ve peygamberlikle görevlendirildi. Daha önce bir kitap verilmemiş putperest bir topluma kendisine gelen bu gerçeği anlatma görevi ile görevlendirildi. Kendisi o toplumda sevilen, güvenilen, asil ve emin biriydi. Ona, "güvenilen Muhammed" anlamına gelen "Muhammedül Emin" deniyordu. En değerli emanetler başkasına değil ona bırakılıyordu. Eşi Hz. Hatice Hz. Peygamber'in karşılaştığı bu durumu amcası Varaka b. Nevfel'e anlattı. İlâhî kitaplardan haberdar olan Varaka; "Ona gelen, daha önceki peygamberlere gelen Cibril-i Emindir, O peygamberdir. Keşke kavmi onu bu şehirden çıkardığı zaman hayatta olsam da ona yardım etsem" dedi. Varaka'nın söylediği aynen gerçekleşti.
Daha sonra peygamberimiz (s.a.s), Mekke'den çıkarıldı. "Ey örtüsüne bürünen! Kalk (toplumunu) korkut; Rabbini büyük bil, elbiseni de temiz tut" (el-Müddessir, 74/14) ayetleriyle birlikte Hz. Muhammed'in zorlu "Mekke Dönemi" başladı. Hz. Peygamber önce en yakın çevresini uyardı. Kendisine ilk inananlar; hanımı Hatice, kendi evinde kalan yeğeni Ali, azadlısı Zeyd, yakın arkadaşları Ebû Bekir, Osman, Talha.... oldu. Çevresinde toplanan bu müslümanlar da ona yardımcı olarak, herkes kendi güvendiği yakın çevresini yeni dinle tanıştırdı. Kendisine dinin ulaştırıldığı insanlardan temiz yaratılışlılar, zulme, haksızlığa, ahlâksızlığa karşı olanlar bu dine inanıyor; yerleşik düzenin nimetlerinden aşırı yararlanan hırslı, zalim, merhametsiz, ahlâken zayıf Mekke ileri gelenleri bu dine düşman oluyorlardı. Çünkü bu yeni din onların düzenini temelden değiştirmek için gelmişti. Onlar, dua etmek istedikleri zaman hiçbir şey duymayan, görmeyen, kendisine bile yararı dokunmayan, elleriyle yonttukları putlara, heykellere el açarken; yeni gelen din şunu söylüyordu: "Her şeyi yaratan, işiten, gören, dua ettiğiniz zaman size yardım edecek olan tek Allah'a yönelin; o putları terkedin. " Onlar insanları efendi-köle, zengin-fakir, yöneten-yönetilen, soylu-soysuz, sosyete-normal vatandaş, siyah-beyaz kadın-erkek şeklinde gruplara bölüp bir kısmım diğerlerine üstün tutarken; yeni din, bütün insanların tek bir candan yaratıldığını, üstünlüğün ancak kalplerdeki iyilik duygusu ve Allah korkusuyla elde edilebileceğini ilân ediyordu. Onlar, kız çocuklarını utanç verici bir leke olarak görürken, yeni din; kadınlara iyi davranılmasını emrediyordu. Onlar zayıf insanları köleleştirip pazarlarda satarken, kölesini bir hayvan gibi görür zevki için ona işkence yaparken, yeni din; "köleleriniz kardeşlerinizdir, kendi yediğinizden onlara da yedirin, giydiğinizden onlara da giydirin; başınıza bir siyah köle bile emir seçilirse ona itaat edin" diyordu. Kısaca yeni din toplumu her türlü bağdan kurtarıp, inananlara Allah'ın önünde kardeş olarak secde etmelerini emrediyordu.
İslâm Mekke'de önceleri gizlice yayıldı. Güvenilir dostlar arasında konuşuldu ve kendisine bir taban oluşturdu. Bu dönem üç yıl sürdü. Davet gizli olmasına rağmen bu yeni dinin haberi kulaktan kulağa öyle yayıldı ki Mekke'de İslâm'ın konuşulmadığı tek ev kalmadı. Hatta Mekke dışına da taştı ve civar köylerden birinde oturan Ebû Zer el Gıfarî de bu yeni dini duydu ve hemen Mekke'ye gelerek Hz. Peygamber'i bulup müslüman oldu.
"Yakın akrabanı uyar, müminlerin sana tâbi olanlarına himaye kanatlarını indir. Şayet sana karşı çıkarlarsa onlara şöyle de: Ben sizin yaptıklarınızdan tamamen uzağım." (eş-Şuarâ, 26/214-216) ayetleriyle birlikte açık davet dönemi başladı. Hz. Peygamber ailesi olan Haşimoğullarını bir yemeye davet etti ve kendisine gelen gerçeği onlara açıkladı. Ancak müşrikler alay ederek dağılıp gittiler. Hz. Peygamber, başka bir gün Safâ tepesine çıkarak bütün Mekkelilere toplanmaları için çağrı yaptı. Toplandıklarında onlara şöyle sordu: "Ey Kureyş! Size; Şu tepenin arkasında bir düşman ordusu var ve hemen üzerinize saldıracak' desem inanır mısınız?" Verdikleri cevap: "Evet inanırız, çünkü senin yalanını duymadık" oldu "O halde haberiniz olsun ki, ileride büyük bir azap günü var..." Topluluktan bir ses yükseldi: "Günümüzü zehir ettin! Bizi bunun için mi çağırdın?..." Ve toplantı yine dağıldı.
Yeni dinle eski din arasında şiddetli bir mücadele başladı. Artık Mekke'de Lâ ilâhe illallah demek büyük bir suçtu. Aileler parçalandı. Bu mücadele sadece şehirde değil evlerde de vardı. Baba müşrik, çocuk müslüman; koca müslüman, eş müşrik. Ardından, evden kovulmalar, boşanmalar, evlâtlıktan reddedilmeler, hapsetmeler, baskılar, dayak, işkenceler başladı. Bu ortamda Peygamber'in önderliğindeki müslümanlar, Erkam b. Ebil-Erkam'ın * evini kendilerine merkez yaptılar ve geceleri orada buluşmaya başladılar. Orada yeni din öğreniliyor; yeni gelen ayetler ezberleniyor; namaz kılınıyor; evinden kovulan, aç kalan, işkenceye uğrayan müslümanlara kanat geriliyordu. Ama en çok da sabır öğretiliyordu. Çünkü bir günlük değildi işkence.
Yeni dinin egemen olması halinde eski konumlarını yitireceklerini iyi bilen Mekke eşrafı bu gidişe dur demek için yeni taktikler geliştiriyordu. Önce alay ettiler; "Bizim gibi soylu, zengin kişiler varken Allan buna mı vahiy verdi" dediler. Ardından, alay ve eğlenceye rağmen müslümanların sayısında artış olduğunu görünce iftiraya başladılar: "Bunun söylediği şiirdir, bu adam şâirdir, kâhinlik yapıyor. Buna bir şeyler öğreten vardır; ondan aldığı bilgileri bize aktarıyor; Aslında bunun söyledikleri Yahudi ve Hristiyan din adamlarından öğrenilmiş bilgilerdir." İftiralarına aslında kendileri de inanmıyorlardı. Çünkü onlar, Muhammed'i çok iyi tanıyor ve onun şâir, kâhin, nakilci olmadığını biliyorlardı. Bunu herkes bildiği için de İslâm'ın yayılışı devam etti ve kendi adamlarından bir kısmı daha müslümanların safına katıldı. Mekke'nin parlamento binası durumundaki Darün Nedve'de toplanan Mekke büyükleri yeni politikalar ürettiler ve Hz. Peygamber'e geldiler. Barış görüşmeleri yapmak için teklifleri kendilerince cazipti: "Ya Muhammed, senin derdin ne? Toplumumuzu darmadağın ettin. Eğer zenginlik istiyorsan, sana istediğin kadar mal toplayalım. Amacın yönetici olmaksa, seni kendimize önder yapalım, kral seçelim. Kadın istersen Mekke'nin en güzel kızlarını sana verelim. Bu işten vazgeç, istediğini verelim. Ama Hz. Peygamber onlara karşı net bir tavırla şöyle buyurdu: Değil onları, bir elime ay'ı diğer elime güneşi verseniz ben bu davadan asla vazgeçmem. Çünkü ben bunu kendi isteğimle, arzuma göre yapmıyorum. Bunu Allah isliyor" Müşrikler yeğenini ikna etsin diye araya amcası Ebû Tâlib'i koydular. O da aynı teklifle geldi; ama karar kesindi. Mekke yöneticileri Ebû Tâlib'e bir uyarı yaptılar: "Bundan sonra Muhammed'i himaye etmekten vazgeç, onunla aramızdan çekil." Ama Ebû Tâlib akrabalık bağlarını korumakta kararlı idi: "Sen işine bak oğlum. Ben hayatta olduğum sürece sana kimse hiç bir zarar veremez." Ebû Tâlib iyi niyetli idi, ama müslümanların tamamını korumaya onun gücü yetmiyordu. Üstelik müslüman da olmamıştı. Müslümanlar, Peygamberimizin amcası Hz. Hamza ve bir müddet sonra da Hz. Ömer'in müslüman olmasıyla biraz daha güçlendiler. Ancak işkence sürüyordu. Kabilesi veya kendisi güçlü olan müslümanların dışında herkes eziliyordu. Özellikle : köleler; bunlardan bir aile, Yâsir ailesi İslâm'ın ilk şehitleri oluyordu. Hz. Peygamber müslümanların bu işkencelerden kurtulabilmesi için Mekke'yi terketmelerine izin verdi ve onları "Orada bir hükümdar var, kimseye haksızlık ettirmez; orası emin bir yerdir. Allah başka bir kapı açıncaya kadar oraya gidin" diyerek Habeşistan'a gönderdi. Ve, 11 erkek dört kadın Habeşistan'a göç ettiler. Ancak göçe katılanlar daha ziyade güçlü müslümanlardı. Amaç, müslümanlara iyi bir üs hazırlamak ve İslâm'ı yaymaktı. Habeşistan'a hicret edenlerin orada iyi karşılandıkları haberi Mekke'ye ulaştığında Mekkeliler telâşlandılar. Bu arada bir söylenti çıkarıldı: "Bütün Mekke müslüman oldu." Bu haber Habeşistan'a ulaşınca muhacir müslümanlar geri döndü; ancak Mekke yakınında gerçeği öğrendiklerinde bir kısmı tekrar Habeşistan'a dönerken bir kısmı da gizlice Mekke'ye girdi.
Bir süre sonra Mekke'den daha büyük bir kafile İkinci Habeşistan hicretine katıldı. Bunlar yetmiş üç kişi idiler. Mekke müşrikleri İslâm'ın orada güçlenmesinden endişelenerek gidenleri geri getirmek için hazırladıkları değerli hediyelerle birlikte iki elçilerini Habeşistan Necaşisine gönderdiler. Elçiler Necaşinin huzuruna çıktıklarında önce hediyeleri verdiler. Sonra da isteklerini açıkladılar: "Şehrimizden ülkene kaçan bir grup insan var; onları bize geri vermeni istiyoruz." Necaşi kendisine sığınan insanların görüşünü almadan evet diyemeyeceğini söyledi ve müslüman muhacirler saraya çağrıldı.' Orada bir konuşma yapan Hz. Peygamber'in amcasının oğlu Cafer; kendilerinin köle olmadıklarını, suçlu olmadıklarını, özgür birer insan olarak buraya geldiklerini söyledi ve bu elçilerin hangi hakla kendilerini geri götürmek istediğini sordu. Cafer şöyle konuştu: "Biz, cehalet içinde yüzen, putlara tapan, güçlünün zayıfı ezdiği bir topluluktuk. Cenab-ı Allah aramızda kendisine güvendiğimiz bir peygamber gönderdi. O bizi tek Allah'a ibadet etmeye çağırdı. Doğru söylemeyi, verdiğimiz sözü tutmayı, akrabalık bağlarına ve komşuluk haklarına saygı göstermeyi, kötülükten ve kan dökmekten sakınmayı emretti. Biz de ona ve getirdiklerine inandık. Bu yüzden halkımız bize düşman oldu; dinimizden döndürmek için işkence yaptı. Biz de senin ülkene sığındık." Necâşi'nin, Hz. İsa hakkında ne düşündüklerini sorması üzerine Meryem Suresinden bir bölüm okudu. Necâşi okunan ayetlerin ilâhî bir kaynaktan geldiğini anladı ve şöyle dedi: "Bu, İsa'nın getirdiği ile aynı kaynaktan geliyor." Kureyşli elçilere de; "Gidebilirsiniz. Çünkü, Allah'a yemin ederim ki onları size teslim etmeyeceğim" dedi. Mekkeli elçiler hediyeleri de kabul edilmeyerek gerisin geriye gönderildi. Habeşistan'a hicret eden bu müslümanların bir kısmı Medine'ye hicret'e kadar orada kaldı ve daha sonra Medine'de kurulan İslâm devletine hicret ederek Medine'ye geldiler.
Mekke yöneticileri uyguladıkları yaptırımlardan sonuç alamadılar. Üstelik Hz. Hamza, Hz. Ömer gibi güçlü müslümanlar putları hiçe sayarak açıktan açığa Kâbe'de namaz kılmaya da başlamışlardı. Nihayet en önemli kararı aldılar: "Bundan sonra Muhammed'in kabilesi Haşimoğulları ile tüm ilişkiler kesilecek, onlarla alışveriş yapılmayacak, kız alınıp verilmeyecekti. Bu uygulama Haşimoğulları Muhammed'i reddetsin veya Muhammed bu peygamberlik iddiasından vazgeçsin diye başlatılmıştı." Bu sözleşmeyi her kabîlenin reisi imzaladı ve Kâbe'nin duvarına astılar. Ancak ayrı gibi görünen kabîleler arasında kız alıp vermelerle yeni akrabalıklar oluştuğu için Haşimoğulları kabîlesi yalnız kalmadı ve boykotçu kabîlelerin bazı üyeleri gizliden gizliye yardımlarını sürdürdüler. Boykot tam olarak uygulanamadı ama müslümanlar çok zor anlar da yaşadılar. Öyle ki kurumuş deri parçalarını, ot ve ağaç kabuklarını yemek zorunda kaldılar. Akrabalık bağlarına çok önem veren Mekkeliler için bu boykot kararı yüz kızartıcıydı; ama bu bir din savaşıydı ve üst düzey yetkililere göre yapılmalıydı. Ancak, üç yıl süren bu boykotun müslümanlarda bir gevşeme meydana getiremediğini gören müşriklerin bir kısmı zaten istemeyerek katıldıkları bu boykotun kaldırılmasını istediler ve Kâbe'ye astıkları anlaşma metnini oradan kaldırttılar. Müşrikler aynı zamanda bir mucizeye de tanık oldular: "Allahım senin adınla" yazısı dışında bütün kâğıt, kurtlar güveler tarafından yenmişti. Bu mucize üzerinde olumlu bir etki yapmadı. Boykotun kaldırılmasıyla birlikte müslümanlar biraz rahatladılar. Ancak Peygamberimizin hanımı Hz. Hatice ve amcası Ebû Tâlib'in ardarda gelen vefâtları, müslümanları hüzne boğdu. Bu yıla daha sonra "Hüzün Yılı" adı verildi. Peygamber de artık müşriklerin fiili saldırılarına uğruyordu: Başına toz toprak attılar, Mescitte namaz kılarken üzerine işkembe koydular, dövdüler.
Hz Peygamber yanına evlâtlığı Zeyd'i alarak komşu şehir Taif'e gitti. İslâm'ı onlara da duyurmak istedi. Çünkü o sadece Mekkelilere değil âlemlere rahmet olarak gönderilmişti. Ama orada da aynı karakterde insanları buldu. Kendilerine gelen bu misafiri alaya aldılar; ayak takımını kışkırtarak onu şehirden çıkana kadar taşlattılar. Kan içinde geri döndü. Ancak, kendi şehrini bir defa terkeden kişi bir başkasının himayesinde olmaksızın geri dönemezdi. Bu yüzden Hz. Peygamber de Mekke'ye müşrik Mut'im'in himâyesinde girdi.
Mekke'de zulüm dinmemişti, Resulullah, İslâm'ı civar kabîlelere de anlatıyor ve her geçen gün müslümanların sayısı artıyordu. Hıra'da Cebrail'in "Oku." emrinden bu güne on yıl geçti. Ve bir gece Hz. Peygamber Allah tarafından Mekke'den alınıp Kudüs'e, oradan da göklere çıkarıldı. "Kulu Muhammed'i geceleyin Mescidi Haram'dan alarak, ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı yücedir. Allah işitendir, görendir" (el-İsrâ, 17/1). Mirac, denilen bu olayda, Hz. Peygamber, anlamakta zorluk çekeceğimiz ama Allah'ın bildirmesiyle iman ettiğimiz bir çok mucizelerle karşılaştı. Sidretül Münteha (göklerin en uç noktasına)'ya kadar yükseldi. Kendisine Cennet ve Cehennem gösterildi ve bazı emirler ve İslâm'ın bir kısım kuralları verildi. Beş vakit namaz da bu gece farz kılındı.
Peygamberimiz sabahleyin bu olayı anlattığında Mekkeliler, onun delirdiğine hükmederek sevinç haberini birbirlerine yaydılar. Bazıları da müslümanlara koştu bu müjdeyle; "Sizinki göğe çıkmış" demek için. Hz. Ebû Bekir'e de geldiler, ama o beklemedikleri bir cevapla karşılaştılar: "Bunu o söylediyse doğrudur".
Cahiliye Arapları her yıl hac mevsiminde Kâbe'de toplanır haccederlerdi. Bu mevsimde Mekke'de ticaret için panayır da kurulurdu. Yine böyle bir hac mevsiminde Hz. Peygamber Mekke dışından gelen insanları tek tek dolaşarak İslâm'ı anlatıyordu. Medine'den gelen bir grup insana da anlattı ve onlar müslüman oldular. Bunlar Medine'ye altı müslüman kardeş olarak döndüler.
Kısa sürede Medine'de İslâm duyuldu ve her evde konuşulmaya başlandı. Medine'de iki büyük kabile yaşıyordu; Evs ve Hazrec Medine'de ayrıca Yahudiler de vardı. Medineliler Yahudilerle temasta olduklarından, yakında bir peygamberin çıkacağını biliyorlardı. Bu yüzden İslâm'ın yayılması Medine'de daha hızlı oldu ve Medine'li müslümanlar bir yıl sonra Mekke'ye on iki kişi olarak tekrar geldiler. Bu defa aralarında Evs ve Hazreç'in her ikisinden de müslüman vardı. İki düşman kabîle İslâm sayesinde kardeş olabilecek, düşmanlıklar ortadan kalkacaktı. Bu on iki müslüman Mekke dışında Akabe denilen yerde geceleyin Hz. Peygamber'le bir görüşme yaptılar ve Peygamber'e söz verdiler: "Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmayacaklar; hırsızlık yapmayacaklar, zina etmeyecekler, ırza geçmeyecekler, çocukları öldürmeyecekler, iftira etmeyecekler, haktan ayrılmadığı sürece Peygamber'e itaat edeceklerdi. Bunların karşılığında onlara Cennet vardı. Bu Birinci Akabe Bey'atına katılanlar Medine'ye dönerken Hz. Peygamber Habeşistan'dan yeni dönen Mus'ab b. Umeyr'i de onlarla birlikte gönderdi. Mus'ab'ın görevi, Medineli müslümanlara dinlerini öğretmek ve İslâm'ı diğer Medinelilere ulaştırmaktı. Mus'ab, Medine'de 11 ay kaldı ve hac mevsimi öncesinde Mekke'ye döndü. Resulullah'a bir yıllık raporu şu cümleyle özetledi: "Medine'de İslâm'ın konuşulmadığı tek ev kalmadı ya Resulullah" Bir ay sonra da Medine'den yetmiş üç erkek sekiz kadından oluşan bir heyet hac münasebetiyle Mekke'ye geldi ve İkinci Akabe bey'atı gerçekleştirildi. Medine'ye döndüklerinde müslüman bir topluluk olarak sorumlulukları büyük olacağından Hz. Peygamber onları grup grup örgütledi. On iki lider seçildi; dokuzu Hazreç'li üçü Evs'li. Bu bey'atın ne anlama geldiğini içlerinden biri diğerlerine şöyle izah etti: "Siz, siyah, kırmızı tüm insanlara savaş açmayı göze alıyorsunuz. Bu yüzden eğer mallarınız eksildiğinde ve bazılarınız öldürüldüğünde onu terkedeceğinizi düşünüyorsanız onu şimdi bırakın. Çünkü onu o zaman terkederseniz; bu, dünyada da ahirette de utanç duymanıza sebep olur. Fakat eğer sözünüzden dönmeyeceğinizi düşünüyorsanız onu alın; çünkü Allah'a andolsun bu, hem dünya hem de âhiret için kurtuluştur." Onların bu derece tehlikeli sonuçlar doğuracak biatı ise şuydu: Peygamber ve müminler Medine'ye hicret edecekler, onlar da kendilerine gelen bu kardeşlerini sonuna kadar savunacaklardı. Hz. Peygamber'in isteği netti: "Beni, eşlerinizi ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi koruyacaksınız. Ben sizdenim siz de bendensiniz. Sizin savaştığınızla savaşır, barıştığınızla barışırım." Bütün bunların karşılığında Medineli müslümanların mükâfatı Cennet olacaktı.
Bu görüşme ve biattan sonra Mekkeli müslümanlar birer-ikişer, gizli-açık Medine'ye göçmeye başladılar. İslâm'ın Medine'de güçlenip kendi kontrolleri dışında daha da gelişeceğinden korkan Mekkeli müşrikler bu göçü durdurmaya karar verdiler. Ancak bunu başaramadılar. Artık Mekke'de Hz. Peygamber (s.a.s), Ebû Bekir ve Ali dışında pek müslüman kalmamıştı. Müşrikler son kozlarını oynamaya karar verdiler. "Muhammed de Medine'ye gidip adamlarının başına geçerse vay başımıza geleceklere! Ona bu fırsatı vermeden yok etmeliyiz" deyip Hz. Peygamber'i öldürmeye karar verdiler. Ancak Cebrail (a.s)'ın bu komployu haber vermesiyle Resulullah önlemini aldı ve evini kuşatmış olan saldırganların arasından Yâsin suresini okuyarak çıktı. Allah'ın bir mucizesi olarak aralarından geçen Peygamber'i göremediler. Hz. Peygamber Mekke'deki son işleri tamamlamak üzere Hz. Ali'yi geride bırakarak yakın arkadaşı Ebû Bekir'le birlikte Mekke'yi terketti. Ancak Mekkeliler, kaçırdıkları bu adamı öldürene ya da getirene ödüller koyarak etrafa haber saldılar. Peygamberimiz ve arkadaşı Ebû Bekir üç gün Mekke yakınındaki bir mağarada gizlendi ve müşriklerin bulmaktan ümit kestikleri bir anda mağaradan çıkarak Medine'ye yöneldi. Kendisini Medine'de bekleyen müslümanlara bir takım zorluklara rağmen ulaştı ve İslâm'ın "Mekke Dönemi" kapandı. "Medine Dönemi" başladı.
Mekke Dönemi İslâmi tebliğin ilk ve zorlu dönemiydi. Bu tebliğin yöntemini bizzat Allah Teâlâ koyuyor, Hz. Peygamber de Allah'ın gözetimi ile aşama aşama bu görevi yürütüyordu. Dolayısıyla Allah Resulunun bu yönteminden alınacak önemli dersler vardır:
1) Hz. Peygamber müşrikleri öncelikle tek Allah'a kulluğa çağırıyor; onun dışındaki bütün bağlardan kurtulmalarını söylüyordu. Allah'a tam bir teslimiyet olduktan sonra Allah'tan gelecek olan emirleri kabul etmek zor olmazdı. Bu yüzden Hz. Peygamber "Lâ ilâhe illallah" mesajını öne çıkardı. Çünkü toplumun en büyük sapkınlığı birden fazla ilâha tapma idi. Birçok ilâha ibadet eden topluma İslâm'ın getirdiği mesaj şuydu: "Sizin dediğiniz gibi birden çok ilâh yoktur; tek bir ilâh vardır, o da Allah Teâlâ'dır." Buradan hareketle diyebiliriz ki, bir davetçi davet edeceği toplumun en önemli hastalığını tespit edip yoğunluğu/önceliği o hastalığa vermelidir.
2) Resulullah'a indirilen ayetler kâfirlerin en zayıf noktalarını yakalıyor, ellerini kollarını bağlıyor, inatçı olmayanların inanmaları için ona da hiç bir neden bırakmıyordu. Meselâ, kâinat olaylarını örnek veriyor ve yontulmuş taşlara ibadet edenlere; "Her gün görüp durduğunuz bu kadar olağanüstü olayları yaratan Allah'a boyun eğin" diyordu. Bu, müslümanların her dönemde kullanmaları gereken bir usuldür.
3) Hz. Peygamberin getirdiği mesaj toplumda kabul edilen en güzel, en çekici bir şekilde sunuluyordu. Kur'an-ı Kerim şiirin revaçta olduğu bu topluma insan yeteneğini geride bırakan bir şiir üslûbuyla indirildi.
4) Davet, öncelikle yakınlardan, güvenilir temiz insanlardan başlanarak açıklandı. İlk anda bütün bir topluma sunulmadı. Bu da bir davanın yayılabilmesi için öncelikle kendisine sağlam bir zemin hazırlaması, öncü elemanlarını hazırlaması gerektiğini öğretiyor. Hz. Peygamber, Mekke'de fıtratı bozulmamış insanları diğerlerinden ayrı tutarak davette önceliği onlara verdi. Davetçi, tanıdığı ve güvendiği insanlara gitmeli, uzun vadeli yola güvenilir olamayan tanımadığı insanlarla çıkmamalı.
5) Müslümanlar zayıf oldukları dönemlerde kâfirlerin tüm baskılarına sabrettiler. Allah onlara bir müddet savaşma izni vermedi. Medine'de sağlam bir zemin hazırlandıktan sonra onlara savaş izni verildi. Gerçi müslümanlar Medine'de azınlıktılar ama artık bir cephede toplanabilmişlerdi. Mekke'de ise darmadağın ve güçsüzdüler. Savaş imkânları yoktu. Bir davanın hazırlık ve örgütlenme safhasında düşmanla fiilî çatışmaya girmeyip her türlü hazırlığını tamamlamak gerektiği sonucunu Resulullahın bu uygulamasından çıkarabiliriz.
6) Resulullah gizli davet döneminde dirençli elemanları çevresinde topladıktan sonra açık davet dönemini başlattı. Bu dönemde karşı tarafın bütün baskı ve işkencelerine rağmen inancından taviz vermedi. Zira bu dönem açık davet, gizli örgütlenme dönemiydi. Gündüz kâfirlerin karşısına çıkıp; "Sizin taptıklarınız kendilerine bile fayda veremez. Gelin bu yanlış yoldan vazgeçin" diye onların yanlışlığını yüzlerine vuruyor; geceleyin Erkam'ın evinde gizlice toplanıp çalışma programı hazırlıyor, davetin elemanlarına taktikler veriyordu. Bu uygulama bize, İslâm dâvetinin temel özelliklerinden birini öğretiyor: Davet açık, örgütlenme gizli yapılır. Davet için de örgütlenme için de kâfirlerden izin alınmaz.
7) Müşrikler parlemantoları durumunda olan Darün-Nedve'de toplanırlar karar alırlardı. Peygamberimize yaptıkları tekliflerin biri şuydu: "Bu davadan vazgeç, seni "Reis yapalım." Resulullah taktik gereği bunu yapabilir, gücü elinde topladıktan sonra da getirdiği dini benimsetebilirdi. Ama İslâm açık bir din olduğu için Resulullah bu yola başvurmadı; işkencelere rağmen hakkı söyledi. Daru'n Nedve'de bir yer kapma yerine Darul-Erkam'da kendi meclisini oluşturdu. O halde İslâm davetçileri kâfirlerin kontrolündeki bir harekete katılmamalı, kendi hareketlerinin programını kendileri oluşturmalıdırlar.
8) Müslümanların güçlü olanları Mekke'de güçsüzlerle tam bir dayanışma ortaya koymuş malını-mülkünü ortaya dökmüştü. İslâm'a inananlar kardeş oldular; dünya nimetleri, zenginlikler belli ellerde, kasalarda toplanmadı. Tek gaye vardı; Allah'ın dini egemen olsun. O halde her dönemde bir davaya iman edenler kardeş olduklarının bilincinde olmalı, varlıkta ve yoklukta eşit olabilmeliler. Hedefe ulaşılana kadar dünyalıklardan vazgeçilebilmelidir.
9) Hz. Peygamber, Mekke'de hiç bir insana konumundan dolayı öncelik vermedi. Köleleri de zengin efendileri de yanına aldı; çocukları da kadınları da. Ancak İslâm'ın güçlenmesi için ileri gelen eşrafın müslüman olması için de uğraştı, hatta dua etti. Peygamberimizin bu davranışından yola çıkarak şu hükme varılabilir: Davetçi toplumunun yetenekli, üst düzey insanlarını kendi davasına kazandırmak için öncelikler verebilir. Bu da onun müstekbirlere meylettiği anlamına gelmez.
10) Hz. Peygamber'e inanan müslümanlarla aileleri arasında büyük çatışmalar meydana geldi. Aile bağları yerine inanç bağı gözönünde bulunduruldu. Bu örneği benimseyen müslümanlar her zaman ve her yerde, inanç bağıyla asabiyet karşı karşıya kaldığı zaman tercihini inançtan yana koymalı varlıklı ailenin çocuğu olan Mus'ab b. Umeyr gibi gerektiğinde ailesini terkedebilmelidir.
11) Müslümanların bir kısmının işkence ortamından kurtulup daha iyi bir ortamda bulunmak için Habeşistan'a hicret etmesinden şu sonuç çıkarılabilir: Müslümanlar, gerektiğinde müslüman olmasa dahi adâletli, haksızlık yapmayan insan haklarına saygı duyan bir ülkeye iltica edebilirler. Bunu yapmaları o ülkeyi dost edindikleri anlamına gelmez.
12) Hz. Peygamber, Taif seferi dönüşünde Mekke'ye müşrik olan Mut'im'in himayesinde girdi. Bu da Hz. Peygamber'in müşriklerin emrine girdiğini göstermez. Hz. Peygamber, dininden hiç bir taviz vermediği halde Mut'im ona bir insan olarak sahip çıkmış, Peygamber'den dini ile ilgili bedel istememiştir. Bu sadece karşılıksız yapılan bir yardımdır. Bunun yanında Hz. Ebû Bekir'in benzer bir olayı vardır. İbn Daine Hz. Ebû Bekir'i himayesine alır. Ancak gizliden gizliye ibadetinde serbest olduğunu, ama açıktan açığa Kur'an okuyamayacağını söyler. O zaman Hz. Ebû Bekir onun himayesine ihtiyacı olmadığını, kendisine Allah'ın yeteceğini bildirir. Eğer Hz. Ebû Bekir olayında olduğu gibi müşrikler himaye karşılığında müslümanın inancından, ibadetlerinden vazgeçmesini isterlerse o zaman onların himayesi reddedilir. Günümüzde de kapalı yerlerde (mescitlerde, evlerde) Allah'a ibadeti serbest bırakan kâfirler İslâm'ın toplum hayatına girmesini engelliyorlar. Bunu yaptıklarından dolayı müslümanlarla onların arasında bir düşmanlığın olması gerekir.
Mekke dönemi, günümüz müslümanlarının ders alacakları birçok örnekle doludur.
Mekke döneminde inen Kur'an ayetleri daha ziyade inanç temellerini konu edinir. Mekke döneminde kâfirlerin baskısı altında ezilen, hiç bir güvencesi olmayan insanlara hukukî emirler verilmedi. Meselâ bir tesettür ayeti yoktu o dönemde. Çünkü müşriklerin insafına kalan zayıf müslüman hanımların tesettürleri çekip çıkarılabilir ve müslümanlar buna karşı birşey yapamazlardı. Allah müslümanlara uygulanma imkânı olan emirleri veriyordu. Namazı bile gizlice kılan müslümanlara Allah ezan okumalarını emretmedi. Mekke, imanın olgunlaşması, gerçekten inanan insanların ortaya çıkması için bir imtihan dönemiydi. Ama artık İslâm tamamlandı. Günümüzde de müslümanların baskı altında olduğu yerleri Mekke Dönemi ile kıyaslayarak İslâm'ın hukuki emirlerini yok saymak mümkün değildir. İslâm'ın ilk geliş dönemiyle bu dönem bir tutulmaz. Kur'an tamamlanmıştır; müslümanlara farz kılınan yükümlülükler kıyamete kadar geçerliliğini sürdürecektir. Müslümanlara düşen, baskı altında ezildikleri Mekke Dönemini andıran zemin ve zamanlarda bütün güçleriyle İslâmı yaşamaya çalışmak ve bir an önce Medine Dönemini hazırlamaya çalışmaktır. Nefsine uyup, "Mekke döneminde yaşıyoruz" diyerek İslâmî yükümlülüklerden kaçmak çözüm değildir.
Fedâkâr KIZMAZ
Rapor Et
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Hızlı Cevap
Kullanıcı Adı:
Önce bu soruyu cevaplayın
Mesaj:








Yeni Soru
Sayfa 0.522 saniyede (91.39% PHP - 8.61% MySQL) 16 sorgu ile oluşturuldu
Şimdi ücretsiz üye olun!
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 10:24
  • YASAL BİLGİ

  • İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan MsXLabs.org forum adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre tüm kullanıcılarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. MsXLabs.org hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) iş günü içerisinde MsXLabs.org yönetimi olarak tarafımızdan gerekli işlemler yapıldıktan sonra size dönüş yapılacaktır.
  • » Site ve Forum Kuralları
  • » Gizlilik Sözleşmesi