Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 10 Haziran 2017  Gösterim: 30.459  Cevap: 7

Kutsal Yerler - Mekke

28 Nisan 2009 20:41       Mesaj #1
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye

Mekke

Ad:  1.jpg
Gösterim: 386
Boyut:  77.9 KB

eski adı BEKKE, Yunanca MAKORABA,
Suudi Arabistan’ın batı kesimindeki Mekke yönetim bölgesinin (mıntıka) merkezi, İslam dünyasının kutsal hac kenti.
Sponsorlu Bağlantılar

Medine’yle birlikte Haremeyn olarak adlandırılır. Kuran’da Ümmü’l-Kura (Kentlerin Anası) adıyla da anılır ve insanlar için ilk evin (Kâbe) Mekke’de kurulduğu bildirilir (Âl-i İmran: 96). Müslümanlar arasında Beledü’l-Emin, Batha, Beledü’l- Haram, Ummü’r-Rahme, Beldetü’l-Merzuka, Belde-i Tayyibe, Medinü’r-Rab gibi adlarla da anılır. Aynca Mekke-i Müşerrefe, Mekke-i Mükerreme, Mekke-i Mübareke, Mekke-i Nadire, Mekke-i Camia, Mekke-i Mufahhame gibi yüceltici sanlarla da anılması gelenekleşmiştir.

Mekke, Kızıldeniz’deki Uman kenti Cidde’den 72 km içeridedir. Sırat Dağlan üzerinde, İbrahim Irmağı ile kollarının kuru yatakları üzerinde yer alır. Kuran’a göre Mekke Vadisinin ilk sakinleri, Hz. İbrahim’in buraya yerleştirdiği eşi Hz. Hacer ile oğlu Hz. İsmail’di; daha sonra Cürhümlüler gelerek onlara komşu oldu. Gene İslam geleneğine göre, Hz. Muhammed’in büyük dedesi Kusey bin Kilab, Kâbe’ye gösterilen saygı nedeniyle daha önce ev yapılamayan Kâbe haremini Kureyş kabileleri arasında paylaştırarak yerleşim bölgesi durumuna getirdi.
Ad:  8.jpg
Gösterim: 249
Boyut:  49.5 KB

Başlangıçta vadinin, kutsal Zemzem dışında su kaynağı yokken zamanla başka kuyular açılarak yeni kaynaklar elde edildi. Kureyşliler döneminde Mekke, Arabistan’ın öteki yöreleri, Etiyopya ve Avrupa’yla güçlü ticaret bağları bulunan tipik bir kent devleti oldu. Hac ve alışveriş merkezi olmasının yanı sıra şiir şenlikleriyle de ünlüydü. Ama eski kervan yolunun öneminin azalmasıyla birlikte gitgide ticari önemini yitirdi. Emevi ve Abbasi halifeleri karşısında fiilen bağımsızlığını koruduysa da 1269’da Memlûk sultanlarının, 1517’de de Osmanlılann denetimine girdi. Kentin su sorunu, ancak Abbasi halifesi Harun Reşid’in (hd 786-809) eşi Zübeyde’nin başlattığı su getirme girişiminin, I. Süleyman’ın (Kanuni) (hd 1520-66) kızı Mihrimah Sultan tarafından tamamlanmasından sonra çözülebildi. I. Dünya Savaşı ertesinde 1925’te II. Abdülaziz kente girerek Mekke’yi Suudi Arabistan topraklarına kattı.

Eskiden büyük ölçüde hac gelirlerine bağımlı olan ekonomisini çeşitlendirmek için kentte değişik sanayi kollan geliştirilmiştir. Kentin gelişen işkolları arasında dokumacılık, mobilyacılık ve ev aletleri üretimi sayılabilir; çömlekçilik de önemlidir. Ama kent ekonomisi genel olarak ticarete dayamr. Hac seferlerine dönük konaklama tesisleri ve taşımacılık ana hizmet sektörünü oluşturur.
Ad:  7.JPG
Gösterim: 221
Boyut:  52.9 KB

Mekke’nin merkezinde, avlusunda Kâbe’ nin bulunduğu Harem-i Şerif yer alır. Harem-i Şerifin çevresindeki yoğun yerleşim bölgesinin oluşturduğu eski kent kuzeye ve güneybatıya doğru uzanır; doğuda ve batıda ise dağlarla çevrilmiştir. Eski kentin bazı bölgeleri yenilenmiş ve Mekke dört ana alanındaki çeşmeleriyle çağdaş bir kente dönüşmüştür. Mekke’yi de içine alan geniş bir alan Müslümanlar için bir güvenlik ve dokunulmazlık bölgesidir. Buna karşın, Temmuz 1987’deki hac törenlerinde İran yanlısı Şii göstericilerle Suudi güvenlik görevlileri arasındaki çatışmalar sırasında en az 400 kişi ölmüştür. Kâbe’nin yanı sıra Arafat, Müzdelife, Mina, Safa ve Merve de hac görevlerinin gerçekleştirildiği yerler olarak büyük önem taşır. Mekke’ye yalnız Müslümanların yerleşmesine izin verilir. Kentte yargı görevlisi ve öğretmen yetiştiren iki yüksekokul üe halk kitaplıkları vardır.

Mekke’de havalimanı ve demiryolu yoktur. Cidde limanı ile 1980’lerin başında ene burada yapılan havalimanı ve öteki
izmetlerle ulaşım sorunu çözülmüştür. Mekke Medine’ye, öteki Suudi Arabistan kentlerine ve komşu ülkelere asfalt yollarla bağlanmıştır. Nüfus (1980 tah.) 550.000.

kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Safi; 10 Haziran 2017 04:46


Daisy-BT
29 Nisan 2009 21:09       Mesaj #2
Daisy-BT - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  11.jpg
Gösterim: 204
Boyut:  76.6 KB
Mekke

Mekke (Arapça: مكة), Arap Yarımadası'nda Hicaz eyaletinin başkenti ve Suudi Arabistan'ın en büyük şehridir. İslam dini bu şehri kutsal kabul etmektedir ve 'Şehirlerin Anası' diye nitelemektedir.

Müslümanlar İbrahim Peygamber'in M.Ö. 2000'lerde yerleştirdiği hanımı Hacer ve oğlu İsmail'in etrafında inşa edildiğine inanmaktadırlar.
20 Nisan 571 tarihinde İslam dininin son peygamberi Muhammed burada dünyaya gelmiştir. Müslümanlara göre 610'da Kur'an'ın Alak Suresi ile bu kentte vahyolunmaya başlamıştır. 630'da kent müslümanların denetimine geçmiştir. 630'da ünlü Veda Hutbesi bu kentte irad edilmiştir. 1517-1917 arasında Mekke Osmanlı yönetiminde kalmıştır.

Mekke her yıl hicri-kameri Zilhicce ayında milyonlarca hacıya ev sahipliği yapmaktadır. Mekke kenti Kızıldeniz'in Cidde limanın­dan 80 km kadar içeride, Suudi Arabistan'ın batı kesimindeki çorak tepelerin arasındaki verimsiz bir vadide kurulmuştur. İslam'ın kurucusu Hz. Muhammed'in doğum yeri ve tüm Müslümanlar için dünyadaki en kutsal kenttir.

Mekke, Hz. Muhammed'in doğumundan önce de, Güney Arabistan'dan Doğu Akdeniz'e altın ve baharat taşıyan ker­van yolunun üzerinde önemli bir ticaret mer­keziydi. Aynı zamanda, Hz. Âdem’in yaptır­dığı söylenen kare biçimindeki tapınak Kâbe nedeniyle de kutsal bir kent sayılıyordu.

Sonradan Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in tapınağı yeniden yaptırdıkları ve doğu köşesi­ne yakın bir yere tavafın başlangıç noktasını gösteren Hacerü'l-Esved (siyah taş) adlı taşı koydukları sanılmaktadır. Tapınağın yanında Hz. İbrahim'in, eşi Hz. Hacer'le oğlu İsmail'i, ölsünler diye çölde bıraktığında, Hz. Hacer'in oğlunun hayatını kurtarmak için su çıkardığı zemzem kuyusu bulunmaktadır.
Hz. Muhammed İS 570'te Mekke'de doğ­du. Uzun yıllar burada yaşadı ve İslam dinini kurdu. Kendisine karşı çıkanlarla uzun yıllar mücadele ettikten sonra Kâbe’deki putları kaldırttı ve Mekke'yi İslamiyet'in kutsal kenti ilan etti.

Mekke bundan sonra İslam dininin merkezi oldu. Müslümanlar dünyanın neresinde olur­larsa olsunlar ibadet ederken yüzlerini Mek­ke'ye dönerler. Müslüman ölüleri de başları Mekke'ye yönelik olarak gömülür. Hali vakti yerinde olan her Müslüman'ın, bir kez Mek­ke'ye gitmesi sevap sayılır. Her yıl, dünyanın dört bir yanından binlerce Müslüman bu amaçla Mekke'ye gelir. Kentin bugünkü ekonomisi tümüyle hac mevsiminde gelen 1 milyon kadar ziyaretçiden sağlanan gelirin üzerine kuruludur. Birçok Mekkeli yaşamını hacılara oda kiralayarak ya da tö­renler sırasında onlara rehberlik ederek ka­zanır.

Mekke kentine yalnızca Müslümanlar gire­bilir. Hac için gelenler sandalet ve beyaz pamuklu bezden oluşan özel bir giysi (ihram) giymek zorundadır. Haccın bazı törenleri Mekke'nin dışında yapılır, ama hacılar kentteyken Kâbe’de ibadet etmek zorundadırlar. Ayrıca yedi kez Kâbe’nin etrafında dönerler ve sonradan da Hacerü'l-Esved'i öperler. Hacca giden Müslümanlar kendilerine "hacı" der ve başlıklarına yeşil bir şerit takarlar.

Mekke'nin ana yapısı Mescidü'l-Haram' dır; içinde zemzem kuyusuyla Hz. İbrahim'in ayak izini gösteren bir taş bulunur. Kâbe ise ortada yer alır. Güzel yollar Mekke' yi Cidde ve Hz. Muhammed'in mezarının bulunduğu kutsal Medine kentiyle Suudi Ara­bistan'ın başkenti Riyad'a bağlar. Mekke kıyıdaki Hicaz eyaletinin başkentidir.

MsXLabs.org & Temel Britannica

Son düzenleyen Safi; 10 Haziran 2017 04:47
Misafir
10 Haziran 2009 03:58       Mesaj #3
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Mekke
Ad:  2.jpg
Gösterim: 193
Boyut:  94.9 KB

İçinde Kabe'nin bulunduğu ve Hz. Muhammed (S.A.V.)'in doğup büyüdüğü mübarek şehir. Cahiliyye çağında Mekke'nin gelişip yeni bir şe­hir halinde ortaya çıkması ve teşkilat­lanması Kusay b.

Kilab zamanında ol­muştur. Kusay, Kureyş kabilesini Mekke'ye Kabe civarına yerleştirmiş ve yeni bir şehir devleti kurmuştur. Daru'n-Nedve adı verilen bir danış­ma meclisi de yaptırarak şehrin önem­li meselelerinin burada müzakere edil­mesini sağlamıştır. Mekkeliler yılda iki defa ticari seyahate çıkar, yazın Suriye, kışın da Yemen'e giderlerdi. Haram aylarda Mekke canlı bir tica­ret merkezi olurdu. Kabe etrafında panayırlar ve pazarlar kurulurdu. Mekke eşrafı ise yaz aylarını Taif'de geçirirdi. Mekke, Cahiliyye çağında dini, iktisadi, ticari ve edebi bakım­dan Arab Yarımadası'nin merkezi ha­line gelmişti.

Cahilliyye çağında Mek­ke'de hâkim inanç putperestlikti. Her evin ve her ailenin kendilerine mahsus putları vardı. Hz. Peygamber'in doğumu ile Mekke yeniden tarihçilerin dikkatini üzerine çekmeye başla­dı. Hz. Muhammed (S.A.V.) halka İslamiyet'i tebliğe başlayınca Mekke halkı ona karşı çıktı, atalarının dini­ne saygısızlık edildiğini ileri sürerek Hz. Peygamber'e ve islamiyet'i kabul edenlere karşı korkunç bir mücadele başlattılar. Hatta Hz. Muhammed (S.A.V.)'i öldürmek için planlar bile yaptılar. Hz. Peygamber Mekke'de İslam'a davet için müsait bir ortam bulamayınca Medine'ye Hicret etti (M 622).
H.8 (M. 630) yılında Mek­ke fethedildi. Fakat Hz. Muhammed (S.A.V.) Mekke'de kalmayıp Medine'ye döndü.

İlk üç halife devrinde Medine hilâfet merkezi olduğundan Mekke'ye nazaran daha hareketli bir dönem geçirdi. Buna karşılık Mekke, Emevîler işbaşına gelinceye kadar sa­kin bir devir geçirdi. Sonra şehirde ye­niden bir canlılık belirdi. Mekke, Emevî Halifesi I. Yezid zamanında Haccac ile Abdullah b. Zübeyr ara­sındaki çatışmalara sahne oldu. H. 130/747'de Hariciler Mekke'yi zabt ettiler. Fakat Halife II. Mervân'ın gönderdiği birlikler Haricileri mağlup ederek şehirden kovdu. H. 132/750 yılında hilafetle birlikte Mekke'de Abbasflerin eline geçti. H.318/930'da Karmatiler Mekke'yi işgal edip Hâcerü'l-Esvedi Aksâ'ya götürdüler. Şehir 961 yılından itibaren Hz. Ali soyundan şeriflerin eline geçti. Mekke'­ye bir ara Eyyübi'ler ve daha sonra Memlûklar hâkim oldu. 1517'de Ya­vuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethiyle Mekke'de Osmanlı hâkimiyetine geç­ti. Mekke şerifleri Osmanlılara bağlı kalarak idarelerini sürdürdüler. 1788'den itibaren Vehhabiler ile Şerif­ler arasında başlayan mücadele 1924'de Vehhabilerin leyhine sonuçlandı ve Mekke Vehhabilerin eline geçti. Abdülaziz el-Suud Mekke hâ­kimi oldu. 1926'dan itibaren İbn-i Suud Hicaz kralı ilan edildi. Bugünkü Suudi Arabistan devleti adını bu sü­laleden almakta ülke bu haneden ta­rafından yönetilmektedir.
Mekke'ye Gayrimüslimlerin girmesi yasaktır.

MsXLabs.org & İslam Ansiklopedisi
Son düzenleyen Safi; 10 Haziran 2017 04:47
3 Şubat 2010 19:32       Mesaj #4
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın
Ad:  3.jpg
Gösterim: 134
Boyut:  60.4 KB

Mekke-i Mükerreme


Allah Teâlâ'nın rızası için yeryüzünde ilk inşa edilen mescid; Beytullah'ın bulunduğu Mukaddes şehir. Bu şehrin Kur'ân-ı Kerim'de geçen Bekke, Ümmü'l-Kura ve Beledü'l-Emin şeklinde değişik isimleri vardır. Bazıları Mekke'nin, hem şehir hem de "Beyt"i karşılayan bir isim olduğunu söylerlerken; diğer bazıları da Mekke'nin, Harem'in tamamını kapsayan kısmına; Bekke'nin ise mescite has bir isim olduğunu ifade etmişlerdir (İbn Kuteybe, Tefsiru Garîbi'l-Kur'an, Beyrut 1978,107-108; Hasan İbrahim Hasan, Tarihu'l-İslâm, Mısır 1979, I, 45 (dipnot 2). Mekke ve Bekke, Babil dilinde beyt 'ev' anlamında olup, Amalıkalılar tarafından bu yerin ismi olarak kullanılmıştır.

Kimisi mescitin bulunduğu yere Bekke, onun çevresine ise Mekke denildiğini söylemekte; dilciler ise Mekke ile Bekke'nin aynı şeyi ifade ettiğini kabul etmektedirler (Abdullah el-Endelûsî, Mu'cemu Ma İste'ceme, Beyrut 1983, I, 269). Coğrafyacı Batlamyus Mekke'yi Macorabba adıyla bilmekteydi (H. Commens, İA. Mekke Maddesi).

Mekke, Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde Kızıldeniz kıyısındaki Cidde limanının yüz km. doğusunda olup güneyinde aynı uzaklıkta sayfiye yeri olan Taif şehri bulunmaktadır. Medine'ye olan uzaklığı ise yaklaşık olarak dörtyüz km. dir. Yengeç dönencesinin güneyinde, 21° 30' enlem ve 40° 20' boylamları arasında bulunmaktadır. Mekke, doğu tarafındaki Ebu Kubeys dağı ile batı yönündeki diğer dağlar arasında güneye meyilli dar bir vadide, adı geçen dağın eteğinde bulunmaktadır. Bu vadi bir hilâl şeklinde aşağılarda Kızıl denize doğru yönelmektedir. Burası Arabistan'ın Tihame ve Necid bölgeleri arasında bir set oluşturan Hicaz dağlarının iki boğazının kesiştiği noktadır. Kâbe ve onu çevreleyen Mescid-i Haram, şehrin ortasında bulunur. Hemen yanında Safa ve Merve tepeleri bulunmaktadır. Bu vadide şehrin kurulduğu kısım Batın-ı Mekke olarak adlandırılmakta, Mescid-i Haram'ın bulunduğu çukur yere ise el-Batha denilmekteydi.

Mekke'nin havası, bilhassa yaz aylarında oldukça sıcaktır. Kış aylarında ise lâtif bir havası vardır. Her tarafı taş kayaları ile çevrili olan Mekke'de tek su kaynağı Zemzem'dir. Bunun yanında halk, su ihtiyacını karşılamak için kuyular açmış ve sarnıçlar yapmışlardır. Şehrin su problemini kökünden çözümlemek isteyen Harun er-Reşid'in eşi Zübeyde Hanım, üç günlük uzaklıktan su getirme girişiminde bulunmuş, ömrünün vefa etmemesi yüzünden bu projenin ancak Arafat'a kadar olan kısmı gerçekleştirilebilmiştir. Bu proje ancak Kanunî'nin kızı Mihriman Sultan'ın girişimiyle tamamlanabilmiş ve Mekke ihtiyaç olduğu ölçüde suya kavuşmuştu (Şemseddin Sami, Kamusu'l-A'lam, Mekke Mad.).

Çok az yağmur alan ve kurak bir iklime sahip olan Mekke'de kuraklığın bazan dört yıl sürdüğü olurdu. Yemen taraflarını mümbit hale getiren meltem yağmurlarının buraya kadar ulaşan kısmı şehrin doğu tarafında birbirini takip eden tepeler ve yamaçlarda biriken yağmur suları halinde bir araya gelerek şehrin merkezine doğru akar ve Harem'in avlusuna ulaşırdı. Kışın nem oranının yükselmesi ile bazan çok şiddetli yağan yağmurlar, bir sel halinde şehrin bulunduğu alçak bölgenin sular altında kalmasına sebep olurdu. Mekke için bir felâket halini alan ve Beytullah'ı tehdit eden bu problemin çözümlenmesi için Mekke'nin fethine kadar hiç bir çabanın gösterilmediği görülmektedir. Raşid Halifeler döneminde Mekke'yi bu sel baskınlarına karşı korumak için bazı önlemler alınmıştır. Mekke ve etrafındaki arazilerin taşlık oluşu ve suyun yokluğu ziraat için hiç bir faaliyete izin vermemektedir.

Mekke'nin ortaya çıkışı Hz. Adem (a.s.)'a kadar uzanır Adem (a.s.) yeryüzüne indirildiğinde Mekke'de Beytullah'ın bulunduğu bu günkü yerde bir mabet inşa etmekle görevlendirilmişti. Tarihçiler, Adem (a.s)'ın Hindistan tarafından yeryüzüne indiğini kabul etmişlerdir (Taberi, Tarih, Beyrut 1967, I, 122). Onun, kırk defa Mekke'ye giderek haccettiği kabul edilirse bu durum bizi Mekke vadisinin ilk insanla birlikte, seçilerek kutsal kılındığı sonucuna ulaştırır (İbnü'l-Esir et-Kâmil fi't-Tarih, Beyrut 1979, I, 36-38).
Ad:  4.jpg
Gösterim: 136
Boyut:  62.9 KB

Hz. Âdem tarafından inşa edilen Beytullah, Nuh (a.s.) zamanına kadar varlığını sürdürdü. Tevhidden yüz çevirip putperest bir hayat yaşamaya başlayan Nuh kavmi, tufanla helâk edilince, Beytullah yeryüzünden kaldırılmıştı (Taberî, Tefsir, Mısır 1968 IV, 8). Başka bir rivayete göre ise, Beytullah'ın bulunduğu noktaya, Cennetten bir yakut indirilmiş, Tufan esnasında bu yakut göğe kaldırılmıştı (Taberî, Tarih, I, 123).
Bu rivayetler çerçevesinde düşünüldüğünde Mekke'nin insanlık tarihinin başlangıcı ile birlikte, bir yerleşim yeri olma özelliği göstermeye başladığı anlaşılır. Ayetlerde zikredildiği gibi Beytullah, insanların ibadet etmesi için yeryüzünde inşa edilen ilk yapı (Âl-i İmrân, 3/96) ve Mekke, şehirlerin anası (Ümmü'l-Kura) dır (el-En', 6/92). Kur'an-ı Kerimdeki bu tür ifadeler, yukardaki nakilleri doğrular niteliktedir. Ancak Taberi'nin Ebu Zer (r.a.)'den naklettiği bir hadisi şerifte şöyle denilmektedir: "Ya Resulallah! Yeryüzünde ilk mescit hangisidir" dedim. O, Mescid-i Haramdır" dedi.

"Sonra hangisidir" dedim. Mescid-i Aksa dır" dedi. Aralarında kaç yıl olduğunu sorduğumda da; "kırk yıl" dedi" (Taberî, Tefsir, IV, 8-9). Mescid-i Aksa'nın inşası Hz. Süleyman (a.s.) tarafından bitirilmişti (bk. Mescid-i Aksa Mad.). Mescid-i Aksa'nın Beytullah'tan kırk yıl sonra inşa edilmesi haberi, Süleyman (a.s.)'ın bu Mescidi ikinci kez inşaya başlamış olması anlamına gelir. Çünkü bu habere göre Mescid-i Aksa'nın bulunduğu yerde, ya bizzat İbrahim (a.s.) veya oğlu İshâk (a.s) tarafından bir mescit inşa edilmiş olmalıdır.

Hz. İbrahim (a.s)'in Hz. Hacer'i oğlu İsmail ile birlikte getirip bu ıssız vadiye bırakmasından öncesi hakkındaki tarihi bilgiler, bazı yorumlamalar ve çıkarımlar üzerine bina edilmiş olup oldukça yetersizdir.

Hz. Hacer, henüz süt çocuğu olan İsmail'le Allah Teâlâ'nın emri doğrultusunda Mekke'ye bırakıldığı zaman Mekke, su kaynağına sahip olmayan ve yakınlarında hiç bir insan topluluğunun bulunmadığı bir yerdi. Yanlarındaki suyun tükenmesi üzerine, Hz. Hacer'e sunulan Zemzem suyu bu vadiye yeni bir gelecek hazırlamıştı. Yemenli bir topluluk olan Curhumîler'den bir grup Mekke vadisinin aşağı taraflarına konaklamak istediler. Bu arada yakınlarda bir su kaynağının varlığını gösteren kuşlar gördüler. Biraz araştırmadan sonra, Zemzem'in yanına ulaştılar. Bu topluluk Hz. Hacer'den Zemzem'e yakın bir yere yerleşmek için izin istediler. Suyun kendisine ait kalması şartıyla onların bu isteğini kabul etti. Böylece, başka insanlar da gelip yerleşerek buranın bir yerleşim merkezi halini almasını sağladılar (İbnü'l-Esîr, el-Kâmil fi't Tarih, Beyrut 1979, I, 103-104).

Hz. İsmail (a.s.), büyüyüp delikanlılık çağına geldiğinde, Hz. Hacer vefat etti. Hz. İsmail, Curhümlüler'den bir kız ile evlenip, onlarla akrabalık kurmuş ve onlardan Arapçayı öğrenmişti. İbrahim (a.s.), sürekli olarak Mekke'ye gelip Hz. Hacer ve oğlu İsmail'i ziyaret ediyordu. Yine bir defasında Mekke'ye geldiğinde, Allah Teâlâ'nın kendisine burada bir "beyt" yapmasını emrettiğini söylemiş ve birlikte Kâbe'nin inşasına başlamışlardı. Beytullah'ın tamamlanmasından sonra Allah Teâlâ Haccın nasıl yapılacağını İbrahim (a.s.)'a bildirmiş (İbnü'l-Esir, a.g.e, I,106-107) ve Mescid-i Haram'a giren herkesin emniyet ve güvenlik içinde bulundukları hükmünü getirmişti (Âl-i İmran, 3/97).

İsmail (a.s.)'ın nesli burada çoğalıp dururken, Yemen'den göç edip buralara gelen Huzaalılar, Curhümîlerden yerleşme izni istemiş, red cevabı almaları üzerine onlarla savaşarak şehri ele geçirmişlerdi. İsmailoğulları bu savaşta tarafsız kaldıkları için Huzaalılar onlara dokunmamışlardı. Huzaalılar 207'de Mekke'ye hakim olmuşlar ve bu hâkimiyetlerini üçyüz yıl sürdürmüşlerdi. Huzaalılar Mekke'de, İbrahim (a.s.)'in dininden büyük sapmalar göstermiş ve putperestliğin yaygınlaşmasını sağlayarak insanları dalâlete sürüklemiş, Hubel adında bir put dikip ona tapınmışlardı (İbn Hacer, el-Askalanî, Fethu'l-Bâri, Mısır 1959, V, 359). Bu putperestlik İsmail (a.s.)'ın soyunu da etkisi altına almış; istisnalar hariç Hanif dinine mensup kimse kalmamıştı. Huzaalılar İsmail (a.s.)'in nesli olan Kureyş'in güç kazanmasına kadar Beytullah'ın sahibi olma durumlarını korumuşlardı. 440 yılında Kusay, Kureyş'i toparlayıp, Huzaalılarla savaşa tutuşmuş ve onları şehirden uzaklaştırmıştı (İbn Hacer, a.g.e., V, 359; H. İ. Hasan, a.g.e., I, 45-46). Kusay, Huzaalılarla olan mücadelesi esnasında Kuzey Arabistan'ın büyük kabilelerinden biri olan Kuda'a kabilesinin başkanı olan üvey kardeşi tarafından desteklenmişti (M. Hamdullah, İslâm Peygamberi, II, 884.),

Kusay, emretme gücünü ele geçirmesinden sonra, Mekke'deki idari ve sosyal yapıda bazı değişiklikler yaptı. Mekke'nin merkezi olan Beytullah'ın etrafına kendi kabilesi Kureyş'e mensup çeşitli boyları yerleştirdi. Burada oturan Huzaalılar'ı ise şehrin dışında ikamet etmek zorunda bıraktı. Şehrin mutlak hakimi olmakla birlikte Kusay, toplumun genel işleriyle alâkalı bazı görevleri Kureyş'in dışındaki kabilelere verip hoşnut etme yoluna giderek, onları Kureyş'e bağlamış oldu. Bu görevlerin önemli bir kısmı Hac ibadeti ile alâkalı idi ve Mekke'den çok uzak yerlerdeki bazı kabileler de bu görevlerin yerine getirilmesine katılıyorlardı (M. Hamdullah, a.g.e., I, 888).

Kusay, Mekke şehir devletinin parlemantosu niteliğinde olan Daru'n Nedve'yi kurmuş ve bunun yanında, toplumun idaresi ve dini görevlerin yerine getirilmesi ile alâkalı kurumlar ihdas etmişti.

Daru'n-Nedve'nin başkanlığı, savaş sancağı muhafızlığı, Kâbe'nin hizmetleri, hacılara içecek su ve vergilerden elde edilen gelirden hacılara yemek verme gibi görevler bizzat Kusay tarafından yerine getiriliyordu. O, vefat ettiği zaman bu görevleri dört oğlundan ikisi olan Abdu'd-Dâr ve Abdul Menaf'a kalmasını vasiyet etmişti (Hamdullah, a.g.e., 891; H. İ. Hasan, a.g.e., I, 48).
Son düzenleyen Safi; 10 Haziran 2017 04:49
12 Nisan 2011 13:17       Mesaj #5
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye
Ad:  5.jpg
Gösterim: 140
Boyut:  116.5 KB
Mekke, eski Grek şehirlerinde olduğu gibi yukarı şehir (Malat) ve aşağı şehir (Mesfele) olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Kureyş'in ileri gelen ve lider konumunda olan kimseleri Malat denilen şehrin yukarı kısmında oturuyordu. Başkan Kusay'ın evi ise Beytullah'ın tam karşısında idi ve toplumun problemlerinin görüşülmesi bu evde yapılırdı (M. Hamdullah, a.g.e., 888-889). Daru'n-Nedve olarak adlandırılan yer, Kusay'ın ölümünden sonra şehir meclis binası olarak tahsis edilen bu evdir. Mekke'nin kırk yaşını doldurmuş bütün sakinleri, meclis toplantılarına iştirak edebilirlerdi. Ancak, pratikte belirli aile başkanları ve kabile ileri gelenlerinden başkalarının bu toplantılara iştirak ettiği görülmezdi. Daru'n-Nedve en hareketli günlerini kuruluşundan uzun zaman sonra, Resulullah (s.a.s)'in davetini engellemek ve inananları sindirmek için yapılan toplantılar sebebiyle yaşamıştır. Mekke'li müşrikler, Mekke şehir devletinin parlemontosunda kararlar alarak İslâmı yok etmeye çalışmışlardır. Resulullah (s.a.s.), ise ilk zamanlardan başlayarak bu parlementoya (Daru'n-Nedve'ye) karşı Erkam'ın evini (Daru'l-Erkam) karargâh yaparak mücadelesini sürdürmüştür.

Bütün Mekkelilerin ortak meclisi olan Daru'n-Nedve'nin yanında bir de er soyun kendilerine ait "Nâdî" denilen toplantı yerleri vardı. Bu Nâdîlerde de İslâm mesajını yok etmek için sürekli küçük çaplı toplantılar düzenlenmekteydi. Gerek Daru'n-Nedve'de ve gerekse Nâdîlerde yapılan toplantılar basit de olsa bir protokol çerçevesinde olurdu. Bu mekanlar siyasî ve askeri kararların alındığı yerler olmaları yanında, sosyal faaliyetlerin de yürütüldüğü yerlerdi.

Mekke bir şehir devleti olmakla birlikte, otorite tek bir kimsenin elinde değildi. Kusay, Mekke'de hâkimiyeti eline geçirdiği zaman, yabancılar üzerinde olduğu kadar kendi kabilesi üzerinde de mutlak bir hâkimiyete sahipti. Ancak o, idarî imtiyazları oğulları arasında bölüştürmüş olduğundan dolayı bir hükümdarlık idaresine geçiş olmamıştı. Oligarşik bir yönetim tarzına sahip olan Mekke, Bizans İmparatoru'nun sağladığı büyük desteğe rağmen Osman İbnu'l-Hüveyris'in krallığını tanımamış; Bizansla olan iktisadî ilişkilerini tehlikeye düşüreceğini bildikleri halde onu alaya almışlardı. İslâm vahyinin başladığı sıralarda Mekke on kişilik bir şûra tarafından idare ediliyordu. Ancak idarenin işleyişi hakkında açık bilgi veren kayıtlar yoktur. Bazı rivayetlerde altı ile on arasında memuriyetin bulunduğu zikredilir. Ancak hiç bir kazaî yetkisi olmayan bu memuriyetlerin ihdas edilmesi, eşraf zümresinin öğünme duygularını tatmin gayesine yönelikti.
Ad:  6.jpg
Gösterim: 140
Boyut:  62.4 KB

Mekke'de dini hayat tamamen putperestlik üzerine bina edilmişti. Bu putperestlik, Hz. İbrahim'in tevhid dini çerçevesinde ortaya koyduğu ibadetlerle iç içe girdirilmişti. Mekke'li müşrikler Allah'ı, herşeyin yaratıcısı olarak kabul ederken bir çok meselede putları ona ortak koşarlar, onları kendilerine ilâhlar edinirlerdi. Beytullah ve haccın Arabistan'ın diğer bölgelerini de ilgilendiren bir husus olması, Mekke'ye, yarımadanın dini merkezi olma konumunu kazandırıyordu. Cahilî âdetler üzere yapılan haclarda, hacıların ihtiyaçlarını karşılamak için bir takım faaliyetler yapılırken, bizzat Beytullah'ın bakımı için de çalışmalar yapılırdı. Bu işlerle alâkalı görevler, babadan oğula geçmek suretiyle üstlenilirdi.

Mekke'de İslâm öncesine ait oturmuş bir hukukî sistemin varlığından sözedilmesi mümkün değildir. Halk ihtilâfa düştüğü konularda kabile reislerinin hakemliğine başvururdu. Eğer problem bu şekilde halledilemezse kemal ve hikmet sahibi olarak ün yapmış bazı şahsiyetlerin hakemliğine başvurulurdu. Bunlardan biri olarak Halid'in babası Velid zikredilebilir ki o, "el-Adl" lakabıyla tanınmaktaydı. Yine Haceru'l-Esved'in yerine yerleştirilmesi esnasında çıkan ihtilâfın çözümünün havale edileceği hakem tesadüfe bırakılmıştı ve bu Resulullah (s.a.s.)'e isabet etmişti. Ancak hakemlerin verdiği kararları infaz edecek bir kurum yoktu ve çoğu zaman hakemin haklı gördüğü kimse güç kullanarak hakkını almak zorundaydı. Hukuki işlerin yürütülmesinde fal ve kehanet gibi hurafelerin çok etkisi vardı. Mekke'li veya yabancı olsun haksızlığa uğrayan kimselerin hakkını almak için tamamen fahri olarak oluşturulmuş bir kurum olan Hilfu'l-Fudûl, fonksiyonunu oldukça etkili bir şekilde yerine getirmekteydi. Resulullah (s.a.s.)'in de bu gruba üye olduğu bilinmektedir (bk. Hilfu'l-Fudûl Mad.), Mekke, tarım açısından hiç bir özelliği olmayan susuz ve taşlık bir arazide kuruludur. Bu durumda halk, geçimini ve ihtiyaç duyulan maddeleri sağlamak için ticarî faaliyetlere yönelmek zorunda kalmıştır. Bu yüzdendir ki diğer bölgelere nazaran Mekke'nin Arabistan yarımadasında önemli ve merkezi bir yeri vardır. Mekke'deki ticari faaliyet yaz-kış yoğun bir şekilde kesintisiz olarak sürerdi. Yaz seferleri Suriye taraflarına, kış seferleri ise Yemen taraflarına gönderilen kervanlardır (H.İ. Hasan, a.g.e., I, 62). Bu ticarî kervanlar Mekke için o kadar önemli idi ki, Allah Teâlâ; Kış ve yaz yolculuklarında kendilerini güvenlik ve esenliğe kavuşturduğu için onlar bu Beyt'in Rabbine ibadet etsinler" (Kureyş, 106/2-3) buyurmaktadır.

Bu ticarî faaliyetler, yıl boyu bütün Arabistan Yarımadasını dolaşacak şekilde düzenlenen panayırlar ve Suriye, Filistin ve Yemen taraflarına düzenlenen kervanlarla yapılmaktaydı. Otoriteden yoksun ve anarşi içerisindeki Arap Yarımadasında bu tür iktisadî teşebbüsleri emniyet altına almak oldukça güç bir konu olmakla birlikte, barış ve güvenlik ayları olarak tesbit edilmiş haram aylar içerisinde bu emniyet tam olarak sağlanıyordu. Bu konuda bile Mekke'nin ayrıcalıklı bir konumda olduğu görülür. Zira diğer bütün panayırlar için sadece Recep ayı haram kabul edilirken, Mekke, dört ay olan Eşhuru'l-Hurûm'un tamamına sahipti. Ayrıca Basl adındaki müessese ile Mekke'deki bazı ailelerin malları yağmalamalara karşı koruma altına alınmıştı (M. Hamidullah, a.g.e., I, 26-27).

Mekke civarında Ukaz, Mecenne ve Mina panayırları, Mekke'ye ihtiyaç duyduğu malları sağlarken aynı zamanda ticaretin hareketlenmesine ve Mekke'li tüccarların bolca kazanç sağlamalarına imkan veriyordu. Hire Hükümdarı Numan b. Münzir, bizzat tertiplettiği kumaş ve koku yüklü kervanları bu panayırlara gönderirdi. Ülkesinin ihtiyaç duyduğu malları satın alarak bu ticarete iştirak etmekteydi (A. Köksal, İslâm Tarihi, Mekke Devri, İstanbul 1981, 88). Tam Hac zamanına denk gelen bu panayırlar, çok kalabalık oluyordu. Mekke'nin din konusunda sahip olduğu imtiyazın yanında onun ticari ulaşım yollarının kesiştiği noktada bulunması ona ayrı bir önem kazandırıyordu (H. İbrahim Hasan, a.g.e., I, 61). Dolayısıyla Mekke, sermayenin bol miktarda toplandığı ve en ideal şekilde değerlendirildiği bir merkez konumunda idi. Bu durum Mekkelilere; özellikle şehre hakim olan Kureyşlilere büyük itibar sağlıyordu. Mekke'ye giren paralar, Bizans altın dinarı, Sasanî ve Himyerî gümüş dirhemleri gibi çeşitli cinslerden oluşuyordu.
Ad:  8.jpg
Gösterim: 137
Boyut:  49.5 KB

Bu ticarî faaliyetlerden ve elde edilen büyük kârlardan bütün Mekkeliler aynı oranda istifade edemiyorlardı. Bütün cahili kapitalist sistemlerde olduğu gibi Mekke'deki düzende de sermaye, belirli para babalarının elinde toplanıyordu. Haşimîlerin bir bölümünün dahil olduğu bir kesim malî sıkıntı içerisinde yaşamaktaydı. Resulullah (s.a.s.) zamanında Mekke, iktisadî gelişiminin en zirve noktasındaydı. Mekke kervanları deri, Taif'te üretilen kuru üzüm, Benu Süleym maden ocaklarından elde edilen altın ve gümüş, Afrika'dan gelmiş olan altın tozu, fildişi, Yemen pazarlarından satın alınan Hind mahsulleri ve Çin ipeklikleri ile en önemli yükler arasında sayılan güzel kokular taşırlardı. Mekkelilerin, rağbet ettikleri mal cinsleri ise, Akdeniz bölgesi ülkelerinin sanayi mahsulleri olan pamuklu, yünlü ve ipekli dokumalar ve parlak erguvani renkte kumaşlar; Basra ve Suriye'den, bedevîler için çok değerli olan silahlar, hububat ve nebatî yağlardı. Mekke'li tüccarlar bu arada önemli ölçüde para ticareti de yapmakta idiler.

Mekkelilerin düzenledikleri kervanlarda mallar, sadece develerle taşınırdı. Bazen develerin sayısı iki bin beş yüze ulaşırdı. -Bu durum bu kervanların ne kadar büyük malî meblağlara ulaştığını gösterir. Kervanlar; tüccarlar, rehberler ve muhafızlardan oluşurdu. Muhafızların sayısı geçilen bölgenin güvenlik durumuna göre, yüz elli ile üçyüz kişi arasında değişirdi. Mekkelilerin Bizans ve İran imparatorlukları ile ticari anlaşmalar yaptıkları ve onlardan bazı imtiyazlar elde ettikleri bilinmektedir. Habeşistan ve diğer memleketlerle de bir takım anlaşmaları bulunmaktaydı. Ancak, Bizanslılar, Arapların silah, zeytinyağı ve şarap türü maddeleri satın alıp, ülkelerine götürmelerini yasaklamışlardı.

Mekke'nin coğrafi açıdan bulunduğu özel konumu, etrafındaki devletlerin dikkatini çok eski devirlerde bile üzerine çekmekte idi. Beytullah'ın bulunduğu yer olması sebebiyle de büyük bir saygınlığı vardı. Mekke, bir çok teşebbüslere rağmen yabancı güçler tarafından işgal edilememiş ve tarihi boyunca bağımsızlığını korumuştu. Rivayetlere göre, Yemen melikleri olan Tubba'lar ve hatta Farslar bile Hac maksadıyla Mekke'yi ziyaret etmekte idiler. Abdulmuttalib'in Zemzem kuyusunu kazdığı vakit çıkardığı altından mamul geyik heykeli buna delil olarak gösterilmektedir (İbn Haldun Mukaddime, Terc. Z.K. Uğan, İstanbul 1988, II, 243). Arapların geleneksel rivayetlerine göre, İskender Mekke'ye gelip Kâbe'yi ziyaret etmişti (Hamidullah, a.g.e., II, 834; Dineverî, Ahbaru't-Tıval, Kahire 196, 33-34). Romalı tarihçiler, Yemen bölgesinde Necran'ı istila eden General Aelius Gallus (M.Ö. 24)'un Mekke'yi ele geçirmek istediğini, ancak buraya ulaşmaya muvaffak olamadığını kaydetmektedirler. Romalılar, Neron (ö. M.Ö. 66) zamanında defalarca Mekke'ye yakın yerlere gelmişler ancak, her seferinde başarısızlığa uğrayarak çekilip gitmişlerdi. Romalıların bu teşebbüslerinin sebebi, muhtemelen baharat ülkesi olan Yemen'in ticaret yollarını kendi açılarından emniyet altına almak istemeleridir. Bizanslılar, Mekke üzerinde nüfuz kurmak için sürekli gayret göstermişler. Ancak onlar da doğrudan bir bağımlılık sağlayamamışlardı. Bazı Mekkeliler, hemşehrilerine bir üstünlük sağlamak için Bizanslılardan yazılı belgeler getirmişlerse de bu, Mekkeliler için hiç bir şey ifade etmemiştir. Ancak şu var ki, ticarî bağımsızlıkları, Mekkelilerin ustaca diplomatik faaliyetlere girişmelerine sebep olmuştur. Fakat bu, gurur ve kibir sahibi Mekkelilerin hiç bir zaman boyun eğmeleri neticesini doğurmamıştı. Onlar, sürekli savaş halinde olan Bizans ve İran'la ustaca politikaları sayesinde menfaatleri doğrultusunda ilişkilerini sürdürüyorlardı.
Son düzenleyen Safi; 10 Haziran 2017 04:50
18 Şubat 2012 16:19       Mesaj #6
buz perisi - avatarı
VIP Lethe
Mekke'nin İslâm'dan önceki tarihi için en önemli olaylardan birisi şüphesiz ki, Habeş Krallığı'nın Yemen Valisi Ebrehe'nin Mekke'ye düzenlediği askeri seferdir. Ebrehe, Hristiyan olan Habeş kralına yaranmak için çok mükemmel bir şekilde inşa ettirdiği kiliseyi Kâbe gibi bütün insanların yöneldiği bir mekân yapmak için girişimlerde bulundu. Onun düşüncesi, Arapları Beytullah'tan yüz çevirip buraya yöneltmekti. Bunu öğrenen bir Arap, kiliseye gidip, içerisine girerek pisledi. Ebrehe bu olay üzerine kızgınlığını giderebilmek için Mekke'ye giderek Kâbe'yi yıkmaya karar verdi. Onun ordusunda, bir rivayete göre on üç tane fil vardı ve önlerinde de Mamud adlı fil yürüyordu (İbnü'l-Esîr, a.g.e., I, 442).
Ad:  10.jpg
Gösterim: 120
Boyut:  35.5 KB

Ancak, Fil Suresinde ve tarih kitaplarında anlatıldığı üzere büyük bir yenilgiye uğrayan Ebrehe, gerisin geriye kaçmak zorunda kalmıştı. Fil olayı Mekkelileri o kadar etkilemişti ki, onu tarih kitaplarında kendilerine ölçü almışlardı (bk. Ashâbü'l-Fil ve Fil sûresi Mad.).

Resulullah'ın, risaletle görevlendirilmesinden sonraki on üç sene boyunca Mekke'deki cahilî yaşantıda ve siyasî ilişkilerde pek bir değişiklik olmamıştı. Bu devrede, Habeşistan Necaşi'si Ashama, Müslümanların tarafını tutmuş, kendisine sığınanlara iyi muamele etmişti. Hicretten sonra, Mekke'nin fethine kadar geçen sekiz sene, Medine İslâm devletini yok etmek için yapılan yoğun faaliyetlere sahne oldu.

Hicretin sekizinci yılında Resulullah (s.a.s.)'e boyun eğen Mekke, bu tarihten sonra yeni bir dönemi yaşamaya başladı. Allah Teâlâ'nın mübarek kıldığı, İslâm dininin merkezi olan bu belde, şirkten, putperestlikten ve bütün diğer hurafelerden arındırılmış yeni bir hayata kavuştu. Daha önce bağımsız bir şehir devleti olan Mekke'nin, fetihten sonra ekonomik ve sosyal durumu da değişmişti. Mekke, ihtiyaçlarını temin edebilmek için ihtiyaç duyduğu yoğun kervan faaliyetlerine eskisi gibi bağımlı değildi. Zira, İslâm devleti elde ettiği gelirleri ihtiyaç olan yerlere adil bir şekilde taksim ettiği için Mekke'nin ihtiyaç duyduğu her şey İslâm devleti eliyle sağlanıyordu. Ayrıca eski ticarî faaliyetler, Mekke için artık hayatî olma özelliğini yitirmişti. Mekke, Hac zamanlarında çok değişik bir manevî atmosfer altında hareketli ve canlı günler yaşıyordu. Bu zaman zarfında çok yoğun bir ticarî faaliyeti de sahne oldu. Ayrıca Mekke, yeryüzündeki bütün müslümanların kalplerinde yaşattıkları ve oraya ulaşıp, Hac ibadetini yerine getirmek için büyük fedakârlıkları göze aldıkları bir manevî şehir olma özelliğini kıyamete kadar sürdürecektir.
Ad:  12.jpg
Gösterim: 126
Boyut:  71.4 KB

Mekke, Râşid Halifeler döneminde siyasî yönden sakin bir hayat yaşadı. Beytullah için tarihi bir sorun olan sel baskınlarını önlemek için Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Osman (r.a.)'ın bazı çalışmalar yaptıkları görülmektedir. Onlar, bazı mühendisleri buraya gönderip yüksek mahallelerin bulunduğu kısımlara sedler yaptırarak Beytullah'ı su baskınlarına karşı korumaya çalıştılar.
Emeviler döneminde de Mekke'ye gereken ilgi gösterilmiştir. Selleri kontrol altına alıp yönünü değiştirmek için büyük kanallar kazılmıştı. Ayrıca, Hz. Ömer tarafından başlatılıp I. Velid zamanına kadar devam eden istimlaklar ile Kâbe'nin çevresindeki saha büyütüldü. Muaviye, kuyular açtırıp suların toplanması için bentler yaptırmış, kurduğu sulama sistemi ile tarıma elverişli sahalar oluşturmaya çalışmıştı.

Mescid-i Haram'ın inşaası için bir proje hazırlayıp uygulamaya koymak I. Velid'e nasip olmuştur. O, bu projesini gerçekleştirebilmek için Suriye ve Mısır'dan mimarlar getirtmişti.

Mekke, Medine ve Taif gibi üç önemli şehri olan Hicaz bölgesinin idaresi, Emeviler zamanında, bu aileden olan önemli kimselerin elinde kaldı. Bunlar arasında Said b. el-As, Mervan b. el-Hakem, Ömer b. Abdülaziz zikredilebilir. Ancak bazan bu aileye mensup olmayan kimselerin de bu göreve getirildikleri görülmektedir. Bu kimselerin idarî yetenekleri denendikten sonra atandıkları bir gerçektir. Bundan dolayı ilk önce Taif valiliği verilir, uygun görülürse bundan sonra Mekke ve Medine valilikleri de buna dahil edilirdi. Tabiatıyla Hicaz bölgesinin idari merkezi Medine'de bulunmaktaydı.

Mekke, Emevîler zamanında bazı siyasî baskılara maruz kaldığı gibi, siyasî çıkarların elde edilmesi için askeri saldırılara uğradığı da olmuştur. Yezid'in haksız bir şekilde hilâfet makamına getirilmesini kabul etmeyen Abdullah İbn Zübeyr, muhalefetini Mekke'den yürütüyordu. Bu durum, Suriye ordusunun Hicaz'a gönderilmesine ve Mekke'nin kuşatma altına alınmasına sebep olmuştu. Abdullah İbn Zübeyr bu orduyu mağlup etmiş ve komutanlarının çoğunu da esir almıştı. Daha sonra Mekke'yi tekrar kuşatan Yezid'in ordusu, onun ölüm haberi üzerine kuşatmayı kaldırmıştı.

Mekke'de hilâfetini ilân eden Zübeyr'e Hicaz bölgesinin tamamı Irak ve Horasan bölgeleri de bey'at etmişlerdi. Abdülmelik b. Mervan, Emevîler'in yönetimini eline aldıktan hemen sonra, Haccac komutasında bir orduyu Mekke üzerine gönderdi. Zalimliğiyle şöhret bulmuş bir kimse olan Haccac'ın kuşatmasına altı ay direnen Mekke, Abdullah b. Zübeyr'in kahramanca savaşarak şehid edilmesiyle onun tarafından işgal edilmişti.
Miladî 747'de Yemen'den gelen Hariciler Mekke'yi işgal etmişler; 750'deki Abbasî darbesi ile Mekke hilâfet ile birlikte Abbasîler'in eline geçmişti.
Ad:  13.jpg
Gösterim: 120
Boyut:  40.0 KB

Abbasiler döneminde (750-961) Mekke'nin idaresi hanedana mensup kimselerin elinde kalmıştır. Harun er-Reşid, Mekke için büyük harcamalar yapmıştı. Ayrıca onun dokuz defa Hac maksadıyla Mekke'ye gitmiş olduğu bilinmektedir. Me'mun devrine gelindiğinde, ortaya çıkan mecburiyet neticesinde, Mekke'nin idaresi Hz. Ali soyuna devredildi. Me'mun'un ölümünden sonra Abbasîlerin çöküşü başlamış ve ülke bir anarşi ortamına sürüklenmişti. Otoriteden yoksun kalan kutsal topraklar sık sık kanlı çatışmalara sahne oldu.

Karmatîler fırkasının terör havası estirdiği dönemde Mekke zorlu günler yaşadı. M. 916 yılından sonra Hac kervanlarının yolunu kapayan Karmatiler, Mekke'ye düzenledikleri bir baskında çok sayıda insanı katlettiler ve Haceru'l-Esved'i sökerek Bahreyn'e götürdüler (M. 930). Sünnî İslama karşı açtıkları savaşın başarısızlıkla neticeleneceğini gören Karmatîler, Haceru'l-Esved'i geri getirdiler.

Mısır'da Fatimîler devletinin kurulmasından sonra, Hz. Ali soyundan gelenlerin Hicaz bölgesindeki etkinlikleri arttı. Bu dönemden sonra Mekke idaresi, şerif olarak adlandırılan Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan soyundan gelen kimselerin elinde kaldı. Şerifliğin kurulması ile Mekke, nisbeten bağımsız bir hayat yaşamaya başlamıştı. M. 994-1039 yılları arasında şeriflik makamında bulunan Ebu'l-Futûh bir halife gibi hareket etmeye başlamıştı. Şeriflerin idaresinde Mekke önemli bir ilerleme göstererek Medine'yi geride bırakmıştır. Bu arada Fatimîlerin ve Yemen meliklerinin Mekke'ye baskı yaptıkları görülmektedir.
Mısır'ın 1517'de Yavuz tarafından ele geçirilmesinden sonra Hicaz bölgesi Osmanlı hâkimiyet sahası içerisine girmişti. Osmanlılar, Mekke idaresini şeriflerin elinde bırakmıştı. Onlar, bu dönemde sahip oldukları toprakları Mekke merkez olmak üzere, Kuzeyde Hayber'e, Güneyde Hali'ye, doğuda ise Necd bölgesine kadar genişletmişlerdi. Osmanlı hâkimiyeti döneminde Mekke, manevî bakımdan sahip olduğu merkezîlik konumundan dolayı sürekli hizmet ve saygı görmüştür. Buğday ihtiyacının karşılanması için Mısır sürekli bir kaynak kabul edilmişti. Ayrıca ilmî kurumlar ve dini bi-ıalar için büyük meblağlar sarfediliyordu.

IV. Murad zamanında Hacda çıkardıkları kargaşalıkları sebebiyle Şiîlerin hacca gelmeleri yasaklanmıştı. Bu durum Sünnî-Şiî çatışmalarının Mekke'ye kadar bir yaygınlık kazanması neticesini doğurdu. Ancak, Osmanlı valisinin bu emri uygulama isteğine karşılık, Mekke şeriflerinin bu uygulamalara yanaşmak istemedikleri görülmektedir. Mekke, Vahhabîler'in ortaya çıkışlarına kadar, Zâvî Zayd, Zâvi Berekât ve Zâvi Mes'ud gibi şeriflerin bitmeyen mücadelelerine sahne oldu.

Necd bölgesinde güçlenen Vahhabîler, 1800'lerden sonra Mekke'yi sıkıştırmaya başlamışlardı. Vahhabîler ilk önce Taif'e saldırmışlardı. Osmanlı valisi Galip Efendi, Vahhabî tehlikesini yok etmek için çareler aradıysa da buna muvaffak olamadı. 1803'de, Emir Mes'ud komutasındaki Vahhabîler Mekke'yi ele geçirdiler. Medine'de yaptıkları gibi, itikadî yapılarından kaynaklanan bir takım aşırılıklara giriştiler. Galip Efendi, Cidde'ye doğru çekilmek zorunda kaldı. Cidde'de toparlanan Galip Efendi tekrar Mekke'yi geri almaya muvaffak oldu. Ancak, Vahhabîler'in hâkimiyetini tanımak zorunda kalmıştı.
Hicazdaki Osmanlı hâkimiyetini yeniden tesis etmek isteyen II. Mahmud, Mısır valisi Mehmet Ali Paşayı bu işle görevlendirdi (1811).

1813 yılında Cidde'ye çıkan Mehmed Ali, Galip Efendi'nin de kendisine yardım etmesi sonucunda Mekke'yi kolayca ele geçirdi. Vahhabîler direnemeyeceklerini anladıklarından şehri boşaltıp gitmişlerdi. Mehmed Ali, Galip Efendinin görevine son vererek yeğeni Yahya b. Sarur'u şerif atadı. Bundan sonra Mehmet Ali'nin şeriflerin işlerine sürekli müdahalede bulunduğu görülmektedir. Şeriflik için yapılan mücadeleler, İstanbul'un da bu işle doğrudan ilgilenmesine yol açmıştı.
Ad:  14.jpg
Gösterim: 121
Boyut:  105.5 KB

1869'da Süveyş kanalının açılması ile İstanbul'un Hicaz bölgesiyle doğrudan teması mümkün olmuştu. Şerif Hüseyin Osmanlıların, gereksiz bir şekilde Birinci Dünya Savaşına katılmasının peşinden İngilizlerle işbirliğine girerek Mekke'de bağımsızlığını ilân etti. Şerif Hüseyin daha sonra kendisini halife ilân etmişti. Ancak buna kimse iltifat etmemişti. İngilizlerin, menfaatleri gereği, Hüseyin'i terkedip Abdulaziz b. Suud'a destek vermeleri sonucu Hüseyin yalnız kaldı. Onun 1924'de vefatı üzerine yerine geçen oğlu Melik Hüseyin, tutunamayarak önce Akabe'ye, oradan da Kıbrıs'a kaçtı. Mekke'yi rahat bir şekilde ele geçiren İbn Suud, 1926'da Hicaz kralı ilân edildi. Peşinden de Necid ve diğer bölgeler de buna dahil edildi. Bu tarihden günümüze kadar bu bölgeyi ellerinde bulunduran Suud Krallığı, önce, İslâm coğrafyasının bu bölgesinde nüfuz kurmaya çalışan İngiliz Emperyalizmine hizmet etmişler, peşinden Batı Emperyalizminin lideri konumuna gelen Amerika'nın yedeğine girmişlerdir.

Mekke, İslâmın, İslâm ümmetinin kutsal bir beldesidir. Dolayısıyla buranın gerçek sahibi bu ümmettir. Bir gayri İslâmî yönetimin veya bir krallığın buraya sahip çıkarak kendi malı kabul etmesi ve müslümanların İslâm'ın beş temel esasından birisi olan Hac ibadetini rahatlıkla yerine getirmelerine engel olması, İslâm ümmeti için kabul edilebilir bir durum değildir. Mekke, necis gayri müslimlerin ayak basmalarının yasak olduğu bir harem bölgenin içerisindedir. Bu bölgede, bilhassa Harem-i Şerif'in içerisinde insanlar, tam bir güvenlik içerisindedirler. Bunun böyle olmasına rağmen, kendi sapık yönetimlerinin İslâmî olduğunu halklara kabul ettirebilmek için bir takım âlim kılıklı kimseleri kullanarak müslümanlara bu kutsal beldede yaptıkları saldırıları ve yoğun baskıları İslâm içinmiş gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Suud krallığı, Mekke ve Medine'nin kutsallığını istismar ederek ayakta duran ve İslâm karşıtı siyasetlerine; güya şeriati uyguluyorlarmış havası vererek İslâmı alet etmektedirler.

1979'daki Kâbe baskını ve daha sonraki yıllarda emperyalizm ve müslümanların başlarına bela kesilen tağutların aleyhlerine sarfedilen sözlerden dolayı, haccetmeye gelen müslümanların üzerine otomatik silahlarla ateş açılması olayları gözönüne alındığında, bu yönetimin Mekke'nin kutsallığına ve İslami hükümlere verdiği değer açık bir şekilde ortaya çıkar. 1979'da Kâbe çevresinde kıyam ederek Hareme sığınan grubun üzerine Suud yönetimi ateş açarak çatışmayı başlatmıştır.

Ömer TELLİOĞLU
Son düzenleyen Safi; 10 Haziran 2017 04:52
10 Haziran 2017 03:51       Mesaj #7
Safi - avatarı
SMD MiSiM

MEKKE DÖNEMİ

Ad:  15.jpg
Gösterim: 154
Boyut:  52.2 KB

Mekke Cahiliye ortamında Hz. İbrahim'in soyundan gelen ve onun Hanif dinini takip eden bir aileden doğan Hz. Muhammed'in, kırk yaşında putperest toplumu gerçek dine davet etmesi için peygamberlikle görevlendirilmesiyle birlikte ona inanan ve inanmayan insanların 13 yıl boyunca kendi dinlerinin savaşımını verdikleri ve nihayet azınlık-güçsüz müslümanların kendi yurtları olan Mekke'den Medine'ye hicret etmeleriyle kapanan bir dönemin adı; Miladî 610-623 yılları arasında geçen İslâmî tebliğin ilk dönemi. Mekke döneminin sonu, aynı zamanda Hicrî yılın başlangıcıdır.

Hz. Muhammed'in peygamberlikten önceki hayatı Mekke Dönemi içerisinde değerlendirilmez; Mekke Dönemi Hz. Peygamber'in peygamberliğiyle başlar. Toplumunun cahilî yaşantısından uzak kalmak ve gerçeği düşünmek için yılın belli dönemlerinde şehirden uzaklaşan peygamberimiz yine böyle bir durumda Hıra Mağarasında iken Cebrail (a.s.)'ın okuduğu, "Oku, Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı... " diye başlayan Alâk suresinin ilk ayetlerini dinledi ve peygamberlikle görevlendirildi. Daha önce bir kitap verilmemiş putperest bir topluma kendisine gelen bu gerçeği anlatma görevi ile görevlendirildi. Kendisi o toplumda sevilen, güvenilen, asil ve emin biriydi. Ona, "güvenilen Muhammed" anlamına gelen "Muhammedül Emin" deniyordu. En değerli emanetler başkasına değil ona bırakılıyordu. Eşi Hz. Hatice Hz. Peygamber'in karşılaştığı bu durumu amcası Varaka b. Nevfel'e anlattı. İlâhî kitaplardan haberdar olan Varaka; "Ona gelen, daha önceki peygamberlere gelen Cibril-i Emindir, O peygamberdir. Keşke kavmi onu bu şehirden çıkardığı zaman hayatta olsam da ona yardım etsem" dedi. Varaka'nın söylediği aynen gerçekleşti.

Daha sonra peygamberimiz (s.a.s), Mekke'den çıkarıldı. "Ey örtüsüne bürünen! Kalk (toplumunu) korkut; Rabbini büyük bil, elbiseni de temiz tut" (el-Müddessir, 74/14) ayetleriyle birlikte Hz. Muhammed'in zorlu "Mekke Dönemi" başladı. Hz. Peygamber önce en yakın çevresini uyardı. Kendisine ilk inananlar; hanımı Hatice, kendi evinde kalan yeğeni Ali, azadlısı Zeyd, yakın arkadaşları Ebû Bekir, Osman, Talha.... oldu. Çevresinde toplanan bu müslümanlar da ona yardımcı olarak, herkes kendi güvendiği yakın çevresini yeni dinle tanıştırdı. Kendisine dinin ulaştırıldığı insanlardan temiz yaratılışlılar, zulme, haksızlığa, ahlâksızlığa karşı olanlar bu dine inanıyor; yerleşik düzenin nimetlerinden aşırı yararlanan hırslı, zalim, merhametsiz, ahlâken zayıf Mekke ileri gelenleri bu dine düşman oluyorlardı. Çünkü bu yeni din onların düzenini temelden değiştirmek için gelmişti. Onlar, dua etmek istedikleri zaman hiçbir şey duymayan, görmeyen, kendisine bile yararı dokunmayan, elleriyle yonttukları putlara, heykellere el açarken; yeni gelen din şunu söylüyordu: "Her şeyi yaratan, işiten, gören, dua ettiğiniz zaman size yardım edecek olan tek Allah'a yönelin; o putları terkedin. " Onlar insanları efendi-köle, zengin-fakir, yöneten-yönetilen, soylu-soysuz, sosyete-normal vatandaş, siyah-beyaz kadın-erkek şeklinde gruplara bölüp bir kısmım diğerlerine üstün tutarken; yeni din, bütün insanların tek bir candan yaratıldığını, üstünlüğün ancak kalplerdeki iyilik duygusu ve Allah korkusuyla elde edilebileceğini ilân ediyordu. Onlar, kız çocuklarını utanç verici bir leke olarak görürken, yeni din; kadınlara iyi davranılmasını emrediyordu. Onlar zayıf insanları köleleştirip pazarlarda satarken, kölesini bir hayvan gibi görür zevki için ona işkence yaparken, yeni din; "köleleriniz kardeşlerinizdir, kendi yediğinizden onlara da yedirin, giydiğinizden onlara da giydirin; başınıza bir siyah köle bile emir seçilirse ona itaat edin" diyordu. Kısaca yeni din toplumu her türlü bağdan kurtarıp, inananlara Allah'ın önünde kardeş olarak secde etmelerini emrediyordu.
Ad:  16.jpg
Gösterim: 125
Boyut:  59.6 KB

İslâm Mekke'de önceleri gizlice yayıldı. Güvenilir dostlar arasında konuşuldu ve kendisine bir taban oluşturdu. Bu dönem üç yıl sürdü. Davet gizli olmasına rağmen bu yeni dinin haberi kulaktan kulağa öyle yayıldı ki Mekke'de İslâm'ın konuşulmadığı tek ev kalmadı. Hatta Mekke dışına da taştı ve civar köylerden birinde oturan Ebû Zer el Gıfarî de bu yeni dini duydu ve hemen Mekke'ye gelerek Hz. Peygamber'i bulup müslüman oldu.

"Yakın akrabanı uyar, müminlerin sana tâbi olanlarına himaye kanatlarını indir. Şayet sana karşı çıkarlarsa onlara şöyle de: Ben sizin yaptıklarınızdan tamamen uzağım." (eş-Şuarâ, 26/214-216) ayetleriyle birlikte açık davet dönemi başladı. Hz. Peygamber ailesi olan Haşimoğullarını bir yemeye davet etti ve kendisine gelen gerçeği onlara açıkladı. Ancak müşrikler alay ederek dağılıp gittiler. Hz. Peygamber, başka bir gün Safâ tepesine çıkarak bütün Mekkelilere toplanmaları için çağrı yaptı. Toplandıklarında onlara şöyle sordu: "Ey Kureyş! Size; Şu tepenin arkasında bir düşman ordusu var ve hemen üzerinize saldıracak' desem inanır mısınız?" Verdikleri cevap: "Evet inanırız, çünkü senin yalanını duymadık" oldu "O halde haberiniz olsun ki, ileride büyük bir azap günü var..." Topluluktan bir ses yükseldi: "Günümüzü zehir ettin! Bizi bunun için mi çağırdın?..." Ve toplantı yine dağıldı.

Yeni dinle eski din arasında şiddetli bir mücadele başladı. Artık Mekke'de Lâ ilâhe illallah demek büyük bir suçtu. Aileler parçalandı. Bu mücadele sadece şehirde değil evlerde de vardı. Baba müşrik, çocuk müslüman; koca müslüman, eş müşrik. Ardından, evden kovulmalar, boşanmalar, evlâtlıktan reddedilmeler, hapsetmeler, baskılar, dayak, işkenceler başladı. Bu ortamda Peygamber'in önderliğindeki müslümanlar, Erkam b. Ebil-Erkam'ın evini kendilerine merkez yaptılar ve geceleri orada buluşmaya başladılar. Orada yeni din öğreniliyor; yeni gelen ayetler ezberleniyor; namaz kılınıyor; evinden kovulan, aç kalan, işkenceye uğrayan müslümanlara kanat geriliyordu. Ama en çok da sabır öğretiliyordu. Çünkü bir günlük değildi işkence.

Yeni dinin egemen olması halinde eski konumlarını yitireceklerini iyi bilen Mekke eşrafı bu gidişe dur demek için yeni taktikler geliştiriyordu. Önce alay ettiler; "Bizim gibi soylu, zengin kişiler varken Allan buna mı vahiy verdi" dediler. Ardından, alay ve eğlenceye rağmen müslümanların sayısında artış olduğunu görünce iftiraya başladılar: "Bunun söylediği şiirdir, bu adam şâirdir, kâhinlik yapıyor. Buna bir şeyler öğreten vardır; ondan aldığı bilgileri bize aktarıyor; Aslında bunun söyledikleri Yahudi ve Hristiyan din adamlarından öğrenilmiş bilgilerdir." İftiralarına aslında kendileri de inanmıyorlardı. Çünkü onlar, Muhammed'i çok iyi tanıyor ve onun şâir, kâhin, nakilci olmadığını biliyorlardı. Bunu herkes bildiği için de İslâm'ın yayılışı devam etti ve kendi adamlarından bir kısmı daha müslümanların safına katıldı. Mekke'nin parlamento binası durumundaki Darün Nedve'de toplanan Mekke büyükleri yeni politikalar ürettiler ve Hz. Peygamber'e geldiler. Barış görüşmeleri yapmak için teklifleri kendilerince cazipti: "Ya Muhammed, senin derdin ne? Toplumumuzu darmadağın ettin. Eğer zenginlik istiyorsan, sana istediğin kadar mal toplayalım. Amacın yönetici olmaksa, seni kendimize önder yapalım, kral seçelim. Kadın istersen Mekke'nin en güzel kızlarını sana verelim. Bu işten vazgeç, istediğini verelim. Ama Hz. Peygamber onlara karşı net bir tavırla şöyle buyurdu: Değil onları, bir elime ay'ı diğer elime güneşi verseniz ben bu davadan asla vazgeçmem. Çünkü ben bunu kendi isteğimle, arzuma göre yapmıyorum. Bunu Allah isliyor" Müşrikler yeğenini ikna etsin diye araya amcası Ebû Tâlib'i koydular. O da aynı teklifle geldi; ama karar kesindi. Mekke yöneticileri Ebû Tâlib'e bir uyarı yaptılar: "Bundan sonra Muhammed'i himaye etmekten vazgeç, onunla aramızdan çekil." Ama Ebû Tâlib akrabalık bağlarını korumakta kararlı idi: "Sen işine bak oğlum. Ben hayatta olduğum sürece sana kimse hiç bir zarar veremez." Ebû Tâlib iyi niyetli idi, ama müslümanların tamamını korumaya onun gücü yetmiyordu. Üstelik müslüman da olmamıştı. Müslümanlar, Peygamberimizin amcası Hz. Hamza ve bir müddet sonra da Hz. Ömer'in müslüman olmasıyla biraz daha güçlendiler. Ancak işkence sürüyordu. Kabilesi veya kendisi güçlü olan müslümanların dışında herkes eziliyordu.
Ad:  17.JPG
Gösterim: 117
Boyut:  51.7 KB

Özellikle : köleler; bunlardan bir aile, Yâsir ailesi İslâm'ın ilk şehitleri oluyordu. Hz. Peygamber müslümanların bu işkencelerden kurtulabilmesi için Mekke'yi terketmelerine izin verdi ve onları "Orada bir hükümdar var, kimseye haksızlık ettirmez; orası emin bir yerdir. Allah başka bir kapı açıncaya kadar oraya gidin" diyerek Habeşistan'a gönderdi. Ve, 11 erkek dört kadın Habeşistan'a göç ettiler. Ancak göçe katılanlar daha ziyade güçlü müslümanlardı. Amaç, müslümanlara iyi bir üs hazırlamak ve İslâm'ı yaymaktı. Habeşistan'a hicret edenlerin orada iyi karşılandıkları haberi Mekke'ye ulaştığında Mekkeliler telâşlandılar. Bu arada bir söylenti çıkarıldı: "Bütün Mekke müslüman oldu." Bu haber Habeşistan'a ulaşınca muhacir müslümanlar geri döndü; ancak Mekke yakınında gerçeği öğrendiklerinde bir kısmı tekrar Habeşistan'a dönerken bir kısmı da gizlice Mekke'ye girdi.

Bir süre sonra Mekke'den daha büyük bir kafile İkinci Habeşistan hicretine katıldı. Bunlar yetmiş üç kişi idiler. Mekke müşrikleri İslâm'ın orada güçlenmesinden endişelenerek gidenleri geri getirmek için hazırladıkları değerli hediyelerle birlikte iki elçilerini Habeşistan Necaşisine gönderdiler. Elçiler Necaşinin huzuruna çıktıklarında önce hediyeleri verdiler. Sonra da isteklerini açıkladılar: "Şehrimizden ülkene kaçan bir grup insan var; onları bize geri vermeni istiyoruz." Necaşi kendisine sığınan insanların görüşünü almadan evet diyemeyeceğini söyledi ve müslüman muhacirler saraya çağrıldı.' Orada bir konuşma yapan Hz. Peygamber'in amcasının oğlu Cafer; kendilerinin köle olmadıklarını, suçlu olmadıklarını, özgür birer insan olarak buraya geldiklerini söyledi ve bu elçilerin hangi hakla kendilerini geri götürmek istediğini sordu. Cafer şöyle konuştu: "Biz, cehalet içinde yüzen, putlara tapan, güçlünün zayıfı ezdiği bir topluluktuk. Cenab-ı Allah aramızda kendisine güvendiğimiz bir peygamber gönderdi. O bizi tek Allah'a ibadet etmeye çağırdı. Doğru söylemeyi, verdiğimiz sözü tutmayı, akrabalık bağlarına ve komşuluk haklarına saygı göstermeyi, kötülükten ve kan dökmekten sakınmayı emretti. Biz de ona ve getirdiklerine inandık. Bu yüzden halkımız bize düşman oldu; dinimizden döndürmek için işkence yaptı. Biz de senin ülkene sığındık." Necâşi'nin, Hz. İsa hakkında ne düşündüklerini sorması üzerine Meryem Suresinden bir bölüm okudu. Necâşi okunan ayetlerin ilâhî bir kaynaktan geldiğini anladı ve şöyle dedi: "Bu, İsa'nın getirdiği ile aynı kaynaktan geliyor." Kureyşli elçilere de; "Gidebilirsiniz. Çünkü, Allah'a yemin ederim ki onları size teslim etmeyeceğim" dedi. Mekkeli elçiler hediyeleri de kabul edilmeyerek gerisin geriye gönderildi. Habeşistan'a hicret eden bu müslümanların bir kısmı Medine'ye hicret'e kadar orada kaldı ve daha sonra Medine'de kurulan İslâm devletine hicret ederek Medine'ye geldiler.

Mekke yöneticileri uyguladıkları yaptırımlardan sonuç alamadılar. Üstelik Hz. Hamza, Hz. Ömer gibi güçlü müslümanlar putları hiçe sayarak açıktan açığa Kâbe'de namaz kılmaya da başlamışlardı. Nihayet en önemli kararı aldılar: "Bundan sonra Muhammed'in kabilesi Haşimoğulları ile tüm ilişkiler kesilecek, onlarla alışveriş yapılmayacak, kız alınıp verilmeyecekti. Bu uygulama Haşimoğulları Muhammed'i reddetsin veya Muhammed bu peygamberlik iddiasından vazgeçsin diye başlatılmıştı." Bu sözleşmeyi her kabîlenin reisi imzaladı ve Kâbe'nin duvarına astılar. Ancak ayrı gibi görünen kabîleler arasında kız alıp vermelerle yeni akrabalıklar oluştuğu için Haşimoğulları kabîlesi yalnız kalmadı ve boykotçu kabîlelerin bazı üyeleri gizliden gizliye yardımlarını sürdürdüler. Boykot tam olarak uygulanamadı ama müslümanlar çok zor anlar da yaşadılar. Öyle ki kurumuş deri parçalarını, ot ve ağaç kabuklarını yemek zorunda kaldılar. Akrabalık bağlarına çok önem veren Mekkeliler için bu boykot kararı yüz kızartıcıydı; ama bu bir din savaşıydı ve üst düzey yetkililere göre yapılmalıydı. Ancak, üç yıl süren bu boykotun müslümanlarda bir gevşeme meydana getiremediğini gören müşriklerin bir kısmı zaten istemeyerek katıldıkları bu boykotun kaldırılmasını istediler ve Kâbe'ye astıkları anlaşma metnini oradan kaldırttılar. Müşrikler aynı zamanda bir mucizeye de tanık oldular: "Allahım senin adınla" yazısı dışında bütün kâğıt, kurtlar güveler tarafından yenmişti. Bu mucize üzerinde olumlu bir etki yapmadı. Boykotun kaldırılmasıyla birlikte müslümanlar biraz rahatladılar. Ancak Peygamberimizin hanımı Hz. Hatice ve amcası Ebû Tâlib'in ardarda gelen vefâtları, müslümanları hüzne boğdu. Bu yıla daha sonra "Hüzün Yılı" adı verildi. Peygamber de artık müşriklerin fiili saldırılarına uğruyordu: Başına toz toprak attılar, Mescitte namaz kılarken üzerine işkembe koydular, dövdüler.

Hz Peygamber yanına evlâtlığı Zeyd'i alarak komşu şehir Taif'e gitti. İslâm'ı onlara da duyurmak istedi. Çünkü o sadece Mekkelilere değil âlemlere rahmet olarak gönderilmişti. Ama orada da aynı karakterde insanları buldu. Kendilerine gelen bu misafiri alaya aldılar; ayak takımını kışkırtarak onu şehirden çıkana kadar taşlattılar. Kan içinde geri döndü. Ancak, kendi şehrini bir defa terkeden kişi bir başkasının himayesinde olmaksızın geri dönemezdi. Bu yüzden Hz. Peygamber de Mekke'ye müşrik Mut'im'in himâyesinde girdi.

Mekke'de zulüm dinmemişti, Resulullah, İslâm'ı civar kabîlelere de anlatıyor ve her geçen gün müslümanların sayısı artıyordu. Hıra'da Cebrail'in "Oku." emrinden bu güne on yıl geçti. Ve bir gece Hz. Peygamber Allah tarafından Mekke'den alınıp Kudüs'e, oradan da göklere çıkarıldı. "Kulu Muhammed'i geceleyin Mescidi Haram'dan alarak, ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı yücedir. Allah işitendir, görendir" (el-İsrâ, 17/1). Mirac, denilen bu olayda, Hz. Peygamber, anlamakta zorluk çekeceğimiz ama Allah'ın bildirmesiyle iman ettiğimiz bir çok mucizelerle karşılaştı. Sidretül Münteha (göklerin en uç noktasına)'ya kadar yükseldi. Kendisine Cennet ve Cehennem gösterildi ve bazı emirler ve İslâm'ın bir kısım kuralları verildi. Beş vakit namaz da bu gece farz kılındı.
Son düzenleyen Safi; 10 Haziran 2017 04:53
10 Haziran 2017 03:55       Mesaj #8
Safi - avatarı
SMD MiSiM
Ad:  19.jpg
Gösterim: 123
Boyut:  51.8 KB
Peygamberimiz sabahleyin bu olayı anlattığında Mekkeliler, onun delirdiğine hükmederek sevinç haberini birbirlerine yaydılar. Bazıları da müslümanlara koştu bu müjdeyle; "Sizinki göğe çıkmış" demek için. Hz. Ebû Bekir'e de geldiler, ama o beklemedikleri bir cevapla karşılaştılar: "Bunu o söylediyse doğrudur".

Cahiliye Arapları her yıl hac mevsiminde Kâbe'de toplanır haccederlerdi. Bu mevsimde Mekke'de ticaret için panayır da kurulurdu. Yine böyle bir hac mevsiminde Hz. Peygamber Mekke dışından gelen insanları tek tek dolaşarak İslâm'ı anlatıyordu. Medine'den gelen bir grup insana da anlattı ve onlar müslüman oldular. Bunlar Medine'ye altı müslüman kardeş olarak döndüler.

Kısa sürede Medine'de İslâm duyuldu ve her evde konuşulmaya başlandı. Medine'de iki büyük kabile yaşıyordu; Evs ve Hazrec Medine'de ayrıca Yahudiler de vardı. Medineliler Yahudilerle temasta olduklarından, yakında bir peygamberin çıkacağını biliyorlardı. Bu yüzden İslâm'ın yayılması Medine'de daha hızlı oldu ve Medine'li müslümanlar bir yıl sonra Mekke'ye on iki kişi olarak tekrar geldiler. Bu defa aralarında Evs ve Hazreç'in her ikisinden de müslüman vardı. İki düşman kabîle İslâm sayesinde kardeş olabilecek, düşmanlıklar ortadan kalkacaktı. Bu on iki müslüman Mekke dışında Akabe denilen yerde geceleyin Hz. Peygamber'le bir görüşme yaptılar ve Peygamber'e söz verdiler: "Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmayacaklar; hırsızlık yapmayacaklar, zina etmeyecekler, ırza geçmeyecekler, çocukları öldürmeyecekler, iftira etmeyecekler, haktan ayrılmadığı sürece Peygamber'e itaat edeceklerdi. Bunların karşılığında onlara Cennet vardı. Bu Birinci Akabe Bey'atına katılanlar Medine'ye dönerken Hz. Peygamber Habeşistan'dan yeni dönen Mus'ab b. Umeyr'i de onlarla birlikte gönderdi. Mus'ab'ın görevi, Medineli müslümanlara dinlerini öğretmek ve İslâm'ı diğer Medinelilere ulaştırmaktı. Mus'ab, Medine'de 11 ay kaldı ve hac mevsimi öncesinde Mekke'ye döndü. Resulullah'a bir yıllık raporu şu cümleyle özetledi: "Medine'de İslâm'ın konuşulmadığı tek ev kalmadı ya Resulullah" Bir ay sonra da Medine'den yetmiş üç erkek sekiz kadından oluşan bir heyet hac münasebetiyle Mekke'ye geldi ve İkinci Akabe bey'atı gerçekleştirildi. Medine'ye döndüklerinde müslüman bir topluluk olarak sorumlulukları büyük olacağından Hz. Peygamber onları grup grup örgütledi. On iki lider seçildi; dokuzu Hazreç'li üçü Evs'li. Bu bey'atın ne anlama geldiğini içlerinden biri diğerlerine şöyle izah etti: "Siz, siyah, kırmızı tüm insanlara savaş açmayı göze alıyorsunuz.

Bu yüzden eğer mallarınız eksildiğinde ve bazılarınız öldürüldüğünde onu terkedeceğinizi düşünüyorsanız onu şimdi bırakın. Çünkü onu o zaman terkederseniz; bu, dünyada da ahirette de utanç duymanıza sebep olur. Fakat eğer sözünüzden dönmeyeceğinizi düşünüyorsanız onu alın; çünkü Allah'a andolsun bu, hem dünya hem de âhiret için kurtuluştur." Onların bu derece tehlikeli sonuçlar doğuracak biatı ise şuydu: Peygamber ve müminler Medine'ye hicret edecekler, onlar da kendilerine gelen bu kardeşlerini sonuna kadar savunacaklardı. Hz. Peygamber'in isteği netti: "Beni, eşlerinizi ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi koruyacaksınız. Ben sizdenim siz de bendensiniz. Sizin savaştığınızla savaşır, barıştığınızla barışırım." Bütün bunların karşılığında Medineli müslümanların mükâfatı Cennet olacaktı.

Bu görüşme ve biattan sonra Mekkeli müslümanlar birer-ikişer, gizli-açık Medine'ye göçmeye başladılar. İslâm'ın Medine'de güçlenip kendi kontrolleri dışında daha da gelişeceğinden korkan Mekkeli müşrikler bu göçü durdurmaya karar verdiler. Ancak bunu başaramadılar. Artık Mekke'de Hz. Peygamber (s.a.s), Ebû Bekir ve Ali dışında pek müslüman kalmamıştı. Müşrikler son kozlarını oynamaya karar verdiler. "Muhammed de Medine'ye gidip adamlarının başına geçerse vay başımıza geleceklere! Ona bu fırsatı vermeden yok etmeliyiz" deyip Hz. Peygamber'i öldürmeye karar verdiler. Ancak Cebrail (a.s)'ın bu komployu haber vermesiyle Resulullah önlemini aldı ve evini kuşatmış olan saldırganların arasından Yâsin suresini okuyarak çıktı. Allah'ın bir mucizesi olarak aralarından geçen Peygamber'i göremediler. Hz. Peygamber Mekke'deki son işleri tamamlamak üzere Hz. Ali'yi geride bırakarak yakın arkadaşı Ebû Bekir'le birlikte Mekke'yi terketti. Ancak Mekkeliler, kaçırdıkları bu adamı öldürene ya da getirene ödüller koyarak etrafa haber saldılar. Peygamberimiz ve arkadaşı Ebû Bekir üç gün Mekke yakınındaki bir mağarada gizlendi ve müşriklerin bulmaktan ümit kestikleri bir anda mağaradan çıkarak Medine'ye yöneldi. Kendisini Medine'de bekleyen müslümanlara bir takım zorluklara rağmen ulaştı ve İslâm'ın "Mekke Dönemi" kapandı. "Medine Dönemi" başladı.
Ad:  18.jpg
Gösterim: 125
Boyut:  51.8 KB

Mekke Dönemi İslâmi tebliğin ilk ve zorlu dönemiydi. Bu tebliğin yöntemini bizzat Allah Teâlâ koyuyor, Hz. Peygamber de Allah'ın gözetimi ile aşama aşama bu görevi yürütüyordu. Dolayısıyla Allah Resulunun bu yönteminden alınacak önemli dersler vardır:
  1. Hz. Peygamber müşrikleri öncelikle tek Allah'a kulluğa çağırıyor; onun dışındaki bütün bağlardan kurtulmalarını söylüyordu. Allah'a tam bir teslimiyet olduktan sonra Allah'tan gelecek olan emirleri kabul etmek zor olmazdı. Bu yüzden Hz. Peygamber "Lâ ilâhe illallah" mesajını öne çıkardı. Çünkü toplumun en büyük sapkınlığı birden fazla ilâha tapma idi. Birçok ilâha ibadet eden topluma İslâm'ın getirdiği mesaj şuydu: "Sizin dediğiniz gibi birden çok ilâh yoktur; tek bir ilâh vardır, o da Allah Teâlâ'dır." Buradan hareketle diyebiliriz ki, bir davetçi davet edeceği toplumun en önemli hastalığını tespit edip yoğunluğu/önceliği o hastalığa vermelidir.
  2. Resulullah'a indirilen ayetler kâfirlerin en zayıf noktalarını yakalıyor, ellerini kollarını bağlıyor, inatçı olmayanların inanmaları için ona da hiç bir neden bırakmıyordu. Meselâ, kâinat olaylarını örnek veriyor ve yontulmuş taşlara ibadet edenlere; "Her gün görüp durduğunuz bu kadar olağanüstü olayları yaratan Allah'a boyun eğin" diyordu. Bu, müslümanların her dönemde kullanmaları gereken bir usuldür.
  3. Hz. Peygamberin getirdiği mesaj toplumda kabul edilen en güzel, en çekici bir şekilde sunuluyordu. Kur'an-ı Kerim şiirin revaçta olduğu bu topluma insan yeteneğini geride bırakan bir şiir üslûbuyla indirildi.
  4. Davet, öncelikle yakınlardan, güvenilir temiz insanlardan başlanarak açıklandı. İlk anda bütün bir topluma sunulmadı. Bu da bir davanın yayılabilmesi için öncelikle kendisine sağlam bir zemin hazırlaması, öncü elemanlarını hazırlaması gerektiğini öğretiyor. Hz. Peygamber, Mekke'de fıtratı bozulmamış insanları diğerlerinden ayrı tutarak davette önceliği onlara verdi. Davetçi, tanıdığı ve güvendiği insanlara gitmeli, uzun vadeli yola güvenilir olamayan tanımadığı insanlarla çıkmamalı.
  5. Müslümanlar zayıf oldukları dönemlerde kâfirlerin tüm baskılarına sabrettiler. Allah onlara bir müddet savaşma izni vermedi. Medine'de sağlam bir zemin hazırlandıktan sonra onlara savaş izni verildi. Gerçi müslümanlar Medine'de azınlıktılar ama artık bir cephede toplanabilmişlerdi. Mekke'de ise darmadağın ve güçsüzdüler. Savaş imkânları yoktu. Bir davanın hazırlık ve örgütlenme safhasında düşmanla fiilî çatışmaya girmeyip her türlü hazırlığını tamamlamak gerektiği sonucunu Resulullahın bu uygulamasından çıkarabiliriz.
  6. Resulullah gizli davet döneminde dirençli elemanları çevresinde topladıktan sonra açık davet dönemini başlattı. Bu dönemde karşı tarafın bütün baskı ve işkencelerine rağmen inancından taviz vermedi. Zira bu dönem açık davet, gizli örgütlenme dönemiydi. Gündüz kâfirlerin karşısına çıkıp; "Sizin taptıklarınız kendilerine bile fayda veremez. Gelin bu yanlış yoldan vazgeçin" diye onların yanlışlığını yüzlerine vuruyor; geceleyin Erkam'ın evinde gizlice toplanıp çalışma programı hazırlıyor, davetin elemanlarına taktikler veriyordu. Bu uygulama bize, İslâm dâvetinin temel özelliklerinden birini öğretiyor: Davet açık, örgütlenme gizli yapılır. Davet için de örgütlenme için de kâfirlerden izin alınmaz.
  7. Müşrikler parlemantoları durumunda olan Darün-Nedve'de toplanırlar karar alırlardı. Peygamberimize yaptıkları tekliflerin biri şuydu: "Bu davadan vazgeç, seni "Reis yapalım." Resulullah taktik gereği bunu yapabilir, gücü elinde topladıktan sonra da getirdiği dini benimsetebilirdi. Ama İslâm açık bir din olduğu için Resulullah bu yola başvurmadı; işkencelere rağmen hakkı söyledi. Daru'n Nedve'de bir yer kapma yerine Darul-Erkam'da kendi meclisini oluşturdu. O halde İslâm davetçileri kâfirlerin kontrolündeki bir harekete katılmamalı, kendi hareketlerinin programını kendileri oluşturmalıdırlar.
  8. Müslümanların güçlü olanları Mekke'de güçsüzlerle tam bir dayanışma ortaya koymuş malını-mülkünü ortaya dökmüştü. İslâm'a inananlar kardeş oldular; dünya nimetleri, zenginlikler belli ellerde, kasalarda toplanmadı. Tek gaye vardı; Allah'ın dini egemen olsun. O halde her dönemde bir davaya iman edenler kardeş olduklarının bilincinde olmalı, varlıkta ve yoklukta eşit olabilmeliler. Hedefe ulaşılana kadar dünyalıklardan vazgeçilebilmelidir.
  9. Hz. Peygamber, Mekke'de hiç bir insana konumundan dolayı öncelik vermedi. Köleleri de zengin efendileri de yanına aldı; çocukları da kadınları da. Ancak İslâm'ın güçlenmesi için ileri gelen eşrafın müslüman olması için de uğraştı, hatta dua etti. Peygamberimizin bu davranışından yola çıkarak şu hükme varılabilir: Davetçi toplumunun yetenekli, üst düzey insanlarını kendi davasına kazandırmak için öncelikler verebilir. Bu da onun müstekbirlere meylettiği anlamına gelmez.
  10. Hz. Peygamber'e inanan müslümanlarla aileleri arasında büyük çatışmalar meydana geldi. Aile bağları yerine inanç bağı gözönünde bulunduruldu. Bu örneği benimseyen müslümanlar her zaman ve her yerde, inanç bağıyla asabiyet karşı karşıya kaldığı zaman tercihini inançtan yana koymalı varlıklı ailenin çocuğu olan Mus'ab b. Umeyr gibi gerektiğinde ailesini terkedebilmelidir.
  11. Müslümanların bir kısmının işkence ortamından kurtulup daha iyi bir ortamda bulunmak için Habeşistan'a hicret etmesinden şu sonuç çıkarılabilir: Müslümanlar, gerektiğinde müslüman olmasa dahi adâletli, haksızlık yapmayan insan haklarına saygı duyan bir ülkeye iltica edebilirler. Bunu yapmaları o ülkeyi dost edindikleri anlamına gelmez.
  12. Hz. Peygamber, Taif seferi dönüşünde Mekke'ye müşrik olan Mut'im'in himayesinde girdi. Bu da Hz. Peygamber'in müşriklerin emrine girdiğini göstermez. Hz. Peygamber, dininden hiç bir taviz vermediği halde Mut'im ona bir insan olarak sahip çıkmış, Peygamber'den dini ile ilgili bedel istememiştir. Bu sadece karşılıksız yapılan bir yardımdır. Bunun yanında Hz. Ebû Bekir'in benzer bir olayı vardır. İbn Daine Hz. Ebû Bekir'i himayesine alır. Ancak gizliden gizliye ibadetinde serbest olduğunu, ama açıktan açığa Kur'an okuyamayacağını söyler. O zaman Hz. Ebû Bekir onun himayesine ihtiyacı olmadığını, kendisine Allah'ın yeteceğini bildirir. Eğer Hz. Ebû Bekir olayında olduğu gibi müşrikler himaye karşılığında müslümanın inancından, ibadetlerinden vazgeçmesini isterlerse o zaman onların himayesi reddedilir. Günümüzde de kapalı yerlerde (mescitlerde, evlerde) Allah'a ibadeti serbest bırakan kâfirler İslâm'ın toplum hayatına girmesini engelliyorlar. Bunu yaptıklarından dolayı müslümanlarla onların arasında bir düşmanlığın olması gerekir.
    Ad:  20.jpg
Gösterim: 122
Boyut:  51.0 KB
Mekke dönemi, günümüz müslümanlarının ders alacakları birçok örnekle doludur.
Mekke döneminde inen Kur'an ayetleri daha ziyade inanç temellerini konu edinir. Mekke döneminde kâfirlerin baskısı altında ezilen, hiç bir güvencesi olmayan insanlara hukukî emirler verilmedi. Meselâ bir tesettür ayeti yoktu o dönemde. Çünkü müşriklerin insafına kalan zayıf müslüman hanımların tesettürleri çekip çıkarılabilir ve müslümanlar buna karşı birşey yapamazlardı. Allah müslümanlara uygulanma imkânı olan emirleri veriyordu. Namazı bile gizlice kılan müslümanlara Allah ezan okumalarını emretmedi. Mekke, imanın olgunlaşması, gerçekten inanan insanların ortaya çıkması için bir imtihan dönemiydi. Ama artık İslâm tamamlandı. Günümüzde de müslümanların baskı altında olduğu yerleri Mekke Dönemi ile kıyaslayarak İslâm'ın hukuki emirlerini yok saymak mümkün değildir. İslâm'ın ilk geliş dönemiyle bu dönem bir tutulmaz. Kur'an tamamlanmıştır; müslümanlara farz kılınan yükümlülükler kıyamete kadar geçerliliğini sürdürecektir. Müslümanlara düşen, baskı altında ezildikleri Mekke Dönemini andıran zemin ve zamanlarda bütün güçleriyle İslâmı yaşamaya çalışmak ve bir an önce Medine Dönemini hazırlamaya çalışmaktır. Nefsine uyup, "Mekke döneminde yaşıyoruz" diyerek İslâmî yükümlülüklerden kaçmak çözüm değildir.
Fedâkâr KIZMAZ


Daha fazla sonuç:
Kutsal Yerler - Mekke

Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç