Arama

Bilim Nedir? - Sayfa 2

Güncelleme: 3 Hafta Önce Gösterim: 105.044 Cevap: 16
Bozkurt - avatarı
Bozkurt
VIP The Lightbringer
21 Eylül 2013       Mesaj #11
Bozkurt - avatarı
VIP The Lightbringer
Asalakbilim Nedir?
MsXLabs.Org
Sponsorlu Bağlantılar


Asalakların yapısını, yaşayışını, konakçıyla ilişkisini, yaptığı hastalıklarla, bu hastalıklara karşı uygulanacak sağaltımı konu alan bilim dalı, °parazitoloji.
Üzülme, Bazen Ölmek Bile İnsan İçin Umuttur !
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
27 Haziran 2015       Mesaj #12
Safi - avatarı
SMD MiSiM
YORUMBİLİM a.
1. Fels. Göstergeleri, bir kültürün simgesel öğeleri olarak yorumlama kuramı.
Sponsorlu Bağlantılar
2. Dinsel metinler üzerine bilimsel yorumlarda, aynı zamanda hem metnin sözcük anlamını, hem de varoluşsal anlamını, yani insanlık tarihindeki evrensel değerini belirlemeye olanak sağlayan kuralların tümü. (Eşanl. HERME- NEUTİK.)

Kaynak: Büyük Larousse

Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
23 Mart 2016       Mesaj #13
Safi - avatarı
SMD MiSiM
yerbilim ingilizcesi
  • geology.
SİLENTİUM EST AURUM
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
3 Hafta Önce       Mesaj #14
Safi - avatarı
SMD MiSiM

BİLİM


nesnel dünyaya ve bu dünyada yer alan olgulara ilişkin tarafsız gözlem ve sistematik deneye dayalı zihinsel etkinliklerin ortak adı.

Bütün bilimlerin amacı genel doğruların ya da temel yasaların bilgisine ulaşmaktır.
Bilim, insanlık tarihi boyunca kuruluşu, içeriği ve işlevleri bakımından öylesine değişimler geçirmiş, toplumdaki öteki kurumlarla ilişkisinde öylesine başkalaşımlar göstermiştir ki, geçmişten günümüze değin bütün çeşitliliklerinin ötesinde, bilimin ortak ve süreklilik gösteren niteliği ancak doğa süreçlerinin bilgisi olarak yalınlaştırılabilir. İnsan davranışının toplumsal ve kültürel yanlarını inceleyen bilim dalları ise toplum bilimleri olarak adlandırılır.

DOĞA FELSEFESİ OLARAK BİLİM


Ussal nedenlerle açıklanan ve belirli bir kuşkucu dikkatle incelenen doğal düzenliliklerin bilgisi olarak bilimin ortaya çıkışı yazının bulunuşundan öncelere dayanır. Gerek mağara resimlerinden, gerek boynuz ve kemiklerdeki düzgün çizgilerden tarihöncesi insanının yılın mevsimlerini dikkatle izlemiş olduğu bilinmektedir. Arkeoloji, antropoloji ve prehistorya gibi bilim dallarının günümüzde paylaştıkları ortak yargıya göre, tarihöncesi ilk uygarlıklar Nil, Dicle ve Fırat, İndus, Huang (Sarı Irmak) ve Yangtze gibi büyük ırmakların kıyılarında filizlenmiştir. Bununla birlikte her kentleşme birikimi, oluşturduğu uygarlığın çevreye yayılmasına da yol açmıştır.

Piramitlerde ya da Ingiltere’deki ünlü Stonehenge taş anıtında, dinler ile astronominin birleşimi sayılabilecek, bilimin en eski tarihsel bulguları görülmektedir. Gökcisimlerinin düzenli hareketleri, kuyrukluyıldızların geçişi ve nova patlamaları gibi olağanüstü olaylar, ilk insanlar için dayanılmaz düşünsel bilmecelerdi. Bu yüzden, düzenliliği araştıran insan aklı için gökleri kavramak istemesinden daha uygun kesin bilgi örneği bulunamazdı.

Çin'de bilim.


Bilim Batı’daki olgun dönemine ulaşmadan önce çok değişik bölgelerde filizlenmiştir. Ortaya çıkan ilk bilim olarak astronomi, matematiğin gelişmesindeki etkinliğinden çok dinle olan sıkı ilişkisiyle göze çarpmaktadır. Çinli bilginler bir takvim yapmışlar ve takımyıldızların konumlarını belirlemişlerdi. Çin Devleti’nin İÖ 2000’lerde kuruluşuyla birlikte yönetim, astronomi ve astrolojiden sürekli olarak yararlanmıştır. Astronomi ve astroloji için olduğu kadar öteki bilimler için de pratik önem ön planda gelmekteydi. Çinliler, evrenin, olguları keyfi bir biçimde belirleyen tanrılar ve cinlerle dolu olduğuna inanmadıklarından, aslında var olan düzenin insan tarafından ortaya çıkarılabileceği ve ondan yararlanılabileceği kamsmdaydılar. Bu nedenle, kimya (ya da simya), tıp, jeoloji, coğrafya ve teknoloji gibi alanlardaki çalışmalar pratik bilgiye gereksinim duyan devletçe de desteklenmekteydi.

Hindistan'da bilim.


Hindistan’da bilimin gelişmesine ilişkin bilgiler daha sınırlıdır. Birinci derecede önem verilen olgular Güneş ve Ay’ın hareketleriydi. Buna karşılık Hint matematiği özellikle geometri ve cebir teknikleri yönünden oldukça gelişmişti. Cebirsel tekniklerin gelişmesinde en önemli etken, sonradan Batı’ya Hint-Arap rakamları adıyla geçecek olan Hint numaralama sisteminin esnekliğiydi. Hint düşüncesi ise bu dünyayı anlamaktan çok, ondan kaçmakla ilgilenen bir felsefenin etkisindeydi.

Amerika'da bilim.


Orta Amerika’daki Mayalar, Avrupa ve Asya uygarlıklarından tümüyle bağımsız olarak karmaşık bir toplum düzeni kurmuşlardı. Bu toplumda astronomi ve astroloji önemli rol oynuyordu. Takvim, Mayalarda da hem pratik, hem dinsel amaçlara hizmet ediyor, Güneş ve Ay tutulmalarıyla Venüs’ün konumu dikkatle izleniyordu. Bu astronomi incelemelerine gelişkin bir matematiğin eşlik ettiği söylenemez. Bununla birlikte dikkatli gözlemlerin sonucu olan Maya takvimi büyük bir ustalığı yansıtmaktadır.

Ortadoğu'da bilim.


Batı uygarlığının Mısır ve Mezopotamya’daki beşikleri farklı özellikler gösterir. Mısır’da, Çin’deki gibi evrensel düzenin sorumluluğunu iyiliksever tanrıların yüklendiğine inanılıyordu. Ama Çin’in tersine, ürünleri yok eden deprem ve fırtınalardan uzak olan Mısır’ın ılıman ve sakin bir doğası vardı. Gerçekten de yaşam öylesine hoştu ki, Mısırlılar bütün bunların ölümle sona ermesi düşüncesine katlanamıyordu. Bu bakımdan yaşamı sürekli kılma anlayışı olağanüstü düşünsel ve pratik çabalan doğurdu. Gerek piramitler, gerek mumyacılık Eski Mısır dininin bu niteliğini yansıtırlar. Böyle bir ortamda bilim serpilemezdi. Mısırlılar evrene ilişkin kurgulamalarla ilgilenmiyorlardı. Yıldız ve gezegenler gökte yükseldiklerinde ülkeyi “yönettiklerinden” dolayı astrolojik bir önem taşıyorlardı. Astronomi ise, Nil’in bereket getiren yıllık taşkınlarının önceden belirlenmesi amacıyla sınırlı takvim hesapları için gerekliydi.

Mezopotamya Çin’e daha çok benziyordu. Çin’deki Huang ve Yangtze gibi Dicle ve Fırat ülkenin yaşamında en önemli etkendi. Kıraç toprak ancak büyük çaplı su bentlerinin sağladığı sulamayla ürün veriyordu. Fırtınalar, zararlı böcekler, su baskınları ve yağmacılar yaşamı güvensiz kılmaktaydı. Kararlı bir toplumun yaratılabilmesi hem sulama sistemleri kurabilmek, hem de yıkıcı etkileri önleyebilmek açısından büyük teknolojik beceri gerektiriyordu. Ovadaki kentler, bir rahipler kastının yönettiği tapmak çevresinde kurulmuştu. Sulama sistemleri, kanallar, barajlar gibi kamu hizmetlerinin planlayıcısı bu kasttaki din adamlarıydı.

Matematik ve astronomi bu koşullarda gelişti. Sayı sistemi 60 tabanlıydı (günümüzdeki derece-dakika-saniye sistemi Eski Mezopotamya’dan gelir). Gökler, tanrıların yerleşim yeriydi ve yeryüzündeki felaketlerin habercisi gök olayları olduğundan dikkatle gözlenmeleri gerekiyordu. Bu pratikten günlük yaşam için gerekenden çok daha gelişkin bir matematik ortaya çıktı. Eski Yunanlılar yüzyıllar sonra bunu alıp yetkinleştirdiler. Babil matematikçileri, Pythagoras bağıntılarını iyi biliyor ve sürekli kullanıyorlardı. İkinci dereceden denklemleri ve hatta üstel terim içeren bileşik faiz hesaplarını çözebiliyorlardı.

Çinliler ve Mezopotamyalılar doğayı eksiksiz gözlemleyebiliyor ve duyarlı biçimde betimleyebiliyorlardı. Bununla birlikte doğayı bilimsel biçimde açıklamayı gözardı etmişlerdi. Çinliler evrensel düzenin, iki karşıt kuvvetin (yin-yang) denkliği ile beş öğenin (su, ağaç, metal, ateş ve toprak) uyumu üzerinde kurulduğunu öne sürmüşler, ama bu uyum ve denkliğin nasıl elde edildiğini incelememişlerdi. Mısırlılar ise evrensel uyumun tanrıların iradesinden kaynaklandığı inanandaydılar. Mezopotamyalılara göre düzenin varlığı bütün güçlü ve kaprisli tanrılar desteklediği sürece olanaklıydı. Bütün bu toplumlar doğayı betimleyip ondan yararlanabiliyorlar, ama onu anlamayı usun değil, din ve büyünün işlevi sayıyorlardı.
kaynak: Ana Britannica
SİLENTİUM EST AURUM
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
3 Hafta Önce       Mesaj #15
Safi - avatarı
SMD MiSiM

ESKİ YUNAN BİLİMİ.


Doğa felsefesinin doğuşu.


Eski Yunanlıların öteki uygarlıklardan en önemli farkı, dinsel inançlarıydı. Eski Yunanlıların, Mezopotamya ve Mısır’ın insanlığın yeri ve yazgısına ilişkin kapsamlı sorulara yamt getiren karmaşık dinleri yanında halk öyküleri derlemesi düzeyinde kalan yalın bir dinleri vardı. 1Ö 2000 sonlarında çöken Miken uygarlığından sonra gelen karanlık üç yüzyılda tanrılarla insanlara ilişkin öyküler halk ozanlarınca kuşaktan kuşağa aktarıldı. Homeros gibi ozanların şiirlerinde, tanrılar ve insanlar birbirleriyle serbest ilişkiler kurmaktaydı. Öykülerde, yeniyetme ölümsüzlere benzeyen tanrıların hileleri ve yiğitlikleri, Marduk ya da Yehova’nınkilere göre pek çocukça kalıyordu. Yunanlıların usuna takılan sorulara dinin kolay yanıtlar veremeyişi, felsefenin ve bilimin doğuşuna yol açtı.

Eski Yunan geleneğine göre ilk doğa filozofu, 1Ö 6. yüzyılda yaşamış olan Miletoslu Thales’tir. İÖ 585’te Güneş tutulmalarını önceden bildirdiği ve çemberi çapıyla ikiye bölerek geometrinin formel incelenmesini bulduğu söylenen Thales, bütün doğal olayları, katı, sıvı ve gaz hallerinde bulunabilen bir tek maddenin, suyun değişimleri halinde açıklamaya çalıştı. Thales’e göre dünyanın düzenliliği ve ussallığı, nesnelerin yaratılışında var olan ve onları kararlaştırılmış sona yönlendiren tanrısal bir gücün güvencesi altındaydı. Evrenin bütün kesimlerinin nesnelerin genel düzeni içinde bir amacı olduğu ve nesnelerin doğal olarak yazgılarına doğru devindikleri görüşüne dayanan teleoloji, bir iki istisna dışında hem Eski Yunan bilimine, hem de çok daha sonraki bilime sızmıştır.

Thales’in bütün maddelerin temel öğesi olarak suyu belirlemesi, birçok düşünürün bu konuyu eleştirel bir biçimde yeniden ele almasına yol açtı. Örneğin Anaksimandros suyun temel madde olarak alınamayacağını, çünkü suyun, özünde nemlilik taşıdığını ve hiçbir şeyin kendisiyle çelişemeyeceğini ileri sürdü. Bu nedenle, nemliliğin karşıtının (yani dünyadaki kuru olan nesnelerin) var-olamaması gerekiyordu. O halde Thales yanılıyordu. Thales’ten iki yüzyıl sonra doğa felsefecilerinin pek çoğu dört öğe öğretisini kabul ettiler. Bunlar, toprak (soğuk ve kuru), ateş (sıcak ve kuru), su (soğuk ve nemli) ve hava (sıcak ve nemli) idi.

Biçim sorununa sistemli yaklaşan ilk filozof, İÖ 6. yüzyılda yaşayan Pythagoras’tı. Pythagoras, titreşen tellerde, telin boyu ile çıkan sesin yüksekliği arasındaki ilişkiyi inceleyerek fiziksel deneyimler ile bunlara ait sayısal bağıntılar arasındaki köprüyü oluşturan matematiksel fiziğin doğmasına yol açtı.

Aristoteles ve Arkhimedes.


Aristoteles bir biyologdu. Onun deniz hayvanları üzerine gözlemleri 19. yüzyıla değin geçerliğini korudu. Teleolojik biyoloji çalışmaları ise Charles Danvin’e kadar bilim için bir iskelet oluşturdu. Teleolojik yaklaşımın fizikte o güne değin belirgin bir yeri yokken, Aristoteles bu yaklaşımı evren üzerindeki görüşlere egemen kıldı. Öğretmeni Platon’ dan, gökcisimlerinin (yıldızlar ve gezegenler) kutsal ve dolayısıyla yetkin olduklarını öne süren dinsel önermeleri harfi harfine almıştı. Buna göre gökcisimleri ancak yetkin, sürekli ve değişmeyen bir hareket içinde olabilirlerdi, yani ancak tam dairesel hareket yapabilirlerdi. Kutsal olmayan Yer ise eylemsizdi ve merkezde bulunuyordu. Yer’den Ay’a kadar her şey sürekli değişerek yeni biçimler oluşturuyor ve sonra bozularak biçimsizliğe dönüyordu. Ay’ın ötesinde evren, eşmerkezli, bitişik kristal kürelerden oluşmuştu. Bu küreler aralarında belirli açılar olan eksenler çevresinde hareket ediyordu. Bütün hareketlerin nedeni ise, evrenin dışında hareketsiz duran Tanrı idi.

Aristoteles için önemli olan, kendiliğinden ortaya çıkan bütün etkinliklerin doğal oluşuydu. Bu nedenle araştırmanın uygun yöntemi yalnızca gözlemdi. Nesnelerin etkinliklerini ve gizli özelliklerini aydınlatmak amacıyla doğal koşulların değiştirilmesi demek olan deneyin, doğal bir yöntem olmadığı için nesnelerin özünü açığa çıkarması beklenemezdi. Bundan ötürü Yunan biliminde deney hiçbir zaman önemli bir yer tutmadı.
Arkhimedes, dairenin alanı ve konikler üzerine araştırmaları olan parlak bir matematikçiydi. Kaldıraç yasası deneyi, Eukleides’in geometrideki tanıtları kadar eksiksizdir. Özgül ağırlığı bulmasını sağlayan hidrostatik üzerine çalışmalarında ortaya çıkarıp geliştirdiği yöntemi önce matematiksel biçimde vermiş, sonra bunu matematik yöntemlerle işleyerek fizik terimleri cinsinden anlatılabilecek sonuçlara ulaşmıştı.

Aristoteles ve Arkhimedes’in astronomideki yaklaşımları bu bilimin iki değişik gelişimine yol açtı. Aristoteles’i izleyenler gezegen yörüngelerinin çemberler olduğu savını sürdürürken, özellikle Büyük İskender’in fetihleri sonunda Babillilerin gözlemlerini ve matematik yöntemlerini tanıyan öbürleri, nedenleri bir yana bırakarak gezegenlerin konumlarını hesaplamakta kullanılacak bir matematik model geliştirmeye yöneldiler. Bu ikinci geleneğin en yetkin temsilcisi İS 2. yüzyılda yaşamış olan Ptolemaios’tu.

Tıp.


Yunan öncesi dönemde tıp hemen hemen tümüyle dinsel ve törenseldi. İÖ 5. yüzyılda Hippokrates’le birlikte büyük bir değişim oldu; hastalıkların doğaüstü değil, doğal olaylar olduğu ortaya kondu. Antik Çağda tıp bilimi geç Helenistik dönemde doruğuna ulaştı. Çalışmaların çoğu İÖ 3. yüzyılda, Yunan etkisindeki Mısır’da, İskenderiye Kütüphanesi’nde gerçekleştirildi. Göğüs boşluğundaki organlar betimlendi ve işlevleri araştırıldı. Antik Çağın son büyük hekimi BergamalI Galenos’tu. Kurduğu fizyoloji sisteminde, üçe bölünmüş ruhlar (doğal, dirimsel ve hayvansal) bedeni bir bütün olarak diri tutmak için sırasıyla toplardamarlar, atardamarlar ve sinirlerden geçiyordu. Fizyoloji ile tedavi arasında ise yeterli bir ilişki kurulamamıştı.

Roma ve Hıristiyanlıkta bilim.


Romalılar, Yunan sanat, edebiyat, felsefe ve biliminden çok etkilenmişlerdi. Köle olarak Ro- ma’ya getirilen birçok Yunan aydını, soyluların çocuklarına ders vermekle görevlendirilmişti. Romalıların ortak kaygısı Roma’yı yüce kılan değerlerin korunmasıydı. Bu nedenle bilim ve felsefe ya gözardı edilmiş ya da küçümsenmişti.
Roma, en parlak döneminde, gelenekleri, dilleri ve dinleri farklı halkları yapısında birleştirdi. Bu dinlerin arasında en önde geleni Hıristiyanlıktı. İsa ve onun krallığı aslında bu dünyaya ait değildi; dünyasal şeylerle ilgilenmek ruh için tehlikeliydi, ama bu dünya da gözardı edilemezdi.

Bu nedenle ilk Hıristiyanlar, dünyasal bilgeliğe ikili bir biçimde yaklaştılar. Bir yandan eski felsefenin retoriği ve kanıtları, saf kişileri ve gafilleri yanlış yollara götüren hile ve tuzaklar olarak görülüyor, öte yandan Hıristiyanlık, felsefi okulların retoriğiyle sunulmadıkça kültürlü ve eğitimli kişilerin Hıristiyanlaştırılamayacağı düşünülüyordu. Bu nedenle ilk Hıristiyanlar belki de farkında olmaksızın kendilerini metafizik tartışmalarının içinde buldular. Bu tartışmalar, bir bölümüyle, fiziğe ilişkin konuları da içeriyordu. Örneğin salt fiziksel açıdan, İsa’nın doğası nasıl açıklanabilirdi? İsa için inanıldığı gibi, bir kişinin iki farklı temel doğası nasıl olabilirdi? Bu türden sorular, Eski Yunan düşünürlerinin maddenin doğası hakkında geliştirdikleri görüşlerin yeni bir ilahiyat kurmaya girişmiş olanlar için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Antik Çağdan kalan bilgiler, Batı Roma’nın yıkılışından sonra ortadan kalkmadı. Manastırlardaki keşişler ilk Hıristiyanların ve antik düşüncenin klasiklerini titizlikle kopya ettiler ve bunları gelecek kuşaklar için sakladılar. Doğu’daki Bizans İmparatorluğu güçlü olduğundan, burada antik gelenek sürmekteydi. Roma’nın düşüşünden sonraki bin yılda çok az özgün çalışma ortaya kondu. Ama eski metinler özenle saklandı ve sonraki yüzyıllarda Batı için çok önemli bir kaynak oluşturdu.

İSLAM DA BİLİM.


7. yüzyılda Araplar büyük bir İslam imparatorluğunun temellerini kurdular. Araplara göre antik bilim çok değerli bir hâzineydi. Kuran, özellikle tıbbı Tanrı’ya yakın bir sanat olarak kutsamıştı. Astronomi ve astroloji Tanrı’nın insanlığa buyruğunun anlaşılabilmesini sağlayan yollardan biri olarak görülüyordu. Hint matematiğiyle kurulan ilişki ve astronominin gerekleri, geometri ve sayılar üzerine çalışmaların gelişmesine yol açtı. Bu yüzden Eski Yunanlıların yazıları dikkatle tarandı ve Arapçaya çevrildi. 9. yüzyılın sonunda Yunan tıbbı, astronomisi ve astrolojisi yanında Platon’un ve Aristoteles’in felsefe çalışmaları da özümlenmişti. Müslümanlar, bu bilgileri özümlemekle yetinmediler; eleştiri ve yeni buluşlarla birikimlerini artırdılar. Ebubekir Razi, İbn Sina, Cabir, İbn Rüşd ve Birunî gibi bilginler tıptan kimyaya, matematikten astronomiye kadar çeşitli alanlarda özgün buluş ve görüşler geliştirdiler.
kaynak: Ana Britannica
SİLENTİUM EST AURUM
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
3 Hafta Önce       Mesaj #16
Safi - avatarı
SMD MiSiM

ORTAÇAĞDA AVROPA BİLİMİ.


Ortaçağda Hıristiyan ve İslam dünyası arasında özellikle Haçlı Seferleri’yle kurulan ilişki, ilkçağ bilgilerinin Batı’ya aktarılmasını sağladı. İspanya’da Magriplilerin Toledo kentindeki ünlü kütüphaneleri, 1085’te Hıristiyanların eline geçince, rahipler özgün ya da çeviri Arapça kitapları hemen Latinceye çevirdiler.

18. yüzyıldaki Aydınlanma düşünürlerinin, ortaçağı boşinanlar ve karanlıklar dönemi olarak küçümsemesine karşın, bu dönemde çok canlı teknolojik gelişmeler oldu. At nalının ve koşum takımlarının bulunuşu, beygir gücünün denetlenmesini sağladı. Büyük gotik katedrallerin yapımı, el arabası, krank ve matkabın geliştirilmesiyle başarıldı. 14. yüzyılda mekanik saatin yapılmasıyla mekanik beceri en yüksek düzeyine çıktı. Bu buluş yalnızca zamanın daha doğru saptanması açısından değil, filozoflara doğanın kendisi için, yeni bir benzetim olanağı sağlamış olması bakımından da önemlidir.

Ortaçağ AvrupalIıarının yararcı bilgiye karşı güçlü önyargıları yoktu, ama bilimsel bilginin yararlı olabildiği alanlar da pek azdı. Bilim, Tanrı’nın yaratısını anlayabilmek olarak görülüyordu. Kitabı Mukaddes’in Tekvin bölümü Tanrı’nın ilk yaratısı olarak ışıktan söz ettiğine göre, ışığın yayılma yasalarını anlamak, az da olsa doğanın yaratılışını kavramak demek oluyordu.

Örneğin, gökkuşağının ne olduğunu anlamak için yakınına gidip inceleme olanağı bulunmadığından, gerekli koşulları yapay yoldan oluşturarak benzer bir olaydan sonuçlar çıkarılmaya çalışıldı. Yağmur damlaları yerine içi boş cam küreleri suyla doldurarak gökkuşağını inceleme yoluna gidildi. Bu yaklaşımlar, doğanın basit olduğu, yani birkaç genel yasayla yürütüldüğü ve benzer etkilerin benzer nedenlerden doğduğu düşüncelerine dayanıyordu.

Ortaçağ filozoflarının eski metinlere eleştirel yaklaşımı doğrudan ilahiyat açısından taşıdığı öneme bağlıydı. Örneğin her tür hareketin doğası özenle gözden geçirildi. Tanrı’nın var olması gerektiğini göstermek amacıyla Aristoteles’in görüşlerine dayapan Aquinolu Aziz Tömmaso, hareket eden her şeyin bir başka şey tarafından hareket ettirildiğini öne sürdü. Aksi takdirde, herhangi bir hareketin kaynağını sonsuza değin geriye uzatmak gerekirdi.

Ortaçağda din ile bilim arasında bilinçli bir çatışma yoktu. Tanrı hem doğa kitabının, hem de kutsal kitabın yazarıydı. Dolayısıyla iki kitap birbiriyle çelişemezdi. Kısacası bilim ve vahiy el ele yürümekteydi. Ortaçağ biliminin önemi felsefe, ilahiyat ve bilimin görkemli bir evrensel düzen içinde birleştirilmesinde yatmaktadır.

ÇAĞDAŞ BİLİMİN DOĞUŞU.


Ortaçağ sonlarında özellikle İtalya’da, zamanın siyasal istemleri teknolojiye yeni bir önem kazandırdı. Böylece askeri ve sivil mühendislik mesleği doğdu. Leonardo da Vinci bu mühendislerin en ünlüsüydü. Dahi bir ressam olarak insan anatomisini yakından inceledi ve resimlerine gerçeğe çok benzeyen biçimler aktardı. Bir heykelci olarak, zor metal döküm tekniklerini başardı. Sahne yapıtlarının yapımcı ve yönetmeni olarak, özel efektler sağlamak amacıyla karmaşık makineler geliştirdi. Askeri mühendis olarak bir kentin surlarından aşırılan havan topu mermisinin yörüngesini gözleyerek bu yörüngenin Aristoteles’in öne sürdüğü gibi iki doğrudan (eğimli bir çıkış ve ardından düşey düşüş) oluşmadığını belirledi.

Leonardo ve arkadaşları doğayı gerçekten bilmek istiyorlardı. Gerçek deneyimin yerini hiçbir kitap tutamazdı ve hiçbir kitap olgular üzerinde egemenlik kuramazdı. Gerçi antik felsefenin nüfuzu kolayca kırılamayacak kadar sağlamdı, ama sağlıklı bir kuşkuculuk da gelişmeye başlamıştı.

Eski otoritelerin gördüğü geleneksel kabule inen ilk önemli darbe, 15. yüzyıl sonunda Yenidünya’nın bulunuşu oldu. Büyük astronom ve coğrafyacı Ptolemaios, Avrupa, Afrika ve Asya olarak yalnızca üç kıtanın var olduğunu öne sürmüştü. Aziz Augusti- nus ve Hıristiyan bilginleri de bu görüşü benimsemişlerdi. Yoksa dünyanın öteki tarafındaki insanların baş aşağı yürümeleri gerekirdi. Yenidünya’nın bulunuşu, matematik çalışmalarını da hızlandırdı. Zenginlik ve ün arayışı denizciliğin gerçek bir bilime dönüşmesine yol açtı.

Rönesans’ta canlanan düşünsel etkinlikler, antik bilgilerin tümüyle gözden geçirilmesine olanak sağladı. Ortaçağ düşüncesinin temelini oluşturan Aristoteles’in yapıtlarına Platon’un ve Galenos’un yapıtlarının çevirileri ve daha da önemlisi Arkhimedes’in, kuramsal fiziğin geleneksel felsefenin dışında nasıl oluşturulabileceğini gösteren yapıtları eklendi.

Rönesans biliminin yönünü belirleyen antik yapıtların başında, Musa’nın çağdaşı olduğu kabul edilen efsanevi rahip, peygamber ve bilge Hermes Trismegistos’a dayandırılan Hermetika gelir. Hermetika yaratılış konusunda insana geleneksel metinlere göre çok daha önemli bir rol veriyordu. Tanrı insanı kendi suretinde yaratmıştı. Bir yaratıcı olarak ve yaratma sürecinde insan Tann’yı taklit ediyordu. Bunun için de doğanın gizlerini bilmek zorundaydı. Yakma, damıtma ve öbür simya işlemleriyle doğa işkenceden geçirilerek gizleri elde ediliyordu. Başarının ödülü, sıkıntı ve hastalıklardan kurtuluşun yanı sıra sonsuz yaşam ve gençlik olacaktı. Bu düşünce, insanın bilim ve teknoloji aracılığıyla doğaya boyun eğdirebileceği görüşüne yol açtı. Modern bilime temel oluşturan bu görüşün yalnızca Batı’da egemen olduğunu vurgulamak yerinde olur. Doğadan yararlanma konusunda yüzyıllarca geride bulunan Batı’nın Doğu’yu geçmesinde bu yaklaşımın önemli rolü olsa gerektir.

Hermetika, aydınlanma ve ışık kaynağı olan Güneş üzerine coşkulu bölümler içerir. Hem Platon’un, hem de Hermetika'nın çevirmeni Floransak Marsilio Ficino, 15. yüzyılda Güneş üzerine yazdığı incelemede adeta putperestçe hayranlığa varan bir üslup kullanmıştı. 16. yüzyılın başlarında bir PolonyalI öğrenci, İtalya’daki gezisi sırasında bu düşüncelerden etkilendi. Ülkesine döndükten sonra Ptolemaios’un astronoftıi sistemi üzerinde çalışmaya başladı. Görevli bulunduğu kilisenin yardımıyla, kilisenin gereksinim duyduğu Paskalya ve öteki yortuların tam günlerinin saptanması gibi önemli hesapların yapılmasında kullanılan astronomi gözlem aygıtlarını geliştirmeye koyuldu. Bu genç öğrencinin adı Mikotaj Kopernik’ti.

BİLİMSEL DEVRİM.


Kopernik.


1543’te, hasta yatağında yatan Kopernik, büyük çalışmasının müsveddelerini okumayı henüz bitirmişti. Kitabının yayımlanmasından hemen sonra da öldü. Onun De revolutionibus orbium coelestium (Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine) adlı bu yapıtı öyle bir devrim başlattı ki, bu devrimin sonuçlan, insanlık tarihindeki bütün düşünsel olguların yol açtığı sonuçlardan daha büyük oldu. Bilimsel devrim insanlığın yaşam koşullarını ve düşünce biçimini köklü biçimde değiştirdi. Bunun etkileri günümüzde de sürmektedir.

Bütün bunların başlangıcı Kopernik’in evrenin merkezine Yer’i değil Güneş’i yerleştirmesidir. Bu düşüncesini doğrulamak için Hermes Trismegistos’a atıfta bulunmaktaysa da, Kopernik’in yaptığı felsefe değil, gözleme ve matematiğe dayalı astronomi çalışmasıydı. Kopernik tek vuruşta kaostaki karmaşıklığı zarif bir yalınlığa indirgeyivermişti. Gezegenlerin görünürdeki ileri-geri hareketlerini Ptolemaios sistemine yerleştirmek olağanüstü beceri gerektirirken, artık Yer’in yörünge hareketini gezegenlerin hareketine eklemek ya da çıkarmakla sorun kolayca çözülebiliyordu. Kopernik, Merkür ve Venüs’ün hiçbir zaman Güneş’e karşıt yönde görülemeyişini, bunların yörüngelerinin Güneş’e Yer’inkinden daha yakın olmasıyla açıklıyordu. Gezegenleri, hızlarını göz önüne alarak Güneş’ten uzaklıklarına göre sıralayan Kopernik, Ptolemaios’un göremediğini görmüş, yeni bir sistem kurmuştu. Bu sistem yalınlık, tutarlılık ve estetik niteliklerinden ötürü en yüce sanatçının Tanrı olduğuna kuşku bırakmıyordu.

Kopernik, Ptolemaios sisteminin tüm sorunlarını çözmeyi başaramamıştı. Onun kimi geometrik kural ve kabullerini olduğu kadar, Aristoteles’in kristal kürelerini de sisteminde korumuştu. Dolayısıyla bu sistemde oldukça düşündürücü çelişkilere rastlanıyordu. Örneğin, Yer’i taşıyan kristal küre neden Güneş’in çevresinde dolanıyordu? Yer, ekseni çevresinde, yüzeyindeki nesneleri, insanlar da içinde olmak üzere uzaya fırlatmadan nasıl dönüyordu?

Kopernik’in görüşlerini kabul etmek, Aristotelesçi toplumsal ve siyasal konumların ve ilahiyatçı hiyerarşinin yok olmasını gerektirmekteydi. Kopernik’ten sonraki bir buçuk yüzyıl içinde iki bilimsel hareket gelişti. Bunlardan biri eleştirel, öbürü ise bireşimsel nitelikliydi.

Tycho Brahe, Kepler, Galilei.


Eleştirel gelenek Kopernik’le başlamıştı. Tycho Brahe Yer’in hareketsiz olduğuna inanıyordu, ama yıldız ve gezegenlerin konumlarını en duyarlı biçimde ölçebilmişti. Kopernik, Aristotelesçi kristal küreler düşüncesini terk ederek bütün gezegenlerin Güneş’in çevresinde dolandıklarına Tycho’yu inandırabilmişti. Tycho da 1570’te ortaya çıkan kuyrukluyıldızın, Ay’ın kristal küresinin ötesinde olduğunu saptayınca, Aristoteles öğretisinden kuşkulanmaya başlamıştı. Ama en ciddi darbe, teleskopun bulunuşundan sonra Galilei’den geldi. Ay’da dağların, Güneş’te ise lekelerin bulunduğu, Jüpiter’in uyduları olduğunu açıklayan Galilei, Samanyolu’nun pek çok yıldızdan oluştuğunu da belirledi.

Galilei’nin teleskopuyla yaptığı araştırmaları Almanya’da Johannes Kepler kuramsal olarak yürütüyordu. Tycho’nun duyarlı ölçümlerine dayanan Kepler, Mars’ın (dolayısıyla öbür gezegenlerin de) Güneş çevresindeki yörüngesinin çember değil, odaklarından birinde Güneş’in bulunduğu bir elips olduğunu saptamıştı.
Galilei, Yer’in Güneş ve kendi ekseni çevresindeki dönüşü sorununu mantıksal çözümleme yoluyla ele aldı. Cisimlerin Yer’in yüzeyinden fırlamamaları, gerçekte çok yavaş hareket etmekte oluşlanndandı. Bir kulenin tepesinden bırakılan cisimlerin kulenin tam dibine düşmesi, kuleyle cisimlerin Yer’in dönme hareketini paylaşması yüzündendi. Kepler’in elipslerinden bilgisi olmayan Galilei, bir kez harekete geçirilmiş olan gezegenlerin sürekli olarak dairesel hareket yapacağını savunuyordu.

William Gilbert’in 1600’de Yer’in dev bir mıknatıs olduğunu bulmasından sonra Kepler bu düşünceye dört elle sarıldı. Güneş’ ten yayılan magnetik bir kuvvetin gezegenleri yörüngelerinde tuttuğunu ileri sürdü.

17. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında Aristotelesçi yaklaşım geçerliliğini yitirmeye başlamıştı, ama onun yerini dolduracak doyurucu bir sistem ortaya konamamıştı. Rene Descartes’ın sisteminin başarısı, temelde, böyle bir boşluğun varlığına bağlanabilir. Descartes, doğal süreçlerin madde ve harekete dayanan mekanik modelleri yardımıyla her şeyin açıklanabileceği kanısındaydı. Bu görüşten yola çıkarak Kopernik’in temel sorunlarına el attı. Bir kez harekete geçirilen cisimler, bir başka cismin etkisi söz konusu olmadıkça bir doğru boyunca hareket ederlerdi. Hareketteki bütün değişikliklerin nedeni bu etkilerdi. Gezegenler de, bütün uzayı dolduran çok seyrek bir maddenin (esir) burgaçlarıyla süpürüldükleri için Güneş’in çevresinde dolanıyorlardı. Bütün olaylar için benzer modeller kurulabilirdi. Voltaire’in daha sonra belirtmiş olduğu gibi, Descartes’ın evreni, yaratılışta kurulmuş ve sonsuza değin çalışacak bir saat gibiydi.
kaynak: Ana Britannica
SİLENTİUM EST AURUM
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
3 Hafta Önce       Mesaj #17
Safi - avatarı
SMD MiSiM

Newton.


17. yüzyıl güçlü dinsel eğilimlerin yaygın olduğu bir çağdı. İngiltere’de Isaac Newton adında dindar bir genç, yeni bir bireşime götüren yolu bulmakla Tanrı kavramının korunmasında önemli bir adım attı. Newton gerek deneyci, gerek matematikçi olarak bir dahiydi. Bu ikili niteliği ona, hem Kopernik sistemini, hem de yeni bir mekanik sistemi kurma olanağı sağladı. Yöntemi basitti: Hareketi inceleyerek doğa kuvvetlerini araştırma ve sonra bu kuvvetler aracılığıyla başka olayları betimleme. Newton’ın büyük dehası, inceleyeceği olayları ayıklayıp seçmesinde ona yol gösteriyordu. Gottfried Leibniz ile hemen hemen aynı zamanda bulup geliştirmiş olduğu ve matematikte temel önemde bir araç olan diferansiyel hesap Newton’a, varlığını öngördüğü kuvvetleri hesaplama olanağı sağladı. Sonuçta, 1687’de yayımladığı Philosophiae naturalis principia mathematica (Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri) adlı yapıtı hem Yer, hem de gökcisimlerine uygulanabilen yeni bir fiziği ortaya koydu.

Newton’un üç hareket yasası ve evrensel kütleçekimi ilkesi, yeni evrenin düzenini açıklamaya yeterliydi. Ama Newton’a göre düzeni ve yaşamı sağlayan bütün öteki kuvvetler gibi, kütleçekimi de doğrudan tanrısal bir eylemdi. Newton için mutlak uzay gerekliydi; çünkü uzay “Tanrı’nın sinir sistemi” idi. Gezegenlerin yörüngelerinde görülen ve kütleçekimsel etkileşimlerin yol açtığı tedirginlikler ise, Tanrı olaylara müdahale etmedikçe Güneş sisteminin doğal olarak çökeceğinin kanıtını oluşturmaktaydı.

Bilimsel yöntemin yaygınlaşması. Principia’nın yayımlanması Kopernik’le başlayan hareketin doruğunu oluşturur ve bu niteliğiyle de bilimsel devrimin simgesi olarak kabul edilir. Kopernik’in büyük yapıtıyla aynı yılda, anatomi dalında bu yapıta eşdeğer önemde bir kitap yayımlandı. Andreas Vesalius De humani çorporus fabrica (İnsan Gövdesinin Yapısı Üzerine) adlı bu yapıtında Galenos’un anatomisini eleştirel bir yaklaşımla ele alıyor ve kendi çalışmalarına dayanarak onun birçok yanlışını düzeltmek olanağını buluyordu. Vesalius’un bu yapıtı anatomi alanında yoğun çalışmaların başlangıcını simgeliyordu.

Bu çalışmalar William Harvey’in kan dolaşımını bulmasıyla doruğuna ulaştı. Harvey’in 1628’de yayımlanan De motu cordis et sanguinis in animalibus (Hayvanlarda Kalp ve Kan Hareketleri Üzerine) adlı yapıtı, fizyolojinin Principia'sı olarak kabul edilir. Bu yapıt anatomi ve fizyolojinin bağımsız bilimler olarak ortaya çıkışına öncülük etmiştir.

Eleştiri ve sistemleştirme çabaları başka bilimlerde pek başarılı olamadı. Örneğin kimyada, ortaçağ ve yeniçağ simyacılan, önemli yeni maddeler (örn. mineral asitleri) bulunmasına ve yeni yöntemler (örn. damıtma) geliştirilmesine yol açan çalışmalar yapmışlarsa da, kuramı, anlaşılması hemen hemen olanaksız mistik bir anlatımın içinde boğmuşlardı. Robert Boyle’un kesin ve belirli tanımlan, deneylerin yinelenebilirliği ve kimyasal süreçlerin mekanik olarak ele alınması gibi konulardaki çabaları yararlı olmuştu, ama kimya bilimi henüz bir devrime hazır değildi.

Birçok alanda, ele alınıp incelenmesi gereken olguların çok büyük bir yığın oluşturması, bunların anlaşılabilir bir bütünlüğe kavuşturulmasını olanaksız kılıyordu. Mikroskop ve teleskop gibi yeni bulunan aygıtlarla gerçekleştirilen gözlemler, keşif gezilerinden getirilen çok sayıdaki bitki ve hayvan örnekleri, insanoğlunun tanıyıp anlamak durumunda olduğu dünyayı alabildiğine genişletmişti. Bu durumda yapılabilecek iş, yeni nesne ve olguları doğru biçimde betimlemek ve günün birinde bütün bunların tutarlı bir bütünlüğe kavuşturulabileceğini ummaktı.

Bilgi hacminin çığ gibi büyüyerek dev boyutlara ulaşması, eski kurumlarm ve çalışma biçimlerinin giderek değişmesine yol açtı. Bilginin artık geniş çevrelere, üstelik hızla ulaştırılması gerekiyordu. Bu amaçla bilim dernekleri kurulmaya başladı. İlk bilim dernekleri 17. yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıktı. Londra’daki Royal Society 1662’de, Fransız Bilimler Akademisi ise bundan dört yıl sonra kuruldu. Bu derneklerin yayımlamaya başladığı dergiler, yeni buluşların açıklandığı, tartışıldığı ve eleştirildiği bir iletişim ortamı görevini üstlendi.

BİLİMİN KLASİK ÇAĞI


Mekanik.


Mekanik,18. yüzyılda bilimler arasındaki öncülüğünü sürdürdü, gelişme süreci içinde de fiziğin bir dalı durumundan, matematiğin bir dalı durumuna geçti. Fiziğin birçok problemi, matematiksel analizin giderek yetkinleşen yöntemleriyle çözülebilecek matematik problemlerine indirgendi. Matematikte ve matematiksel fizikte en yetkin ve verimli bilim adamlarından biri İsviçreli Leonhard Euler’di. Onun geliştirdiği değişimler hesabı çok karmaşık problemlerin çözümünde güçlü bir araç oldu. İki Fransız matematikçi, Jean Le Rond d’Alembert ve Joseph-Louis Lagrange, mekaniği bütünüyle matematiğe dönüştürmeyi başardılar.

Newton mekaniği, fiziksel gerçekliğe uygunluğu belirlenerek smanabilirdi. 18. yüzyıl başlarında bu sınama gerçekleştirildi. Descartes’çılar, yerçekimine yol açan esir burgaçlarının ekvatorda en çok basınç yapacağı görüşünden yola çıkarak, Yer’in biçiminin ekvatorda basık, kutuplarda şişkin olması gerektiğini ileri sürüyorlardı. Newtoncılar ise merkezkaç kuvvetin ekvatorda en büyük olmasından ötürü Yer’in ekvatorda şişkin, kutuplarda basık olacağını öne sürüyorlardı. Laponya ve Peru’da gerçekleştirilen duyarlı meridyen yayı ölçümleri Newtoncı görüşün doğruluğunu ortaya koydu.

Newton mekaniğine son büyük katkıyı Laplace gerçekleştirdi. Onun 1798-1827 arasında yayımladığı Traite de mecanique celeste (Gök Mekaniği) adlı başyapıt, bu alanda Nevvton’dan esinlenilerek elde edilmiş olan bütün sonuçları sistemleştirdi. Laplace, gezegenlerin yörüngelerinde kütleçekimsel etkileşimlerin yol açtığı tedirginliklerin gerçekte periyodik olduğunu, yani Güneş sisteminin kararlı olduğunu, bu nedenle de Newton’m öne sürdüğü gibi Tanrı’nın müdahalesine gereksinimi bulunmadığını gösterdi.

Kimya.


18. yüzyılda kimyada gözlenen en önemli gelişme, havanın ve genellikle gazların, kimyasal tepkimelerdeki rolünün keşfi oldu. 17. yüzyılda belli belirsiz sezilmeye başlamış olan bu olgu, 1750’lerde Joseph Black’in gerçekleştirdiği deneylerle kesinlikle belirlendi. Black, belirli özellikleri olan bir “hava”nın, örneğin sönmemiş kireç gibi katı maddelerle birleşebileceğini, sonra da bu maddelerden ayrıştırılıp yeniden elde edilebileceğini gösterdi. “Hava”nın özelliklerini inceleyip araştırmaya koyulan kimyacılar çeşitli gazlar elde ettiler. Bunların özellikleri birbirinden farklıydı, örneğin bazısı yanıcıydı, bazısı ise ateşi söndürüyordu; hayvanların içinde yaşayabildikleri ya da yaşayamadıkları gaz türleri vardı.

Newton’ın fizikte gerçekleştirdiğini, kimyada Antoine-Laurent Lavoisier başardı. Lavoisier yanma olgusu üzerinde gerçekleştirdiği çok duyarlı deneyler sonucunda, o güne değin geçerli olan, yanan maddenin (filojiston adı verilen) bir “yanma özü” saldığı kanısını çürüttü ve maddenin yanarken (kendisinin oksijen adını verdiği) bir gazla birleştiğini belirledi. Kimyadaki devrim, kavramlarda olduğu kadar yöntemlerde de ortaya çıkmıştı. Ağırlıksal çözümleme (gravimetrik analiz) yöntemleri, kesinlikli çözümlemeye olanak sağladı. Lavoisier çözümlemeci yeni kimyanın, temel maddeleri, ancak bileşenlerinin çözümleme yoluyla belirlenmesi sayesinde tutarlı ve mantıklı bir biçimde sımflandırabileceği görüşündeydi.

Bilim ve Sanayi Devrimi.


Modern bilimin doğuşuyla Sanayi Devrimi’nin birbiriyle yakından ilişkili olduğuna inanılır. Ama Sanayi Devrimi’nin beşiği olan İngiltere’de dokuma sanayisinin, hatta metalürji sanayisinin gelişmesinde bilimsel buluşların doğrudan etkisi olduğunu söylemek güçtür. Bilimde ve 18. yüzyılda gelişmeye başlayan sanayide ortak olan yanın, daha çok, dikkatli gözlem ve genellemelere verilen önem olduğu söylenebilir. Bilim ile sanayi arasında doğrudan bir ilişki, Thomas Newcomen’in buhar makinesinin çok düşük olan verimini yükseltmek amacıyla James Watt’ın yoğunlaştırıcıyı bulması ve böylece buhar makinesini sanayide etkin biçimde kullanılabilecek bir güç kaynağına dönüştürmesi olayında görülür. Ama genelde Sanayi Devrimi bilimden pek fazla yardım görmeden başlamış ve ilerlemiştir.

Bilimin sanayiye doğrudan katkısı ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak
gerçekleşti. Böylece metalürji, sanayinin isteklerine uygun çelik alaşımlarının üretilmesini; kimya, temel önemde bazı maddelerin (örn. anilin boyaları) oluşturulmasını sağladı; elektrik ve magnetizma denetim altına alınarak elektrik dinamosu ve motoru geliştirildi. Bu döneme gelinceye değin daha çok bilim sanayiden yararlanmıştı. Örneğin buhar makinesinin ortaya çıkardığı sorunları çözme çabaları termodinamiğin gelişmesine yol açtı. Daha da önemlisi, sanayinin gitgide daha karmaşık makinelere gereksinim duyması sonucunda makine yapım tekniklerinin sürekli gelişmesi, bilimsel araştırmalarda kullanılacak duyarlı ve kesinlikli aygıtların yapımına olanak sağladı.

Bilim, günlük yaşamın dünyasından atomların ve moleküllerin, mikropların ve virüslerin, bulutsuların ve gökadaların, elektrik akımlarının ve magnetik alanların dünyalarına açıldıkça, olgularla tek ilişki ancak aygıtlar aracılığıyla kurulabilir oldu. Lokomotif ve buharlı gemi kadar, gökadaları gözlemekte kullanılan ve karmaşık bir saat mekanizmasıyla döndürülen büyük bir aynalı teleskop da 19. yüzyıl ağır sanayisinin ürünüdür.

Modern bilimin gelişmesinde Sanayi Devrimi’nin önemli bir etkisi daha oldu. Sanayinin sorunlarını çözmede bilime duyulan gereksinim, ona kamu desteği sağlanmasını gündeme getirdi. İlk büyük teknik okul olan Politeknik Okul 1794’te Paris’te açıldı. 19 ve 20. yüzyılda hizmete giren çok sayıda teknik okul, bilimsel bilginin geniş çevrelere yayılmasına yol açtı, bilimin ilerlemesine katkıda bulundu. Hükümetler bilimsel araştırma kurumlan kurarak, bilim adamlarına burslar ve özel kadrolar sağlayarak bilimi doğrudan desteklemeye başladılar.

Romantik başkaldırı.


Newton mekaniğinin zaferi, belki de kaçınılmaz olarak, bir tepkiye yol açtı ve bu tepki bilimin daha da ilerlemesine katkıda bulundu. Kökenleri çok çeşitli ve karmaşık olan bu tepkiye yalnızca bir örnek vermek yeterlidir. Alman filozofu Immanuel Kant, bilim adamının atomlar, ışık parçacıktan ya da elektrik gibi nesnelerle doğrudan ilişki içinde bulunabileceği biçimindeki Nevvtoncı görüşe karşı çıktı. Kant’a göre insanın algılayabileceği tek şey, ancak kuvvet olabilirdi. Kantçı görüş, kuvvetlerin belirli parçacıklarda somutlaşması gereğini yadsıyor, aynca parçacıklar arasında bulunan ve kuvvetleri içeren boşluğa özel bir önem veriyordu. Bu görüşlerden, kuvvetlerin dönüşümü ve korunumu ile alan kuramı konularında önemli gelişmeler ortaya çıkacaktı.

Doğadaki çeşitli kuvvetler arasında ilişki bulunmadığına inanmayı reddeden ve kimyasal ilgi (afinite), elektrik, ısı, magnetizma ve ışığın, temel çekme ve itme kuvvetlerinin değişik görünümleri olduğu görüşünü benimseyen Hans Christian 0rsted 1820’de, bir telden geçen elektriğin yakındaki bir pusula ibresini saptırdığını gözlemleyerek elektrik ile magnetizmanın ilişkili olduğunu gösterdi. Bu temel buluş, bütün yaşamı boyunca bir kuvveti başka kuvvete dönüştürme konusunda çalışmış olan İngiliz fizikçi Michael Faraday tarafından geliştirildi ve genişletildi. Elektrik akımının ve mıknatısların oluşturduğu kuvvetleri inceleyen Faraday, bir sistemin enerjisinin gerçek ya da hipotetik parçacıklarda odaklanmadığını, sistemin tümüne yayılmış durumda olduğunu belirten alan kuramının temellerini attı.

Kuvvetlerin birbirine dönüşmesi konusu, doğal olarak korunum sorusunu gündeme getiriyordu. Elektrik enerjisi magnetik enerjiye dönüştüğünde bir enerji kaybı söz konusu muydu? Bu sorunun ilk yanıtlarından birini Faraday ortaya koydu: Belirli miktardaki elektrik “kuvveti”, her zaman belirli miktarda kimyasal madde ayrıştırıyordu. Daha sonra James Prescott Joule, Robert Mayer ve Hermann von Helmholtz’un çalışmalarıyla bilim için çok önemli bir sonuç olan enerjinin korunumu ilkesi ortaya kondu.

Temel kuvvetlerin niteliklerinin araştırılmasında matematiğin de önemli katkısı oldu. Isının incelenmesi sağlam matematiksel temellere dayanan termodinamiğin gelişmesine yol açtı. Newton’ın, ışığın parçacıklardan oluştuğuna ilişkin kuramı, yerini Augustin-Jean Fresnel’in dalga kuramına bıraktı. Elektrik ve magnetizma olguları William Thomson (Lord Kelvin) ve James Clerk Maxwell tarafından özlü bir matematiksel biçime kavuşturuldu. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, enerjinin korunumu ilkesi ve termodinamiğin ikinci yasası sayesinde bütün fiziksel dünya, karmaşık, ama kesin matematiksel ifadeler aracılığıyla anlaşılır duruma gelmişti.

19. yüzyılda atomlar da benzer biçimde kavranabilir duruma geldi. John Dalton’un, atom türlerinin yalnızca ağırlıkları bakımından birbirlerinden farklı olduğu varsayımından yola çıkan kimyacılar, çok sayıda elementi belirlemeyi ve bunların aralarındaki etkileşimlerin yasalarını ortaya koymayı başardılar. Elementleri atom ağırlıklarına ve tepkime biçimlerine göre sıralayıp düzenlemek olanaklı hale geldi. Sonuçta Dimitriy Mendeleyev’in geliştirdiği periyodik tablo ortaya çıktı.

Modern biyolojinin kuruluşu.


Organizmaların cansız maddeye ya da kuvvetlere göre çok daha karmaşık yapıda olması nedeniyle canlıların incelenmesi fizik ve kimyanın çok gerisinde kalmıştı. Çok sayıda yeni canlı örneğinin elde edilmesi, taksonomi (canlıların sınıflandırılması) konusunda büyük sorunlar ortaya çıkardı. İsveçli doğabilimci Linnaeus’un 18. yüzyılda ortaya koyduğu yapay, ama ussal sınıflama sistemi bu alanda çok önemli bir adım oluşturdu. Bu sisteme yöneltilen eleştiriler, yeni ve daha doğal sistemlerin araştırılmasını sağladı.

Canlı organizmayı bir bütün olarak ele alıp inceleme çabalan, türler arasında genetik bir ilişkinin varlığı konusunda gittikçe güçlenen bir sezginin oluşmasına yol açtı. Bu sezgiyi bilimsel olarak ortaya koyan ilk bilim adamı Lamarck’dı. Paris’teki Doğa Tarihi Müzesi’nin çok geniş omurgasızlar koleksiyonunu kataloglamada ortaya çıkan kimi sorunlar, Lamarck’ın türlerin zamanla değişime uğradığı görüşünü ortaya koymasına ortam hazırladı.

Dönemin en büyük paleontoloji ve karşılaştırmalı anatomi bilgini olan Georges Cuvier, Kitabı Mukaddesteki yaratılış öyküsüne harfi harfine inandığı için Lamarck’m görüşüne karşı çıktı. Lamarck’m bilimsel açıdan da eleştiri alan görüşleri genel kabul görmedi; ama sonunda Charles Darwin evrim kavramını bilimsel içeriğe kavuşturdu. Darwin, türlerin dönüşümünü destekleyen pek çok veriyi ortaya koymanın ötesinde, böyle bir evrimin oluşum mekanizmasını yalnızca doğal nedenlere dayalı olarak açıklamayı da başardı. Doğal seçme olarak adlandırılan bu mekanizma, ortaya çıkan döllerdeki çok küçük farklılıkların yaşam yarışında ya kayırılıyor ya da eleniyor olmasına dayanıyor ve evrim olgusunun büyük bir açıklıkla anlaşılmasını olanaklı kılıyordu. Doğa, ürünlerini sürekli biçimde ve yalnızca rastlantıya dayanan süreçler aracılığıyla değiştirip ayıklıyor ve böylece yaşayabilen canlıların, değişen çevre koşullarına en iyi uyum gösterenler olmasını sağlıyordu.

Darwin’in 1859’da yayımlanan On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life (1859; Türlerin Kökeni, 1970, 1984) adlı yapıtı canlılar dünyasının bir düzen içinde kavranmasını sağladı. Theodor Schwann ve Matthias Schleiden’in 1838’de ortaya attıkları ve hücrelerin canlı dokunun temel birimleri olduğunu belirleyen hücre kuramı da mikroskopik düzeyde benzer bir gelişmeyi simgeliyordu. 19. yüzyıl sonuna gelindiğinde, bütün yaşam işlevlerini betimlemede fizik ve kimyanın yeterli olduğu ve cansız doğayı yönlendiren yasalara uyan canlı organizmaların sırlarının da kısa sürede çözüleceği görüşüne varılmıştı. Bu indirgemeci görüş, aşağı hayvanlarda içgüdü olarak adlandırılan bazı davranışların fiziksel-kimyasal tepkimelerden (tropizm) başka bir şey olmadığını başarıyla ortaya koyan Jacques Loeb’in çalışmalarıyla güç kazandı.

19. yüzyıl biyolojisindeki en çarpıcı devrim, öncülüğünü Fransa’da Louis Pasteur ve Almanya’da Robert Koch’un yaptığı, hastalıkların mikroorganizma kuramıdır. İlk olarak Pasteur’ün bulduğu bağışıklık sağlama yöntemleri, bellibaşlı birçok hastalığın denetim altına alınmasını sağlamıştır.

20. YÜZYIL DEVRİMİ.


19. yüzyılın sonunda, doğaya bütünüyle egemen olma düşü hemen hemen gerçekleşmiş gibi görünüyordu. Ama bu iyimser güvenin gerçekçi olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Atomların saldığı ışınımların, bilinen mekanik ilkelerle açıklanması gitgide güçleşiyordu. Daha da önemli bir sorun, fiziğin, varlığının gösterilmesi bir türlü olanaklı olmayan bir maddenin, esirin, hipotetik niteliklerine gün geçtikçe artan bir biçimde bağımlı duruma gelmesiydi.

On yıl gibi kısa bir süre içinde (y. 1895-1905) bu ve buna benzer sorunlar doruğa ulaştı ve 19. yüzyılın büyük çabalarla oluşturduğu mekanikçi sistemin yıkılmasına yol açtı. X ışınlarının ve radyoaktifliğin bulunması, atom yapısının sanıldığından çok daha karmaşık olduğunu ortaya çıkardı. Max Planck’ın ısıl ışınım problemine getirdiği çözüm, enerji kavramına, klasik termodinamikle açıklanması olanaksız bir kesiklilik niteliği kazandırıyordu. Bütün bunlardan daha kaygılandırıcı bir gelişme, Albert Einstein’m 1905’te ortaya attığı özel görelilik kuramı oldu. Bu kuram, esir kavramını ve bu kavrama dayalı fiziği tümden yıkmakla kalmıyor, fiziği, olguların gözlenmesi yerine olgularla gözlemciler arasındaki ilişkilerin incelenmesi biçiminde yeniden tanımlıyordu. Gözlenen olayın gözlemcinin olaya göre hızına ve bulunduğu yere bağlı olduğu ortaya çıkıyor, mutlak uzay kavramının bir kurmaca olduğu anlaşılıyordu. Fiziğin temelleri parçalanıp yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Fizikteki bu çağdaş devrim, henüz bilim tarihi açısından bütünüyle özümsenmiş değildir. Şu kadarı söylenebilir ki, bilim 20. yüzyıl başlarında bütün bu sorunlarla, ancak eskisinden bütünüyle farklı yeni bir fizik oluşturarak başa çıkabilmiştir. Bu fizikte artık mekanik modellere yer yoktur, çünkü örneğin ışık gibi kimi süreçler için çelişkisiz bir model oluşturmak olanaksızdır. Artık fiziksel gerçekliğin kesinlikle bilinebileceğinden değil, ancak bazı ölçümlerin yapılabilmesi olasılığından söz edilebilir.

Bütün bunlara karşın 20. yüzyıl biliminin gerçekten şaşılacak başarılar elde ettiğinden kuşku duyulamaz. Yeni fizik (görelilik, kuvantum mekaniği, parçacık fiziği) sağduyuya aykırı düşen sonuçlara varmış gibi görünse de, fiziksel gerçekliğin sınırlarına ulaşıp bunları incelemeyi olanaklı kılmıştır. Geliştirilen aygıtlar ve ulaşılan matematiksel yetkinlik sayesinde temel (atomaltı) parçacıklar kolaylıkla gözlenip denetlenebilmekte, evrenin oluşumunun ilk anları canlandırılabilmekte, bütün evrenin yapısı ve geleceği sezilebilmektedir.

Fizikteki devrim kimyayı ve biyolojiyi de etkilemiştir. Böylece atomlarla moleküllerin ve hücrelerle bunların genetik yapılarının akla hayale gelmez ölçülerde denetlenebilmesi olanakları ortaya çıkmıştır. Günümüzde moleküllerin isteğe uygun olarak biçimlendirilmesi basit bir işlem haline gelmiştir. Genetik mühendisliği evrim sürecine etkin olarak müdahale olanağı sağlamış; canlı organizmaları, insan da dahil olmak üzere, özel amaçlara uygun olarak biçimlendirme gündeme gelmiştir.
kaynak: Ana Britannica
Son düzenleyen Safi; 3 Hafta Önce 14:16
SİLENTİUM EST AURUM
Hızlı Cevap
Mesaj:

Benzer Konular

11 Mart 2012 / Misafir Müslümanlık/İslamiyet
3 Ekim 2006 / GusinapsE Akademik
23 Eylül 2009 / Ziyaretçi Soru-Cevap
10 Ocak 2015 / Misafir Cevaplanmış